24 Temmuz 2026 Cuma

Antran

ÇEVİREN: driptrollge




Gördüğünüz fotoğraf 70’li yıllarda çekildi. Oğlumdan bana kalan tek fotoğraf... ha bir de yanındaki “ANTRAN” isimli varlık var.


Yetmişli yılların ortasında, sıcak bir yaz günüydü. Arabayla iş yerimden eve dönüyordum, annemin bana verdiği bazı eski zımbırtıları atmak için yerel çöplükte durmuştum ki bir şey gözüme çarptı. Daha yakından bakınca, gördüğüm şeye inanamadım. Onu başta bir oyuncak bebek sanmıştım, ama hayır. Bu başka bir şeydi. Plastik dış kaplamaya, metal uzuvlara sahipti. En şaşırtıcı olan kısımsa onun insansı yüzüydü. Soğuk, koyu gözlere sahipti. O zamanlar çok meraklı birisiydim ve gördüğüm şaheser beni büyülemişti. Yani, çok düşünmeden onu arka koltuğa koydum ve eve götürdüm.


Oğlum bu şey karşısında en az benim kadar meraklıydı. Bir kaç gün boyunca onun içini açıp devrelerinde bir hasar veya eksik parça var mı diye inceledik. Bir süre sonra, sürpriz bir şekilde yaratık, veya android, canlandı. Uzuvları döndü, elleri açılıp kapandı, gözleri parladı, kendi kendine ayağa kalkmayı başarabildi. Eh normal olarak korktuk, fakat aynı zamanda büyülenmiştik. Kendime böyle harika bir şeyi kimin yapmış olabileceğini sordum.

Aradan bir kaç hafta geçmişti ki bu şeyin bir oyuncak olmadığının farkına vardım. İnanılmaz derecede zekâ ve “düşünme” yeteneğine sahipti. Çöp atmak, oğlumun oyuncaklarıyla oynamak gibi günlük işleri yapabilmeyi öğrenmişti. Mutfak tezgahının bir ucundan diğer ucuna sürdüğü ufak, kırmızı bir araba onun favori oyuncağıydı. Bizim hareketlerimizi taklit etmeye başladı, çatalla yemek yemeye çalışıyordu. Bunu yaparken sindirim sistemine sahip olmamasına rağmen ağzını hareket ettiriyordu. Konuşma yetisine sahip değildi, yani ağzını sadece “yemek yeme” eylemini taklit ederken kullanıyordu. Bu şey bir tür askeri silah mıydı? Veya gizli bir proje miydi? Onu polise teslim etmeliydim, ama oğlumun onunla oynarken ne kadar mutlu olduğunu görünce vazgeçtim. Oğlum yalnız birisiydi ve bu robot onun tek arkadaşıydı. Ne tür bir baba oğlunun mutluluğunu bozabilir ki? Onu bir süreliğine yanımıza almaktan zarar gelmezdi.


Sırtının ufak bir kenarında “ANTRAN” yazıyordu, bu yüzden ona bu ismi koyduk. Aradan bir kaç ay geçti, aile hayatımız iyiye gidiyor gibi görünüyordu. Artık o da bizden birisiydi. Oğlumun notları ve ruh hâli düzeldi, her şey iyiye gidiyordu. Ta ki bir temmuz ayının akşamına kadar.

Elimde bira şişesiyle koltuğuma oturmuş televizyon izliyordum. Oğlum ve ANTRAN halıda diz çökmüş, oyun oynuyorlardı. Aniden, dikkatim gürültülü bir inlemeye çekildi. Sesin geldiği yöne baktım, ve çocuğumun kendi kolunu ovuşturduğunu gördüm

“Ne oldu Adam?” diye sordum


Kolunu sıvadı. Derisinde geniş kırmızı bir iz vardı. “ANTRAN beni çimdikledi,” titrek bir sesle cevapladı .

İz gerçekten de kıpkırmızıydı, zamanla mor bir şişliğe dönüştü. Babalık iç güdüm devreye girdi ve robota bağırdım. Onun soğuk, metalik yüzü bir anlığına üzülmüş gibi bir hâl aldı. Ardından dudakları kıpırdadı, sanırsam özür dilemeye çalışıyordu. Belki de sadece yaptığım şeyi taklit ediyordu, bunu asla öğrenemeyeceğim. O günün akşamı, ona bağırdığım için özür diledim ve her şeyin yolunda olduğunu söyledim.

Bir kaç hafta sonra, oğlum odama geldi. Gecenin geç saatleriydi, odamdaki sessizlik, kapıdaki hafif gıcırdamayla bozuldu.


“Baba” diye fısıldadı.

“Evet oğlum?” cevapladım

“O bana bakmayı kesmiyor.”

“Ne? Sana bakan şey ne?” yorgun gözlerimle sordum.

“ANTRAN, yatağımın ucunda sürekli beni gözlüyor.”

Sesi korku doluydu. Bir şeylerin yanlış olduğunu hissettim. O esnada diğer kolunu ovuşturduğunu farkettim ve aceleyle onu yanıma çağırdım. Kıyafetinin kolunu sıvadığımda gördüğüm şey karşısında kalp atışlarım hızlandı. Ufak kolunda baştan sona bir sürü morluk vardı.


“Kıyafetini çıkar Adam,” dedim. Sakin kalmaya çalışıyordum, içimde panik,korku ve öfkeyle karışık bir şeyler hissediyordum. Kıyafetini çıkarttı ve vücudundaki bütün morluk, şişlik ve çürükler ortaya çıktı

Bir hışımla Adam’ın odasına çıktım. Oda bomboştu.

Ciğerimdeki bütün havayla yaratığa seslenirken onu odada aradım. Aniden, tavandan yüksek sesli bir vurma ve sert ayak sesleri duyuldu.

“Çatı katında,” diye fısıldadım


Koridorda koşsrken duvarların çiziklerle kaplandığını gördüm. Çatı katına çıkan merdiven açıktı, korku içinde olan oğluma yerinde kalmasını söyledim ve aceleyle yukarı çıktım. Duvardaki şalteri çevirdim ve ışıkları açtım. Tavan arasında küçük cam kırıktı. O, kaçmıştı.

Aklıma polisi aramak geldi. Fakat bana kim inanabilirdi ki? Onlara ne diyecektim, metalik bir yaratığın oğluma zarar verdiğini mi? Çocuğumun yaralarına bakar ve beni suistimalden hapse atarlardı. Sessiz kalmaktan başka çarem yoktu.


Aradan haftalar sonrasında aylar geçti. Dışarı her çıktığımızda ANTRAN’ın varlığının izleri dikkatimizi çekiyordu. Evin dış cephesinde de aynı çiziklerden vardı. Ayrıca bahçedeki bitkiler parçalanmış, camlarımız çamurla kirletilmişti. Oğlum için endişelendim. Görüş açımdan çıkmasına izin vermedim. ANTRAN’ı bu kadar sinirlendiren şey neydi? Neden bir anda bu kadar saldırgan olmuştu? Yanlış bir şey mi yapmıştık? Yoksa bağırdığım için mi böyle davranıyordu? Kendimi boş odalarda, ANTRAN’ın duymasını umarak sesli bir şekilde duvarlara karşı özür dilerken buldum. Ama çabalarım boşunaydı... Eğer o gece ne olacağını bilseydim asla uykuya dalmazdım.


Yine uykum bölünmüştü, fakat bu kez beni uyandıran şey kan donduran bir çığlık sesiydi. Gözlerim sonuna kadar açıldı ve içgüdülerim devreye girdi. Hızla oğlumun odasına koştum. Fakat artık çok geçti. Oda tepetaklak olmuştu. Her şey zemine dağılmıştı, yatak örtüleri parçalanmış, odanın camı paramparça olmuştu. Gözyaşlarına boğuldum, sesimin çıktığı en yüksek seviyede oğlum için bağırdım

Polisi aradım ve çocuğumun kaçırıldığını söyledim. Bana suçluyu görüp görmediğimi söylediler, yalan söylemek zorunda kaldım. Zaten bu varlığın gerçek olduğuna inanmazlardı. Sonraki günlerimi ağlayıp uykuya dalarak geçirdim. Artık hayat yaşamaya değmezdi. O şeyi hiç bulmamış olmayı diledim. Oğlumun bana olan güvenini kaybetmiştim, onu bir baba olarak koruyamamıştım. Şimdi, bunun bedelini ödüyordum.


Bir eylül ayının şafağıydı, koltuğumda oturmuş içerken kiler kapısının gıcırdayarak açıldığını duydum.

“Adam?!” mutfağa koşarken seslendim.

Yine, hiç kimse yoktu.

Ama dikkatimi bir şey çekti.

ANTRAN’ın favori kırmızı oyuncak arabası, mutfak tezgahının üstünde duruyordu.

3 Temmuz 2026 Cuma

Stubb's Clubhouse



ÇEVİRMEN: DRIPTROLLGE

Harika bir çocukluğum oldu. 90'lı yıllardaki çoğu çocuk gibi Sünger Bob, Power Rangers, Transformers izleyerek büyüdüm. Genelde Barney veya Mr. Rogers gibi çocuksu şovlara ilgi duymazdım. Geçen gün, annemle çocukluğum hakkında konuşuyorduk. Sohbetin ortasında konuyu eskiden izlediğim bir TV şovuna çekti. Adı Stubb's Clubhouse'dı. İlk başta hatırlayamamıştım, ama sonrasında şov hakkındaki anılarım yavaşça zihnime geri döndü. Stubb's Clubhouse düşük bütçeli, Stub ismindeki bir palyaçonun sunduğu bir şovdu. Rengarenk bir ceketi ve şapkası vardı, eğer anılarım beni yanıltmıyorsa üzerinde yıldız desenleri olan siyah bir pantolon giyiyordu. Peewee’s Playhouse’un özentisi gibiydi. Küçük bir çocukken bile bunu söyleyebilirdim.


Stubb büyük bir eğlence evinde yaşıyordu, fakat eve pek de “eğlence” evi denmezdi, sıradan gözüküyordu. Bunu sahip oldukları düşük bütçeye bağladım. Stubb’ın eğlence evinde yaşayan bir grup arkadaşı vardı. Pek net olmasa da, bir kaniş ve dandik bir fil kostümü giyen adam hatırlıyorum.



Dediğim gibi, şovu pek hatırlamıyorum. Şovu pek izlemezdim, bunun 2 nedeni vardı:


Çok geç bir saatte yayınlanıyordu, 10.30 civarlarındaydı. Bu saat, bir çocuk şovu için tuhaf bir seçimdi.


Çok kuytu köşe bir kanalda yayınlanıyordu. Kanalın adı Beebo’ydu. Kanal şovu yayınladıktan 3 yıl sonra bilinmeyen bir sebepten kapanmıştı.


Şov hakkında hatırladığım bir diğer şeyse jenerik şarkısını söyleyen kadının sesi hafif uykulu çıkıyordu. Ve arkaplanda sadece ksilofon çalınıyordu.

2006’nın Kasım ayında 14 yaşına girdim. Annemle yaptığımız konuşmanın üstünden birkaç gün geçmişti. Kendimi ödüllendirmek için bir 2. el kitap dükkanına girmeye karar verdim. Favori çizgi filmlerimden birisi olan Street Sharks’ı arıyordum. Alfabetik sıraya göre raflara bakıyordum ki “S” rafında gözüme bir şey takıldı; üstünde “Stubb’s Clubhouse” yazılı bir kaset. Kasedin üstünde bir resim veya logo yoktu, sadece siyah bir kalemle üstüne “Stubb's Clubhouse” yazılmıştı.


