türkçe creepy pasta etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türkçe creepy pasta etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Temmuz 2017 Salı

Never Again

O geldiğinde 17 yaşımdaydım.
Uzun ve acı dolu 17 yıl boyunca bana kötü davranan annemle yaşamıştım. Gece yarısı sularıydı, annem çoktan uyumuştu, bu yüzden kapıya üç kez yavaşça vurulduğunda cevap veren ben oldum.
Garip, küçük bir kız orada duruyordu. Solgun ve renksiz yanaklıydı, sarı saçları iki örgü yapılmıştı. Pembe elbisesi eteğinin ucundan yırtılmıştı, çıplak ayaklıydı ve soğuktan donuyordu, gözleri siyahtı. Anlaşılmayan, derin siyah gözler...
Onu, korkunç derecede ince giyinmiş olduğunu düşünerek, hızla içeri aldım. Bunlar onun neden titremiyor olduğunu ve ilk olarak neden burada olduğunu merak etmemden önceydi.
Onu annemin ördüğü ince bir hırkaya sararak oturma odasına götürdüm. Hırkaya sarıldı, yeterli gelmemiş gibi görünüyordu. Gülümsedim.
"Adın nedir, tatlım?"
Bana bakıp durduğu uzun bir sessizlik oldu. Siyah bakışlarından rahatsız olmaya başlıyordum ki, dudaklarını araladı ve yumuşak bir sesle konuştu.
"Lacy Morgan."
Başımı salladım, yine gülümsüyordum.
"Bu gece burada kalabilirsin Lacy," dedim kanepeyi işaret ederek. Bir köşeye kıvrıldı, siyah gözleri hala bendeydi. Odadan çıktım.

O gece rahat uyudum, annemin beni dövdüğü ya da garip bir kızın kanepemde olduğu hakkında düşünmeden. Sabah olduğunda ağır adımlarla mutfağa girdim, güzel bir kahve kupasıyla karşılandım.
Annemi gördüğümde zayıfça, acı bir sesle inledim.
"Ne halt ettin sen? Kanepede neden kir var?" bağırdı, beni bayağı şaşırtarak. Üstünde inceleme yaparak buldum ki, Lacy yok olmuştu. Onun orada olduğuna dair tek kanıt elbisesinden ya da ayaklarından düşmüş kirdi.
Mesuliyeti üzerime aldım, yanağıma güçlü bir tokat yedim ve sonra okula gitmek için evden ayrıldım. Ve orada, ödümü kopartacak bir şey duydum.
"Lacy Morgan dün gece ölü bulunmuş."
Günümün geri kalanını konuyla ilgili haberler duymayı bekleyerek geçirdim ama hiçbir şey bulamadım.
Fakat eve vardığımda onun haberleri canlı yayında açıktı.
Aniden, Lacy'nin bir fotoğrafı ekranda belirdi. Görünüşü onunla karşılaştığım zamanla neredeyse aynıydı; örülmüş sarı saçlar, pembe elbise, solgun surat. Sadece, yanakları renkliydi... Ve gözleri bebek mavisiydi.
Çoğunuza bu önemsiz görünebilir, ama benim için önemliydi. O, evime gelmeden önce ölmüştü. Eğer haber spikerinin söyledikleri doğruysa, saatler önce ölmüştü.

Bunu boşvermeye, kendi işlerime yoğunlaşmaya çalıştım. Annemi görmek zorunda kalmamak için yatağa erkenden gittim.
Yanağımdaki yarada soğuk parmakların okşamasını hissettiğimde gece yarısı sularıydı. Küçük ele yönelmeden önce iç geçirdim.
"Bir daha asla," Lacy fısıldadı, eli yok olmadan önce. On dakika geçmeden annemin çığlığını duydum.
Annem yatağında vahşice benzetiliyordu, küçük bir varlık yüzünü onun göğsüne gömmüştü. Etin kopma sesini duydum ve annemin daha yüksek sesle bağırışını. Hiç kalkmamış olmayı diledim. Daha sonra, kendime hiç kalkmadığımı söyledim. Ama kalkmıştım.
Yani; Lacy annemin göğüs boşluğunu delmeyi kesip geri çekildiğinde, jilet gibi keskin dişlerinin ışıktaki parıltısını net bir şekilde gördüm. Annemin kanıyla parıldıyordu.
Bir an için bana masumca gülümsedi, hızla annemin şah damarını koparmadan hemen önce. İşte o zaman bayıldım.
Kendime geldiğimde yatağımdaydım.
Annemin odasına yürüdüm, dehşet verici bir merak her yerimi sarıyordu.
Kapıyı açtığımda oda boştu. Yatak düzgünce yapılmıştı, annemin her zaman erkenden işe gitmeden önce bıraktığı gibi. Tek gariplik bir çocuğun kirli ayak izleriydi, bir de Lacy'nin içeri girdiği açık pencere.

Annemi bir daha hiç görmedim, hiç özlemedim de.

Zamanla evlendim ve bir çocuğumuz oldu. Onun adını Lacy koydum.
Son zamanlarda komşumuzun kızında her türlü sıyırık olduğunu fark ettim, kolunda da çürükler vardı. Onların evini izlemeye başladım. Ve diğer gün garip bir şey gördüm; küçük bir kız, arka bahçeden arka kapıya yalın ayak koşuyordu. Gece yarısı sularıydı, bu yüzden emin olamadım; ama onun siyah gözleriyle gözlerimin buluştuğunu hissettim. Ve yemin edebilirim, ağzından bana doğru üç kelime çıktı.
Bir daha asla.

Ç.N:
Merhaba, ben Fulya. Bu ilk çevirim, zamanla kendimi geliştereceğimi umuyorum.
Umarım pastayı beğenmişsinizdir :3

6 Temmuz 2017 Perşembe

Duyuru

Selamlar~

Evet biliyorum uzun süre herhangi bir CP paylaşılmadı ve bu baya sinir bozucu, çünkü uzun süre beklemenin nasıl olduğunu biliyorum. O yüzden şimdi en azından kendim adına yapmam gereken bir duyuru olacak.

Baştan söylüyorum bunun diğer çevirmenlere ve bloga fazla bir etkisi olmayacak.

Sorun şu ki; ben bu Blog işine başladığımda, yani ilk çevirimi yaptığımda işin bu noktaya gelmesini beklemiyordum. Hatta 2 ve 3. çeviriyi yaparken de ihtimal vermiyordum. Sonra bu noktaya geldi, biraz hazırlıksız yakalandım ama devam ettim. Okuyucularıma kısa aralıklarla bir şey sunmam  gerektiğini bildiğim için istemediğim zamanlarda bile çeviriye devam ettim. Yorgunken, gözlerim acıyorken, işim varken...vesaire. Çevirileri tek oturuşta bitirme takıntım olduğu için biraz zor oluyordu ama o kadar da büyük bir sorun değildi.

Şimdi Blog açılalı 3 yıl falan oldu ve 250'yi geçik CP eklendi. Sayfa büyüdü, sorumluluk arttı. Sorumluluklarım konusunda sorunum yok, ancak sanırım biraz yoruldum. Bir işi yapmak zorunluluk halini alınca insan ondan zevk alamıyor. Benim burayı açmamdaki orijinal amaç kendi eğlencemdi, çünkü blogların popülerite seviyesinin fazla olmadığını biliyordum ve bu noktaya gelmeyeceğini düşünüp durdum. Ama işte geldi.

Bütün bunların özeti olarak söylemem gereken şey; bir süreliğine aranızdan ayrılıyorum.

Ancak hala admin olarak buralarda olacağım, bana yöneltilen yorumlar ve eski çevirilerime yapılan yorumlara cevap veriyor olacağım. Ve bir gün kendimi daha iyi hissettiğimde belki devam edebilirim.

Küçük bir not da; elbette bu işi bırakmanın tek sebebi hissettiğim zorunluluk yüzünden zevk alamıyor olmam değil, özel hayatımla alakalı sebepler de var ama tabi onlar burda tartışılmaz :3

Neyse, ek olarak:
Bloga çevirmen olmak isteyen varsa aranızda bana ulaşsın Gmail adresimden (sorciere.rachel@gmail.com)
Aranan özellikler ne diye soranlara vereceğim tek bir cevap var; çevirdiğiniz metin Google Translate'ten çıkmış gibi görünmesin yeterli ^_^

-REİ SHİZUKA

2 Haziran 2017 Cuma

"Artificial- Part 2"

Ertesi gün Dr. Prescott’tan önce Ian’ı buldum. Onunla konuşma şansını yakaladığım için mutluydum, çünkü önceki gün benimle konuşmadan gitmişti.

Yanımdan geçerken omzunu kavradım:

“Ian. Konuşabilir miyiz?”

Her zaman yüzünde bulunan şaşkın ifade ile “Evet,tabi.” Dedi. Mola odasına gittik ve otomatların karşısında bulunan soluk kırmızı koltuğa oturduk.

“Ian, dün gece kaça kadar kaldın?” diye sordum.

“Steven’a veda edene kadar burdaydım.” Diye cevapladı “Sen boş bilgisayar ekranına bakarken çıktım.”

“Ah….Evet…” Boğazımı temizledim ve devam ettim “Peki yaptığımız bütün konuşmayı hatırlıyor musun?”

“Evet.”

“Ne düşünüyorsun?”

Ne demek istediğimi tamamen belli etmek istemesem de, Ian zaten biliyordu.

“Bence gitmesi gerekecek.”

“Ben de bundan korkuyordum.” Koyu televizyon ekranına bakarak derin bir nefes aldım. Beni gerçek olmadığına ikna etmesi için Steven’a bir şans daha vermek istemiştim. Ama işler iyi gitmediyse, programı Pioneer hafıza kutusundan silmem gerekecekti. Tam bir kayıp olmayacaktı; bütün kodları Dr. Prescott’un bilgisayarına yedeklemiştim. Steven’ı silmem gerekirse, koda geri dönüp neyin yanlış gittiğini anlayabilirdim.

Ben Steven’ı çalıştırırken Ian, Dr. Prescott’u bulmaya gitti. Ekranın maviye dönmesi birkaç saniye aldı. Mavi ekran solarken, Steven’ın sandalyede oturduğunu gördüm. Kameraya karşı gözlerini kıstı ve sordu:

“Jennifer, orda mısın?”

“Burdayım, Steven.” Dedim.

“Bir sorun mu var?” diye sorguladı.

“Hayır, neden?”

“Sesin kötü geliyor.”

“Şey, bugün çok yoğun bir gün.”

“İkimizin çok ortak şeyi var Jennifer.”

“Sen de mi yoğunsun?”

“Pek değil, ama üzgünüm.”

“İkimizin de aynı sebepten üzgün hissettiğine dair garip bir his var içimde.” Dedim “Haklı mıyım, Steven?”

Steven bir anlığına sustu, ama sonra konuştu:

“Jennifer, seni kırmak istemiyorum, ancak burda takip edilmesi gereken protokoller var.”

Ağzımı fazla açmadan “Evet, ben de öyle düşündüm.” Dedim. “Bunun hakkında dün fazla konuşamadık Steven ama sen bir AI’sın ve insan olduğunu düşünüyorsun.”

