CREEPYPASTA TÜRKÇE
Bu Blogda Creepypasta'nın en iyi çevirilerini bulabilirsiniz ^^
3 Temmuz 2026 Cuma
Stubb's Clubhouse
ÇEVİRMEN: DRIPTROLLGE
Harika bir çocukluğum oldu. 90'lı yıllardaki çoğu çocuk gibi Sünger Bob, Power Rangers, Transformers izleyerek büyüdüm. Genelde Barney veya Mr. Rogers gibi çocuksu şovlara ilgi duymazdım. Geçen gün, annemle çocukluğum hakkında konuşuyorduk. Sohbetin ortasında konuyu eskiden izlediğim bir TV şovuna çekti. Adı Stubb's Clubhouse'dı. İlk başta hatırlayamamıştım, ama sonrasında şov hakkındaki anılarım yavaşça zihnime geri döndü. Stubb's Clubhouse düşük bütçeli, Stub ismindeki bir palyaçonun sunduğu bir şovdu. Rengarenk bir ceketi ve şapkası vardı, eğer anılarım beni yanıltmıyorsa üzerinde yıldız desenleri olan siyah bir pantolon giyiyordu. Peewee’s Playhouse’un özentisi gibiydi. Küçük bir çocukken bile bunu söyleyebilirdim.
Stubb büyük bir eğlence evinde yaşıyordu, fakat eve pek de “eğlence” evi denmezdi, sıradan gözüküyordu. Bunu sahip oldukları düşük bütçeye bağladım. Stubb’ın eğlence evinde yaşayan bir grup arkadaşı vardı. Pek net olmasa da, bir kaniş ve dandik bir fil kostümü giyen adam hatırlıyorum.
Dediğim gibi, şovu pek hatırlamıyorum. Şovu pek izlemezdim, bunun 2 nedeni vardı:
Çok geç bir saatte yayınlanıyordu, 10.30 civarlarındaydı. Bu saat, bir çocuk şovu için tuhaf bir seçimdi.
Çok kuytu köşe bir kanalda yayınlanıyordu. Kanalın adı Beebo’ydu. Kanal şovu yayınladıktan 3 yıl sonra bilinmeyen bir sebepten kapanmıştı.
Şov hakkında hatırladığım bir diğer şeyse jenerik şarkısını söyleyen kadının sesi hafif uykulu çıkıyordu. Ve arkaplanda sadece ksilofon çalınıyordu.
2006’nın Kasım ayında 14 yaşına girdim. Annemle yaptığımız konuşmanın üstünden birkaç gün geçmişti. Kendimi ödüllendirmek için bir 2. el kitap dükkanına girmeye karar verdim. Favori çizgi filmlerimden birisi olan Street Sharks’ı arıyordum. Alfabetik sıraya göre raflara bakıyordum ki “S” rafında gözüme bir şey takıldı; üstünde “Stubb’s Clubhouse” yazılı bir kaset. Kasedin üstünde bir resim veya logo yoktu, sadece siyah bir kalemle üstüne “Stubb's Clubhouse” yazılmıştı.
Zar zor hatırladığım bu şov hakkında hâla meraklıydım, zaten Street Sharks’ı bulamamıştım. Bu yüzden Stubb'ı almaya karar verdim. Fiyatı 75 sentti, bu 2.el bir kitapçı için bile ucuzdu. Kasedi alıp kasaya geçtim, kasiyer kız önce kasede, sonrasında bana baktı ve çekingen bir şekilde bana sordu:
Bu kasedi almak istediğinizden emin misiniz?
Kibarca evet dedim ve kasedi okuttu. Eve gider gitmez VCR’ıma kasedi taktım. 6 yaşındaki kız kardeşim Emily, Barbie’leriyle oynamayı bıraktı ve bana ne yaptıgımı sordu. Ona bir 2. elciden kaset aldığımı, ve beraber izleyebileceğimizi söyledim. Televizyonu açtım, klasik telif hakkı yazısı ekrandan geçti.
Jenerik müziği hatırladığım gibiydi, arka planda sadece bir ksilofon çalınıyordu ve şarkı söyleyen kadının sesi uykuluydu. Bölüm, Stubb’ın eğlence evinde kendisini tanıtmasıyla başladı. İzleyicilere bir gezintiye çıkacağımızı söyledi.
Görüntü aniden bir parka geçti. Kardeşim yaşındaki çocuklardan oluşan ufak bir grup etrafta oynuyordu. Stubb’ı gördükleridne ona sarılmak için koştular. Ardından Stubb ekrana baktı ve izleyicilere oynamak isteyip istemediklerini sordu. Emily “Evet!” diye bağırdı, ve Stubb “Tamam o zaman! Aşağı inip oyun parkına gelin, ve birlikte oynayalım!”
Emily benden Stubb'la oyun oynamak için izin istedi, ona bunun bir video olduğunu, Stubb’la gerçekten oyun oynamasının imkansız olduğunu söyledim, o an gözümün ucuna bir şey takıldı. Mahallemiz de bir oyun parkı vardı, evimizden bir blok uzaktaydı, ama camdan gözüküyordu.
Bağlantıyı kurmam bir saniyemi aldı, videodaki parkla mahallemizdeki park aynıydı. Videodaki çocuklar şuanda parkta oynuyorlardı. Videodaki aynı kıyafetleri giyiyorlardı, videodaki aynı hareketleri yapıyorlardı, sanki bir canlı yayınmış gibiydi. Ardından midemi bulandıran bir şey farkettim, videoda Stubb’ın elini tutan bir çocuğun gerçek hayattada eli birisinin elini tutuyor gibi havadaydı. Ama elini tutan kimse yoktu. Emily’nin itirazları arasında kasedi alıp çöpe attım. Stubb’la işimin bittiğini sanıyordum... Fakat yanılmıştım.
Bir sonraki gün, annem Emily’i anaokulundan aldıktan sonra, Emily bana Stubb’ın onları yol boyunca siyah bir minibüsle takip ettiğini söyledi. Dikiz aynasından bakmış ve onu görmüş. Anneme söylemiş, fakat annem aynadan baktığında herhangi bir şey görememiş. Emily bana endişelendiğini söyledi, onu rahatlattım.
O gece, kasedi çöpten alıp ikinci bölümünu izlemeye karar verdim. Jenerik müziği başladı, fakat bir şeyler tersti. Ksilofon sesi bozuktu, kadının da sesi daha derin ve bir o kadar da bozuktu. Ardından başlık ekrana geldi, normalde olan açık renklerin aksine tamamen soluktu, gri ve kahverengi tonlarındaydı. Bunun kasetten kaynaklı bir hata olduğunu düşündüm ve izlemeye devam ettim. Ekran bir anda Stubb’ın kameraya baktığı bir fotoğrafa geçti. Bir süre sonra bunun bir video olduğunu anladım. Stubb’ın ifadesizce izleyicilere baktığı bir videoydu. Ara sıra boynunu sertçe kıtlatıyordu, ama asla gözlerini kırpmıyordu. Bunu 20 dakika kadar daha sürdürdü. Bölüm bitmeden hemen önce gözlerini kapattı. Geri açtığındaysa gözleri yerine sadece karanlık vardı. Koyu, derin çukurları anımsatan gözleriyle ekrana bakıyordu. Ekran aniden bir evin fotoğrafına geçti; benim evimin. Aceleyle kasedi çıkarttım ve bir çekmeceye sıkıştırdım. Panikle camdan dışarı, fotoğrafın çekildiği yere baktım ama kimse yoktu.
O gece uyuyamadım. En sonunda yataktan kalktım ve sabaha kadar mutfakta bekledim. Bir süreliğine güvendeydim. Beklenmedik bir şekilde günün geri kalanı normal geçmişti. Emily Stubb’ın onları takip ettiğini görmemişti. Bu olay Stubb’dan kurtulduğumla ilgili içime bir umut doldurmuştu. Fakat bu pek uzun sürmedi.
O gece aniden uyandım, çok garipti. Sanki rüyada gibiydim. Bilincim yerinde değildi, yaptıklarımın farkındaydım fakat hareketlerimi kontrol edemiyordum. Kasedi çekmeceden aldım ve VCR a yerleştirdim. Koltuğa oturdum ve bir anda bedenimin kontrolünü geri kazandım. Koltuktan oturmuş, kasedi izlemek üzere olduğumu farkettim. Kasedi çıkartıp üst kata gitmek istiyordum, ama garip bir güç beni bölümü izlemeye zorluyordu. Son bölüm olan 3. bölümü izlemeliydim.