Zar zor hatırladığım bu şov hakkında hâla meraklıydım, zaten Street Sharks’ı bulamamıştım. Bu yüzden Stubb'ı almaya karar verdim. Fiyatı 75 sentti, bu 2.el bir kitapçı için bile ucuzdu. Kasedi alıp kasaya geçtim, kasiyer kız önce kasede, sonrasında bana baktı ve çekingen bir şekilde bana sordu:

Bu kasedi almak istediğinizden emin misiniz?


Kibarca evet dedim ve kasedi okuttu. Eve gider gitmez VCR’ıma kasedi taktım. 6 yaşındaki kız kardeşim Emily, Barbie’leriyle oynamayı bıraktı ve bana ne yaptıgımı sordu. Ona bir 2. elciden kaset aldığımı, ve beraber izleyebileceğimizi söyledim. Televizyonu açtım, klasik telif hakkı yazısı ekrandan geçti.

Jenerik müziği hatırladığım gibiydi, arka planda sadece bir ksilofon çalınıyordu ve şarkı söyleyen kadının sesi uykuluydu. Bölüm, Stubb’ın eğlence evinde kendisini tanıtmasıyla başladı. İzleyicilere bir gezintiye çıkacağımızı söyledi.

Görüntü aniden bir parka geçti. Kardeşim yaşındaki çocuklardan oluşan ufak bir grup etrafta oynuyordu. Stubb’ı gördükleridne ona sarılmak için koştular. Ardından Stubb ekrana baktı ve izleyicilere oynamak isteyip istemediklerini sordu. Emily “Evet!” diye bağırdı, ve Stubb “Tamam o zaman! Aşağı inip oyun parkına gelin, ve birlikte oynayalım!”


Emily benden Stubb'la oyun oynamak için izin istedi, ona bunun bir video olduğunu, Stubb’la gerçekten oyun oynamasının imkansız olduğunu söyledim, o an gözümün ucuna bir şey takıldı. Mahallemiz de bir oyun parkı vardı, evimizden bir blok uzaktaydı, ama camdan gözüküyordu.


Bağlantıyı kurmam bir saniyemi aldı, videodaki parkla mahallemizdeki park aynıydı. Videodaki çocuklar şuanda parkta oynuyorlardı. Videodaki aynı kıyafetleri giyiyorlardı, videodaki aynı hareketleri yapıyorlardı, sanki bir canlı yayınmış gibiydi. Ardından midemi bulandıran bir şey farkettim, videoda Stubb’ın elini tutan bir çocuğun gerçek hayattada eli birisinin elini tutuyor gibi havadaydı. Ama elini tutan kimse yoktu. Emily’nin itirazları arasında kasedi alıp çöpe attım. Stubb’la işimin bittiğini sanıyordum... Fakat yanılmıştım.



Bir sonraki gün, annem Emily’i anaokulundan aldıktan sonra, Emily bana Stubb’ın onları yol boyunca siyah bir minibüsle takip ettiğini söyledi. Dikiz aynasından bakmış ve onu görmüş. Anneme söylemiş, fakat annem aynadan baktığında herhangi bir şey görememiş. Emily bana endişelendiğini söyledi, onu rahatlattım.


O gece, kasedi çöpten alıp ikinci bölümünu izlemeye karar verdim. Jenerik müziği başladı, fakat bir şeyler tersti. Ksilofon sesi bozuktu, kadının da sesi daha derin ve bir o kadar da bozuktu. Ardından başlık ekrana geldi, normalde olan açık renklerin aksine tamamen soluktu, gri ve kahverengi tonlarındaydı. Bunun kasetten kaynaklı bir hata olduğunu düşündüm ve izlemeye devam ettim. Ekran bir anda Stubb’ın kameraya baktığı bir fotoğrafa geçti. Bir süre sonra bunun bir video olduğunu anladım. Stubb’ın ifadesizce izleyicilere baktığı bir videoydu. Ara sıra boynunu sertçe kıtlatıyordu, ama asla gözlerini kırpmıyordu. Bunu 20 dakika kadar daha sürdürdü. Bölüm bitmeden hemen önce gözlerini kapattı. Geri açtığındaysa gözleri yerine sadece karanlık vardı. Koyu, derin çukurları anımsatan gözleriyle ekrana bakıyordu. Ekran aniden bir evin fotoğrafına geçti; benim evimin. Aceleyle kasedi çıkarttım ve bir çekmeceye sıkıştırdım. Panikle camdan dışarı, fotoğrafın çekildiği yere baktım ama kimse yoktu.


O gece uyuyamadım. En sonunda yataktan kalktım ve sabaha kadar mutfakta bekledim. Bir süreliğine güvendeydim. Beklenmedik bir şekilde günün geri kalanı normal geçmişti. Emily Stubb’ın onları takip ettiğini görmemişti. Bu olay Stubb’dan kurtulduğumla ilgili içime bir umut doldurmuştu. Fakat bu pek uzun sürmedi.


O gece aniden uyandım, çok garipti. Sanki rüyada gibiydim. Bilincim yerinde değildi, yaptıklarımın farkındaydım fakat hareketlerimi kontrol edemiyordum. Kasedi çekmeceden aldım ve VCR a yerleştirdim. Koltuğa oturdum ve bir anda bedenimin kontrolünü geri kazandım. Koltuktan oturmuş, kasedi izlemek üzere olduğumu farkettim. Kasedi çıkartıp üst kata gitmek istiyordum, ama garip bir güç beni bölümü izlemeye zorluyordu. Son bölüm olan 3. bölümü izlemeliydim.


Açılış sahnesi başladı ve bu kez tamamen farklıydı. Ksilofon yerine şiddetli bir gürültü vardı. Kadının sesi artık derin ve şeytaniceydi. Bilmediğim bir dilde şarkı söylüyordu. Başlık ekrana geldi, vahşi bir hayvan tarafından pençelenmiş gibi görünüyordu.



Bölüm başladığında, Stubb bir kaç çocukla bir masada oturuyordu. Çocuklara bir oyun oynamak isteyip istemediklerini sordu, çocukların hepsi hevesle evet dedi. Stubb elini masanın altına uzattı, ve büyük bir satır çıkardı. Çocuklardan birisinin kolunu masaya koymasını istedi. Küçük bir kız kolunu masaya koydu. Stubb “Bana nasıl hissettirdiğini söyle.” Dedi ve yavaşça, patates soyar gibi kızın kolundan ince et parçaları kesmeye başladı. Masa kanla dolup taşmıştı. Oda kızın çığlıklarıyla yankılanıyordu. Diğer çocuklar kaçmadı, aksine hepsi meraklı bir şekilde olanları izliyorlardı. Kıza “ Güzel hissettiriyor mu?” diye sordu. Kemiğe gelene kadar kesmeye devam etti, kız bozuk bir teyip gibi çığlık atmaya devam ediyordu. Şok olmuştum, masa kızın et parçalarıyla süslenmiş gibi duruyordu. Stubb gürültülü bir kahkaha atmaya başlamıştı. Ardından ekran karardı.


Ekran başka bir videoya geçti. Emily’nin odasının bir videosuydu. Emily yatağında uyuyordu. Stubb yatağının başında ona bakıyordu. Stubb aniden kameraya döndü, gözleri koyu, derin 2 çukur gibi karanlıktı.

30 Aralık 2025 Salı

White Christmas ❄




 

“Lanet olsun, çok soğuk.”

Artık buna alışmış olmam gerekirdi diye düşünürsünüz.

Atkımı biraz daha sıkı sardım, sigaramdan son bir nefes çektim ve izmariti yere atıp ayağımla ezdim. Kısa bir an için alev aldı - hayata tutunmak için son, çaresiz bir çaba - sonra donmuş zeminde hızla kararıp söndü. Son sigaramdı. Yakındaki tüm dükkânlara bakmıştım, başka yoktu. Yağmalardan sonra zaten pek bir şey kalmamıştı. Elveda, eski dostum.

Etrafıma hızlıca bir göz gezdirdim; her dışarı çıktığımda yaptığım gibi etrafa hızlıca bir göz gezdirdim. Kar. Her yer kar.

Derin bir iç çekerek sağ eldivenimi çıkardım, cebimdeki fotoğrafı ararken elim titriyordu. Onların fotoğrafı. Geriye kalan tek şey; kızlarım. Parmaklarım soğuktan yanmaya başlayana kadar fotoğrafa baktım, sonra yavaşça cebime geri koyup eldivenimi sertçe taktım. Lanet kar.

Binaya dönüp soğuk metal kapı koluna uzandım, kapıdaki yazıyı okumak için bir an duraksadım.


ULUSAL HAVA DURUMU SERVİSİ
KEY WEST, FLORIDA


Burası eskiden bir hava tahmini merkeziydi. Yerel halka ve turistlere hava durumu tahminleri yapardık, daha çok turistlere. Halk zaten havayı tahmin edebiliyordu: sıcak, güneşli. Bazen yağmurlu, arada sırada da işleri hareketlendiren bir kasırga. Ama kardan sonra tahmin yapmanın pek anlamı kalmamıştı.
Bir süre devam etmiştik. Karın geçici olduğunu düşünmüştük. Bir hava anomalisi olduğunu, birkaç gün sonra değişeceğini sandık. En fazla bir hafta... Yanılmıştık. Hep yağdı. Sadece kar. Ve -2 °C civarında bir sıcaklık.

Kapı kolunu çevirip asıldım, kapı gıcırdayarak açıldı. Artık her şey donuyordu, kapılar bile. Kapı, yalıtım için plastik ve battaniyelerle kaplanmış kare cam panellerin bulunduğu bir duvarın içindeydi. Soğuk lobiden hızlıca geçtim. Burası binanın en soğuk kısmıydı ve zamanla bir depo haline gelmişti. Sağlı sollu dağınık yığınlar vardı; açık kalan tek yol kapıya gidendi. Odanın diğer ucundaki ikinci kapı daha iyi yalıtılmıştı. İçeri girer girmez arkamdan hızla kapattım. Montumu, atkımı, eldivenlerimi ve şapkamı kapının karşısındaki askılara astım ve koridora girdim. Köşeyi dönünce binanın ana bölümüne ulaştım. Biz buraya "arena" diyorduk.

Bina eskiden böyle değildi. Ayrı ofisler ve odalar vardı ama kar her şeyi değiştirmişti, herkes için. Artık ofislerde oturup hava tahminleri yapmıyorduk. Isıyı paylaşmak için, biraz da başka çaremiz kalmadığından, hepimiz tek bir büyük alanda masaların başında oturuyor ve neyin yanlış gittiğini anlamaya çalışıyorduk. Sorunun ne olduğunu.

Odaya girince Bill başını kaldırıp bana selam verir gibi hafifçe başını salladı.

“Dışarısı nasıl, John?” diye sordu.

“Bilirsin,” dedim. “Soğuk.”

Arena’nın arka orta kısmındaki masama geçip sandalyeye çöktüm. Kısa molanın bana taze bir bakış kazandırmasını umuyordum ama altı ayın ardından bunun pek mümkün olmadığını biliyordum. Arkama yaslandım, gözlerimi kapatıp şakaklarımı ovaladım ve bildiklerimi zihnimde bir kez daha gözden geçirdim.