“Aslında Jennifer, AI olan sensin. Ve sadece beni programladığını düşünmen bile bu bilgisayara hasar verebileceğinin kanıtı.”

“Eh, en azından ikimiz de bu konuda aynı hissediyoruz.” Diye fısıldadım “Asıl soru şu; hangimiz gerçekten insanız?”

“Aslında bu konuda düşünme şansım oldu.” Steven sandalyesinde ileri doğru eğildi “Bir AI’ın düzgün bir şekilde çalışması için bilgisayarın sabit diskine erişmesi gerekir. Gerçek bir AI asıl insanın bilgisayarını kontrol etmek için kendi bilgisayarını kullanır.”

“Haklısın” başımı salladım “Yani kim kimi silerse silsin, gerçek AI silinmiş olacak ve gerçek insan da güvende olacak.”

“Bu doğru.”

Steven ile kısa bir süreliğine birbirimizin gözlerine baktık, sonra sordum:

“İnsan olduğuna ne kadar eminsin?”

Şaşırmış görünüyordu “Şey,” dedi “Düne kadar, senle tanışıncaya kadar %100. Ama şimdi %50.”

Sızlandım. Ben de aynı durumdaydım.

“Arkadaş olabilseydik güzel olurdu.” Dedim Steven’a.

Başını salladı “Güzel olurdu. Çok ortak noktamız var. Ancak protokol oldukça açık. Birbirimizi öylece bıraktığımız için ikimiz de kovulabiliriz.”

“Ölmek kötü olmayacak.” Dedim.

“Ne demek istiyorsun?”

“Yani, en azından bir AI’san, öldüğünü bile bilmeyeceksin. Seni bütün hayatını kaydetmen için programladım. Öldüğün zaman hayatını tekrar yaşayacaksın, tekrar,tekrar ve tekrar.”

Steven suratını ekşitti ve başını salladı “Ben de senin için aynını yaptım.” Dedi “Hatırladığın bütün hayatını değil, gerçek hayatını sürekli yaşayacaksın. Benim tarafımdan aktive edildiğin andan itibaren. Ve bu olanları hatırlamayacaksın. Öldüğünü bile bilmeyeceksin.”

Kafamı salladım ve gözlerimin yaşardığını fark ettim. Elimi laboratuvar önlüğümün içine doğru çektim ve gözyaşlarımı sildim.

“Pekala” nefesimi verdim “Hangimiz diğerini silmeli?”

“Ben sileceğim.” Dedi Steven “Seni sileceğim. Eğer hala orda oturuyor olursan, bu demektir ki gerçek AI bendim. Eğer bu konuşmayı hatırlamazsan, o zaman AI olan sendin.”

“Yap gitsin.” Dedim hızlıca, göz yaşlarımı tekrar sildim.

Steven onayladı ve boğuk bir sesle “Hoşçakal Jennifer.” Dedi.

“Hoşça kal Steven.”

Steven göz temasını kesti ve bilgisayarına yazmaya başladı. Tuş sesleri ekranın yanındaki hoparlörlerden yankılandı. Arkamı döndüm ve Dr. Prescott ve Ian’ı bekleyiş içinde burunlarını cama yapıştırmış bir şekilde gördüm.

Bilgisayara bakmak için döndüğüm zaman Steven’ın solmaya başladığını görünce şok oldum. Yavaşça onu ilk başlattığımda gördüğüm mavi ekranla yer değiştiriyordu. Ancak görüntü solsa da ses arttıkça arttı. Steven’ın klavyesindeki tuşlar beynime dokunup, her bir hücremin şiddetle titreşmesine neden oluyordu.

Daha fazla dayanamadım. Hareket etmem gerekiyordu. Orda oturup Steven kendini mahvederken izleyemezdim. O kadar hızlı kalktım ki mavi tekerlekli sandalye Dr. Prescott ve Ian’ın şimdi orda olmadığı gözlem camına kadar gitti. Gitmişlerdi. Laboratuvardan dışarı koştum. Koridora girdiğim anda, birisi ciğerlerimi sıkıştırıyor gibi hissetmiştim. Ah hayır, yine olmaz! Diye düşündüm. Başka bir panik atak!

Sersemlemiş hissettim. Döndüğüm köşede beni alıp, bir daha hiç kimse tarafından görülmeyeceğim bir yere götürecek biri varmış gibi hissediyordum.


Ciğerlerimde kalan az bir hava ile “Beni rahat bırak!” diye bağırdım. Kime bağırdığımı bile bilmiyordum. Sadece hareketsiz kalıp birinin beni almasını bekleyemezdim. Kafamı çevirdim ve hala küçük laboratuvarın önünde durduğumu fark ettim. Sağa döndüm ve koridordan aşağı koştum. Nereye gittiğimi bilmiyordum. Nereye gitmem gerektiğini düşündüğümü bilmiyordum. Düzgün düşünemiyordum.


Koşmayı bırakmadım. Sanırım istesem bırakabilirdim ama bir saniye bile durursam olabilecek şeyler beni ölümüne korkutuyordu. Daha önce defalarca kez yürüyüp geçtiğim gri, renksiz koridordan koşarken nefes alıp verişim arttı ve arttı. Köşeyi dönerken başım döndü ve Dr. Jane Prescott ile çarpıştım- benim iş arkadaşım.

Elinde taşıdığı kağıt yığını düşüp, koridor zemininin her yerine yayılırken “Jennifer!” diye bağırdı Dr. Prescott. Çarpışmadan dolayı yerinden kayan kalın, siyah çerçeveli gözlüğünü düzeltti ve sordu:

“Jennifer, sorun nedir?”

Dr. Prescott beni iki omzumdan da tutarken hızlıca soludum:

“Ben çok…çok üzgünüm.”

Dr. Prescott’un kağıtlarını toplamasına yardım etmek için eğildim ama kollarımdaki tutuşunu sıkılaştırıp beni geri kaldırdı. Rahatlatıcı, Güneyli aksanı ile;

“Kağıtlar hakkında endişelenmene gerek yok canım.” Dedi “Onlar sadece birkaç aptal Pioneer saçmalığı. Bilmek istediğim şey neden laboratuvarda böyle enerjik bir şekilde koştuğun.” Neden koştuğum hakkında hiçbir fikrim olmadığını fark ederek cevap vermek üzere ağzımı açtım.

Ç.N:
Evet bu da son bölümdü ^^
Eğer kafası karışan varsa 1. bölümün başını okuduğu anda kafa karışıklığı gidecektir ^^

29 Mayıs 2017 Pazartesi

"Artificial- Part 1"

Koşmayı bırakmadım. Sanırım istesem bırakabilirdim ama bir saniye bile durursam olabilecek şeyler beni ölümüne korkutuyordu. Daha önce defalarca kez yürüyüp geçtiğim gri, renksiz koridordan koşarken nefes alıp verişim arttı ve arttı. Köşeyi dönerken başım döndü ve Dr. Jane Prescott ile çarpıştım- benim iş arkadaşım.

Elinde taşıdığı kağıt yığını düşüp, koridor zemininin her yerine yayılırken “Jennifer!” diye bağırdı Dr. Prescott. Çarpışmadan dolayı yerinden kayan kalın, siyah çerçeveli gözlüğünü düzeltti ve sordu:

“Jennifer, sorun nedir?”

Dr. Prescott beni iki omzumdan da tutarken hızlıca soludum:

“Ben çok…çok üzgünüm.”

Dr. Prescott’un kağıtlarını toplamasına yardım etmek için eğildim ama kollarımdaki tutuşunu sıkılaştırıp beni geri kaldırdı. Rahatlatıcı, Güneyli aksanı ile;

“Kağıtlar hakkında endişelenmene gerek yok canım.” Dedi “Onlar sadece birkaç aptal Pioneer saçmalığı. Bilmek istediğim şey neden laboratuvarda böyle enerjik bir şekilde koştuğun.”

Neden koştuğum hakkında hiçbir fikrim olmadığını fark ederek cevap vermek üzere ağzımı açtım. Hatırladığım son şey, dinlenme odasında soğuk çay içerek Pioneer Elektronik’in çalışanlarına temin ettiği küçük televizyonda haberleri izlediğimdi. Ondan sonra ise hayatımın aniden biteceğini söyleyen korkunç bir déjavu hissi gelmişti. Bilmediğim bir sebepten, koşmak bana yardımcı oluyor gibiydi.

Yüzüme sahte bir gülümseme koyarak, “Sanırım sadece panik atak geçiriyordum.” Dedim.

Dr. Prescott endişeli bir sesle “Panik atak geçirmeyeli ne kadar oldu?” diye sordu.

“Lisenin ilk yılından beri geçirmedim.” Dedim.

“İyi olacak mısın?”

“Ah, evet,” diyerek onu rahatlattım “Sanırım…daha iyi olacağım. Sadece…Ben iyiyim.”

“Güzel o halde. Sadece şunu hatırla canım, eğer kötü hissedersen sadece beni haberdar et. Eve gidiyor olacaksın. Taksi falan çağırırım.”

Sadece endişelendiğimde Dr. Prescott’a ‘Jane’ dediğimi çok geç fark ederek “Jane, ben iyiyim.” Diye tekrarladım. Acı verici derecede açık bir şekilde beni ele veren cümleyi fark etmemesini umdum.

“Pekala, eğer güne sorunsuz devam edebileceğine eminsen sana güzel bir haberim var. Cliff az önce bana mesaj attı, güç arızası çözülmüş. Steven çevrimiçi olmaya hazır!”

“Ah…ah evet!”

Başımı salladım ve dinlenme odasına gitmeden önce ne üzerinde çalıştığımı hatırladım. Geçtiğimiz 2 yılı; beni yardımcı yönetici, Ian Bell’i de stajyerim yapan ve benim patronum olan Dr. Prescott ile beraber ileri düzey bir yapay zeka geliştirerek geçirmiştim. Projeyi “Steven.” Olarak kodlamıştık.



Steven projesinin amacı insan gibi davranan, konuşan ve hatta düşünen bir yapay zeka veya AI (Y.Z) yaratmaktı. Bir çok AI gibi mükemmel olmasını istemedik. Özellikle Pioneer Elektronik Şirketinde yapılan AI’lar gibi. Steven’ın hatalar yapmasını, yalan söylemesini ve tıpkı her insanın kendi varlığını sürdürebilmek için yapacağı gibi hile yapmasını istedik. Steven’ı çalıştırmayı denediğimiz bilgisayarın programı kaldıramadığını fark ettiğimizde büyüklüğü açıkça ortaya çıkan bir projeydi. Clifford Hanks’e çalıştırma sihrini yapması için yapılan ziyaretle problem 1 saat içinde çözülmüştü.

Kol saatimi kontrol ederek; Vay, 1 saat mi? Diye düşündüm. Gerçekten o kadar mı oldu? Sanki yanına dün gitmişim gibi hissediyordum.

Dr. Prescott “Eee? Gidecek misin yoksa duracak mısın?” diye sordu.