Açılış sahnesi başladı ve bu kez tamamen farklıydı. Ksilofon yerine şiddetli bir gürültü vardı. Kadının sesi artık derin ve şeytaniceydi. Bilmediğim bir dilde şarkı söylüyordu. Başlık ekrana geldi, vahşi bir hayvan tarafından pençelenmiş gibi görünüyordu.
Bölüm başladığında, Stubb bir kaç çocukla bir masada oturuyordu. Çocuklara bir oyun oynamak isteyip istemediklerini sordu, çocukların hepsi hevesle evet dedi. Stubb elini masanın altına uzattı, ve büyük bir satır çıkardı. Çocuklardan birisinin kolunu masaya koymasını istedi. Küçük bir kız kolunu masaya koydu. Stubb “Bana nasıl hissettirdiğini söyle.” Dedi ve yavaşça, patates soyar gibi kızın kolundan ince et parçaları kesmeye başladı. Masa kanla dolup taşmıştı. Oda kızın çığlıklarıyla yankılanıyordu. Diğer çocuklar kaçmadı, aksine hepsi meraklı bir şekilde olanları izliyorlardı. Kıza “ Güzel hissettiriyor mu?” diye sordu. Kemiğe gelene kadar kesmeye devam etti, kız bozuk bir teyip gibi çığlık atmaya devam ediyordu. Şok olmuştum, masa kızın et parçalarıyla süslenmiş gibi duruyordu. Stubb gürültülü bir kahkaha atmaya başlamıştı. Ardından ekran karardı.
Ekran başka bir videoya geçti. Emily’nin odasının bir videosuydu. Emily yatağında uyuyordu. Stubb yatağının başında ona bakıyordu. Stubb aniden kameraya döndü, gözleri koyu, derin 2 çukur gibi karanlıktı.
30 Aralık 2025 Salı
White Christmas ❄
“Lanet olsun, çok soğuk.”
Artık buna alışmış olmam gerekirdi diye düşünürsünüz.
Atkımı biraz daha sıkı sardım, sigaramdan son bir nefes çektim ve izmariti yere atıp ayağımla ezdim. Kısa bir an için alev aldı - hayata tutunmak için son, çaresiz bir çaba - sonra donmuş zeminde hızla kararıp söndü. Son sigaramdı. Yakındaki tüm dükkânlara bakmıştım, başka yoktu. Yağmalardan sonra zaten pek bir şey kalmamıştı. Elveda, eski dostum.
Etrafıma hızlıca bir göz gezdirdim; her dışarı çıktığımda yaptığım gibi etrafa hızlıca bir göz gezdirdim. Kar. Her yer kar.
Derin bir iç çekerek sağ eldivenimi çıkardım, cebimdeki fotoğrafı ararken elim titriyordu. Onların fotoğrafı. Geriye kalan tek şey; kızlarım. Parmaklarım soğuktan yanmaya başlayana kadar fotoğrafa baktım, sonra yavaşça cebime geri koyup eldivenimi sertçe taktım. Lanet kar.
Binaya dönüp soğuk metal kapı koluna uzandım, kapıdaki yazıyı okumak için bir an duraksadım.
ULUSAL HAVA DURUMU SERVİSİ
KEY WEST, FLORIDA
Burası eskiden bir hava tahmini merkeziydi. Yerel halka ve turistlere hava durumu tahminleri yapardık, daha çok turistlere. Halk zaten havayı tahmin edebiliyordu: sıcak, güneşli. Bazen yağmurlu, arada sırada da işleri hareketlendiren bir kasırga. Ama kardan sonra tahmin yapmanın pek anlamı kalmamıştı.
Bir süre devam etmiştik. Karın geçici olduğunu düşünmüştük. Bir hava anomalisi olduğunu, birkaç gün sonra değişeceğini sandık. En fazla bir hafta... Yanılmıştık. Hep yağdı. Sadece kar. Ve -2 °C civarında bir sıcaklık.
Kapı kolunu çevirip asıldım, kapı gıcırdayarak açıldı. Artık her şey donuyordu, kapılar bile. Kapı, yalıtım için plastik ve battaniyelerle kaplanmış kare cam panellerin bulunduğu bir duvarın içindeydi. Soğuk lobiden hızlıca geçtim. Burası binanın en soğuk kısmıydı ve zamanla bir depo haline gelmişti. Sağlı sollu dağınık yığınlar vardı; açık kalan tek yol kapıya gidendi. Odanın diğer ucundaki ikinci kapı daha iyi yalıtılmıştı. İçeri girer girmez arkamdan hızla kapattım. Montumu, atkımı, eldivenlerimi ve şapkamı kapının karşısındaki askılara astım ve koridora girdim. Köşeyi dönünce binanın ana bölümüne ulaştım. Biz buraya "arena" diyorduk.
Bina eskiden böyle değildi. Ayrı ofisler ve odalar vardı ama kar her şeyi değiştirmişti, herkes için. Artık ofislerde oturup hava tahminleri yapmıyorduk. Isıyı paylaşmak için, biraz da başka çaremiz kalmadığından, hepimiz tek bir büyük alanda masaların başında oturuyor ve neyin yanlış gittiğini anlamaya çalışıyorduk. Sorunun ne olduğunu.
Odaya girince Bill başını kaldırıp bana selam verir gibi hafifçe başını salladı.
“Dışarısı nasıl, John?” diye sordu.
“Bilirsin,” dedim. “Soğuk.”
Arena’nın arka orta kısmındaki masama geçip sandalyeye çöktüm. Kısa molanın bana taze bir bakış kazandırmasını umuyordum ama altı ayın ardından bunun pek mümkün olmadığını biliyordum. Arkama yaslandım, gözlerimi kapatıp şakaklarımı ovaladım ve bildiklerimi zihnimde bir kez daha gözden geçirdim.
Olan bitenlere dair kabul edilen anlatı şuydu:
Altı aydan biraz fazla zaman önce, Noel Günü’nde, tamamen tesadüf eseri - inanılmaz bir rastlantıyla - tam olarak 08:17’de (GMT -5), dünyanın her yerinde aynı anda Bing Crosby’nin White Christmas şarkısının ilk notaları duyulmuştu. Tüm dünyada, aynı anda, her radyo istasyonu, her internet müzik servisi, her CD çalar bu şarkıyı çalmıştı. Noel’i kutlayıp kutlamadıkları bile önemli değildi, her yerde olmuştu. Müzik dinlemeyen insanlar bile radyolarının kendiliğinden açıldığını söylüyordu.
Crosby, beyaz bir Noel hayalinden bahsediyordu… Ve biz de onu hayal etmiştik.
Dünyanın her yerinde, herkes aynı anda, anında uykuya dalmıştı. Hepimiz, karla kaplı, büyülü bir dünya düşlemiştik. Söylenenlere göre sadece üç dakika kadar baygın kalmıştık. Uyandığımızda ise… kar yağıyordu. Her yerde. Aynı anda.
Başta yavaş başlamıştı. Gökten pudra şekeri gibi yumuşak kar taneleri düşüyor, kısa sürede her şey bembeyaz bir örtüyle kaplanıyordu. Kimse ertesi güne kadar endişelenmemişti. Burası gibi tropik yerlerde bile, Noel Günü yağan karbize bir mucize gibi gelmişti.
Ama 26 Aralık’ın sert ışığında, bu artık bir mucize değildi. Sadece kardı. Ve soğuktu.
Temmuz ayının başında artık bundan çok daha fazlasıydı. Dünyanın altyapısı çökmeye başlamıştı. Kuzeydeki bölgeler bir süre idare etmişti ama güneyden gelen mal ve hizmetler kesilince onlar da sarsılmaya başlamıştı. Ekvatora yaklaştıkça ölüm daha yaygındı. Buna hazır değildik. Birkaç gün kar yağsa idare ederdik. Ama bu… Bambaşka bir şeydi. İnsanlar ısınamıyordu.
Ekvatora yakın bölgelerde hayatta kalanların çoğu, kurtuluş umuduyla doğal olarak daha soğuk iklimlere doğru yola çıkmıştı. Ama yol zordu ve çoğu bunu başaramayacaktı. Başarsalar bile, o bölgelerin ne kadar daha dayanabileceği belirsizdi.