Olan bitenlere dair kabul edilen anlatı şuydu:

Altı aydan biraz fazla zaman önce, Noel Günü’nde, tamamen tesadüf eseri - inanılmaz bir rastlantıyla - tam olarak 08:17’de (GMT -5), dünyanın her yerinde aynı anda Bing Crosby’nin White Christmas şarkısının ilk notaları duyulmuştu. Tüm dünyada, aynı anda, her radyo istasyonu, her internet müzik servisi, her CD çalar bu şarkıyı çalmıştı. Noel’i kutlayıp kutlamadıkları bile önemli değildi, her yerde olmuştu. Müzik dinlemeyen insanlar bile radyolarının kendiliğinden açıldığını söylüyordu.

Crosby, beyaz bir Noel hayalinden bahsediyordu… Ve biz de onu hayal etmiştik.

Dünyanın her yerinde, herkes aynı anda, anında uykuya dalmıştı. Hepimiz, karla kaplı, büyülü bir dünya düşlemiştik. Söylenenlere göre sadece üç dakika kadar baygın kalmıştık. Uyandığımızda ise… kar yağıyordu. Her yerde. Aynı anda.

Başta yavaş başlamıştı. Gökten pudra şekeri gibi yumuşak kar taneleri düşüyor, kısa sürede her şey bembeyaz bir örtüyle kaplanıyordu. Kimse ertesi güne kadar endişelenmemişti. Burası gibi tropik yerlerde bile, Noel Günü yağan karbize bir mucize gibi gelmişti.

Ama 26 Aralık’ın sert ışığında, bu artık bir mucize değildi. Sadece kardı. Ve soğuktu.

Temmuz ayının başında artık bundan çok daha fazlasıydı. Dünyanın altyapısı çökmeye başlamıştı. Kuzeydeki bölgeler bir süre idare etmişti ama güneyden gelen mal ve hizmetler kesilince onlar da sarsılmaya başlamıştı. Ekvatora yaklaştıkça ölüm daha yaygındı. Buna hazır değildik. Birkaç gün kar yağsa idare ederdik. Ama bu… Bambaşka bir şeydi. İnsanlar ısınamıyordu.

Ekvatora yakın bölgelerde hayatta kalanların çoğu, kurtuluş umuduyla doğal olarak daha soğuk iklimlere doğru yola çıkmıştı. Ama yol zordu ve çoğu bunu başaramayacaktı. Başarsalar bile, o bölgelerin ne kadar daha dayanabileceği belirsizdi.

Doğruldum ve gözlerimi açıp odaya baktım. Artık sadece üç kişiydik, dokuz masa boştu. O masalar bir zamanlar insanlara aitti, benim gibi, burada çalışan insanlara. Ya aileleriyle kuzeye gitmişlerdi, ya soğuktan ölmüşlerdi. Ya da her ikisi birden.

Dolu olan diğer iki masanın sahibi Bill ve Marcus'un ikisi de yalnız yaşıyorlardı; kaybedecek ya da koruyacak aileleri yoktu. Bazen - zayıf anlarımda - onları kıskandığım olurdu. Ama aslında hayır... Çoğu gün beni ayakta tutan tek şey, aileme dair o anılardı.

Cevapları istiyordum, onlar için.

Başımı sallayıp kendimi ailemi düşünmeyi bırakmaya zorladım. Odaklanmalıydım.

Marcus içeri girdi ve bana anlamını bildiğim bir bakış attı. Bu, radarın üzerini temizlediği ve jeneratörü çalıştırdığı anlamına geliyordu.

“Tamam beyler,” dedim. “Çalıştırın.”

Bu kadar güneyde olduğumuz için elektriği çok erken kaybetmiştik. Neyse ki Bill tam bir hayatta kalma manyağıydı. Jeneratörü, tonlarca yakıtı, yiyeceği ve ekipmanı vardı. Ofise ilk  yerleşen oydu. Isımızı ona borçluyduk, hayatta olmamızı da.

Bunu haftada bir yapıyorduk. Hiçbir zaman bir şey çıkmamıştı, hep kar... Umut versin diye ritüeli sürdürüyorduk. Ama sonuç değişmiyordu.

“John.”

Bill’in sert sesi düşüncelerimi böldü.

“Bir şey var.”

Birden ayağa fırladım. Altı ayda hiç olmamıştı bu. Olamazdı.

Cebimdeki fotoğrafa dokunarak hızla Bill’in yanına geçtim. Kuzeybatımızdaki bir adayı işaret ediyordu.

“Tanrım…”

Wisteria Adası’nın üzerindeki yağış yoktu. Kar kesilmişti. Yayılmıyordu; ekranda ada şeklinde bir boşluk vardı.
Karın durduğu bir yer, adeta göz kamaştırıcıydı.

“Oraya gidiyorum.”

Kapıya koştum, dış giysilerimi üst üste geçirmeye başladım. Bill ve Marcus hemen arkamdaydı.

“John! Mantıklı ol. Dışarıda ne olduğunu bilmiyoruz. Ekranlardan izlemeliyiz,” diye ısrar etti Bill.

“Siz buradan izleyin. Ama ben gidiyorum.”

“Hayatını riske atmana gerek yok,” dedi Marcus. “Biraz daha dikkatli olsak-”

“Zaman yok, Marcus. Bir yerde hava değiştiyse nedenini bilmem gerek. Belki hepimizin hayatını kurtarabiliriz!”

Fotoğrafa bir kez daha dokundum. Ailem için bunu başaramamıştım... Ama belki başkaları için yapabilirdim.

“Anlayın lütfen, bunu yapmak zorundayım.”

Marcus başını salladı.

“Peki,” diye iç çekti Bill. “Biz burada olacağız. Şunları al.”

Ekipmanları cebime tıktım.

“Lütfen dikkatli ol,” dedi Marcus.

Vedalaşıp kara doğru ağır adımlarla yürüdüm…

Marinaya kadar normalde aşağı yukarı 20 dakika sürmesi gereken bir yürüyüş, bu havada çok daha uzun sürüyordu ve etrafımdaki yıkımı incelemek için bolca zamanım olmuştu.

Adada hayatta kalan sadece biz üç kişi kalmış olmalıydık. Durmaksızın yağan kar binaların çoğunu yerle bir etmiş, bitmek bilmeyen soğuk ise kuzeye kaçamayanları öldürmüştü. Hayalet kasaba gibiydi, karlar ülkesindeki bir hayalet kasaba...
Sokaklar cesetlerle doluydu.

Marinaya vardığımda, diğer her şey gibi oranın da harabeye döndüğünü gördüm. Bazı tekneler karın ağırlığıyla suya gömülmüştü. Bazılarıysa kaçma girişimlerinde kullanılmıştı. Marinanın küçük ofis binasına yaklaştığımda camların kırık, kapının aralık olduğunu gördüm. Belli ki bir tekne aramaya gelen ilk kişi ben değildim.

Ofiste kalan anahtarlardan bir avuç aldım. Her birinin etiketine bakarak hangi tekneye ait olduklarını kontrol etmeye başladım.
17 numara: yok.
24 numara: yok.
8 numara: batmış.
14 numara: yok.
13 numara… belki.

13 numaralı tekne karla kaplıydı ama tamamen dolmamıştı. İçine girecek kadar karı temizledim, yakıt hattını hazırladım, anahtarı yerine sokup çevirdim. Anahtar kıpırdamadı. Lanet olsun.

Anahtarlara devam ettim. Bir başka umut vadeden tekne: 9 numara. Bu sefer anahtar döndü ama motor çalışmadı.

Son anahtar. Son tekne. Uğurlu sayı, 3.
Karın altında kalmıştı ama hâlâ yüzüyordu. Kumandaların olduğu yere bir boşluk açtım, içeri atladım. Anahtar döndü. Motorun güç toplamasını bekledim, jikleyi bastım ve marşa bastım. Hiçbir şey olmadı.

Ama umutluydum. Üç numara. Kızlarımın sayısı.
Bir kez daha denedim ve tekne kükreyerek çalıştı. Derin bir rahatlamayla marinanın dışına doğru sürdüm.

Yavaş gitmeme rağmen, tuzlu suyla karın karıştığı yaklaşık altı yüz metrelik mesafeyi geçmek uzun sürmedi. Tekneyi adaya yanaştırdım ve kıyıya çıktım.

Gördüğüm şey son derece tuhaftı. Sanki adaya bahar gelmişti.

Gökyüzü açıktı, kar eriyordu - ama adanın dışındaki her yerde hâlâ kar vardı. Elimi adanın kenarından uzatsam kar tutabiliyordum. Daha önce böyle bir şey görmemiştim. Gerçek dışı bir manzaraydı.

Adanın çevresini dolaştım. Zaten büyük bir ada değildi; kısa sürede turu tamamlamıştım.
Hava durumu dışında her şey normal görünüyordu. Bir süre eve, Key West’e doğru baktım. Uzaktan yağan karı izledim. Bu mesafeden bakınca zararsız görünüyordu...
Ardından dönüp adanın ortasına baktım. Kar eriyor, güneşte parlıyor ve adada bolca bulunan çamların dallarından kayıp düşüyordu. Buraya eskiden Noel Ağacı Adası derdik.

Tam ortadan gelen parlak bir yansıma dikkatimi çekti. Güneşte göz kırpar gibi parlıyordu. Hemen içeri doğru koştum, sık çamların arasından olabildiğince hızlı ilerledim. Adanın merkezine vardığımda, eriyen karın içinden çıkan metal bir nesne gördüm. Bir çemberdi; tekerlek gibi.

Eldivenli ellerimle karı temizlemeye başladım. Parça parça ortaya çıktı: yükseltilmiş bir platform, tekerleğin altında daha büyük, yuvarlak bir yapı. Üzerinde bir yazı vardı: YENİDEN YAPILANDIRMA. Mandallar. Menteşeler.

Bu bir kapıydı. Daha doğrusu bir kapaktı.
Bu da neydi böyle? Bu adaya defalarca gelmiştim. Daha önce burada böyle bir şey yoktu.

Tekerleği çevirdim, kolayca döndü. Kapıyı çekerek açmaya çalıştım ama kıpırdamadı. Mührü hâlâ donmuş olmalıydı. Tüm gücümle çektim, sonuç yok. Tekme attım, sonra nefeslenmek için platforma oturdum.

Bir dakika sonra tekrar ayağa kalktım ve yeniden asıldım. Büyük bir “pat” sesiyle kapak açıldı ve beni geriye savurdu. Hızla toparlanıp açılan kapağa baktım. Karanlığa doğru inen bir merdiven vardı. Ne kadar derine indiğini ya da aşağıda neyle karşılaşacağımı bilmiyordum.

Bir refleks olarak cebimdeki fotoğrafı yoklarken cesaretimi topladım, buraya kadar gelmiştim. Aşağıdaki her neyse görmem gerekiyordu.
Kapağın kenarından geçip merdivene çıktım ve aşağı inmeye başladım. Yukarıdan gelen ışık kayboldukça karanlığa gömüldüm. Tedirgin adımlarla ilerlemeye devam ettim. İniş hiç bitmeyecek gibiydi.

Sonunda aşağıdan bir ışık görmeye başladım. Merdivenin sonunda, küçük bir koridorun başındaydım. İlk fark ettiğim şey, sıcaktı. Burası sıcaktı. Isı vardı. Artık sırılsıklam olmuş dış kat kat giysilerimi çıkardım ve merdivenin yanına bir yığın hâlinde bıraktım.