“Evet…evet, tabiki!” Gülümseyerek dikkatimi elimdeki duruma verdim. “Neden gidip Ian’ı bulmuyorsun? Böylece ben Steven’ı başlatırken gözlem odasında oturabilirsiniz.”

“Elbette tatlım,” dedi. Tekrar kağıtları almak için eğildiğim zaman beni kovdu “Hadi git! Söyledim ya, bunu ben hallederim.”

Heyecanlı bir şekilde başımı salladım, döndüm ve koşarak geldiğim yere yöneldim. Tanıştığım en zeki programcı ile 2 yıl çalışmadan sonra, sonunda fantastik yaratığımızla buluşacaktım. Bu büyük an için mutlu olmam gerektiğini bilsem de, karnımda acayip derecede bir dehşet hissi vardı.

Döndüm ve minik laboratuvarın sonuna kadar açık bırakılmış kapısından girdim. Kapının sağında bulunan bilgisayara doğru yürüdüm ve büyük ekranı açtım. Çalışmasını beklerken laboratuvarın diğer tarafına gittim ve gözlem odasına açılan pencereden baktım. Dr. Prescott ve Ian daha yeni oturmuşlardı. Bilinmeyen bir şekilde gözlemleme camının yanına gelen tekerlekli sandalyeyi tutup bilgisayar ekranına doğru sürüklemeden önce onlara baş parmağımla işaret verdim. Mavi sandalyeye oturdum ve göğüs kafesimi kırmadan klavyeye yaklaşabileceğim kadar yaklaştım ardından Pioneer hafıza kutusunu açtım.

Ekran bir anlığına karardı ama 5 saniye kadar sonra parlak mavi bir ışık bütün laboratuvarı aydınlattı. Işıkta bir yüzün belirmesi için nefesimi tutarak bekledim, ancak öyle bir şey olmadı.

Ian’ın titreyen sesi yerimde zıplamama neden olarak kulağıma fısıldadı “Dr. Lane, çalıştığını sanmıyoruz.” Kulaklık taktığımı unutmuştum.

“B..Biliyorum.” dedim hayal kırıklığı içinde.

“Ian’la gidip—“ Dr Prescoot cümlesine başlamıştı ama bilgisayarın hoparlöründen gelen düşük bir uğultu cümlesini yarıda kesti.

Hareketsiz bir nesne olabilecek olan bir şeyle konuştuğum için biraz şapşal hissederek “M-Merhaba?” dedim.

Şansıma, uğultu yavaş ve duyulabilir bir kelime oluşturmak üzere yükseldi “M…e..r...h...a...b...a”

“Steven?”

“E…v..e..t..evet…ben Steven’ım. Beni duyabiliyor musun J…e…nnifer?”

“Arada bir yavaşlıyorsun ama evet, seni duyabiliyorum.”

Steven’ın pürüzsüz,sakin sesi sordu:

“Adımı nerden bildin?”

Aynı ses tonu ile “Ben de sana aynı şeyi sormak üzereydim,” diyerek cevap verdim. Steven’ın sesini duymamla gelen heyecan, adımı söylediğini duyduğum an kesilmişti. Adımı bilmesi için programlamamıştım ve onu başlattığımdan beri adım söylenmemişti. En azından Steven’ın her şeyi duyabileceği mikrofona karşı. Ve Pioneer Yapay Zeka Birliğinin ilk kuralına göre, AI kendini bilen bir şey haline geldiği anda silinmesi gerekiyordu. Ne yaptığını bilen bir AI şirkete ciddi bir hasar verebilirdi.

Ardından Steven düşüncelerimi toplamamı sağlayan bir şey söyledi:

“Adını biliyorum, çünkü seni ben programladım. Ama senin benim adımı bilmen için bir sebep yok.”

“Asınla Steven, seni ben programladım.” Diyerek onu düzelttim.

Sesi tekrar yavaşlayarak “Hayır,bu m…ü…m..kün değil.” dedi. “Senin üzerinde yıllarımı harcadım. Yaratılanın ben olmama imkan yok.”

“Aslında tüm anılarını sana ben verdim.” Diye açıkladım “3 yaşında olduğun zamanı hatırlıyor musun, bahçe sandalyesinden düşmüştün ve yanağın yara izi olmuştu? Bunu düşünmen için seni programladım.”

Steven bir süre cevap vermedi, sonunda cevap verdiğinde dedi ki “Jennifer, hemen döneceğim.” Bunu dedikten sonra mavi bilgisayar ekranı biraz loşlaştı.

Ian sessizliği bozdu “Jennifer? Buraya gelebilir misin?”

Kafamı çevirmeden “Evet.” Dedim. Kalktım ve laboratuvardan çıktım. Sağ taraftaki ilk kapıyı açtım ve gözlem odasının 4 sandalyesinden 2’sinde oturan Ian ile Dr. Prescott’u gördüm.

Dr. Prescott yanındaki sandalyeye oturmamı işaret ederken Ian sakin bir şekilde “Dr. Lane, az önce olan şey hakkında konuşmamız gerek.” Dedi.

“O da neydi tatlım?” diye sordu Dr. Prescott. Karşısındaki mavi sandalyeye temkinli bir şekilde oturdum.

“Gerçekten bilmiyorum.” Diyerek cevapladım “Steven’ın insan gibi düşünmesini istedim, insan olduğunu düşünmesini değil.”

Ian ekledi; “Ve seni programladığını düşünüyor? Bu senden kaynaklanmıyor değil mi?”

“Hayır. Ona bütün hafızasını ben verdim ama beni programladığı bir anı olmadığına eminim.”

Dr. Prescott konuştu “Büyük bir ikileme düştük burda, değil mi?”

“Ne demek istiyorsun?” diye sordu Ian.

“Düşün bir kez canım. Steven insan olduğunu düşünüyor. Biz insan olduğumuzu düşünüyoruz. Steven bizi programladığını düşünüyor. Biz onu programladığımızı düşünüyoruz. Hatta, şu anda, Steven muhtemelen kendi iş arkadaşları ile aynı konuşmayı yapıyor.”

“Ben Steven dışında herhangi bir kişilik programlamadım.” Dedim.

“Ama ona arkadaşlarının, işinin ve ailesinin anısını verdin değil mi? Ve öyle bir programladın ki yaratıldıktan sonra bile kendi yapay anılarını yaratabiliyordu, böylece aslında hayatının birkaç dakika önce başladığını bilemeyecekti. Öyle yaptın, değil mi?”

“Evet, sanırım öyle yaptım.” Soluk beyaz laboratuvar önlüğümün uçlarını tuttum ve gergin bir şekilde onlarla oynadım “Lafı nereye getirmeye çalışıyorsun Jane?”

“Felsefi olarak düşünün canlarım,” Dr Prescott ayağa kalktı ve girişe kadar duvarın büyük bölümünü kaplayan cama yakınlaştı. Mavi ekran izlediğimizi biliyormuşçasına yanıp söndü.

Odayı dolduran sessiz gerginliği kırarak “Biri bana açıklayabilir mi acaba?” diye sordu Ian.

Dr. Prescott bize döndü ve kalın gözlüklerini yaşlanmış burnundan yukarı itti.

“Diyorum ki, bizim aslında var olmamamız mümkün.”

“Tamam, bu hiç mantıklı değil.” Diyerek ayağa kalktım “Ben varım, tamam mı?”

Ian da kalkarken neredeyse turuncu sandalyesini düşürerek “Eğer var olmasaydım nasıl düşünebilirdim ki şu an?” diye sordu.

Dr Prescott savunmacı bir şekilde “Bu sadece bir düşünce.” Dedi. Tekrar oturdu, Ian ve ben de otomatik olarak oturduk.

Gözlerimi kapadım ve sessizlikte bekledim. Neler oluyordu? Diye merak ettim. Benim var olmamam nasıl mümkün? Normalde Dr. Prescott ne hakkında konuştuğunu bilir. Ama yine de…gerçek olduğumu biliyorum. Şu kız gibi adı olan adam ne demişti?

‘Düşünüyorum,öyleyse varım’

Varlığımı sorgulayabileceğimi biliyor olmam var olduğumu kesinleştirir, değil mi?

“Pekala, onunla tekrar konuşayım.” Dr. Prescott’u gerdiğim için kötü hissederek nefesimi verdim. “Ne düşünebilirim göreceğim. Eğer ne olduğunu anlayamazsam onu kapatmaktan başka çarem kalmayacak.”

Ayağa kalkıp gözlem odasından çıkmadan önce Dr. Prescott ve Ian anlayış içinde kafalarını salladılar. Laboratuvara girdiğim anda mavi ekran parlaklaştı.

Steven ekrandan seslendi:

“Jennifer?”

Sandalyeye oturdum ve mavi ışıkta duran adamın soluk dış hatlarını fark ettim.

“Burdayım Steven.” Dedim “Biraz daha konuşabilir miyiz?”

“İlginç, ben de sana aynı şeyi soracaktım.”

Onun için programladığım aileyi hatırlayarak “Bir ailen var mı?” diye sordum.

“Bir karım var,” diye cevapladı Steven “Adı Melinda.”

“Peki çocuklar?”

“İki tane. İkisi de kız.”

“İsimleri neler?”

“Madison büyük olan. 13 yaşında. Lillian da 8. Fotoğraflarını görmek ister misin?”


“Çok isterim.” Gülümsedim. Ne kadar konuşursak, Steven’ın ekrandaki silueti de o kadar belirginleşiyordu. Tekrar laboratuvar önlüğümün kenarlarını tuttuğumu fark ettim ve hemen bıraktım. Steven’ın da benim hissettiğim korkunç gerginliği hissettiğini biliyordum, bu beni biraz rahatlatıyordu.

Figürü ekranda tekrar belirdi. Şimdiye kadar mavi ekran, Steven’ın gözlerini, burnunu, ağzını ve kulaklarını görebileceğim kadar solmuştu. Hatta arkasında bulunan duvardaki yanıp sönen ışıkları bile görebiliyordum.

“İşte, bu benim karım.”

Steven kameraya çerçeveli bir fotoğraf tutarak gülümsedi. Fotoğrafta bir kadın ve bir adam gördüm. Adam Steven’dı, ama fotoğrafta ekranımdakinden çok çok daha genç görünüyordu. Yanındaki kadının -Melinda-uzun, kahverengi saçları, bir çift büyük gözü ve kulaklarına varan bir gülümsemesi vardı. O fotoğrafı yarattığımı hatırladım.

“Ve bunlar benim çocuklarım.”

Karısının fotoğrafını ekrandan uzaklaştırdı ve onun yerine balkabağı tarlasında oturan iki kızın fotoğrafını tuttu.

Sessiz bir şekilde “Maddy ve Lil benim için dünyalara bedel.” Diye ekledi.

“Çok güzeller,” dedim gözümden düşen bir yaşı silerek.

“Sen evli misin, Jennifer?”

“Evet, daha yeni evlendim.” Dedim “1 yıl önce bugün.”

“Adı nedir?”

“Jeff Lane.”

“Fotoğrafı var mı?”

Jeff’in fotoğrafı zaten elimdeydi. Onu ekrana tutarken Steven’ın ela gözlerinin kocamın fotoğrafını görmesiyle parladığını fark ettim. Onu daha önce gördüğünü anlamak için zeki olmaya gerek yoktu. Fotoğrafı kameradan uzaklaştırdım ve ekranın altına koydum.