Doğruldum ve gözlerimi açıp odaya baktım. Artık sadece üç kişiydik, dokuz masa boştu. O masalar bir zamanlar insanlara aitti, benim gibi, burada çalışan insanlara. Ya aileleriyle kuzeye gitmişlerdi, ya soğuktan ölmüşlerdi. Ya da her ikisi birden.
Dolu olan diğer iki masanın sahibi Bill ve Marcus'un ikisi de yalnız yaşıyorlardı; kaybedecek ya da koruyacak aileleri yoktu. Bazen - zayıf anlarımda - onları kıskandığım olurdu. Ama aslında hayır... Çoğu gün beni ayakta tutan tek şey, aileme dair o anılardı.
Cevapları istiyordum, onlar için.
Başımı sallayıp kendimi ailemi düşünmeyi bırakmaya zorladım. Odaklanmalıydım.
Marcus içeri girdi ve bana anlamını bildiğim bir bakış attı. Bu, radarın üzerini temizlediği ve jeneratörü çalıştırdığı anlamına geliyordu.
“Tamam beyler,” dedim. “Çalıştırın.”
Bu kadar güneyde olduğumuz için elektriği çok erken kaybetmiştik. Neyse ki Bill tam bir hayatta kalma manyağıydı. Jeneratörü, tonlarca yakıtı, yiyeceği ve ekipmanı vardı. Ofise ilk yerleşen oydu. Isımızı ona borçluyduk, hayatta olmamızı da.
Bunu haftada bir yapıyorduk. Hiçbir zaman bir şey çıkmamıştı, hep kar... Umut versin diye ritüeli sürdürüyorduk. Ama sonuç değişmiyordu.
“John.”
Bill’in sert sesi düşüncelerimi böldü.
“Bir şey var.”
Birden ayağa fırladım. Altı ayda hiç olmamıştı bu. Olamazdı.
Cebimdeki fotoğrafa dokunarak hızla Bill’in yanına geçtim. Kuzeybatımızdaki bir adayı işaret ediyordu.
“Tanrım…”
Wisteria Adası’nın üzerindeki yağış yoktu. Kar kesilmişti. Yayılmıyordu; ekranda ada şeklinde bir boşluk vardı.
Karın durduğu bir yer, adeta göz kamaştırıcıydı.
“Oraya gidiyorum.”
Kapıya koştum, dış giysilerimi üst üste geçirmeye başladım. Bill ve Marcus hemen arkamdaydı.
“John! Mantıklı ol. Dışarıda ne olduğunu bilmiyoruz. Ekranlardan izlemeliyiz,” diye ısrar etti Bill.
“Siz buradan izleyin. Ama ben gidiyorum.”
“Hayatını riske atmana gerek yok,” dedi Marcus. “Biraz daha dikkatli olsak-”
“Zaman yok, Marcus. Bir yerde hava değiştiyse nedenini bilmem gerek. Belki hepimizin hayatını kurtarabiliriz!”
Fotoğrafa bir kez daha dokundum. Ailem için bunu başaramamıştım... Ama belki başkaları için yapabilirdim.
“Anlayın lütfen, bunu yapmak zorundayım.”
Marcus başını salladı.
“Peki,” diye iç çekti Bill. “Biz burada olacağız. Şunları al.”
Ekipmanları cebime tıktım.
“Lütfen dikkatli ol,” dedi Marcus.
Vedalaşıp kara doğru ağır adımlarla yürüdüm…
Marinaya kadar normalde aşağı yukarı 20 dakika sürmesi gereken bir yürüyüş, bu havada çok daha uzun sürüyordu ve etrafımdaki yıkımı incelemek için bolca zamanım olmuştu.
Adada hayatta kalan sadece biz üç kişi kalmış olmalıydık. Durmaksızın yağan kar binaların çoğunu yerle bir etmiş, bitmek bilmeyen soğuk ise kuzeye kaçamayanları öldürmüştü. Hayalet kasaba gibiydi, karlar ülkesindeki bir hayalet kasaba...
Sokaklar cesetlerle doluydu.
Marinaya vardığımda, diğer her şey gibi oranın da harabeye döndüğünü gördüm. Bazı tekneler karın ağırlığıyla suya gömülmüştü. Bazılarıysa kaçma girişimlerinde kullanılmıştı. Marinanın küçük ofis binasına yaklaştığımda camların kırık, kapının aralık olduğunu gördüm. Belli ki bir tekne aramaya gelen ilk kişi ben değildim.
Ofiste kalan anahtarlardan bir avuç aldım. Her birinin etiketine bakarak hangi tekneye ait olduklarını kontrol etmeye başladım.
17 numara: yok.
24 numara: yok.
8 numara: batmış.
14 numara: yok.
13 numara… belki.
13 numaralı tekne karla kaplıydı ama tamamen dolmamıştı. İçine girecek kadar karı temizledim, yakıt hattını hazırladım, anahtarı yerine sokup çevirdim. Anahtar kıpırdamadı. Lanet olsun.
Anahtarlara devam ettim. Bir başka umut vadeden tekne: 9 numara. Bu sefer anahtar döndü ama motor çalışmadı.
Son anahtar. Son tekne. Uğurlu sayı, 3.
Karın altında kalmıştı ama hâlâ yüzüyordu. Kumandaların olduğu yere bir boşluk açtım, içeri atladım. Anahtar döndü. Motorun güç toplamasını bekledim, jikleyi bastım ve marşa bastım. Hiçbir şey olmadı.
Ama umutluydum. Üç numara. Kızlarımın sayısı.
Bir kez daha denedim ve tekne kükreyerek çalıştı. Derin bir rahatlamayla marinanın dışına doğru sürdüm.
Yavaş gitmeme rağmen, tuzlu suyla karın karıştığı yaklaşık altı yüz metrelik mesafeyi geçmek uzun sürmedi. Tekneyi adaya yanaştırdım ve kıyıya çıktım.
Gördüğüm şey son derece tuhaftı. Sanki adaya bahar gelmişti.
Gökyüzü açıktı, kar eriyordu - ama adanın dışındaki her yerde hâlâ kar vardı. Elimi adanın kenarından uzatsam kar tutabiliyordum. Daha önce böyle bir şey görmemiştim. Gerçek dışı bir manzaraydı.
Adanın çevresini dolaştım. Zaten büyük bir ada değildi; kısa sürede turu tamamlamıştım.
Hava durumu dışında her şey normal görünüyordu. Bir süre eve, Key West’e doğru baktım. Uzaktan yağan karı izledim. Bu mesafeden bakınca zararsız görünüyordu...
Ardından dönüp adanın ortasına baktım. Kar eriyor, güneşte parlıyor ve adada bolca bulunan çamların dallarından kayıp düşüyordu. Buraya eskiden Noel Ağacı Adası derdik.
Tam ortadan gelen parlak bir yansıma dikkatimi çekti. Güneşte göz kırpar gibi parlıyordu. Hemen içeri doğru koştum, sık çamların arasından olabildiğince hızlı ilerledim. Adanın merkezine vardığımda, eriyen karın içinden çıkan metal bir nesne gördüm. Bir çemberdi; tekerlek gibi.
Eldivenli ellerimle karı temizlemeye başladım. Parça parça ortaya çıktı: yükseltilmiş bir platform, tekerleğin altında daha büyük, yuvarlak bir yapı. Üzerinde bir yazı vardı: YENİDEN YAPILANDIRMA. Mandallar. Menteşeler.
Bu bir kapıydı. Daha doğrusu bir kapaktı.
Bu da neydi böyle? Bu adaya defalarca gelmiştim. Daha önce burada böyle bir şey yoktu.
Tekerleği çevirdim, kolayca döndü. Kapıyı çekerek açmaya çalıştım ama kıpırdamadı. Mührü hâlâ donmuş olmalıydı. Tüm gücümle çektim, sonuç yok. Tekme attım, sonra nefeslenmek için platforma oturdum.
Bir dakika sonra tekrar ayağa kalktım ve yeniden asıldım. Büyük bir “pat” sesiyle kapak açıldı ve beni geriye savurdu. Hızla toparlanıp açılan kapağa baktım. Karanlığa doğru inen bir merdiven vardı. Ne kadar derine indiğini ya da aşağıda neyle karşılaşacağımı bilmiyordum.