Aydınlık koridor çok uzun görünmüyordu. Sonunda köşeyi döndüğümde kendimi büyük, parlak bir odada buldum. Oda, ışıkları yanıp sönen, durmadan bipleyen makinelerle doluydu.
Yaşlı bir adam çılgınca bir makineden diğerine koşturuyor, kendi kendine homurdanıyordu. Yüzü derin çizgilerle doluydu. Dağınık beyaz saçları tam bir deli bilim insanı gibi görünmesine neden oluyordu.

Bu da neydi böyle?

Makinelerle o kadar meşguldü ki, beni fark etmedi. Ağzım açık onu izledim bir süre. Burada neler olduğunu zerre kadar anlamıyordum.

Uyarı! Güvenlik ihlali! Uyarı! Davetsiz misafir tespit edildi!
Yakındaki bir makine varlığımı algılayınca bağırmaya başladı.

“Kes sesini makine,” dedi adam kalın bir İskoç aksanıyla, alarmı susturmak için konuştuğu makineye vurarak. “Sana söylemiştim, burada kimse-”

O anda beni fark etti. Gözleri kocaman açıldı. Ayağa fırlayıp hızla yanıma geldi.

“Sen kimsin? Buraya nasıl girdin? Burada olamazsın!”

“Ben kim miyim?” dedim. “Asıl sen kimsin? Burası da neyin nesi?”

“Önce sen söyle! Beni nasıl buldun?” diye suçlayıcı bir tonla sordu.

“Bu küçücük adanın ortasında kocaman bir kapak var. Roket bilimi değil.”

“Kahretsin. Gizleme sistemi de bozulmuş olmalı.”

“Gizleme- ne?”

Elini sallayarak kafamı karışıklığımı umursamazca geçiştirdi.
“Gizleme sistemi. Evet.”

“Demek bugüne kadar kapağı hiç görmememin sebebi buydu...” sesli düşündüm

“Evet.” onayladı.

“Sen kimsin? Burası ne?”

Sorularımı tekrarladım. Bir an beni süzdü, sonra derin bir nefes alarak sakinleşti.

“Peki. Nasıl olsa yakında bir önemi kalmayacak. Benim adım Michael. Burası da Yeniden Yapılandırma.”

“Yeniden yapılandırma mı? O da ne demek?”

“Bir şeyi yeniden yapılandırmak, onu özgün hâline döndürmek-”

“Hayır! Kelimeyi biliyorum. Buradaki Yeniden Yapılandırma ne, ne yapıyorsunuz?”

“Yeniden Yapılandırma, otomatik küresel nüfus yönetim sistemidir. Çok uzun zamandır varız, teknolojiyle birlikte evrildik, hatta bazı teknolojileri kendimiz icat ettik. Şu anki sistemimiz gerçekten kusursuz. Eskilerini görmeliydin; çok ilkeldiler.”

“Otomatik küresel nüfus yönetimi mi? Nüfusu mu yönetiyorsunuz? Nasıl?..”

“Nüfusu kendini yok etmekten koruyoruz.”

“Korumak mı…?”

“Elbette. Gezegen nüfusunu, yaklaşan bir öz-yıkım belirtileri açısından izliyoruz. İnsanlar bunu bilerek yapmıyor belki, ama gidişat arada bir mutlaka oraya varıyor. Dünya liderleri bunu çok erken fark etti ve "Yeniden Yapılandırma" ortaklaşa geliştirildi.”

“Ne iş yaptığınızı hâlâ anlamıyorum.”

“Belirli kriterlerimize göre öz-yıkım işaretleri gördüğümüzde, sizi sıfırlıyoruz.”

“Sıfırlamak mı?”

“Evet. Sizi, farklı bir yol seçebileceğiniz bir noktaya geri alıyoruz. Merak etme, bunu hatırlamıyorsunuz bile. Dünya yoluna devam ediyor. Kimse zarar görmüyor.”

“Zarar görmüyor mu? Dışarıda olanlara ne diyorsun? İnsanlar öldü! Ailem öldü.”

“Ah… evet. Program küçük bir aksaklık yaşadı.”

“Küçük bir aksaklık?”

“Normalde program, yeniden yapılandırmanın başlayacağını haber veren bir uyarı verir. Kültürel olarak tanıdık ve rahatlatıcı bir şey seçer. ‘White Christmas’ı hatırlarsın. Uyarı gelir, herkes uykuya dalar, sıfırlama yapılır, sonra siz uyanırsınız. Daha mutlu, daha dost canlısı olursunuz. Hiçbir şey hatırlamazsınız.
Bu sefer program hata verdi. Nadiren olur ama olur. Uyudunuz, ama sıfırlama tamamlanamadı. Program kilitlendi. Bense burada, bir uyku odasında korunmuş hâlde bekliyordum. Altı ay içinde progam kendini düzeltemezse beni uyandıracak şekilde ayarlıydı. Ve işte buradayım.”

Fotoğrafı cebimde sıkıca tuttum. Kızlarımı düşündüm. Son aylarda yaşanan onca akıl almaz şeyden sonra belki tüm bunlar da gerçek olabilirdi.

“Peki ya kar?” diye sordum.

“Nanobotlar.”

“Nanobotlar mı?”

“Evet. Yeniden yapılandırmada kullandığımız yöntem bu. Normalde dağılıp kaybolurlar. Ama program hata verince birikmeye devam ettiler. Sonuç: kar.”

“Ama eridiğini gördüm!”

“Erimiyor, geri çekiliyorlar. Bu adada küçük çaplı bir test alanı olarak programı onarmaya çalışıyorum.”

Bu adam deliydi. Ama yine de tüm bunlar, altı aydır duyduğum her şeyden daha mantıklıydı. Lanetlendiğimiz, başka-soğuk bir boyuta geçtiğimiz, dünyanın sonunun geldiğini anlatan tüm o komplp teorilerinden.

“Ama bunu yapamazsınız,” dedim. “İnsanların kaderine karar veremezsin.”

“Ben vermiyorum. Program veriyor.”

“Yani bir makine herkesin kaderini mi belirliyor?”

“Evet.” dedi sanki bu dünyanın en normal şeyi gibi.

Cebimden işaret fişeğini çıkarıp ona doğrulttum. Michael şaşkın ve korkmuş görünüyordu.

“Anlamıyorsun. Her şeyi düzeltirsem herkes geri gelecek. Ailen de.”

Duraksadım. Kızlarım… Ama eşimi düşündüm. Tüm bunların bir saçmalık olduğunu düşünürdü. Ayrıca bir program tarafından "sıfırlanmak" kulağa hiç de güvenli gelmiyordu.

“Hayır,” dedim. “Burada bitiyor.”

“Üzgünüm,” dedi Michael. “Ama buna izin veremem.”

Bir düğmeye bastı. Oda dönmeye başladı. Dizlerimin üzerine çöktüm. Her şey karardı.

---

Bilincim geri geliyordu. Başımı tuttum. Acıyordu- ama hayır, iyiydim. Uzun zamandır ilk kez, üşümüyordum.

Etrafa baktım, evimizde, eşimle odamızdaydım. Harabe olduğunu gördüğüm bu evde hiçbir hasar yoktu, eskisi gibiydi. Hiçbir şey olmamış gibiydi.

“İyi misin, canım?” dedi Stella.

Kapı açıldı, kızlar yatağa atladı.
Noel! Noel!

Gözlerim bir anlığına farkındalıkla irileşti, hepsi bir rüyaydı. Evimdeydim, ve her şey yolundaydı.

“Mutlu Noeller canım,” dedi Stella.

Kendime gelmeye çalışarak başımı salladım.

“Mutlu Noeller!” dedim. “Hadi gelin, Noel Baba ne getirmiş bakalım.”

Hep birlikte ağacımıza ulaşmak için merdivenlerden inerken, açık pencereden Bing Crosby’nin “White Christmas” şarkısı içeri doldu.


Ç/N : Sizce sonra kar yağmaya başlamış mıdır? :)