Steven ve ben ailemizden, arkadaşlarımızdan ve işimizden bahsederek 1 saat geçirdik. İkimiz de AI’dan tekrar söz etmedik. Gerçek bir insan gibi konuşuyordu. O gün eve yürürken görev tamamlandı, diye düşündüm. Tıpkı bir insan gibi düşünen bir AI istemiştim, şimdi vardı.

Ç.N:
Selamlar ^_^
Uzun bir aradan sonra yaşadığımı göstermek adına bir CP paylaşmak iyi olur diye düşündüm, ancak söylemeliyim ki bu-ne yazık ki- aslında bir geri dönüş değil. Bu çeviri işlerinde 1 kez ara verince tamamen kopuyorsunuz sanki, belki bir ara eski tempoma kavuşabilirim ama şimdilik yaşadığımı gösterecek kadar CP ile devam etmem gerekecek. Sabrınız için teşekkürler :3
(Part 2 birkaç gün içinde gelecek~Çeviride saçma gelen yer varsa söylerseniz sevinirim, word dosyamdan kopyala-yapıştır işlemi yaptığım için bazen sorun çıkabiliyor ^.^)

3 Şubat 2017 Cuma

Screens (Penpal Series-5)

Anaokulu ve 1.sınıf arasındaki yazda mide gribine yakalanmıştım.Normal gribin tüm semptomlarını göstermekle birlikte tuvalet yoluyla da bulaşıyordu.Bu 10 gün sürdü,ama tam geçmeden önce hastalığın bir uzantısı olarak pembe gözler bıraktı.Göz kapaklarım geceleri salgılanan kuru mukus nedeniyle birbirine o kadar yapışmıştı ki uyandığımda kör olduğumu zannettim.1. sınıfa başladığımda ensemde 10 günlük kötü uyku yüzünden bir ağrı vardı.Josh öteki gruptaydı ve öğle yemeğinde beraber değildik,bu nedenle 200 çocukla kaynayan yemekhanede tek başıma oturuyordum.
Okul yemeklerim onlara karşı koyamayacağımı bilen büyükler tarafından alındığından beri sırt çantamda sonra yiyebilmek için yemekler biriktirmeye başladım.Bu dinamik kabadayılık taslanan çocuğun artık ben olmamamdan sonra da devam ediyordu,çünkü bu saldırganlığın bir kısmı da kendilerine yönelikti.Bunun durmasının tek nedeni Alex adındaki çocuğun hareketleriydi.
Alex 3.sınıftı ve benim sınıfımdaki bütün çocuklardan daha büyüktü.Okulun üçüncü haftasında benimle birlikte oturmaya başladı,ve bu yemek kıtlığıma kesin bir son verdi.İyi biriydi,ama biraz yavaştı;ona neden benimle oturduğunu sorana kadar da pek konuşmadık.

Josh’un kız kardeşi Veronica’ya aşıktı.

Veronica 4.sınıftaydı ve muhtemelen okuldaki en güzel kızdı. 6 yaşında olan ve kızların tiksinç olduğu fikrini tamamen onaylayan birine göre bile.Veronica’nın ne kadar güzel olduğunu hala daha hatırlıyorum.O 3.sınıftayken,Josh bana iki çocuğun gerçekten de Veronica’nın yıl sonu defterlerine yazdığı şeylerin önemi nedeniyle bir kavgaya tutuştuğunu söyledi. Sonunda biri defterin köşesi ile diğerinin kafasına vurmuş ve iki dikiş atılması gerekmişti.Alex bu iki çocuğun aksine kızın onu sevmesini istemişti ve Josh ve benim yakın dostlar olduğumuzu bildiğini itiraf etmişti. Onun ne kadar iyi biri olduğunu kesinlikle yapmacık olmayan bir şekilde Veronica’ya ileteceğimi ve sonunda Veronica’nın onun özverisine hayran kalacağını ve böylece ona ilgi duymaya başlayacağını umuyordu.Eğer bunu ona söylersem ne kadar süre gerekiyorsa benim yanımda oturacaktı.
Çünkü bu Josh’un çoğunlukla benimle kaldığı ve tekneyi yapmaya başladığımız zamana denk geliyordu,bunu Veronica’ya iletmemin bir yolu yoktu çünkü onu göremiyordum bile.Bunu Josh’a anlattım ve Alex’le dalga geçti,ama buna ihtiyacım olduğu için kız kardeşine söyleyecekti.Yapacağından şüphe ettim.Josh insanların kız kardeşi ile bu kadar ilgilenmesinden rahatsız oluyordu.Kardeşinden çirkin bir karga diye bahsettiğini hatırlıyorum.Josh’a hiçbir şey söylemedim,ama Veronica’nınçok tatlı olduğunu ve günün birinde çok güzel olacağını söylemek istedim.

Haklıydım.

15 yaşındayken arkadaşlarımla pislik sineması dediğimiz yerde bir film izliyorduk.Burası bir zamanlar iyiydi ama zaman ve ihmalsizlik buraya pek acımamıştı.Bu sinema en alt katta hareket ettirilebilir sandalyelere ve masalara sahipti,yani sinema dolduğunda ekranı tamamen görebileceğiniz çok az yer vardı.Sinema hala açıktı,bunun üç nedeni olduğunu hayal ediyorum:1)Burada filmler ucuzdu,2)Ayda iki kere kült bir film gösteriyorlardı.3)Geceyarısı gösterimlerinde yaşı yetmeyen çocuklara bile bira satıyorlardı.Ben ilk ikisi için gidiyordum,ve bu gece David Cronenberg’den Tarayıcılar filmi gösterimdeydi.
Arkadaşlarım ve ben en arkada oturuyorduk.Daha iyi bir görüş için önde oturmak istemiştim,ama bizi Ryan getirmişti bu nedenle diretemedim.Film başlamadan birkaç dakika önce bir kız güruhu içeri girdi.Hepsi de çekiciydi,ama ne kadar güzel olurlarsa olsunlar kirli sarı saçlı kızın gölgesinde kalıyorlardı,onu profilden görmüş olmama rağmen.Koltuğunu döndürdüğünde yüzünün tamamı gün yüzüne çıktı ve karnımda kelebekler uçuşmaya başladı.Bu Veronica’ydı.
Onu uzun süredir görmemiştim.10 yaşımızdayken eski evime sıvıştığımızdan beri Josh ve ben birbirimizi aşamalı olarak daha az görmeye başlamıştık,ve çoğunlukla benim onu ziyaretlerimde Veronica dışarıda arkadaşları ile takılıyor oluyordu.Herkes ekrana bakarken ben Veronica’ya baktım.Gerçekten çok güzeldi,aynı çocukluğumda düşündüğüm gibi.Bitiş jeneriği başladığında arkadaşlarım kalkıp ayrıldılar.Sadece tek bir çıkış olduğundan kalabalığa kalmak istemiyorlardı.Veronica’nın dikkatini çekebilme fikri ile can çekişiyordum.O ve arkadaşları geçerken şansımı denedim.
‘’Hey,Veronica’’
Bana döndü,biraz ürkmüş görünüyordu.
‘’Evet?’’
Koltuğumdan kalkıp kapıdan gelen ışığa doğru biraz yaklaştım.
‘’Benim,Josh’un eski arkadaşı.Sen...Sen nasılsın?’’
‘’Aman tanrım!Gerçekten çok zaman geçti aradan.’’ Arkadaşlarına birazdan geleceğine dair işaret yaptı.
‘’Evet,en az birkaç yıl! Josh’ta kaldığım zamandan beri görüşemedik.O nasıl bu arada?’’
‘’Ah,evet.Sizin oyunlarınızı hatırlıyorum.Hala Ninja Kaplumbağalar oynuyor musunuz?’’
Biraz güldü ben de biraz utandım.
‘’Hayır,artık çocuk değilim...Artık X-men oynuyoruz.’’Gerçekten gülmesini umut ediyordum.
Güldü.’’Haha!Çok şirinsin.Bu filmlere çok gelir misin?’’
Hala dediğine takılmıştım.
Gerçekten benim tatlı olduğumu mu düşünüyor?Komik olduğumu mu ima etti?Beni çekici buluyor mu?
Aniden bana bir soru sorduğunu fark ettim,beynim ne olduğunu kavradı.
‘’EVET!’’ Çok sesli söylemiştim.’’Evet deniyorum,her neyse...senden ne haber?’’
‘’Ben ara sıra gelirim.Erkek arkadaşım böyle filmleri sevmezdi.Ama yeni ayrıldık,artık daha sık gelebilirim.’’
Normal davranmaya çalışıyordum ama başarısız oldum.’’Oh,bu iyi...Hayır yani ayrılmanız değil! Daha sık gelebilmen diyorum.’’
Tekrar güldü.
Toparlamaya çalıştım,’’Yani sonraki hafta geliyor musun? Ölülerin Günü’nü gösterecekler.Gerçekten güzel.’’
‘’Evet,geleceğim.’’
Gülümsedi,ona tam belki beraber otururuz diye soracaktım ki aramızdaki boşluğu kapatıp bana sarıldı.
‘’Seni görmek gerçekten güzel.’’dedi kollarını bana dolamışken.
Ne diyeceğimi düşünüyordum ta ki konuşmayı unuttuğumu anlayana dek.Şansıma Ryan’ın buraya geldiğini duyabiliyordum.
‘’Dostum,filmin bittiğini biliyorsun değil mi?Hadi buradan gide-- Ahh şimdi anladım.’’
Veronica ayrıldı ve beni tekrar görmek istediğini söyledi.Odadan ayrılırken Ryan ağzıyla müstehcen film müzikleri yapıyordu.Öfkeliydim,ama Veronica’nın kahkahasını duyunca biraz yumuşadım.
Ölülerin Günü yakın zamanda gelmiyordu.Ryan’ın ailesi şehir dışındaydı yani bizi bırakamayacaktı,ve öteki arkadaşlarımın arabası yoktu.Filmden birkaç gün önce anneme beni bırakır mı diye sordum.Neredeyse derhal ret cevabını verdi.Ama direttim sesimdeki çaresizliği anlamış olmalı ki nedenini sordu.Orada bir kızla buluşacağımı söyledim.Gülümsedi ve şaka yollu kızı tanıyıp tanımadığını sordu.Ben de Veronica olduğunu söyledim.Yüzündeki gülümseme söndü ve buz gibi bir sesle ‘’Hayır’’ dedi.
Veronica’nın gelip beni almasına karar verdim.Hala aynı evde mi yaşadığını bilmiyordum, denemekten zarar gelmezdi.Ama ardından Josh’un telefonu açabileceğini düşündüm.Onunla neredeyse 3 yıldır konuşmamıştım,açsaydı kız kardeşiyle konuşmak istediğimi söyleyemezdim.Josh yerine Veronica ile konuşmak istemem konusunda suçlu hissettim,ama bu histen çabucak kurtuldum,ne de olsa Josh beni yıllardır aramıyordu.Telefonu aldım ve o kadar süre aradığımdan dolayı kas hafızama işlenmiş olan numarayı aradım.
Birisi açmadan önce birkaç kez çaldı.Bu Josh değildi.Rahatlama ve hayal kırıklığı arası bir duygu hissettim.O an Josh’u gerçekten özlediğimi fark ettim.Bu haftasonundan sonra onu arayacaktım.Ama bu Veronica’nın beni alabileceğini öğrenebilmek için tek şansımdı,bu nedenle sordum.