Bir refleks olarak cebimdeki fotoğrafı yoklarken cesaretimi topladım, buraya kadar gelmiştim. Aşağıdaki her neyse görmem gerekiyordu.
Kapağın kenarından geçip merdivene çıktım ve aşağı inmeye başladım. Yukarıdan gelen ışık kayboldukça karanlığa gömüldüm. Tedirgin adımlarla ilerlemeye devam ettim. İniş hiç bitmeyecek gibiydi.
Sonunda aşağıdan bir ışık görmeye başladım. Merdivenin sonunda, küçük bir koridorun başındaydım. İlk fark ettiğim şey, sıcaktı. Burası sıcaktı. Isı vardı. Artık sırılsıklam olmuş dış kat kat giysilerimi çıkardım ve merdivenin yanına bir yığın hâlinde bıraktım.
Aydınlık koridor çok uzun görünmüyordu. Sonunda köşeyi döndüğümde kendimi büyük, parlak bir odada buldum. Oda, ışıkları yanıp sönen, durmadan bipleyen makinelerle doluydu.
Yaşlı bir adam çılgınca bir makineden diğerine koşturuyor, kendi kendine homurdanıyordu. Yüzü derin çizgilerle doluydu. Dağınık beyaz saçları tam bir deli bilim insanı gibi görünmesine neden oluyordu.
Bu da neydi böyle?
Makinelerle o kadar meşguldü ki, beni fark etmedi. Ağzım açık onu izledim bir süre. Burada neler olduğunu zerre kadar anlamıyordum.
“Uyarı! Güvenlik ihlali! Uyarı! Davetsiz misafir tespit edildi!”
Yakındaki bir makine varlığımı algılayınca bağırmaya başladı.
“Kes sesini makine,” dedi adam kalın bir İskoç aksanıyla, alarmı susturmak için konuştuğu makineye vurarak. “Sana söylemiştim, burada kimse-”
O anda beni fark etti. Gözleri kocaman açıldı. Ayağa fırlayıp hızla yanıma geldi.
“Sen kimsin? Buraya nasıl girdin? Burada olamazsın!”
“Ben kim miyim?” dedim. “Asıl sen kimsin? Burası da neyin nesi?”
“Önce sen söyle! Beni nasıl buldun?” diye suçlayıcı bir tonla sordu.
“Bu küçücük adanın ortasında kocaman bir kapak var. Roket bilimi değil.”
“Kahretsin. Gizleme sistemi de bozulmuş olmalı.”
“Gizleme- ne?”
Elini sallayarak kafamı karışıklığımı umursamazca geçiştirdi.
“Gizleme sistemi. Evet.”
“Demek bugüne kadar kapağı hiç görmememin sebebi buydu...” sesli düşündüm
“Evet.” onayladı.
“Sen kimsin? Burası ne?”
Sorularımı tekrarladım. Bir an beni süzdü, sonra derin bir nefes alarak sakinleşti.
“Peki. Nasıl olsa yakında bir önemi kalmayacak. Benim adım Michael. Burası da Yeniden Yapılandırma.”
“Yeniden yapılandırma mı? O da ne demek?”
“Bir şeyi yeniden yapılandırmak, onu özgün hâline döndürmek-”
“Hayır! Kelimeyi biliyorum. Buradaki Yeniden Yapılandırma ne, ne yapıyorsunuz?”
“Yeniden Yapılandırma, otomatik küresel nüfus yönetim sistemidir. Çok uzun zamandır varız, teknolojiyle birlikte evrildik, hatta bazı teknolojileri kendimiz icat ettik. Şu anki sistemimiz gerçekten kusursuz. Eskilerini görmeliydin; çok ilkeldiler.”
“Otomatik küresel nüfus yönetimi mi? Nüfusu mu yönetiyorsunuz? Nasıl?..”
“Nüfusu kendini yok etmekten koruyoruz.”
“Korumak mı…?”
“Elbette. Gezegen nüfusunu, yaklaşan bir öz-yıkım belirtileri açısından izliyoruz. İnsanlar bunu bilerek yapmıyor belki, ama gidişat arada bir mutlaka oraya varıyor. Dünya liderleri bunu çok erken fark etti ve "Yeniden Yapılandırma" ortaklaşa geliştirildi.”
“Ne iş yaptığınızı hâlâ anlamıyorum.”
“Belirli kriterlerimize göre öz-yıkım işaretleri gördüğümüzde, sizi sıfırlıyoruz.”
“Sıfırlamak mı?”
“Evet. Sizi, farklı bir yol seçebileceğiniz bir noktaya geri alıyoruz. Merak etme, bunu hatırlamıyorsunuz bile. Dünya yoluna devam ediyor. Kimse zarar görmüyor.”
“Zarar görmüyor mu? Dışarıda olanlara ne diyorsun? İnsanlar öldü! Ailem öldü.”
“Ah… evet. Program küçük bir aksaklık yaşadı.”
“Küçük bir aksaklık?”
“Normalde program, yeniden yapılandırmanın başlayacağını haber veren bir uyarı verir. Kültürel olarak tanıdık ve rahatlatıcı bir şey seçer. ‘White Christmas’ı hatırlarsın. Uyarı gelir, herkes uykuya dalar, sıfırlama yapılır, sonra siz uyanırsınız. Daha mutlu, daha dost canlısı olursunuz. Hiçbir şey hatırlamazsınız.
Bu sefer program hata verdi. Nadiren olur ama olur. Uyudunuz, ama sıfırlama tamamlanamadı. Program kilitlendi. Bense burada, bir uyku odasında korunmuş hâlde bekliyordum. Altı ay içinde progam kendini düzeltemezse beni uyandıracak şekilde ayarlıydı. Ve işte buradayım.”
Fotoğrafı cebimde sıkıca tuttum. Kızlarımı düşündüm. Son aylarda yaşanan onca akıl almaz şeyden sonra belki tüm bunlar da gerçek olabilirdi.
“Peki ya kar?” diye sordum.
“Nanobotlar.”
“Nanobotlar mı?”
“Evet. Yeniden yapılandırmada kullandığımız yöntem bu. Normalde dağılıp kaybolurlar. Ama program hata verince birikmeye devam ettiler. Sonuç: kar.”
“Ama eridiğini gördüm!”
“Erimiyor, geri çekiliyorlar. Bu adada küçük çaplı bir test alanı olarak programı onarmaya çalışıyorum.”
Bu adam deliydi. Ama yine de tüm bunlar, altı aydır duyduğum her şeyden daha mantıklıydı. Lanetlendiğimiz, başka-soğuk bir boyuta geçtiğimiz, dünyanın sonunun geldiğini anlatan tüm o komplp teorilerinden.
“Ama bunu yapamazsınız,” dedim. “İnsanların kaderine karar veremezsin.”
“Ben vermiyorum. Program veriyor.”
“Yani bir makine herkesin kaderini mi belirliyor?”
“Evet.” dedi sanki bu dünyanın en normal şeyi gibi.
Cebimden işaret fişeğini çıkarıp ona doğrulttum. Michael şaşkın ve korkmuş görünüyordu.
“Anlamıyorsun. Her şeyi düzeltirsem herkes geri gelecek. Ailen de.”
Duraksadım. Kızlarım… Ama eşimi düşündüm. Tüm bunların bir saçmalık olduğunu düşünürdü. Ayrıca bir program tarafından "sıfırlanmak" kulağa hiç de güvenli gelmiyordu.
“Hayır,” dedim. “Burada bitiyor.”
“Üzgünüm,” dedi Michael. “Ama buna izin veremem.”
Bir düğmeye bastı. Oda dönmeye başladı. Dizlerimin üzerine çöktüm. Her şey karardı.
---
Bilincim geri geliyordu. Başımı tuttum. Acıyordu- ama hayır, iyiydim. Uzun zamandır ilk kez, üşümüyordum.
Etrafa baktım, evimizde, eşimle odamızdaydım. Harabe olduğunu gördüğüm bu evde hiçbir hasar yoktu, eskisi gibiydi. Hiçbir şey olmamış gibiydi.
“İyi misin, canım?” dedi Stella.
Kapı açıldı, kızlar yatağa atladı.
“Noel! Noel!”
Gözlerim bir anlığına farkındalıkla irileşti, hepsi bir rüyaydı. Evimdeydim, ve her şey yolundaydı.
“Mutlu Noeller canım,” dedi Stella.
Kendime gelmeye çalışarak başımı salladım.