Mutlu yıllar ❆



25 Temmuz 2025 Cuma

Rap Rat


Izdırap Başlıyor   Hiç “Nightmare” isimli kutu oyununu duydunuz mu? 90'lardan kalma diğer oyunlar gibi o da bir VHS kasediyle geliyordu. Videodaki karakter sana oyunu oynarken neler yapman gerektiği ile ilgili talimatlar veriyordu. Bir korkak olduğum için, annem o oyunu aldığında oynamayı reddetmiştim. Kardeşim, o oyunu oynayamadığımız için hayal kırıklığına uğramıştı. Annem bunu için bir çözüm bulmuştu. Bize “Rap Rat” i aldı.   Benim yaşımdaki çocuklar için uygun bir oyundu. Kutunun başına oturup, oyundaki  plastik peynirleri topluyorduk. Bütün peynirleri toplayan ilk kişi kazanıyordu. Yeterince basit bir oyun gibi gözüküyordu. Ve bize “Mouse Trap” isimli başka bir kutu oyununu ( oyuna sahip değildik) hatırlatıyordu. Kasedi VHS ye yerleştirdik ve oyunu kurduk.   Videonun ilk kısmı oyunun nasıl oynandığını ve kurallarını anlatıyordu. Ardından Rap Rat ekrana geldi. O... beklediğimiz gibi görünmüyordu. Rap Rat ekrana geldiği gibi küçük kardeşim  (3 yaşındaydı) ağlayarak odayı terketti. Rap Rat, adının aksine pekte bir fareye benzemiyordu. Kulakları çok büyüktü, ağzınının dışından gözüken 2 adet uzun dişi vardı, ağzının içiyse şişkin gözüküyordu. Fakat asıl rahatsızı  edici olan şeyse, onun gözleriydi. Onun geniş, donuk, balık gibi gözleri vardı.   Anneme onu kapatması için yalvardım. Biranda Rap Rat “SIRANI BEKLE!” diye bağırdı, sesi  şeytani çıkmıştı. Arkaplanda birisi “O Rap Rat, ve burada patron o.”  cümlesini sürekli tekrarlıyordu.   Video...  tarif edilemezdi. Rap Rat’in boş, duygusuz gözlerinin önünden bir sürü dotoğraf geçiyordu. Fotoğraflarsa çok rahatsız ediciydi. Balkondan dışarı bakan bir adam, birisinin gözünü sokan eşekarısı, bir tarantulanın yakından çekimi, ve kanla kaplı, yeşil bir sıvıyla doldurulmuş şırınga. Aceleyle televizyonu kapattık, odadan çığlık atarak çıktım ve kapıyı arkamdan çarparak kapattım. Annemin beni, videonun gittiğine, onu bir daha asla görmeyeceğime dair ikna etmesi 20 dakika sürmüştü. Bütün bir hafta boyunca Rap Rat ile ilgili kâbuslar görmüştüm.   Fakat bu Rap Rat’i son gördüğüm zaman değildi.   Kız arkadaşım ve ben başka bir eve taşınmaya karar vermiştik. Odamdaki dolabımı temizlerken onu tekrardan buldum. VHS ve kutu oyunu karşımda duruyordu. Hiç el değmemiş gibiydi, üstünde ne bir toz ne, ne de bir örümcek ağı vardı. Bu tuhaftı... annem bundan kurtulmamış mıydı? Ve oyunun odamda ne işi vardı?   Onu bulduğumda iç çektim, kız arkadaşım bana sorunun ne olduğunu sordu. Güçlükle nefes alırken ağzımdan “Rap Rat” kelimeleri döküldü. Kız arkadaşıma buna biraz güldü ve şaka yapıp yapmadığımı sordu. Kafamı salladım, ve ona şaka yapmadığımı söyleyip neler yaşandığını açıkladım. Bana inanmadı — hayatımdaki kimse inanmamıştı. Gerçek olduğunu kanıtlamanın tek yolunun ona videoyu göstermek olduğunu düşündüm.   Komşumun VHS’sini ödünç aldım ve kasedi oynatmaya başladım. Nasıl olduysa, fotoğraflar değişmişti. Bir palyaço gördüm, burnundna kan boşalıyor ve ekrana fışkırıyordu. Ardından ekrana bir kadın geldi, karanlık bir odada tek başına duruyordu. Sonrasında ekrana bir adamın sıcak , metal bir sopayı tutmaya zorlandığı bir görüntü geldi. Eli tamamen yanmıştı. Çocukken duyduğum bir tırmalama sesi tekrardan gelmeye başladı, ses yavaşça artıyordu. Ardından Rap Rat ekrana geldi, titriyor ve garip şekillerde kıvrılıyordu, kolları sağa sola doğru sallanıyordu. Ama kostümü, artık bir kostüm değildi. Gerçek bir kürke sahipti.   Yüzü plastik değildi, diken diken kılları ve aynı 2 uzun dişi vardı. Gözleri içe doğru döndü, ve bir anda tekrardan bize doğru döndü. Rap Rat’in büyük balık gözleri, tam anlamıyla bana bakıyorlardı. Her hareketimi, her tepkimi izliyordu. Genişçe gülümsedi ve uzun, insandışı eliyle beni ve kız arkadaşımı  işaret  etti.   Ön kapımdan gelen hafif tırmalama sesini duyabiliyordum.  Televizyonun ekranı karardı ve statiğe döndü. Tırmalama sesi dahada yükseldi. Artık bir tırmalama değildi,  küçük bir ayağın tahta zemine vurma sesiydi. Kız arkadaşım korkuyla bana sarıldı, ve içgüdülerim devreye girdi. Daha fazla şey yaşanmadan önce videoyu durdurdum, kasedi çıkardım ve VHS nin fişini çektim. Tırmalama sesi durdu. Oturma odasının camından ön kapıma baktığımda, orada kimse yoktu.   Biraz sonra polisler geldi. Komşumuz evimizin dışında bir figür görmüş ve 911’i tuşlamış. Ben ve kız arkadaşım polislere ne yaşandığını tam olarak anlatamadık, sonuç olaraksa o figürün biz olduğunu söylemek zorunda kaldık.       Bir çocuk oyunun beni korkutması sinirlerimi bozmuştu. Kasedi almaya çalıştım ama VHS elimi yaktı. Sanki son sıcaklıktaki bir bunsen ocağına dokunmuştum. Kasedi çıkarmak için mutfaktan fırın eldivenlerini almak zorunda kaldık ama eldivenlere rağmen hâla elimi acıtıyordu. Onu dışarı çıkardım, kaldırıma doğru fırlattım ve kış botlarımla üstüne basarak parçaladım.   Olanlardan sonra, kız arkadaşım ve ben her gece kâbuslar gördük. İkimizde gecenin ortasında uyanıp, rüyalarımızda gördüğümüz benzer fotoğrafları betimledik. Tırmalama  sesleri sadece karanlıktayken gelirdi. Ama şimdi, her ön kapıya yaklaştığımız zamanda, veya Rap Rat'in ismini andığımızda geliyordu. Sanki çok küçük bir şey ön kapının yakınlarında sürükleniyordu.  Bu yaşandığında genellikle boynuma kadar kaplı bir battaniyeyle beklerdim, ta ki yorgun düşene kadar.   Bu noktada, oyunu yapan şirketi dava etmeyi düşündüm. Yaptığım ilk şey annemi aramak ve “Rap Rat” i nerden aldığını sormak oldu. Annemin o oyunu nerden aldığına dair hiç bir fikri yoktu. “Rap Rat” in  kopyalarını satan birisini buldum ve ona şirketle nasıl iletişime geçebileceğimi sordum. Bana bu e-mail i gönderdi:     “Oyun hakkında pek fazla bilgim yok. Bildiğim tek şey “Nightmare” i yapan şirket tarafından yapılmış. Şirketin adı “A Couple of Cowboys”. Onlarla iletişime geçmeyi dene. “   Biraz araştırma yaptım ve şirketin 1994 yılında, Rap Rat’i piyasaya sürdükten sadece 2 yıl sonra kapandığını öğrendim. Kapanış sebepleriniyse yakın bir zamanda öğrendim.     Rap Rat’ in Ortaya Çıkışı   1992'de, oyunun yapıldığı yıl, A Couple of Cowboys, Haiti’deki bir şirketle oyundaki kuklayı üretmek için anlaştı.  Şirket, kadınları ve çocukları, oyuncağı tamamen sıfırdan üretmek  -plastik ve keçe dahil-  için kötü şartlar altında zorla çalıştırdı.   Bir gün, genç bir Haitili kız kolunu endüstriyel dikiş makinesine kaptırmış. Yaylı sistem, üzerindeki ağırlığa dayanamamış ve bozulmuş. Bunun sonucunda kızın boynu makineye sıkışmış. Makine kızın boynunu aniden kırarak onu öldürmüş. Cenazeden birkaç gün sonra, kızın annesi fabrikaya gelmiş, fabrika sahibiyle görüşmek istemiş, fakat fabrikanın sahibi kızın ölümünün onun problemi olmadığını söylemiş. Kızın annesinden öfkeyle şu kelimeler dökülmüş:   “Masumun kanı,oyuncaktaki her deliğe, her parçaya sızacak. Ve ona dokunan herkes ölecek.” Kadın bir  tür “korku iblisi” ni çağırdığını iddia etmiş. Ve ciğerlerindeki havanın tamamıyla “APARAT SİZİ LANETLEYECEK!” diye bağırmış.   Fabrikanın sahibi buna basitçe gülmüş ve şirketin patronlarına Aparat’tan bahsetmiş. Onlarda şakayı kulaktan kulağa dolaştırmışlar ve  “Aparat” ın harflerini değiştirerek oyunun ismini “Rap Rat” olarak değiştirmişler. Aparat’ın isminin her söylenişinde, yanında getirdiği lanette gittikçe büyümüş. “Rap Rat” piyasaya çıktıktan  sadece 2 yıl sonra şirket kapanmış ve şirketin kurucuları Mattel tarafından işe alınmış.   Söylentilere göre çalışanlar iş günlerini aksatmaya başlamışlsr. İşe haftalarca gelmemişler. Bazı günler kuklayı garip yerlerde bulmuşlar. Başka söylentilere göreyse çalışanlar korkunç yollarla intihar etmiş. Çalışanlar ellerini bir bıçak saplayıp kendilerini ateşe vermişler ve en yakındaki yüzeye kanlarıyla “BEN KORKUYUM” yazmışlar.   Bazıları kurbanların delirmeden önce gördükleri son şeyin geniş, camsı, balığa benzer gözler olduğunu söylüyor .   Orjinal yapımcılar ortaklıktan kaybolduğundan beri, kimse Rap Rat kuklasının nereye gittiğini bilmiyor.   Önemli Uyarılar   1: Asla, ama asla “Aparat” ın ismini sesli bir şekilde söylemeyin. Bir iblisin ismini sesli söylemek, onlar için bir davettir . Eğer bunu çoktan yaptıysanız, maalesef geri dönüşünüz yok.   2: Aparat’la konuşmaya veya iletişime geçmeye çalışmayın. 3: Gece 3:30 ve 4 arasında uyanık olmaktan kaçının. Rap Rat bu saatlerde sizi daha çok korkutmaya çalışacaktır.       Ses     VHS geri döndü. Onu parçaladığıma eminim, ama geri geldi. Onu dün, çorap çekmcesinde buldum. Bu kez hazırdım. Bir sürü insan benle temasa geçti, hepsi ya kasedi ya da videodan bir parça izlemek istedi. Size cevabım şu, bu çok tehlikeli. Eğer bunu yapsaydım, bu büyük ihtimalle sizi deliliğe sürüklerdi. Sizi ölümüne korkuturdu. Videonun, oyunun, daha doğrusu Rap Rat’in garip bir gücü var. Rap Rat beni gittiğim her yerde takip ediyor. Gözümün köşesinde bir gölge görüyorum, veya evde tekken alt kattan bazı sesler duyuyorum. Eğer Rap Rat oradaysa, bunu bilmenizi sağlar, ama asla kendisini göstermez... ta ki her şey için çok geç olana kadar. Bir sürü insan “normal” kutu oyunundaki “normal” videoyu izledi. İşte asıl sıkıntıda bu... Rap Rat normal davranabilir. Sizi, onun normal bir kukla olduğuna ikna edecektir. Ardından her gece ve gündüz, sizi izleyecektir.  

  Ç.N: Kusura bakmayın biraz üşengeçliğimden, birazda motivasyonsuzluktan hikayeyi geç attım. Yani bu hikayeleri okuyan var mı emin bile değilim. Varsa bile iki elin parmağını geçer mi bilmem. Yazın sonuna kadar buralar birazcıkta olsa canlanmazsa sanırım burayı bırakacağım.            

9 Temmuz 2025 Çarşamba

Suicidemouse.avi

Aranızda 1930'lardaki  Mickey Mouse çizgi filmini hatırlayan var mı? Hani şu bir kaç yıl önce DVD’ si çıkan. En büyük Disney hayranlarının bile bilmediği gizli bir bölümün olduğunu duydum.

Söylenenlere göre içinde pek de önemli bir şey yokmuş. Sadece  Mickey'in ekran kararana kadar aynı 6 binanın önünden geçtiği 2-3 dakikalık bir döngüymüş. Aynı Taş Devri'ndeki gibi. Diğer tatlı melodilerin aksine arkada bir müzik bile yokmuş. Sadece 1,5 dakikalık sabit bir piyano sesi varmış. Ardından çizgi filmin bittiğini haber veren beyaz bir gürültü oluyor ve ekran kararıyormuş.

Mickey sevdiğimiz eski neşeli Mickey değilmiş. Dans etmiyor veya gülümsemiyormuş; sadece senin veya benim gibi yüzünde normal bir ifade, kafası hafifçe yana eğik bir şekilde yürüyormuş.

Bir veya iki yıl öncesine kadar herkes bölümün ekran karardığında bittiğini sanıyordu. Leonard Maltin’in tüm çizgi filmi bir DVD’de toplamaya karar verdiğinde bu bölümün işe yaramaz olduğunu düşünmüş. Ama yinede Walt Disney’in orjinal bir ürünü olduğundan dijital bir kopyasını çıkartmak istemiş. Bölümleri dijitalleştirip bilgisayarına yüklediğinde bir şey farketmiş, aslında bölüm 9 dakika 4 saniye uzunluğundaymış.