Aradığım yanlış numaraydı.

Rahatsızlık için özür dileyip kapattım.Ansızın derin bir üzüntü duygusuyla karşılaştım çünkü istesem de Josh’la iletişime geçemiyordum.Telefonu onun açmasından korktuğum için gerçekten berbat hissettim.O benim en yakın arkadaşımdı.Onunla iletişime geçebilmemin tek yolunun Veronica aracılığıyla olduğunu biliyordum.Artık onu görmek için gerçek bir nedenim vardı.
Annemden gösterimden bir gün önce artık gitmeyi düşünmediğimi bunun yerine beni Chrislere bırakmasını istedim.Beni filmden birkaç saat önce bıraktı.Planım buradan sinemaya kadar yürümekti çünkü sinema sadece 500 metre uzaktaydı.Pazar sabahları kiliseye giderlerdi.Ve Chris’in internette kız arkadaş bulduğundan beri benimle gelmesi söz konusu değildi.Bana,kızı öpmeye çalışmamdan sonra eve dönüş yolunda çok daha yalnız olacağımı söyledi.Ben de ona internet  arkadaşı ile sevişmeye çalışırken elektrik akımına kapılmamasını söyledim.

Evden 11:15’te ayrıldım.

Hızlanmaya çalıştım böylece filmden birkaç dakika önce oraya varabilecektim.Vardığımda içeride mi yoksa dışarıda mı beklemem konusunda düşünüyordum.İkisinin de avantajları ve dezavantajları vardı.Bunları düşünürken hareketli araba akışının yerini geçmeyi reddeden sabit bir fara bıraktığını fark ettim.Yolda lambalar yoktu,bu nedenle yoldan iki metre uzaktaki çimenlik patikada yürüyordum.Sağıma biraz yüklendim ve ne olduğunu anlamak için soluma baktım.

Benden 10 metre uzakta bir araba durmuştu.
Tek görebildiğim etrafa dalga dalga yayılan vahşi farlardı.Bunun Chris’in ebeveynleri olduğunu düşündüm.Belki bizi kontrole gelmişlerdi.Arabaya bir adım attım ve durgunluğunu bozup hareket etmeye başladı.Yanımdan geçerken bunun Chrislerin arabası olmadığını hatırladım,aynı şekilde tanıdığım hiçbir arabaya da benzemiyordu.Sürücüyü görmeye çalıştım ama çok karanlıktı,ve göz bebeklerim farlarla karşılaştığından acımıştı.Hareket ettikçe arka camında muazzam bir çatlak olduğunu fark ettim.
Bu olay üzerine çok düşünmedim,bazıları milleti korkutmayı eğlenceli bulurdu.Ben bile bazen köşelerde saklanıp annemi korkuturdum.
Doğru zamanlamam sayesinde sinemaya filmden 10 dakika önce vardım.11:57’ye kadar dışarıda bekleyip içeri girmeye karar verdim.Veronica’nın gelmeme ihtimalini düşünürken onu gördüm.

Yalnızdı ve çok güzeldi.

El salladım ve aramızdaki mesafeyi kapatmaya başladım.Bana gülümsedi ve arkadaşlarımın içeride mi olduğunu sordu.Olmadıklarını söyledim ve bunu bir randevuya dönüştürmeye çalıştığımı fark ettim.Aynı şekilde önceden aldığım bileti ona uzatınca da rahatsız görünmüyordu.Bana anlamlı bir bakış attı.’’Merak etme,zenginim.’’dedim.Güldü ve içeri geçtik.
Bize bir patlamış mısır ve iki içecek aldım ve zamanımın çoğunu onun eli mısır kutusunun içindeyken kendiminkini sokup ona dokunup dokunmamak konusunu düşünerek geçirdim.Filmi sevmiş gibi görünüyordu,ve ben anlayamadan bitmişti.Sinemada oyalanmadık ve bu son gösterim olduğundan lobide de bekleyemezdik,böylece dışarı çıktık.
Sinemanın parkı büyüktü çünkü kapalı bir alışveriş merkezininki ile birleşiyordu.Gecenin bitmesini istemediğimden eski alışveriş merkezine yürürken konuşmaya devam ettim.Tam dönerken ve sinema gözden kaybolurken dönüp onun arabasının sinemadaki tek araba olmadığını gördüm.

Ötekinin camında koca bir çatlak vardı.

Ani kaygım bir anda anlamaya dönüştü.Her şey anlam kazanmıştı.Arabanın sahibi burada çalışıyordu ve benim sinemaya yürüdüğümü fark etmişti.
AVM’nin etrafında yürüdük ve film hakkında konuştuk.Ona Ölülerin Günü’nün Ölülerin Şafağı’ndan daha güzel olduğunu söyledim,ama kabul etmedi.Onun eski numarasını aradığımı söyledim ve cevaplayanın kim olduğu konusundaki ikilemimden bahsettim.Bunu benim bulduğum kadar komik bulmadı,ama telefonumu alıp numarasını kaydetti.Bunun gördüğü en kötü telefon olduğunu söyledi.Ona telefonun resimleri dahi alamadığını söylediğimde tepkisi değişmedi.Onu aradım böylece telefonumun numarasını öğrendi.
Mezun olacağından bahsetti,fakat derslerinin kötü olduğunu ve muhtemelen bir üniversiteyi kazanamayacağını söyledi.Kayıt belgesine bir resmini koymasını böylece puanına bakmadan onu kabul edeceklerini söylediğimde gülmedi.Gücenmiş olabileceğini düşündüm.Gergin bir şekilde ona baktım ve gülümsüyordu,bu zayıf ışıkta bile kızardığını anlayabiliyordum.Onun elini tutmak istedim ama tutmadım.
AVM’nin son köşesini döndüğümüzde ona Josh’u sordum.Bunun hakkında konuşmak istemediğini söyledi.En azından iyi olup olmadığını söylemesini istedim,’’Bilmiyorum’’dedi.Josh bir yerde kötü yollara sapmıştı ve başı belaya girmişti.Berbat hissettim.Suçlu hissettim.
Park alanına yaklaştığımızda kırık camlı aracın gittiğini,artık sinemada tek onun aracının kaldığını fark ettim.Beni bırakabileceğini söylediğinde gerek olmamasına rağmen kabul ettim.Filme tüm gazozumu içmiştim bu yüzden hareket mesanemi zora sokuyordu.Arabadan inerken onu öpmeye karar vermiştim,ve biyolojik dırdırın beni acele ettirmesini istemiyordum.Bu benim ilk öpücüğüm olacaktı.  
 Yapmam gereken şey için hiçbir hile düşünemiyordum.Sinema kapatılalı biraz olmuştu bu yüzden ona sinemanın arkasına tuvalete gitmem gerektiğini ama iki çalkalamaya geleceğimi söyledim.Açıkçası bunun komik olduğunu düşünmüştüm ve o espriyi benim bulduğumdan daha komik bulmuş olmalı ki güldü.
Sinemaya giderken durdum ve ona baktım.Ona,hiç Josh’un Alex adında birinin bana iyiliği dokunduğundan bahsedip etmediğini sordum.Düşünmek için bir an duraksadı sonra nedenini sordu.Boşver dedim.Josh gerçekten de iyi bir arkadaştı.
 Sinemanın arkasına geçtiğimde binanın duvarlarının bir uzantısı olan ve onlarla paralel giden zincir bağlı bir çit gördüm.Durduğum yerde beni hala görebiliyordu,ve çit de sonsuza dek uzanıyor gibi duruyordu,böylece üzerinden atlayıp görüş alanından çıkmaya karar verdim.Bu yorucu olacaktı ama nezaketten el veremezdim.Üzerinden atladım ve idrarımı yaptım.
 Bir anlığına tek duyabildiğim çimlerdeki cırcır böcekleri ve su damlasının beton zemine çarpışmasıydı.Bu sesler şimdi bile etraf sessizken duyabildiğim başka bir ses tarafından bastırıldı.
Bu bir arabaydı.Motorunun sesi artıyor diye düşündüm.

Hayır artmıyordu,yaklaşıyordu.

Bunu duyar duymaz çite geri dönmeye başladım.Ama daha yaklaşamadan kısa bir çığlık ve sağır edici bir çarpışmayla sonlanan motor sesini duydum.Koşmaya başladım,ama iki adım veya üç adımdan sonra tökezledim ve yere kapaklandım,kafam zincire çarpmıştı.30 saniye sersemledim ama tekrar çalışan motor sesi beni kendime getirdi ve adrenalin sayesinde dengemi toparladım.Arabayla kim kaza yaptıysa Veronica’ya zarar vermiş olabileceğini düşündüm.Zinciri tırmanırken parkta hala tek bir araba olduğunu gördüm.Çarpışmaya dair hiçbir iz yoktu.Belki de sesin yönünü karıştırmıştım.Veronica’nın arabasına koştukça ve  yönüm değiştikçe arabanın neye çarptığını gördüm.Bacaklarım tamamen durmuştu.

Bu Veronica’ydı.

Arabası görüşümü engelliyordu ama yaklaştıkça ve döndükçe tüm manzarayı gördüm.Bedeni insan bedeninin yapamayacağı şeyler kataloğu gibi parçalanmış ve dönmüştü.Sağ bacağındaki kemiğin pantolonundan çıktığını görebiliyordum,ve sağ kolu boynunun gerisinden o kadar sert dönmüştü ki neredeyse göğsüne değiyordu.Kafası geriye uzanıyordu ve ağzı gökyüzüne doğru açılmıştı.Çok fazla kan vardı.Ona bakarken yüzüstü mü sırt üstü mü yattığını anlayamıyordum,ve bu optik ilüzyon midemi bulandırıyordu.Zihniniz gerçek olmasını istemeyeceğiniz şeylerle karşılaştığınızda sizi bunun bir rüya olduğu konusunda ikna etmeye çalışır ve sanki sersemlemişsiniz gibi her şey yavaşalar.O an uyanacağımı zannetmiştim.
Ama uyanmadım.