“Mutlu Noeller!” dedim. “Hadi gelin, Noel Baba ne getirmiş bakalım.”
Hep birlikte ağacımıza ulaşmak için merdivenlerden inerken, açık pencereden Bing Crosby’nin “White Christmas” şarkısı içeri doldu.
Ç/N : Sizce sonra kar yağmaya başlamış mıdır? :)
Mutlu yıllar ❆
25 Temmuz 2025 Cuma
Rap Rat
Ç.N: Kusura bakmayın biraz üşengeçliğimden, birazda motivasyonsuzluktan hikayeyi geç attım. Yani bu hikayeleri okuyan var mı emin bile değilim. Varsa bile iki elin parmağını geçer mi bilmem. Yazın sonuna kadar buralar birazcıkta olsa canlanmazsa sanırım burayı bırakacağım.
9 Temmuz 2025 Çarşamba
Suicidemouse.avi
Aranızda 1930'lardaki Mickey Mouse çizgi filmini hatırlayan var mı? Hani şu bir kaç yıl önce DVD’ si çıkan. En büyük Disney hayranlarının bile bilmediği gizli bir bölümün olduğunu duydum.
Söylenenlere göre içinde pek de önemli bir şey yokmuş. Sadece Mickey'in ekran kararana kadar aynı 6 binanın önünden geçtiği 2-3 dakikalık bir döngüymüş. Aynı Taş Devri'ndeki gibi. Diğer tatlı melodilerin aksine arkada bir müzik bile yokmuş. Sadece 1,5 dakikalık sabit bir piyano sesi varmış. Ardından çizgi filmin bittiğini haber veren beyaz bir gürültü oluyor ve ekran kararıyormuş. Mickey sevdiğimiz eski neşeli Mickey değilmiş. Dans etmiyor veya gülümsemiyormuş; sadece senin veya benim gibi yüzünde normal bir ifade, kafası hafifçe yana eğik bir şekilde yürüyormuş. Bir veya iki yıl öncesine kadar herkes bölümün ekran karardığında bittiğini sanıyordu. Leonard Maltin’in tüm çizgi filmi bir DVD’de toplamaya karar verdiğinde bu bölümün işe yaramaz olduğunu düşünmüş. Ama yinede Walt Disney’in orjinal bir ürünü olduğundan dijital bir kopyasını çıkartmak istemiş. Bölümleri dijitalleştirip bilgisayarına yüklediğinde bir şey farketmiş, aslında bölüm 9 dakika 4 saniye uzunluğundaymış. Bu, içerideki gizli kaynağımın bana gönderdiği email (O Disney’deki yüksek düzeydeki yöneticilerden birinin asistanı olan ve Bay Maltin’i yakından tanıyan birisiydi): Siyah ekran, 6. Dakikaya kadar öyle kaldı, ardindan Mickey’in yürüyüşü ekrana geri geldi. Bu kez ses farklıydı. Arkada bir mırıldanma sesi vardı. Bir dilden bile değildi daha çok hafif bir ağlamaya benziyordu. Sonraki dakikada ses daha da arttı ve anlamsızlaştı. Mickey’in yürüdüğü kaldırım fizik kurallarına aykırı bir şekilde bükülüyordu. Artık Mickey’in yüzü hafifçe sırıtıyordu. 7. Dakikada mırıldanma sesleri kan donduran, duyması bile acı verici olan çığlıklara dönüştü. Arkadaki görüntü iyice bozuldu, renkler iyice birbirine girmişti. Mickey’in yüzü düşmeye başlamıştı; gözleri bir misket gibi çenesine doğru yöneldi. Artık yüzünün sol kısmını kaplayan bir gülümsemesi vardı. Binalar yıkılmaya başlamıştı. Kaldırımlar garip yönlere doğru ilerliyordu, ki bu biz insanların yön algısını aşan bir şekildeydi. Bay Maltin bu görüntülerden rahatsız oldu ve odayı terketti. Ardından videoyu sonuna kadar izlemesi ve gördüklerini not etmesi için içeri birisini gönderdi. Çıkarken kopyanın olduğu disketi alıp bir kasaya kilitledi. Korkunç çığlıklar 8. dakikayı biraz geçtikten sonra durdu. Sonrasında Mickey’in yüzünün ekranı kapladığı bitiş ekranı geldi. Arkada sanki bozuk bir müzik kutusundam çıkan bir şarkı çalıyordu. Bu böyle 30 saniye kadar devam etti. Fakat ben bu 30 saniye boyunca neler yaşandığını bilmiyorum. Odanın edışında dolanan bir güvenlik görevlisinden duyduğuma göre son ekrandan sonra odadaki personel soluk bir tenle dışarı çıkmış ve 7 kez “Gerçek acılar bilinmiyor” diye bağırıp hızlıca güvenlik görevlisinin silahını aldıktan sonra intihar etmiş. Leonard Maltin’den öğrendiğine göre bölümün sonunda ekranda Rusça “ Cehennem’in manzaraları izleyenleri içine çekiyor.” yazan bir metin belirmiş. Bildiğim kadarıyla bu yazıyı ölen personel hariç kimse okumamış. Bir çok çalışan bu videoyu RapidShare’den indirmeyi defalarca kez denemiş fakat deneyen herkes hızlıca işlerinden atılmış. Bu video internette var mı yok mu belirli değil. Fakat dedikodular doğruysa bu video şuan “suicidemouse.avi” ismiyle bulunuyor Eğer bu videoyu bulursanız sakın izlemeyin, ve saat ne kadar geç olursa olsun benimle iletişime geçin. Eğer Disney bir ölümü bu kadar iyi kapatmaya çalışıyorsa, büyük bir şeyler var demektir. Ç.N: Bu klasik hikayenin önceden buraya atılmamış olması garip geldi -driptrollge
30 Haziran 2025 Pazartesi
Please stay away from the deep web
Deep webden sürekli uzak dururdum. Orayı keşfetmeye yeteri cesareti olanlar, en çılgın, olağanüstü hikayeleri anlatırlar.İnsan deneylerini içeren siteler, kiralık katiller hatta insanları kendi güvenlik kameralarından izlemek. Bunlar çok delice. Fakat dürüst olmak gerekirse,onlara birazcık ilgi duymuyorum desem yalan olur. Sadece belirtiyorum, deep web araştırmamın arkasında herhangi kötü bir niyetim yoktu, sadece insanların söylediği kadar kötü bir yer olup olmadığını merak etmiştim. Karşıma ilk çıkan şey ölümü konu alan bir siteydi, bana rahatsız edici bir his verdiği için orada pek takılmadım. Beni rahatsız etmek biraz zordur, işte bu yüzden midemin henüz ilk siteyi kaldıramaması beni şaşırtmıştı. Ama her şeyin kusursuz olması gerekmez, değil mi? İnsanları güvenlik kameralarından izleyebildiğimiz başka bir siteye tıkladım.Çoğu ekranda boş oturma odaları ve teraslar vardı. Bazılarında hafif dolu odalar vardı, doldurulmuş hayvanların olduğu odalar, aptal noel işıkları ve sahte bir noel baba heykelleriyle süslenmiş odalar. Başka bir ekran yoga yapan genç bir kadını gösteriyordu, izleyici sayısı yüksekti, onu pek izlemedim İçimde bir şeyler beni hasta ve yanlış hissettirdi. Yani yaptığım şey mide bulandırıcıydı. Kafamı salladım, meragıma karşı gelerek faremi siteyi kapatmak için küçük z sembolüne götürdüm. Tam basacakken siyah bir ekranın altında "dikkatle ilerleyin” yazan mavi bir link gördüm. Dudağımı ısırdım, içimden bir ses siteden çıkmam için bağrıyordu, linke tıklama, buna tıklama buna değmez. Ya bir cinayetse, bu beni suç ortağı yapar mıydı. Ya birisi bir hayvanın derisini yüzüyorsa veya o tarz bir şeyse? Ardından tekrardan düşündüm,ya değilse? Faremi kapatma tuşundan linke götürmemi sağlayan şey neydi bilmiyorum, fakat sonunda burdaydım. Merağım sürekli ağır basardı, midemdeki kötü hisse ve kafamın içindeki korku duygusunun gücüne rağmen, bilmem gerekiyordu. Linkin nereye gittiğini bilmem gerekiyordu yoksa delirirdim. Fareme