Bu, içerideki gizli kaynağımın bana gönderdiği email (O Disney’deki yüksek düzeydeki yöneticilerden birinin asistanı olan ve Bay Maltin’i yakından tanıyan birisiydi):
 
Siyah ekran, 6. Dakikaya kadar öyle kaldı, ardindan Mickey’in yürüyüşü ekrana geri geldi. Bu kez ses farklıydı. Arkada bir mırıldanma sesi vardı. Bir dilden bile değildi daha çok hafif bir ağlamaya benziyordu. Sonraki dakikada ses daha da arttı ve anlamsızlaştı. Mickey’in yürüdüğü kaldırım fizik kurallarına aykırı bir şekilde  bükülüyordu. Artık Mickey’in yüzü hafifçe sırıtıyordu.
 
7. Dakikada mırıldanma sesleri kan donduran, duyması bile acı verici olan çığlıklara dönüştü. Arkadaki görüntü iyice bozuldu, renkler iyice birbirine girmişti. Mickey’in yüzü düşmeye başlamıştı; gözleri bir misket gibi çenesine doğru yöneldi. Artık yüzünün sol kısmını kaplayan bir gülümsemesi vardı.
 
Binalar yıkılmaya başlamıştı. Kaldırımlar garip yönlere doğru ilerliyordu, ki bu biz insanların yön algısını aşan bir şekildeydi. Bay Maltin bu görüntülerden rahatsız oldu ve odayı terketti. Ardından videoyu sonuna kadar izlemesi ve gördüklerini not etmesi için içeri birisini gönderdi. Çıkarken kopyanın olduğu disketi alıp bir kasaya kilitledi.
 
Korkunç çığlıklar 8. dakikayı biraz geçtikten sonra durdu. Sonrasında Mickey’in yüzünün ekranı kapladığı bitiş ekranı geldi. Arkada sanki bozuk bir müzik kutusundam çıkan bir şarkı çalıyordu.
Bu böyle 30 saniye kadar devam etti. Fakat ben bu 30 saniye boyunca neler yaşandığını bilmiyorum.  Odanın edışında dolanan bir güvenlik görevlisinden duyduğuma göre son ekrandan sonra odadaki personel soluk bir tenle dışarı çıkmış ve 7 kez “Gerçek acılar bilinmiyor” diye bağırıp hızlıca güvenlik görevlisinin silahını aldıktan sonra intihar etmiş.
 
Leonard Maltin’den öğrendiğine göre bölümün sonunda ekranda Rusça “ Cehennem’in manzaraları izleyenleri içine çekiyor.”  yazan bir metin belirmiş. Bildiğim kadarıyla bu yazıyı ölen personel hariç kimse okumamış. Bir çok çalışan bu videoyu RapidShare’den indirmeyi defalarca kez denemiş fakat deneyen herkes hızlıca işlerinden atılmış. Bu video internette var mı yok mu belirli değil. Fakat dedikodular doğruysa bu video şuan “suicidemouse.avi”  ismiyle bulunuyor
 
Eğer bu videoyu bulursanız sakın izlemeyin, ve saat ne kadar geç olursa olsun benimle iletişime geçin. Eğer Disney bir ölümü bu kadar iyi kapatmaya çalışıyorsa, büyük bir şeyler var demektir.
 
Ç.N: Bu klasik hikayenin önceden buraya atılmamış olması garip geldi
-driptrollge

30 Haziran 2025 Pazartesi

Please stay away from the deep web

Deep webden sürekli uzak dururdum. Orayı keşfetmeye yeteri cesareti olanlar, en çılgın, olağanüstü hikayeleri anlatırlar.İnsan deneylerini içeren siteler, kiralık katiller hatta insanları kendi güvenlik kameralarından izlemek. Bunlar çok delice. Fakat dürüst olmak gerekirse,onlara birazcık ilgi duymuyorum desem yalan olur. Sadece belirtiyorum, deep web araştırmamın arkasında herhangi kötü bir niyetim yoktu, sadece insanların söylediği kadar kötü bir yer olup olmadığını merak etmiştim.
Karşıma ilk çıkan şey ölümü konu alan bir siteydi, bana rahatsız edici bir his verdiği için orada pek takılmadım. Beni rahatsız etmek biraz zordur, işte bu yüzden midemin henüz ilk siteyi kaldıramaması beni şaşırtmıştı. Ama her şeyin kusursuz olması gerekmez, değil mi?
 
İnsanları güvenlik kameralarından izleyebildiğimiz başka bir siteye tıkladım.Çoğu ekranda boş oturma odaları ve teraslar vardı. Bazılarında hafif dolu odalar vardı, doldurulmuş hayvanların olduğu odalar, aptal noel işıkları ve sahte bir noel baba heykelleriyle süslenmiş odalar. Başka bir ekran yoga yapan genç bir kadını gösteriyordu, izleyici sayısı yüksekti, onu pek izlemedim
İçimde bir şeyler beni hasta ve yanlış hissettirdi. Yani yaptığım şey mide bulandırıcıydı. Kafamı salladım, meragıma karşı gelerek faremi siteyi kapatmak için küçük z sembolüne götürdüm. Tam basacakken siyah bir ekranın altında "dikkatle ilerleyin” yazan mavi bir link gördüm. Dudağımı ısırdım, içimden bir ses siteden çıkmam için bağrıyordu, linke tıklama, buna tıklama buna değmez. Ya bir cinayetse, bu beni suç ortağı yapar mıydı. Ya birisi bir hayvanın derisini yüzüyorsa veya o tarz bir şeyse?
Ardından tekrardan düşündüm,ya değilse?
Faremi kapatma tuşundan linke götürmemi sağlayan şey neydi bilmiyorum, fakat sonunda burdaydım. Merağım sürekli ağır basardı, midemdeki kötü hisse ve kafamın içindeki korku duygusunun gücüne rağmen, bilmem gerekiyordu. Linkin nereye gittiğini bilmem gerekiyordu yoksa delirirdim. Fareme sol butonuna yavaşça tıkladım, linkin mor rengini alışını izledim. Ekran yavaşça yüklenirken ağzımın kuruduğunu hissettim.
 
Sayfa, bir önceki güvenlik kamerası sitesine benziyordu. Tek fark burda sasece 1 ekran vardı. Oda betondan yapılmaydı ve karanlıktı. Gece görüşlü bir kamera veya benzer bir şey olmalıydı, çünkü her şeyde bir mavi-yeşillik vardı, ama  belli belirsiz bir ışık  olduğu söylenebilirdi.  Yerde koyu bir sıvı birikintisi vardı. Kendime onun benzin olduğunu söybenzm, nedenini sormayın.
 
Ekranın sağ tarafındaki ifak bir hareketlenme dikkatimi çekti, kafamı dikleştirdim ve laptobumun ekranına iyice yaklaştım. Bir kola benziyordu, sanki birisinin kolunun dirsekten aşağı kısmkısm. O orda duruyordu, aslında pekte hareketli değildi, hafifçe sarsılıyordu fakat tamamen hareketsiz gözükmesini engelleyemeye yeterliydi.
 
Kafamı sallayıp kendime çenemi kapatmak için bir tokat atmadan önce ağzımdan “hey” kelimesi çıktı. Aptalcaydı.
Ardından ordaki kişi ekranın soluna doğru yürümeye başladı. Midemin bulandığını, boğazımın karıncalandığını ve sıkıldığını hissettim. Boğazımdan bir kusmuk yükseldi. Ağzımın açıldı, gözlerim sonuna kadar açıldı, yüzüm iğrenmenin kelime karşılığı gibiydi. O genç bir kadındı, 25’ten büyük görünmüyordu. Uzun, siyah ve kirli saçları sanki çekilmiş gibi karmakarışıktı. Bir ayağını sürüklüyordu, toplallarken diğer zayıf ayağı işin çoğunu hâllediyordu. Kafası aşağıya, zemine bakıyordu. Ayağını betonda sürterken çıkardığı ses, odamda yankılanıyordu.
Daha kötü olamayacağını düşündüm. Fakat yanılmıştım, hemde feci hâlde yanılmıştım.
 
Aniden, kadın kafasını kaldırdı, ufak vücudu bir ton taşıyor gibi duruyordu. Etrafa baktı, gözleri yaşlarla ıslanmıştı ve siyah makyajı yüzünden aşağı akıyordu.  Küçük kanlı iplerle dudağı dikilmişti. Büyük ihtimalle bağırmak için ağzını açmaya çalışmasından kaynaklı çıkan koyu kan çenesini lekelemişti.
Onun zarif parmaklarıda beton zemindeki birikintiyle aynı renkle kaplıydı.
Çok hâlsiz hissetmeye başlamıştım. Midem bulanıyordu. Kendime onun sahte olduğunu, büyük bir kandırmaca olduğunu söylemeye çalıştım. Gözlerim ekranın sol alt köşesini taradi. 5,623.
Beş bin altı yüz yirmi üç kişi bunu izliyordu.
Midemdeki hisse daha fazla dayanamadım. Lavaboya koştum, klozetin kapagını açtım ve içimdekileri çıkardım. İçimdeki her şey iğrenç hissetiriyordu.
İşim bittiğinde lavabonun zeminine uzandım. Soğuk fayansın yanan vücudumu sakinleştirmesine izin verdim. Başım dönüyordu, kendi kendime linke tıklamam gerektiğini tekrarlıyordum. Çıkmalıydım, lanet pencereyi kapatmalı ve içimdeki merağı siktir etmeliydim. Fakat bunları yapmadığım için şuan kusmuk kokulu lavabonun zemininde uzanıyordum ve kafam ne yapacağım hakkında karışmıştı.
Linki polise mi göndermeliydim? Onları şimdi mi aramalıyım? Aklıma ilk gelen şey linki kopyalanak ve polisleri bu konu hakkında bilgilendirmekti. Belki IP adresini takip ederler veya o tarz bir şeyler yaparlardı. Belki kadını tanırlar ve onu aramaya nereden başlayacaklarını bilirlerdi, belki kadının hayatını kurtarabilirdim. Eğer bunların hepsi izlenme için yapılan sahte bir şeyse gerçekten aptal gibi hissederdim, ama bu kumara giremezdim. Ortada böyle bir risk varken olmazdı.
Ayağa kalkarken başı döndürücü hissi görmezden geldim, kapı kolunu tuttum be buraz sert bir şekilde çevirdim. Kapıyı açtığım anda, cebimdeki telefon titreşti. Bu ödümü kopartmıştı. Hafif bir panikle telefonu titreyen ellerimin arasına aldım. Kız arkadaşımın adını gördum, ve açmak için parmağımı kaydıddım.
 
Sesim bozuktu, gözlerim ekranda, kadının yerde yattığı yeri bulmuştu. Onun ağlama sesleri odamın duvarlarında sekiyordu. Artık kusacak bir şey kalmamıştı ama hâla midem bulanıyordu. “Madelins, gördüğüm şeye inanmayacaksın”
 
 
“Ne? Sen- sen iyi misin? Ağlıyor muydun?
“Hayır, iyi değilim,” diye cevapladim gözlerimi ekrandan çevirirken, “Bilmiyorum, bana deep web’den uzak durmam gerektiğini söyledin, ama-“
 
“Benle dalga mı geçiyorsun?” Sesi endişeliden sinirliye bir saniyede geçmişti, “Sana o yerden uzak durman gerektiğini söyledim, beni dinlemedin, beni hiç dinlemedin.”
 