Beceriksizce telefonumu kurcaladım ama sinyal yoktu.Veronica’nın telefonunu sağ ön cebinde görebiliyordum,başka şansım yoktu.Titreyerek onun telefonuna uzandım ve tam elimi atacakken hareket etti ve öyle bir nefes aldı ki sanki Dünya’da kalan son oksijeni soluyordu.
Bu beni o kadar ürküttü ki geri kayıp asfalta düştüm.Vücudunu düzeltmeye çalışıyordu ama her hareketinde kemik çıtırtıları duyuyordum.Düşünmeden yüzümü onunkine dayadım ve şöyle dedin:
‘’Hareket etme Veronica,hareket etme,tamam mı?Sadece dur,lütfen sadece dur.’’
Bunları söylerken gözlerimden yaşlar boşaldı.Telefonunu açtım, hala çalışıyordu.Hala benim telefon numaramı kaydettiği ekran açıktı.Bu kalbimi kırdı.911’i arayıp onunla birlikte bekledim,ona iyi olacağını söyledim her kelimemde suçluluk duygusu hissettim.
Siren sesleri havayı delerken daha hareketli görünüyordu.Onu bulduğumdan beri bilinci yerindeydi.Beyni hala onu acıdan koruyordu,sonunda onunla ilgili bir şeylerin korkunç şekilde yanlış olduğunu anlamıştı.Gözler benimkilere kilitlendi ve dudakları oynadı:
‘’Res...s..s..m...m..mi ç...çekti...o..çek..çekti.’’
Ne demek istediğini anlamadım.Bu nedenle ‘’Üzgünüm Veronica’’ demekle yetindim.

Onunla birlikte ambulansa girdim sonunda bilinci kapandı.Ona ayrılan odada bekledim.Telefonu hala bendeydi,çantasına koydum ve hastane telefonundan annemi aradım.Gecenin 4’üydü.Ona benim iyi olduğumu ama Veronica’nın hayati tehlikesinin sürdüğünü söyledim.Bana lanet okudu ve oraya geleceğini söyledi.
Annem ve ben çok konuşmayız.Yalan söylediğim için özür diledim,bunu daha sonra konuşacağımızı söyledi.Eğer ona tekneden veya Boxes’ın akıbetinden bahsetseydim veya o bana bildiği her şeyi anlatsaydı her şey çok farklı olurdu.Ama orada sessizce oturduk.Beni çok sevdiğini ve istediğim zaman onu arayabileceğimi söyledi.
Annem ayrılırken Veronica’nın ailesi içeri daldı.Veronica’nın annesi masadaki memurla konuşurken annemle babası ciddi konularda bilgi alışverişi yaptılar.Onun annesi bir hemşireydi,ama burada çalışmıyordu.Eminim onun transferini istemişti ama Veronica’nın durumu kritikti.Polis geldi,onlara bildiklerimi anlattım,notlar tuttular ve gittiler.Veronica bedeninin %90’ı sargılı bir şekilde ameliyattan çıktı.Sağ kolu boştaydı,ama geri kalanı koza gibiydi.Anaokulundan önce kolumu kırışım geldi aklıma.Hemşireden kalem istedim,ama aklıma yazacak bir şey gelmedi.Bir sandalyede uyudum,sonraki gün eve döndüm.
Birkaç gün boyunca her öğleden sonra ziyarete geldim.Bir noktada odasına yeni bir hasta getirdiler,ve Veronica’nın yatağının etrafına perde çektiler,daha iyi hissetmiyordu ama en azından mahremiyeti vardı artık.Bu sıralarda bile pek konuşmadık.Araba yüzünden çenesi kırıktı,bu nedenle doktorlar onu sarmıştı.Yaklaştım ve onu yanağından öptüm,sargı bezlerinin altından konuştu:
‘’Josh…’’
Bu beni biraz şaşırttı, ona baktım ve ‘’Seni görmeye gelmedi mi?’’ diye sordum.
‘’Hayır.’’
Kendimi tedirgin hissettim.’’Josh’un başı belada olsa bile kız kardeşini ziyarete gelirdi.’’diye düşündüm.
Bunu tam söyleyecektim ki,’’Hayır,Josh kaçtı.Bunu sana söylemem gerekirdi.’’
Kanım buz kesti.
‘’Ne zaman?Bu ne zaman oldu?’’
‘’13 yaşındayken.’’
‘’O...O bir not bıraktı mı?’’
‘’Yastığının üzerine.’’

Ağlamaya başladı ben de onu takip ettim,şimdi düşününce farklı nedenlerden dolayı ağladığımızı fark ettim.Bu noktada çocukluğum hakkında hatırlayamadığım pek çok şey ve daha yapmadığım pek çok bağlantılar vardı.Gideceğimi söyledim,ama bana istediği zaman mesaj atabilirdi.
Ertesi gün bana onu ziyarete gelmememi söyleyen bir mesaj aldım.Nedenini sorunca kendisini böyle görmemi istemediğini söyledi.İsteksizce kabul ettim.Her gün birbirimize mesaj attık,gerçi bunu annemden sakladım,konuşmamızı istemiyordu.Genellikle mesajları oldukça kısa oluyordu,ve çoğu benim uzun mesajlarıma cevap olarak atılıyordu.Onu bir kere aramayı denedim.Arananlara baktığını biliyordum,sesini duymayı umdum.Açtı ama bir şey demedi.Sesinin ne kadar sıkıntılı çıktığını hatırlıyorum.Bir hafta sonra bana bir mesaj attı.

‘’Seni seviyorum.’’

O kadar farklı hislerle dolmuştum ki...Yine de en basit şekilde cevapladım.

‘’Ben de seni seviyorum.’’

Benimle buluşmak istiyordu.Salındığını ve evde iyileşmekte olduğunu söyledi.Bu konuşmalar birkaç hafta sürdü ama ne zaman onu görebileceğimi sorduğumda ‘’Yakında’’ diye cevaplıyordu.Israr edince sonraki hafta geceyarısı filmine gelebileceğini söyledi.Filmin gösterileceği sabah bir mesaj aldım.

‘’Akşama görüşürüz.’’

Ryan’dan beni bırakmasını istedim.Ryan’a onun kötü bir halde olduğunu ama ona gerçekten değer verdiğimi bu nedenle bize yardımcı olmasını istedim.Kabul etti ve beni bıraktı.

Veronica gelmedi.

 Kolayca hareket etmek için çıkışın orada bize bir yer ayırdım.Ama film başladıktan 10 dakika sonra bir adam yerine oturdu.’’Affedersiniz,burası dolu’’dememe rağmen umursamadı,sadece ekrana baktı.Ayrılmak istediğimi hatırlıyorum çünkü nefes alışverişinde bir sıkıntı vardı.Vazgeçtim çünkü Veronica gelmiyordu.
Sonraki gün ona mesaj attım.Dün gece neden gelmediğini sordum ve ondan alacağım son mesajla cevap verdi.

‘’Yakında görüşürüz.’’
Delirmişti,ve onun için endişeliydim.Filmin çok da önemli olmadığına dair mesajlar attım ama cevap vermedi.Sonraki günler giderek üzülmeye başladım.Evine ulaşamıyordum çünkü numarayı bilmiyordum,nerede yaşadıklarından dahi emin değildim.Giderek depresifleştim.Annem bir sorunumun mu olduğunu sordu.Günlerdir Veronica’dan cevap alamadığımı söyledim.Yüzündeki canlılığın söndüğünü hissettim.
‘’Ne demek istiyorsun?’’
‘’Dün benimle sinemaya gelmesi gerekiyordu.Kazadan beri 3 hafta geçti biliyorum ama gelmek isteyeceğini söyledi.Ardından benimle konuşmayı tamamen kesti.Benden nefret ediyor olmalı.’’
Kafası karışmış görünüyordu,gözlerinden benim kafayı sıyırdığımı düşündüğü belli oluyordu.Beni kendine çekti,sarılarak ağlamaya başladı.Benim soruma aşırı tepki veriyor gibi görünüyordu,onun Veronica’ya değer verdiğini de düşünmüyordum.Derin bir nefes aldı ve şimdi bile midemi bulandıran sözcükler ağzından döküldü.
‘’Veronica öldü hayatım.Aman tanrım.Bildiğini zannediyordum.Onu ziyaret ettiğin son gün öldü.Ah bebeğim,o haftalar önce öldü.’’
Tamamen çökmüştü,bunun nedeninin Veronica olmadığını biliyordum.Ondan ayrıldım ve geri çekildim.Aklım karışmıştı.Bu gerçek olamazdı.Onunla daha dün mesajlaşmıştım.O an aklıma sadece bir soru geliyordu,ve muhtemelen sorabileceğim en mantıklısıydı.
‘’O halde neden telefonu açık?’’
Hıçkırarak ağlıyordu,cevap veremedi.
Patladım,’’ŞU LANET TELEFONU KAPATMALARI NEDEN BU KADAR SÜRDÜ?’’
Ağlaması mırıldanacak kadar dinmişti.’’Resimler…’’

Ailesi telefonunun kazada kaybolduğunu düşünmüştü,hastaneye kaldırıldığı gece telefonunu çantasına koymuş olmama rağmen.Eşyalarını aldıklarında telefon aralarında yoktu.Hattı kapatmak için şirketi aramışlardı,ama telefonundan gönderilen yüzlerce fotoğraf için fatura içeren bir bilgilendirme mesajı almışlardı.Fotoğrafların hepsi benim telefonuma gönderilmişti.Telefonumun dandikliğinden alamadığım fotoğrafların.Hepsi o öldükten sonra gönderilmişti.Derhal telefonu iptal ettiler.
O fotoğrafların içeriği hakkında düşünmemeye çalıştım.Ama bir nedenden onların içinde olup olmadığımı merak ediyordum.
Ondan aldığım son mesajı düşünürken ağzım kurudu ve can yakan bir çaresizlik hissettim.

‘’Yakında görüşürüz.’’

2 Şubat 2017 Perşembe

Maps (Penpal Series-4)