sol butonuna yavaşça tıkladım, linkin mor rengini alışını izledim. Ekran yavaşça yüklenirken ağzımın kuruduğunu hissettim. Sayfa, bir önceki güvenlik kamerası sitesine benziyordu. Tek fark burda sasece 1 ekran vardı. Oda betondan yapılmaydı ve karanlıktı. Gece görüşlü bir kamera veya benzer bir şey olmalıydı, çünkü her şeyde bir mavi-yeşillik vardı, ama belli belirsiz bir ışık olduğu söylenebilirdi. Yerde koyu bir sıvı birikintisi vardı. Kendime onun benzin olduğunu söybenzm, nedenini sormayın. Ekranın sağ tarafındaki ifak bir hareketlenme dikkatimi çekti, kafamı dikleştirdim ve laptobumun ekranına iyice yaklaştım. Bir kola benziyordu, sanki birisinin kolunun dirsekten aşağı kısmkısm. O orda duruyordu, aslında pekte hareketli değildi, hafifçe sarsılıyordu fakat tamamen hareketsiz gözükmesini engelleyemeye yeterliydi. Kafamı sallayıp kendime çenemi kapatmak için bir tokat atmadan önce ağzımdan “hey” kelimesi çıktı. Aptalcaydı. Ardından ordaki kişi ekranın soluna doğru yürümeye başladı. Midemin bulandığını, boğazımın karıncalandığını ve sıkıldığını hissettim. Boğazımdan bir kusmuk yükseldi. Ağzımın açıldı, gözlerim sonuna kadar açıldı, yüzüm iğrenmenin kelime karşılığı gibiydi. O genç bir kadındı, 25’ten büyük görünmüyordu. Uzun, siyah ve kirli saçları sanki çekilmiş gibi karmakarışıktı. Bir ayağını sürüklüyordu, toplallarken diğer zayıf ayağı işin çoğunu hâllediyordu. Kafası aşağıya, zemine bakıyordu. Ayağını betonda sürterken çıkardığı ses, odamda yankılanıyordu. Daha kötü olamayacağını düşündüm. Fakat yanılmıştım, hemde feci hâlde yanılmıştım. Aniden, kadın kafasını kaldırdı, ufak vücudu bir ton taşıyor gibi duruyordu. Etrafa baktı, gözleri yaşlarla ıslanmıştı ve siyah makyajı yüzünden aşağı akıyordu. Küçük kanlı iplerle dudağı dikilmişti. Büyük ihtimalle bağırmak için ağzını açmaya çalışmasından kaynaklı çıkan koyu kan çenesini lekelemişti. Onun zarif parmaklarıda beton zemindeki birikintiyle aynı renkle kaplıydı. Çok hâlsiz hissetmeye başlamıştım. Midem bulanıyordu. Kendime onun sahte olduğunu, büyük bir kandırmaca olduğunu söylemeye çalıştım. Gözlerim ekranın sol alt köşesini taradi. 5,623. Beş bin altı yüz yirmi üç kişi bunu izliyordu. Midemdeki hisse daha fazla dayanamadım. Lavaboya koştum, klozetin kapagını açtım ve içimdekileri çıkardım. İçimdeki her şey iğrenç hissetiriyordu. İşim bittiğinde lavabonun zeminine uzandım. Soğuk fayansın yanan vücudumu sakinleştirmesine izin verdim. Başım dönüyordu, kendi kendime linke tıklamam gerektiğini tekrarlıyordum. Çıkmalıydım, lanet pencereyi kapatmalı ve içimdeki merağı siktir etmeliydim. Fakat bunları yapmadığım için şuan kusmuk kokulu lavabonun zemininde uzanıyordum ve kafam ne yapacağım hakkında karışmıştı. Linki polise mi göndermeliydim? Onları şimdi mi aramalıyım? Aklıma ilk gelen şey linki kopyalanak ve polisleri bu konu hakkında bilgilendirmekti. Belki IP adresini takip ederler veya o tarz bir şeyler yaparlardı. Belki kadını tanırlar ve onu aramaya nereden başlayacaklarını bilirlerdi, belki kadının hayatını kurtarabilirdim. Eğer bunların hepsi izlenme için yapılan sahte bir şeyse gerçekten aptal gibi hissederdim, ama bu kumara giremezdim. Ortada böyle bir risk varken olmazdı. Ayağa kalkarken başı döndürücü hissi görmezden geldim, kapı kolunu tuttum be buraz sert bir şekilde çevirdim. Kapıyı açtığım anda, cebimdeki telefon titreşti. Bu ödümü kopartmıştı. Hafif bir panikle telefonu titreyen ellerimin arasına aldım. Kız arkadaşımın adını gördum, ve açmak için parmağımı kaydıddım. Sesim bozuktu, gözlerim ekranda, kadının yerde yattığı yeri bulmuştu. Onun ağlama sesleri odamın duvarlarında sekiyordu. Artık kusacak bir şey kalmamıştı ama hâla midem bulanıyordu. “Madelins, gördüğüm şeye inanmayacaksın” “Ne? Sen- sen iyi misin? Ağlıyor muydun? “Hayır, iyi değilim,” diye cevapladim gözlerimi ekrandan çevirirken, “Bilmiyorum, bana deep web’den uzak durmam gerektiğini söyledin, ama-“ “Benle dalga mı geçiyorsun?” Sesi endişeliden sinirliye bir saniyede geçmişti, “Sana o yerden uzak durman gerektiğini söyledim, beni dinlemedin, beni hiç dinlemedin.” “Orda bir kız var.” Dedim zayıf bir şeiilde, “O bodrum gibi bir yerde kilitlenmiş, onun ağzı... o... onun ağzı dikilmiş gibi, yüzü ve elleri kanla kaplı, ne yapacağımı bilmiyorum Madeline.” Kadının ağlama sesi daha da yükseldi, daha çaresiz ve boğuk. “Çok özür dilerim” “O şeyi kapa, geçmişini temizle, ve oraya asla geri dönme. Şaka yapmıyorum” “Ama polisleri aramam-“ “Hayır,” Sesi sertleşmişti, “Bunun ne bok olduğunu bilmiyorsun, büyük ihtimalle iğrenç izleyicileri toplamak için yapılıyor, senin gibi insanları. İnsanlar bunu sürekli yapıyor, işte bu yüzden sana ordan uzak durman gerektiğini söyledim, başına bir sürü bela alabilirsin.” Bir şey söylemedim, sessizce masama yürüdüm. Faremi ufak “X” sembolüne götürürken ellerim titriyordu. Gözlerim siteyi kapatmadan önce izleyici sayısının yavaşça artışını izledi. Şimdi öncekine göre daha kötü hissediyordum. “Tamam. Siteyi kapattım.” “Yarın nolur nolmaz bir rapor doldururuz. Ama şimdilik uyu ve o şeyden uzak dur. En başta oraya girdiğine bile inanamıyorum. Onunla tartışacak gücüm yoktu. Suçluluk duygusu vücudumu ele geçirdi, içinde boğuluyordum. Hissedebildiğim tek şey oydu. Telefonu kapatmadan önce ona iyi geceler dedim,özür diledim ve onu sevdiğimi söyledim. Uyumak için yatağa gittim, daha doğrusu uyumaya çalışmak için. Kendi yatak odamda olmak düzgün hissetmiyordu veya bilgisayarıma yakın herhangi bir yerde olmak. O kadının orada kapana kısılmış, bağırmayacak bir hâlde olduğu sürece rahat hissetmeyecektim. Bunun sahte olabileceğini biliyordum, ama bu gerçektende alınabilecek bir risk miydi? Deep web’de aahte olan şeyler hakkında Google’da bir araştırma yaptım ve bir sürü kurgulanmış eebcam videoları hakkında hikayeler okudum. Bu beni biraz daha iyi hissetirdi, fakat içimdeki hastalıklı suçluluk duygusunu bastırmaya yetmedi. Açıkça söylüyorum, uyuyamadım. Her gözümu kapagfığımda veya daldığımda, kadının yüzünü görüyordum, dudaklarını diken ipleri, ağzından dökülen kanı, parmaklarını , zemini. Gittikçe dahada rahatsız hissediyordum. En sonunda evden çıkmaya karar verdim, belki en yakın CVS eczanesinden biraz melatonin almak yardımcı olurdu. Yorganımı üstümden attım, anahtarımı ve cüzdanımı alıp ayakkabılarımı giydim. Soğuk hava