“Orda bir kız var.” Dedim zayıf bir şeiilde, “O bodrum gibi bir yerde kilitlenmiş, onun ağzı... o... onun ağzı dikilmiş gibi, yüzü ve elleri kanla kaplı, ne yapacağımı bilmiyorum Madeline.” Kadının ağlama sesi daha da yükseldi, daha çaresiz ve boğuk. “Çok özür dilerim”
 
“O şeyi kapa, geçmişini temizle, ve oraya asla geri dönme. Şaka yapmıyorum”
 
“Ama polisleri aramam-“
 
“Hayır,” Sesi sertleşmişti, “Bunun ne bok olduğunu bilmiyorsun, büyük ihtimalle iğrenç izleyicileri toplamak için yapılıyor, senin gibi insanları. İnsanlar bunu sürekli yapıyor, işte bu yüzden sana ordan uzak durman gerektiğini söyledim, başına bir sürü bela alabilirsin.”
 
Bir şey söylemedim, sessizce masama yürüdüm. Faremi ufak “X” sembolüne götürürken ellerim titriyordu. Gözlerim siteyi kapatmadan önce izleyici sayısının yavaşça artışını izledi. Şimdi öncekine göre daha kötü hissediyordum.
“Tamam. Siteyi kapattım.”
 
“Yarın  nolur nolmaz bir rapor doldururuz. Ama şimdilik uyu ve o şeyden uzak dur. En başta oraya  girdiğine bile inanamıyorum.
 
Onunla tartışacak gücüm yoktu. Suçluluk duygusu vücudumu ele geçirdi, içinde boğuluyordum. Hissedebildiğim tek şey oydu. Telefonu kapatmadan önce ona iyi geceler dedim,özür diledim ve onu sevdiğimi söyledim. Uyumak için yatağa gittim, daha doğrusu uyumaya çalışmak için. Kendi yatak odamda olmak düzgün hissetmiyordu veya bilgisayarıma yakın herhangi bir yerde olmak. O  kadının orada kapana kısılmış, bağırmayacak bir hâlde olduğu sürece rahat hissetmeyecektim. Bunun sahte olabileceğini biliyordum, ama bu gerçektende alınabilecek bir risk miydi?
 
Deep web’de aahte olan şeyler hakkında Google’da bir araştırma yaptım ve bir sürü kurgulanmış eebcam videoları hakkında hikayeler okudum. Bu beni biraz daha iyi hissetirdi, fakat içimdeki hastalıklı suçluluk duygusunu bastırmaya yetmedi.
 
Açıkça söylüyorum, uyuyamadım. Her gözümu kapagfığımda veya daldığımda, kadının yüzünü görüyordum, dudaklarını diken ipleri, ağzından dökülen kanı, parmaklarını , zemini. Gittikçe dahada rahatsız hissediyordum. En sonunda evden çıkmaya karar verdim, belki en yakın CVS eczanesinden biraz melatonin almak yardımcı olurdu. Yorganımı üstümden attım, anahtarımı ve cüzdanımı alıp ayakkabılarımı giydim.
Soğuk hava müthiş hissetirmişti, ve kafamdaki düşünceleride sakinleştirmişti. Saate bakacaktım ki twlefonu evde unuttuğumu farkettim. Çokta büyük bir problem değildi, market evimden bir kaç dakika uzaklıktaydı.
Bir melatonin ve işe yaramazsa diye güçlü bir uyku hapı aldım. Ayrıca kustuktan sonra içimdeki her şeyi döktüğümden rehidre bir paket su şisesi aldım. Eve döndüğümde çok, çok daha iyi hissediyordum. Ama bu ön kapımın açık olduğunu farketmemle son buldu. Evet, evi panik halindeyken terk etmiştim ama, asla, hiç bir zaman ön kapımı açık bırakmam.
 
Kalp atışlsrım hızlandı. Arabamdan indim, kapıyı sessizce kapattım ve bagajı açtıp içinden sürekli orda tuttuğum levyeyi aldım.
 
“ Orada kim var!” Eve doğru bağırdım, herhangi bir ses çıkmasını bekliyordum, “Orada kim var?” Sesim titriyordu ve zayıftı.
Sadece sessizlik vardı.
Levyemi kaldırıp bir darbe vurmaya hazır hâle getirdim, içeri girdim ve koltuktan telefonumu aldım, telefonumu alır almaz acil durum butonuna bastım ve bir 911 operatörüne ulaşana kadar bekledim. Ona evime birisinin zorla girdiğini düşündüğümü söyledim. Bana polisin yolda olduğunu söyledi.
 
Evin etrafını yanlış bir şeyler varmı diye aradıktan sonra kız arkadaşımı aramaya karar verdim. Ona neler olduğunu söyleyecektim. Telefon çaldı, çaldı ve daha çok çaldı. En sonunda seslimesajı nı alınca kapattım. Büyük ihtimalle gecenin bu saatinde uyuyordu.
 
20 dakika kadar polislerin gelmesini bekledim. Polisler gelince, korkmuş bir yavru köpek gibi onlar odaları ararken yanlarında yürüdüm. En sonunda sasece bir rapor dolurdular ve evin yakınlarında herhangi bir durum için bazı arabaların olacaklarını söylediler. Onlar giderken, telefonuma Madeline'dan gelen bir arama var mı diye baktım, ama herhangi bir cevapsız arama yoktu. Ama aksine bir şeyi farkettim. Telefonumdan Madeline birkaç kez aranmıştı.
 
Madeline'a Yapılan Arama: 03:12
Madelin’a Yapılan Arama: 03:14
Madeline’a Yapılan Arama: 03:17
Madeline’a Yapılan Arama: 03:20
 
Ardından 03:56’da yapılan bir arama daha ki bu ben eve varınca yapılmıştı. Zihnim bu aramaların benim tarafķmdan yapılmadığını anladığı anda otomatik olarak panikledi. Hızlıca mesajlara baktım, 03:23’te  atılan bir tanesini okudum. “Hey, uyuyamıyorum. Evine geleceğim, içeri girebilmem için arka kakapın kilidini çar mısın?”
O mesajı ben göndermemiştim. Cevabını farkettiğim anda mideme bir sancı girdi, kalbim göğsümde seslice atmaya başladı. “Üzgünüm, uyuyordum. Bu arada uyandırdığın için teşekkürler. Yine anahtarlarını mı kaybettin? Kildi açtım, geç kalma.”
 
Hiç düşünmeden evimeeki tüm camları ve kapıları kikitledim. Elimde levyeyi sıkıca tutarken arabama atladım. Arabamın gidebildiği kadar hızlı bir şekilde evine sürdüm, trafik ışıklarını görmezden geldim. Oraya gitmem sadece 3 dakikamı almıştı, ama geç kaldığımı biliyordum.
 
Evin arka kapıdına yöneldim, kapının ağzına kadar açık ilduğunu görünce vücudumdaki tüm gücrelerin yandığını hissedebiliyordum. Yüzüm sıcaktı, ellerim titriyordu ama yinede içeri girdim, levyeyi bir sopa gibi savurmaya hazır şekilde tuttum. Karanlık evin içinde dolaşırken duygularımı gizleyebildiğim kadar gizlemeye çalıştım.
 
“Madeline?” Seslendim, “İyi misin bebeğim?”
Hiçbir şey yoktu,sadece sessizlik.
 
“Madeline?”
 
Üst kattaki yatak odasından hafif bir çığlık sesi duydum. Ayaklarım ani bir hareketle merdivenlerden çıktı, kapıyı çarparak açtım. Onun boş yatağına, boş odasına baktım. Kafam karışmıştı. Çiğlığı tekrardan duydum. Fakat bu kez, onun bilgisayardan geldiğini duydum. Ekrana baktığımda donakalmıştım, önceden gördüğüm aynı siteydi, bir farkla. Bu kez bir değil iki kadın vardı.
 
Birincisi zeminde yatıyordu, koyu sıvı birikintisinde hareketsizce duruyordu. İkini kızı tanıyordum, sesinden tanımıştım. Yüzünü gördüğüm anda kalbim parçalandı, yüzü kanlar içindeydi, onun gözleri dikilmişti. Çiğlığü kemiklerime vurdu, vücudumu ele geçirdi, duyduğum tek şey oydu.  Onun yüzü saf korkuyla büzüşmüştü, sesi azaldıkça acınası bir hâlde ağladım, sesi iyice zayıflamıştı.
 
Çenem kilitlenmişti, telefonumu alıp 911’i tekrardan tuşladım, fakat bu kez derin sesli bir adam cevap verdi.
“ Aramamlıydın”
 
Vücudum baştan aşağı titredi, telefonumun halıya düşüşünü duydum, nefesim boğazımda kalmıştı. Eğilip telefonu alıp arqmayı kapattım ve merdivenlerden aşağı koştum. Bunu nasıl yapmıştı? Polise yaptığım aramayı nasıl değiştirmişti? Arka kapıdan çıkarken kalbimin atışını hissedebiliyordum, bir çırpıda en yakındaki eve koştum. Kapıya vuruken ciğerlerimdeki tüm nefesimle bağırdım. En sonunda komşu kopuyu açtı, yüzü yorgun, korkmuş ve şaşkın gözüküyordu. Beni içeri aldı ve ona göz yaşları içinde olanları anlattım.
 
Bunu telefonumdan yazıyorum. Şuanda ikimizde polise ulaşmaya çalışıyoruz. Fakat ne onun ne de benim aramalarım gitmiyor. Sanırım birileri bizim sinyallerimizle oynadı, sinyalimizi kesmiş bile olabilir fakat denemeye devam edeceğiz. Korkuyorum, kendim için korkuyorum, kız arkadaşım için korkuyorum, komşum için korkuyorum. Eğer benden bir daha haber alamazsanız, lütfen bu tavsiyeyi kalbinizin içine alın. Deep web’den uzak durun.
 
 
Tanrı aşkına, lütfen, lütfen deep web’den uzak durun.
 
 
Ç.N: Biraz geç attım kusura bakmayın
-driptrollge

20 Haziran 2025 Cuma

I clicked one of those spam pop-ups as a kid

Çizgi filmlerden uzaklaşmam diğer çocuklara göre daha uzun sürmüştü. Cartoon Network ve Nickelodeon gibi kanallarda yayınlanan klasikleri seviyordum. Herhangi bir nostalji bloğuna bakarsanız herkesin çizgi filmleri ne kadar sevdiğini göreceksiniz, ama iddiaya girerim ki hepsi zamanında sırf “havalı” olmak için sevgilerini inkâr etmişlerdir. Her neyse, çizgi film sevdam lisenin ilk yıllarındayken sıkıldığım bir bilgisayar dersine kadar devam etti. Herkes Paint'te bir şeyler karalıyor, Flash oyunlar oynuyor veya internetteki rastgele sitelerden bir şeyler okuyordu. Verdiği görev yapıldığı takdirde sınıfın ne yaptığını umursamayan bir öğretmenimiz vardı.  

O zamanlar en sevdiğim çizgi film “Batman Serisi” idi. Sıkıntıdan arama motorlarında rastgele şeyler aratıyordum. İlk başta Batman Serisi ile ilgili boş şeyler arattım. Birçok önemsiz bilgi gördüm. Sonrasında bazı kamera arkası görüntüler buldum; aslında ilgi çekiciydi. Aynı şeyleri tekrar tekrar görünce, arattığım şeyleri biraz daha değiştirdim. Diğer insanların fikirlerini öğrenmek için hayran sitelerine bakmaya karar verdim. Öncelikle içinde hayranların yaptığı teorileri içeren popüler blogları buldum. Hatta beni sinirlendiren bazı nefret sitelerini bulmuştum. Bir anda kendimi arama motorunda sayfaları monoton bir şekilde gezerken buldum. Bir süre sonra arama motorunda çift rakamlı sayfalara ulaşmıştım; onlarda da tuhaf ve alakasız şeyler oluyordu.  