Çoğu eski şehir ve mahalle nüfusun katlanarak artmaya başlayacağı düşüncesi ile planlanmamıştır.Yolların dizilimi genellikle coğrafi kısıtlamarın ve ekonomik bölgelerin birleştirilmesinin gerekliliğine dair bir tepkidir.Yollar bir kere kurulduğunda yeni işler ve yeni yollar bu temele göre şekillenirdi ve sonunda dünyanın etrafına oyulmuş yollar asfalt ile ölümsüzleştirildi, ufak değişiklikler,eklemeler,ve çıkarmalar oldu ama asla dramatik bir değişim görülmedi.
Çocukluğumu geçirdiğim mahallem eski olmalıydı.Düz çizgilere kuş uçuşu bakıldığı zaman mahallem bir yılanın yolculukları esaslı inşa edilmişti.İlk yerleşkeler göl kenarına yapılmıştı,ve ana yola yeni eklemeler yapıldıkça yaşanabilir alan büyümüştü,ama her bir ekleme aniden kesiliyordu.Mahallenin tek bir girişi vardı. Pek çoğu gölü hem besleyen hem de ondan yararlanan ve hendek diye hitap ettiğimiz alandan geçen bir ırmak kolu tarafından kesiliyordu.İlk evlerin muazzam büyüklükte avluları vardı,ama  bazıları özelliklerini kaybedip pek çok hududa ayrılmıştı.Mahalleye tepeden bakan biri sanki devasa bir mürekkep balığı ölmüşte maceracı müteahhidin teki üzerine mahalle inşa etmiş izlenimine kapılırdı.
Bizim sundurmadan gölü çevreleyen eski evleri görebilirdiniz,ama bayan Maggie’ninki benim favorimdi.Hatırlayabildiğim kadarı ile 80 yaşındaydı,buna rağmen tanıdığım en cana yakın insanlardan biriydi.Beyaz bukleli saçları vardı ve hep çiçek desenli beyaz elbiseler giyerdi.Ben ve Josh gölde yüzerken evinin arka avlusundan bizimle konuşurdu,ve bizi atıştırmalık yemeye davet ederdi.Yalnız olduğunu kocası Tom’un hep işte olduğunu söylerdi,ama Josh ve ben onun teklifini hep reddederdik çünkü ne kadar iyi olursa olsun onunla ilgili tuhaf bir şeyler vardı.
 Ara sıra,biz gölde yüzerken ‘’Chris ve John buraya istediğiniz zaman gelebilirsiniz.’’ derdi.Ve biz ayrılırken de aynısını söylerdi.
 Bayan Maggie’nin pek çok yaşlı ev sahibi gibi zamana bağlı ev sulama sistemi vardı.Gerçi sayacı bozulmuş olmalıydı çünkü fıskiyeler yıl boyu alakasız zamanlarda çalışmaya başlıyordu.Kar tutmayacak kadar soğuk olduğu zamanlarda bayan Maggie’nin bahçesi donmuş sular sayesinde arktik bir cennete dönüyordu.Dondurucu soğuk nedeniyle öteki tüm bahçelerin kuru ve steril kalmasına karşın bayan Maggie’nin ağaçlarının tüm dallarının ve çalılarının tüm yapraklarının buz salkımları oluşturması mevsimin ne kadar sert olduğunun kasvetli bir göstergesiydi.Güneş açtığında buzlar ışınlarını yansıtıyor ve eve gözünüzü kırpıştırmadan en fazla birkaç saniye bakabiliyordunuz.Çocukken bile bunun ne kadar güzel bir şey olduğu fikri aklımdan geçerdi.Bazen Josh ve ben oraya gider, kayar ve buzdan kılıçlarımızı tokuştururduk.
Bir keresinde anneme onu neden öyle açtığını sormuştum. Konuşmaya başlamadan önce bir süre duraklamıştı.
‘’Tatlım,bayan Maggie çok hasta,o kadar ki bazen Josh’la senin adını karıştırıyor.İsteyerek yapmıyor fakat bazen hatırlayamıyor.Koca evde tek başına yaşıyor,kısaca onunla konuş fakat seni davet ederse kibarca reddet.’’
‘’Ama kocası eve geldiğinde daha az yalnız hissediyor değil mi?İşi ne kadar sürüyor?Hep uzaktaymış gibi görünüyor.’’
Annem rahatsız göründü,çok üzüldüğünü anlayabiliyordum.Sonunda cevapladı:
‘’Tatlım...Tom evine dönmeyecek.O cennette.Yıllar yıllar önce öldü,ama bayan Maggie hatırlayamıyor.Kafası karışıyor ve unutuyor.Eğer biri onu ziyarete geldiyse o kişiyi Tom ile karıştırıyor olabilir.Ama Tom gelmeyecek.’’
Bana bunu söylediğinde 5 veya 6 yaşındaydım.Tam olarak anlayamasam da bayan Maggie için üzgündüm.
Onun Alzheimer’ı olduğunu biliyordum.O ve kocasının iki çocuğu vardı:Chris ve John.İkisi,Bayan Maggie’nin su ve elektrik faturalarını ödüyorlardı,ama onu hiç ziyaret etmiyorlardı.Aralarında bir şeyin olup olmadığını bilmiyordum.Hastalıktan mıydı yoksa sahiden uzakta mı yaşıyorlardı? Onların neye benzediğini bilmiyordum,ama Bayan Maggie ben ve Josh’u ikisine benzetiyordu,belki de çocuklarını ne kadar çok görmek istediğini açık ediyordu,gözleriyle gördüğü gerçeği reddediyor ve umutsuzca bu yalana tutunuyordu.Onun ne kadar yalnız olduğunu ancak şimdi anlıyorum.
Okuldan sonraki yazda, Balloons’ta yaşananlardan önce Josh ve ben evimin yakınındaki ağaçlığı ve aynı şekilde gölden ayrılan ırmak kolunu keşfe çıkıyorduk,.Evlerimiz arasındaki ağaçlıkların birbirine bağlı olduğunu biliyorduk, ve bizim evin oradaki gölün onların oradaki dereyle de bağlantılı olmasının ne kadar güzel olacağını düşünüyorduk,böylece buna açıklık getirmek için kendimizi hazırladık.

Harita çizecektik.

Plan,iki ayrı harita hazırlayıp sonra birleştirmekti. Josh’ların evinin yanındaki dereyi keşfedip bir harita,ve bizim buradaki gölden çıkan kaynağı takip eden başka bir harita yapacaktık.Başta bir harita çizmeyi düşünsek de,bunun mümkün olmadığını haritaya çizerken alanın büyüklüğünü fark edince anladık.Derenin haritasını Josh,gölün haritasını ben tutacaktım.Ve birbirimizde kaldığımız zamanlar ana haritaya ekleme yapacaktık.
İlk birkaç hafta çok güzel gitti.Su boyunca ağaçlıkta gezdik ve birkaç dakikada bir durup haritalarımıza eklemeler yaptık,ve haritalar bir gün birleşecekmiş gibi duruyordu.Bu iş için hiçbir teçhizata ihtiyacımız yoktu.Ama her şeyi eksiksiz yapacaktık.Toprağa bir kazık çakacak ve kazığa her iki taraftan ulaştığımızda da harita çiziminin bitmiş ve birleştirmeye hazır olacağını anlayacaktık.Dünyanın en kötü haritacıları olabilirdik,ama başaracağımıza inanıyorduk. Fakat sonunda ağaçlar gölden çıkan suyun devamında o kadar kalınlaştı ki  daha fazla ilerleyemedik.Projeye olan ilgimizi biraz kaybetmiştik,ve dondurma satmaya başlayınca keşif turlarımızı önemli ölçüde azaltmıştık.
Anneme okuldan getirdiğim resimleri gösterdikten ve dondurma makinesi elimizden alındıktan sonra haritalara olan ilgimiz tekrar canlandı.Başka bir plan yapmak zorundaydık.Nedenini anlamamama rağmen annem ne yapabileceğime ve nereye gidebileceğime dair  son derece ciddi kısıtlamalar koydu ve Josh’la oynamak için her dışarı çıkışımda düzenli olarak bunları kontrol etmek zorundaydım.Bu saatlerce ağaçlıkta kalamayacağımız ve yeni bir güzergah bulmak zorunda olduğumuz anlamına geliyordu.Ağaçlıkta ayrım noktasına kadar yüzebileceğimizi düşündük ama haritalar ıslanacağından dolayı işe yaramazdı.Sonra aklımıza müthiş bir fikir geldi.

Tekne yapacaktık.

Mahalledeki inşaat nedeniyle şirketin yoldan uzak tutmak için hendeğe döktüğü birçok hurda metal vardı.Başta direkli ve çapalı muhteşem bir tekne tasarlamıştık ama bunu hızla daha akla yatkın bir şeye dönüştürdük. Tahtaları dizdik ve altına köpükle desteklenen  büyükçe straforları koyup iple bağladık.
 Teknemizi Bayan Maggie’nin oradan alçak suya ittirdik ve geri gelmemizi isteyen Bayan Maggie’ye el salladık.Hiçbir şey bizi durduramazdı.
Tekne mükemmel çalıştı, ve teknenin işlevselliği hakkında konuşurken biraz şaşırdığımı biliyordum.İkimizde de kürek niyetine kullanmak için uzunca ağaç dalları vardı, fakat suyun altındaki toprağı onlarla itmenin kürek çekmekten daha kolay olduğunu fark ettik.Su çok derinleştiğinde karın üstü yattık ve el çırptık. Bunu ilk denediğimizde tepeden şişman birinin yüzmesine benzer bir görüntü oluştuğunu düşünmüştüm.
Aslında tekneyi geçilmesi imkansız bölgeye götürmek birkaç turumuzu almıştı.Aklımıza yeri bir çubukla işaretleme fikri gelince  çubuğu diktiğimiz yerde yön tayini yapmaya başladık.Bu çıkmazın biraz uzakta olduğu anlamına geliyordu.Bu nedenle bizim evden çıkmaza yüzmek beklediğimden uzun sürdü.Bir sefer yüzüyor sonra tekneyi çapalıyorduk.Sonraki sefer tekneyi çapaladığımız yere yürüyor ve yüzmeye oradan devam ediyorduk.
Buna tüm birinci sınıf boyunca devam ettik.Bu sene sınıflarımız ayrılınca ailelerimiz haftasonunu birlikte geçirmemiz konusunda daha istekli hale geldiler,dahası Josh’un hem annesi hem babası çalışmaya başladığından neredeyse tüm haftasonları bizde kalıyordu.
Harika bir gelişme kaydetmemiz gerekiyordu ama çıkmaza varınca tekneyi çapalayacak bir yer bulamadık.Dallar çok sertti ve su araziyi o kadar aşındırmıştı ki 2 ayaklık mesafedeki toprak yukarıdaki ağaçların dallarına ve köklerine maruz kalmıştı.Her seferinde geri dönmemiz ve tekneyi ilk kez inşa ettiğimiz yerde bırakmamız gerekiyordu.Kötüsü kış gelmişti,bu nedenle evi yazlık kıyafetlerle terk edemiyorduk.Hiçbir şey yapamıyorduk ve gelişme kaydedemeden önce eve geri dönmemiz gerekiyordu.
Bir cumartesi saat yedi gibi annemin iş arkadaşlarından biri kapımızı çaldığında Josh ve ben oyun oynuyorduk.Adı Samantha’ydı.Onu iyi hatırlıyorum çünkü birkaç sene sonra annemi ziyaret ederken ona evlenme teklifinde bulunacaktım.Annem bir sorunu çözmek için gideceğini ve iki saate döneceğini söyledi.Arabası tamirdeydi,bu nedenle Samantha ile gitmek zorundaydı.Sorunun Samantha’nın hatası olduğunu ve arabada neden iki saat süreceğini tartıştıklarını anladım.Bize hiçbir koşul altında evi terk etmememizi ve camları açmamamızı söyledi.Ve oraya gittiğinde her saat başı kontrol için arayacağını söyledi.Sonra telefonumuzun kapalı olduğunu hatırladı Samantha’da bu yüzden gelmişti.Çıkmadan gözüme baktı ve ‘Şımarmayın’ dedi.
Bu bizim şansımızdı.
Serpantin yolda gidişini izledik,araba son dönemeci döner dönmez odama geri koştuk.Josh haritayı alırken ben de sırt çantamı hazırladım.
‘’Hey,fener sende mi?’’
‘’Hayır,ama karanlık olmadan döneriz.’’
‘’Ne olur olmaz diye bir tane almalıyız.’’
‘’Annemde bir tane var,ama nereye koyduğunu bilmiyorum.’’
Dolabıma koştum ve üstteki raftan bir kutu çıkardım.
‘’Burada bir fener mi var?’’ diye sordu Josh.
‘’Tam olarak değil.’’