müthiş hissetirmişti, ve kafamdaki düşünceleride sakinleştirmişti. Saate bakacaktım ki twlefonu evde unuttuğumu farkettim. Çokta büyük bir problem değildi, market evimden bir kaç dakika uzaklıktaydı. Bir melatonin ve işe yaramazsa diye güçlü bir uyku hapı aldım. Ayrıca kustuktan sonra içimdeki her şeyi döktüğümden rehidre bir paket su şisesi aldım. Eve döndüğümde çok, çok daha iyi hissediyordum. Ama bu ön kapımın açık olduğunu farketmemle son buldu. Evet, evi panik halindeyken terk etmiştim ama, asla, hiç bir zaman ön kapımı açık bırakmam. Kalp atışlsrım hızlandı. Arabamdan indim, kapıyı sessizce kapattım ve bagajı açtıp içinden sürekli orda tuttuğum levyeyi aldım. “ Orada kim var!” Eve doğru bağırdım, herhangi bir ses çıkmasını bekliyordum, “Orada kim var?” Sesim titriyordu ve zayıftı. Sadece sessizlik vardı. Levyemi kaldırıp bir darbe vurmaya hazır hâle getirdim, içeri girdim ve koltuktan telefonumu aldım, telefonumu alır almaz acil durum butonuna bastım ve bir 911 operatörüne ulaşana kadar bekledim. Ona evime birisinin zorla girdiğini düşündüğümü söyledim. Bana polisin yolda olduğunu söyledi. Evin etrafını yanlış bir şeyler varmı diye aradıktan sonra kız arkadaşımı aramaya karar verdim. Ona neler olduğunu söyleyecektim. Telefon çaldı, çaldı ve daha çok çaldı. En sonunda seslimesajı nı alınca kapattım. Büyük ihtimalle gecenin bu saatinde uyuyordu. 20 dakika kadar polislerin gelmesini bekledim. Polisler gelince, korkmuş bir yavru köpek gibi onlar odaları ararken yanlarında yürüdüm. En sonunda sasece bir rapor dolurdular ve evin yakınlarında herhangi bir durum için bazı arabaların olacaklarını söylediler. Onlar giderken, telefonuma Madeline'dan gelen bir arama var mı diye baktım, ama herhangi bir cevapsız arama yoktu. Ama aksine bir şeyi farkettim. Telefonumdan Madeline birkaç kez aranmıştı. Madeline'a Yapılan Arama: 03:12 Madelin’a Yapılan Arama: 03:14 Madeline’a Yapılan Arama: 03:17 Madeline’a Yapılan Arama: 03:20 Ardından 03:56’da yapılan bir arama daha ki bu ben eve varınca yapılmıştı. Zihnim bu aramaların benim tarafķmdan yapılmadığını anladığı anda otomatik olarak panikledi. Hızlıca mesajlara baktım, 03:23’te atılan bir tanesini okudum. “Hey, uyuyamıyorum. Evine geleceğim, içeri girebilmem için arka kakapın kilidini çar mısın?” O mesajı ben göndermemiştim. Cevabını farkettiğim anda mideme bir sancı girdi, kalbim göğsümde seslice atmaya başladı. “Üzgünüm, uyuyordum. Bu arada uyandırdığın için teşekkürler. Yine anahtarlarını mı kaybettin? Kildi açtım, geç kalma.” Hiç düşünmeden evimeeki tüm camları ve kapıları kikitledim. Elimde levyeyi sıkıca tutarken arabama atladım. Arabamın gidebildiği kadar hızlı bir şekilde evine sürdüm, trafik ışıklarını görmezden geldim. Oraya gitmem sadece 3 dakikamı almıştı, ama geç kaldığımı biliyordum. Evin arka kapıdına yöneldim, kapının ağzına kadar açık ilduğunu görünce vücudumdaki tüm gücrelerin yandığını hissedebiliyordum. Yüzüm sıcaktı, ellerim titriyordu ama yinede içeri girdim, levyeyi bir sopa gibi savurmaya hazır şekilde tuttum. Karanlık evin içinde dolaşırken duygularımı gizleyebildiğim kadar gizlemeye çalıştım. “Madeline?” Seslendim, “İyi misin bebeğim?” Hiçbir şey yoktu,sadece sessizlik. “Madeline?” Üst kattaki yatak odasından hafif bir çığlık sesi duydum. Ayaklarım ani bir hareketle merdivenlerden çıktı, kapıyı çarparak açtım. Onun boş yatağına, boş odasına baktım. Kafam karışmıştı. Çiğlığı tekrardan duydum. Fakat bu kez, onun bilgisayardan geldiğini duydum. Ekrana baktığımda donakalmıştım, önceden gördüğüm aynı siteydi, bir farkla. Bu kez bir değil iki kadın vardı. Birincisi zeminde yatıyordu, koyu sıvı birikintisinde hareketsizce duruyordu. İkini kızı tanıyordum, sesinden tanımıştım. Yüzünü gördüğüm anda kalbim parçalandı, yüzü kanlar içindeydi, onun gözleri dikilmişti. Çiğlığü kemiklerime vurdu, vücudumu ele geçirdi, duyduğum tek şey oydu. Onun yüzü saf korkuyla büzüşmüştü, sesi azaldıkça acınası bir hâlde ağladım, sesi iyice zayıflamıştı. Çenem kilitlenmişti, telefonumu alıp 911’i tekrardan tuşladım, fakat bu kez derin sesli bir adam cevap verdi. “ Aramamlıydın” Vücudum baştan aşağı titredi, telefonumun halıya düşüşünü duydum, nefesim boğazımda kalmıştı. Eğilip telefonu alıp arqmayı kapattım ve merdivenlerden aşağı koştum. Bunu nasıl yapmıştı? Polise yaptığım aramayı nasıl değiştirmişti? Arka kapıdan çıkarken kalbimin atışını hissedebiliyordum, bir çırpıda en yakındaki eve koştum. Kapıya vuruken ciğerlerimdeki tüm nefesimle bağırdım. En sonunda komşu kopuyu açtı, yüzü yorgun, korkmuş ve şaşkın gözüküyordu. Beni içeri aldı ve ona göz yaşları içinde olanları anlattım. Bunu telefonumdan yazıyorum. Şuanda ikimizde polise ulaşmaya çalışıyoruz. Fakat ne onun ne de benim aramalarım gitmiyor. Sanırım birileri bizim sinyallerimizle oynadı, sinyalimizi kesmiş bile olabilir fakat denemeye devam edeceğiz. Korkuyorum, kendim için korkuyorum, kız arkadaşım için korkuyorum, komşum için korkuyorum. Eğer benden bir daha haber alamazsanız, lütfen bu tavsiyeyi kalbinizin içine alın. Deep web’den uzak durun. Tanrı aşkına, lütfen, lütfen deep web’den uzak durun. Ç.N: Biraz geç attım kusura bakmayın -driptrollge
20 Haziran 2025 Cuma
I clicked one of those spam pop-ups as a kid
18 Mayıs 2025 Pazar
Mereana Mordegard Glesgorv
Youtube’da Mereana Mordegard Glesgorv isimli bir video var. Eğer bunu Youtube’da aratırsanız ekrana bomboş bakan, son 2 saniyede gülümseyen bir adamın videosunu bulacaksınız. Videodaki arkaplanın neresi olduğu ise belirli değil.
Aslında bu, gerçek videonun ufak bir parçası.
Gerçek video 2 dakika uzunluğunda. Video, onu izleyen 153 kişinin kendi gözlerini oyup Youtube’un San Bruno’daki ana ofisine postalamalarıyla silindi.
Videoyu izleyen insanlar kollarına bir şifre yazarak farklı yolarla intihar etti. Kollarındaki şifre çözülemedi.
Kurbanların gözlerini oyduktan sonra Youtube’un ofisine nasıl postaladığı bilinmiyor.
Youtube insanların videoyu izlememesi için videonun ilk 20 saniyesini otomatik olarak siliyor.
Orijinal videoyu youtube çalışanlarından sadece birisi izledi. Videonun 45.saniyesinden itibaren çığlık atmaya başladı. Bu adam şu anda sedasyon altında ve gördüğü şeyi anlatamıyor.
Odadaki diğer kişiler sadece yüksek bir sondaj sesi duyduklarını söyledi. Onlardan hiçbiri ekrana bakmaya cesaret edememişti.