Bazı rol yapma forumlarına, şovu illegal bir şekilde yayınlayan sitelere, hatta bir hayranın bölümleri kostümle canlandırdığı siteleri buldum. Anlamsızca rastgele sitelerde dolaşıyordum. Sonunda kapsamlı ama amatör görünümlü bir hayran sayfasını buldum. Hayranların şovu ne kadar sevdiği hakkında yazılar bulunan ve şov hakkında bölüm bölüm yorum yapıldığı bir siteydi. Meraklanmıştım; tam içeriklerden birine tıklayacaktım ki bir reklam ekrana fırladı:  

**“£100,000 kazanma şansı için seçildiniz!”**  

Tabii ki ebeveynlerim tarafından "gerçek olamayacak kadar güzel olan şeyler" için uyarılmıştım. Fakat özel bir şey için seçildiğimi hissettiğim bir yaştaydım ve bu o şey olabilirdi. Tereddütle tıkladım; beni bir tür quiz sitesine götürdü. İlk soru Batman ile ilgili çok kapsamlı bir soruydu. Şanslıydım ki şovla ilgili en ufak detayı bile biliyordum; gururla cevaba tıkladım. Alt tarafta bir yazı belirdi:  

**“Doğru!”**  

Bu bana biraz adrenalin ve harika bir his vermişti. *"Bu o olabilir. Saniyeler sonra zengin olabilirim,"* diye geçirdim içimden. Fakat bu hislerin hepsi sonraki soruyla beni terk etti:  

**“Adınız nedir?”**  

Kararsız kalmıştım. Kişisel bilgilerimi internette paylaşmak konusunda özellikle uyarılmıştım. Ders bitmek üzereydi ve hızlı olmalıydım. Eğer cevaplasaydım başımı belaya sokabilirdim; eğer cevaplamasaydım bu şansı kaçırabilirdim. Panikle bir çözüm için sınıfa göz gezdirdim. Ardından aklıma zekice bir fikir geldi: **Başkasının adını kullanabilirdim.**  

İlk önce en iyi arkadaşıma baktım. Eğer bunların hepsi gerçekse beni anlardı ve parayı da bölüşürdü. Ama başı belaya girerse ona ihanet etmiş gibi hissederdim. Bütün bunlar sahteyse, benimle dalga geçer diye ondan izin almaya korkmuştum. Ardından sınıfın arkasındaki iri çocuğa baktım: **Pete.** Okulun zorbasıydı. Eğer işler kötüye giderse, ona bir şey olmasını umursamazdım. Okulda yaptıklarından sonra başına bir şey gelseydi adil olurdu. Ardından diğer olasılığı düşündüm: Parayı alırsa hayatta paylaşmazdı.  

Zamanım bitiyordu ve acele etmeliydim. Yaklaşan öğle yemeğine erken yetişmek isteyenlerin eşyalarını topladığını görebiliyordum. Ardından o harika fikir aklıma geldi: **Dexter.**  

Sınıfın ineğiydi. Çok zayıf bir iradesi vardı ve kolayca kandırılabilirdi. Sahip olunması kötü bir özellikti; eğer parayı alsaydı onu kolayca bölüşmeye ikna edebilirdim. Eğer işler kötüye giderse onunla herhangi bir bağımın olduğunu reddedebilirdim. Onunla pek takılan birisi değildim, yani kimse benden şüphelenmezdi. O müthiş bir seçenekti.  

Hızlıca adını girdim. Ardından adresini soran bir kutu çıktı. Adresi, kimsenin katılmadığı doğum günü davetiyesinde vardı. Partiye katılmak sosyal anlamda intihar olurdu. Davetiyeyi çantamdan çıkardım ve aceleyle adresini doldurdum. Ardından site bana teşekkür etti ve kapandı. Herkes öğle yemeğine çıkarken işlem bitmişti. Şüpheli görünmek istemiyordum, bu yüzden her şeyi kapatıp çıktım.  

Haftalarca görünürde hiçbir şey olmadı. O tarz bir şeye inanan bir aptal gibi görünmemek ve onun bilgilerini rastgele sitelere girdiğimi bilmemesini istediğim için Dexter'a hiçbir şeyden bahsetmedim. Hiçbir şekilde farklı davranmadığından parayı almadığını anlıyordum. Yavaş yavaş kandırıldığımı anlıyordum. Onu öğle yemeklerinde gizlice bir parayla alınmış bir şeyler yiyor mu diye izliyordum, ama sadece normal bir sandviç ve çikolata çıkarıyordu.  

Bir şey fark etmiştim: **Dexter biraz ürkek davranıyordu.** Bazen kafasını kaldırıp kocaman gözleriyle etrafa bakıyor, ardından yemeğine devam ediyordu. Sonra bunu onunla uğraşan çocukları gözetlemek için yaptığını anladım. Gerçekten de bir sürü zorbanın ana hedefiydi.  

Bir veya iki hafta sonra işler gözle görülür hâle geldi; fakat iyi bir yönde değil. Notları düşmeye başlamıştı. Şimdi ona "İnek Dexter" denmesinin bir sebebi vardı: O kadar zekiydi ki genellikle öğretmenlerin bilmediği bazı şeyleri o bilirdi. Ama şimdi fark edilir bir şekilde geriliyordu. Davranışları da iyice tuhaflaşmıştı. Bazen diğer çocuklar ona çok yakın yürürse ve onu hazırlıksız yakalarlarsa onları azarlıyordu. Rastgele zamanlarda çığlık atmaya başlamıştı. Bu, ben dahil tüm çocukları endişelendirmeye başlamıştı. Artık Dexter hemen hemen her ders sakinleşmesi için sınıftan çıkarılıyordu.  

**Bu benim hatam gibi hissediyordum.** Yani her şey onun kişisel bilgilerini forma yazdıktan sonra olmuştu. Pek belli etmeden bunu anneme sordum. Söyleyebileceği en nazik şekilde bana onun biraz... *"özel"* olduğunu söyledi. Hafif otizme sahip olduğunu ve bu yüzden bazen garip davranabileceğini açıkladı. Ardından öğrendim ki onun normal çocuklarla okumak için tam sınırda bir otizmi varmış. Ailesine özel çocuklarla veya normal çocuklarla okuması için teklif sunmuşlar; onlar da normal çocuklarla okumasını istemişler.  

Bu midemin kaldırabileceği bir haberdi. Her ne kadar üzücü de olsa, bunların benim suçum olmadığını bilmek beni rahatlatmıştı.  

Zaman geçtikçe işler daha kötüye gitti. Okulda yorgun ve bitkin görünüyordu; gözlerinin etrafında siyah halkalar vardı. Artık reklam umrumda değildi; ailesi için üzülmüştüm. Onlar için bunun nasıl olduğunu hayal bile edemiyordum. Ama işleri olduğu gibi kabullendim.  

Artık davranışları ele avuca sığmamaya başlamıştı. Her ders sınıftan çıkarılıyordu. Genellikle 10 dakika bile geçmeden sınıftan çıkarılıyordu. Sınıfta kaldığı süre boyunca sonuna kadar gözlerini açıp camdan bakar, bir süre sonra panikleyip çığlık atardı. Artık kontrol edilemezdi. Çok vakit geçmeden okula hiç gelmemeye başlamıştı.  

Aileme onun durumu hakkında sordum ama tuhaf bir şekilde sessiz kaldılar. Diğer çocuklara da sordum; fakat onlar da ailelerinden aynı tepkiyi almışlardı. Bize sürekli endişelenmememizi söylüyorlardı.  

Bir hafta sonra, sorulan onca soruya tüm ebeveynler bize aynı cevabı verdiler: **Dexter'ın özel çocukların olduğu bir okula gönderildiğini** söylediler. Bazı çocuklar buna inanmamıştı, fakat bilgi o kadar yayılmıştı ki artık doğru kabul ediliyordu.  

Şimdi size bunu anlatma sebebim, geçen bulduğum bir şey: **Dexter'a gerçekten ne olduğunu öğrendim.**  

O başka bir okula gitmedi. **O kaçırıldı.**  

Yatağında çok zor okunan bir not bulunmuştu:  

> *"Dexter açgözlü bir çocuk. Dexter açgözlü bir çocuk. Dexter açgözlü bir çocuk."*  

**Tekrar ve tekrar.**  

Dexter kaybolduktan sonra kasabada gizli bir arama operasyonu başlatılmış. Eski bir sanayi bölgesi aranırken bir depoda cesedi bulunmuş. Cesedi, yakın zamanda bir bankadan çalınan bozuk ve kağıt paralarla doldurulmuştu. **Hayal edilemeyecek kadar kötü şeylerin** başına geldiği kanıtlarda vardı; ama bunları size anlatmamı istemezsiniz.  

Çocukların korkmaması ve travma yaşamaması için onlardan uzak tutulmuş. Ayrıca çocuklara söylenmesi bizi daha güvende yapmayacaktı. Bu rastgele bir çocuk kaçırma olayı değildi; önceden planlandığını gösteren bir sürü kanıt vardı. Fakat bu olayın sebebini gösteren hiçbir şey yoktu.  

**Tabii benim bildiklerim hariç.**  

Sanırım sınıf arkadaşımın öldürülmesine yol açtım.  

**Ç.N:** Selamlar, sonunda yaz geldi ve söylediğim gibi her hafta en az birer hikaye atmayı planlıyorum. Umarım buralar daha da canlanır.  
**-Drip Trollge**  

18 Mayıs 2025 Pazar

Mereana Mordegard Glesgorv

Youtube’da Mereana Mordegard Glesgorv isimli bir video var. Eğer bunu Youtube’da aratırsanız ekrana bomboş bakan, son 2 saniyede gülümseyen bir adamın videosunu bulacaksınız. Videodaki arkaplanın neresi olduğu ise belirli değil.

Aslında bu, gerçek videonun ufak bir parçası.

Gerçek video 2 dakika uzunluğunda. Video, onu izleyen 153 kişinin kendi gözlerini oyup Youtube’un San Bruno’daki ana ofisine postalamalarıyla silindi. 

Videoyu izleyen insanlar kollarına bir şifre yazarak farklı yolarla intihar etti. Kollarındaki şifre çözülemedi. 

Kurbanların gözlerini oyduktan sonra Youtube’un ofisine nasıl postaladığı bilinmiyor.

Youtube insanların videoyu izlememesi için videonun ilk 20 saniyesini otomatik olarak siliyor. 

Orijinal videoyu youtube çalışanlarından sadece birisi izledi. Videonun 45.saniyesinden itibaren çığlık atmaya başladı. Bu adam şu anda sedasyon altında ve gördüğü şeyi anlatamıyor. 

Odadaki diğer kişiler sadece yüksek bir sondaj sesi duyduklarını söyledi. Onlardan hiçbiri ekrana bakmaya cesaret edememişti.

Videoyu yükleyen kişi bulunamadı, videonun IP adresi yoktu. Videodaki adamın kim olduğu hiç bir zaman bulunamadı.

Ç.N:Bu hikaye klasiklerden, çok kısa farkındayım. Şu sıralar fazla meşgul olduğumdan pek aktif değilim. Fakat yaz gelince haftada en az 1 hikaye atmaya çalışacağım.

-driptrollge