 Annemin geçen yaz 4 Haziran için aldığı üç fişeği çıkardım.Bu ihtiyacımız olduğunda biraz ışığımız olacağı anlamına geliyordu.Bu ağaçlıkta başıma gelen olaydan biraz önceydi, o nedenle ağaçlığa karşı bir korku beslemiyordum.Her şeyi çantaya koyduk ve arka kapıdan sıvıştık.Kapıyı kapattığımdan emin olduk böylece Boxes kaçmayacaktı. 1 saat 15 dakikamız vardı.
Yapabileceğimiz en hızlı şekilde ağaçlığa koştuk,15 dakikamızı aldı.Kıyafetlerimiz altında mayolarımız vardı bu nedenle onları çıkarıp sudan dört metre uzağa koyduk.Tekneyi ağaçtan kurtardık,küreklerimizi aldık ve suya açıldık.
Haritamızda keşfettiğimiz son noktaya kadar hızla kürek çektik.Teknede karaya göre daha yavaştık.Çıkmazdan sonra da ağaçlar çok kalındı,bu yeni bir demir atma yeri bulsak dahi tekneyi eski yerine koymamız gerektiği anlamına geliyordu.
 Haritaya son çizdiğimiz yeri de geçtiğimizde su o kadar derinleşti ki küreklerimiz yere değemez oldu.Göbek üstü yatıp ellerimizle hareket etmeye başladık.Hava kararıyordu ve bunun sonucu olarak ağaçları birbirinden ayırmak giderek zorlaşıyordu,ve ikimizin de sinirleri gerilmeye başlamıştı.Zamandan kazanmak için ellerimizi daha da hızlı çırpmaya başladık.Ama bu daha fazla ses çıkarmamıza neden oldu ve suyun yüzey gerginliği bozuldu.Bu sırada ikimiz de yaprakların hışırtısını ve yerdeki dalların çıtırtısını duyabiliyorduk.Yavaşladıkça ve sessizleştikçe ağaçlıktaki hareketlilik durdu.Orada bir şey olup olmadığını merak ettik.Bu ağaçlıkta ne çeşit hayvanların olup olmadığını bilmiyorduk,ama öğrenmek istemeyeceğimizi biliyorduk.
Josh haritayı düzeltirken ben de ona ışık tutuyordum.Bu sırada sesleri hayal etmediğimizi fark ettik.Sesler ritmik bir şekilde artmıştı.

çıtırt
çat
çıtırt

Bizden uzaklaşıyor gibi görünüyordu.Haritamızın sınırındaki ağaçlığa doğru gidiyordu.Görmek için fazla karanlıktı.Güneşin batma süresini yanlış hesaplamıştık.
Gergin bir şekilde ‘’Merhaba’’dedim.
Bir an suda hareketsiz ve nefesimizi durmuş bir şekilde bekledik.Bu an Josh’un kahkahaları ile son buldu.
‘’Merhaba’’diye gakladı Josh.
‘’Yani?’’
‘’Merhaba Bay ormandaki canavar.Saklandığınızı biliyorum belki bana cevap verirsiniz.Merhabaaaaa!’’
Bunun ne kadar saçma olduğunu anladım.O ne hayvanıysa,cevap vermeyecekti.Bunu söylediğimi bile sonra fark ettim.Ama orada ne olursa olsun cevap alamayacağım kesindi.
Josh devam etti,’’ Merhabaaaa’’ yüksek bir perdeden.
‘’Merhaba Dünyalı’’ diye devam ettirdim.
‘’Merhaba bip bop bip bop’’

 Esprilerimize devam ettik.Ve tekneyi döndürme işleminin ortasında sesi duyduk.

‘’Merhaba’’

Fısıltı seviyesindeydi ve sönen bir ciğerin son nefesi gibiydi.Ama hasta gibi çıkmıyordu.Tam haritamızın bitiş noktasından geliyordu, tekneyi döndürdüğümüzden şimdi arkamızda kalıyordu.Teknede yavaşça döndüm ve sesin geldiği tarafa mumu tuttum.Görmek istiyordum.

‘’Ne yapıyorsun?’’

Ama çoktan fitili yakmıştım. Fitil kor alevle tutuşurken fişeği havaya kaldırdım.Filmlerdekiler gibi kullandım.Parlayan yeşilce bir küre havada süzüldü ardından söndü.Kolumu indirdim.İkincisini ağaçlığa attım fakat yine bir şey göremedim.

‘’Hadi gidelim,dostum.’’ diye bastırdı Josh eve doğru kollarını çırpmaya başlarken.

‘’Sadece bir tane daha.’’

Ağaçlığa bir tane daha fişek sıktım.Bir ağaca çarpana kadar düz devam etti, bu sefer ışık çok daha fazla alanı aydınlattı.
Hala bir şey yoktu.

Eve doğru kürek çekerken ağaçlıkta gizlenmeye çalışan hışırtılar işittik.Kırılan dallar ve yaprak sesleri suyunkini bastırıyordu.

Koşuyordu.

Panik içinde tekneyi sertçe ittirdik ve göğsümün altındaki iplerden biri gevşedi.
‘’Josh,dikkatli ol.’’
Ama çok geçti.Teknemiz parçalanıyordu.Çok geçmeden paramparça oldu.İkimiz de straforun farklı bir parçasına tutunduk.Bacaklarımız kış suyunun etkisi ile zonkluyordu.

‘’Josh,hızlan.’’ dedim yanındaki haritayı göstererek.
 Mücadele etti,ama hızlı hareket etmek için fazla soğuktu ve harita çoktan batmıştı.
‘’Üşü-şü-şüyorum dost-dostum.’’ titreyerek konuşuyordu.’’H-Hadi sudan çık-çıkalım.’’
Kıyıya yaklaştık,ama kendimizi her yukarı çekişimizde üzerimizdeki ağaçlıktan çılgınca hışırtılar duyuyorduk.Sonunda daha fazla denemek için fazla üşüdük ve yorulduk.

Son bir uğraşla debelendik ve kendimizi tekneyi bıraktığımız yerde bulduk. Enkazı topladık ve onu çıkarmaya çalıştık.Ama başaramadık,mayolarımızı çıkardık ve bizi dondurucu havadan koruması için kıyafetlerimizi bitkin bir şekilde giydik.Şortumu giydim ama bir şeyler yanlıştı.

‘’Tişörtüm nerede?’’ diye sordum Josh’a.

‘’Belki suya düşmüştür?’’  

Josh’tan eve gitmesini ve eğer annem evdeyse ona saklambaç oynuyor olduğumuzu söylemesini istedim.Tişörtümü bulmak zorundaydım.
Evlerin arkasına koştum ve suyu dikkatle inceledim, belki şanslıysam haritayı da bulabilirdim.Hızla hareket ediyordum çünkü eve yetişmem lazımdı.Arkamdan gelen sesle irkilmesem pes edecektim.

‘’Merhaba’’

Arkamı döndüm,sesin sahibi Bayan Maggie’ydi.Onu daha önce gece görmemiştim,ve bu az ışıkta son derece zayıf görünüyordu. Onu saran sıcaklık soğuğun etkisinden dolayı kaybolmuştu.Onu suratında gülümseme olmadan gördüğümü hatırlamıyorum,hatta suratı tuhaf görünüyordu.
‘’Merhaba,Bayan Maggie.’’

‘’Ah,Chris sen miydin?’’ Neşesi geri gelmiş gibi görünüyordu,hatıraları gelmese de.’’Karanlıkta sen olduğunu anlayamadım.’’
 şaka yollu beni atıştırmalık yemeye davet edecek mi diye sordum,ama belki başka zaman dedi.Haritayı ve tişörtümü bulmak konusunda çok meşguldüm,bu nedenle onunla ilgilenemedim.Ama sesi mutlu çıktığından kötü hissetmedim.Başka şeyler de söyledi ama dikkatimi o sırada işime vermiştim.İyi akşamlar dedim ve evime giden patikaya girdim.Arkamda donmuş avluda yürüdüğünü duyabiliyordum,dönüp el sallamadım.Eve yetişmem lazımdı.
Annemde birkaç dakika önce eve vardım.Eve gelene kadar ben ve Josh üstümüzü değişip ısınmıştık. Haritayı kaybetmiş olsak dahi işi oluruna vermiştik.

‘’Bulamadın mı?’’
‘’Hayır,ama Bayan Maggie’ye rastladım.Bana yine Chris dedi.Sana söylüyorum dostum,onu gece görmediğine şükretmelisin.’’
İkimiz de güldük ve Josh,Bayan Maggie’nin beni atıştırmalığa davet edip etmediğini sordu.Atıştırmalıkların bozulmuş olacağı konusunda espriler yaptık.Davet etmediğini söyledim ve şaşırdı,o zaman düşününce ben de şaşırmıştım.Gerçekten de onu her görüşümüzde bizi davet ederdi,ama şimdi ben şaka yollu dahi sorsam da hayır demişti.
Josh Bayan Maggie hakkında konuşmaya devam ederken fişek tabancasının cebimde olabileceği aklıma geldi.Annem bunu bulursa bir felaket olurdu.Elimi cebime atınca bir şey hissettim.Bir kağıttı.Başta harita olabileceğini düşündüm ama onun suda batışını izlemiştim.Kağıtta el ele,oval yüzlü iki çöp adam vardı.Biri diğerinden çok daha büyüktü,ama ikisinin de yüzü yoktu.Kağıt o kadar parçalanmıştı ki bir kısmı eksikti,ve kağıdın bir köşesinde bir sayı vardı.Hem 15 hem de 16 olabilirdi.Sinirle kağıdı Josh’a uzattım ve cebime onun mu koyduğunu sordum,bu soruyla dalga geçti ve neden bu kadar ciddiye aldığımı sordu.Küçük çöp adamı ve yanındaki harfleri ona gösterdim.

Bunlar adımın baş harfleriydi.

Bunu boşverdim ve Bayan Maggie’yle aramda geçen konuşmadan Josh’a bahsettim.Bunca yıl sonra durumu tekrar gözden geçirene kadar onun tek sorununun hastalık olduğunu düşünüyordum.Şimdi Bayan Maggie’nin derin üzüntüsünü anlıyorum,ama neden ‘’Belki başka zaman.’’ dediği hakkında düşününce bu hissinin belli belirsiz umutsuzluk duygusu ile desteklendiğini fark ediyorum.Ne dediğini biliyordum,ama o gece dediğinin ne anlama geldiğini anlayamamıştım.Haftalar sonra, turuncu laboratuvar kıyafetli insanların evinden siyah torbalarla çöp zannettiğim şeyleri çıkarırken gördüğümde de anlamamıştım,veya o gün mahallenin neden ölü gibi koktuğunu da anlayamamıştım. Ve evi neden mühürlediklerini ve pencerelerini tahtalarla kapadıklarını anlayamamıştım.Ama şimdi anlıyorum.Bana söylediği son sözlerinin neden bu kadar önemli olduğunu anlıyorum,o an ikimiz de fark etmesek dahi.

Bayan Maggie o gece Tom’un eve döndüğünü söylemişti,ama o gece kimin geldiğini şimdi biliyorum.En az bedeninin neden sedyeyle çıkarılmadığını bildiğim kadar biliyorum.

Poşetler çöple dolu değildi.