Videoyu yükleyen kişi bulunamadı, videonun IP adresi yoktu. Videodaki adamın kim olduğu hiç bir zaman bulunamadı.
Ç.N:Bu hikaye klasiklerden, çok kısa farkındayım. Şu sıralar fazla meşgul olduğumdan pek aktif değilim. Fakat yaz gelince haftada en az 1 hikaye atmaya çalışacağım.
-driptrollge
1 Nisan 2025 Salı
The things without feelings
Bazen tuhaf şeyler hatırlarız. Birkaç gün önce oyuncak reyonundan geçiyordum. 2 yaşındaki (yakında 3 yaşına girecek) yeğenimin doğum günü için bir şeylere bakıyordum. Kuyruğunu çektiğinizde kafası aşağı yukarı sallanan bir kaplumbağadan başlayıp, ejderha ve peri prensesi karışımı gibi görünen pembe renkli bir şeye kadar her şey parlak renkli ve hoştu.Ve orada, reyonun tam ortasında, seyrekçe bir araya getirilmiş bir grup Care Bear oyuncağı vardı. Aşırı tatlı ve sevimli gözleri, üç yaşındaki küçük bir kız için ne kadar harika bir hediye olacaklarını söylercesine bana bakıyordu. Elimi uzattım ve koyu mavi Grumpy Bear'ı aldım. Ayıların arasında yıllar boyunca en az değişime uğrayan oydu. Bence bunun sebebi onun zihninin çok güçlü olmasıydı. Akıl sağlığını korumak için şeklini ya da biçimini değiştirmesine gerek kalmamıştı.
Ayıyı geri yerine koydum ve ona baktım. Düşünmesi bir garip.
Ama tuhaf bir Care Bear hikayesine sahipti. Ya da belki ateşim varken gördüğümü
sandığım bir rüyaydı. O sırada hasta olduğum için bu kulağa daha cazip
geliyordu. Karnındaki küçük fırtına bulutuna bakar bakmaz hatırladım.
Öğleden sonra güneşli bir mart günüydü. 38 derece ateş ve
kusmadan dolayı o gün okula gidememiştim. Sabahın erken saatlerinde
hastalığımın en kötü evrelerini atlatmıştım ve şimdi koltukta televizyonda
önüme ne çıkarsa izliyerek keyif çatıyordum. Annemin birkaç işi vardı bu yüzden
evde yalnızdım. Normalde dondurucudan dondurma çalarak bu özgürlüğü suistimal
ederdim. Ama çok yorgundum ve hala biraz midesi bulanmış hissediyordum.
Bu durum ışıl ışıl renkli ayıların ekrana geldiğinde kanalı
neden değişmediğimi açıklayabilir. Dokuz yaşındayken, Care Bears'ı izlemenin
iyi bir şey olacağı yaşı çoktan geçmiştim. Ama yorgun ve hala biraz hasta
olduğum için ekranda durmasına izin verdim. Kötü adamın Profesör Coldheart
adında biri olduğunu hatırlıyorum. Donmuş mavi cilt, beyaz saç ve pedofili
bakışlarıyla düşük bütçeli Bay Freeze çakması gibi duruyordu. Onun tüm olayı
duygulardan nefret etmesiydi. Cidden bana şu aptal Captain Planet kötü adamlarından
birini hatırlatıyordu. Neden çevreyi kirletmişlerdi? Çünkü eğer yapmasalardı
kötü adam kavgası olmazdı da ondan! Ama belki de emekleyen çocukları hedef alan
bir gösteriden çok fazla şey bekliyorum.
Duygular hakkında bir sürü ileri geri konuşan tüylü küçük
maskotlar sürekli neşe ve özen göstermek üzerine durmadan konuşuyordu. Hasta
olsam da olmasam da kanalı değiştirmek için kalktım çünkü bir kez daha şefkat
kelimesini duymak zorunda kalırsam asıl o zaman hasta olacaktım. Ve sonra
Profesör Coldheart uzun siyah bir kitap çıkardı. "Ama bana söz verdiler,
onları çağırırsam, tüm hisleri sona erdirecekler!" Coldheart kitabı
açarak haykırdı.
Küçük ayıcıkların hepsinin kafası karışmış görünüyordu.
Grumpy Bear dışında hepsinin. "Care Bears, onun o kitabı okumasına izin
vermeyin!" diye bağırdı. "Tender Heart, bakış gücünü getir!"
Karnında kalp olan küçük, kırmızımsı kahverengi bir ayı
başını salladı. “Care Bears, sıraya girin!” diye seslendi. Ama o bunu yaparken
bile Coldheart ilahi söylemeye başladı. Yere oturdum ve gözlerim fal taşı gibi
açılmış bir şekilde onu izledim. Söylediği tek kelimeyi bile anlayamıyordum.
Hayır, bu bir yalan. Daha doğrusu, tam olarak doğru değil. İngilizce
konuşmuyordu. Daha önce duyduğum hiçbir dili konuşmuyordu. Ama zihnim resimler
oluşturuyordu. Ve mutlu değillerdi. Yıldızları yiyen büyük siyah kütleler ve
dünyanın etrafını saracak kadar uzun kıvranan ve kıpırdayan şeyler
içeriyorlardı.
Tender Heart elini başına götürerek duraksadı ve diğer
ayılar da hemen onu takip etti. “Yıldızları beklerler,” diye mırıldandığını
duydum Tender Heart'ın.
Coldheart'ın arkasında mağaramsı bir geçit açıldı ve
kıkırdadı, delilikle dolu ve neşesiz bir kıkırdama. Grumpy Bear ayağa kalktı ve
dehşet içinde ona baktı. Görüş alanının kenarında titreşen gölgemsi şeyler
ekranda belirmeye başladı, açıklıktan geliyorlardı. Geriye dönüp baktığında, bu
fantastik bir şeydi. Böyle bir şeyi daha önce hiç görmemiştim. Gölgemsi
şeyler ayılara doğru uzanıyordu. Grumpy Bear'ın karnı parıldadı ve birkaç
gök gürültüsü bulutu çağırdı. Onları ayılar için koruyucu bir bariyer
oluşturmak için kullandı; şimşekler bu bulutlardan fırladı ve gölgemsi şeyler
yaklaştıkça onları çarpıp cızırdattı.
Yine de bu yeterli olmayacaktı ve itiraf etmekten utanmama
rağmen, dokuz yaşındaki küçük benliğim biraz korkmuştu. Gölgemsi şeyler şu anda
benim kafamda dolaşan şeylere çok garip bir benzerlik taşıyordu. Grumpy Bear,
Coldheart'ta sonra ayılara, ve sonra tanrıya yemin olsun ki bana
baktı. Yani, “kameraya” bakıyormuş gibi yaptığını biliyorum ama sanki beni
ve izleyen diğer herkesi görebiliyor, korkumuzu hissedebiliyordu. Başını
salladı. “Bağlantıyı kesmem gerekiyor,” dedi Coldheart'a dönerek. Gözlerini
kapattı ve konsantre oldu. Karnı daha önce gördüğümden daha parlaktı.
Devasa bir fırtına bulutu üzerlerinde belirdi ve tüm binayı
doldurdu. Coldheart hayranlıkla yukarı baktı. Ardından, devasa bir yıldırım
çaktı. Önce, Coldheart’a isabet edeceğini sandım. Ancak, onun yerine yıldırım
ayaklarının dibine düştü. Coldheart çığlık attı ve geriye sıçrayarak dengesini
kaybetti. Ve tam o anda, arkasındaki portala düştü, hâlâ siyah kitabı
tutuyordu. Güçlü bir gök gürültüsü duyuldu ve ekran tamamen beyaza döndü. Bir
anlığına, televizyonun zarar gördüğünü ya da bir elektrik dalgalanması yaşandığını
düşündüm. Ama birkaç saniye sonra görüntü yeniden netleşti.
Grumpy Bear şimdi yerdeki her ayıya tek tek gidiyor, onları
yerden kaldırıyor, sırtlarını sıvazlıyor ve birkaç cesaret verici söz
söylüyordu.
"Onunla yaşayamam," dedi karnında yonca sembolü
olan yeşil bir ayı. "Birçok şey gördüm, çok fazla şey..."
"Endişelenme, Good Luck," dedi Grumpy, ayının
sırtını sıvazlayarak. "Buna gerek kalmayacak. Hiçbirinizin..."
Reklamlar başladı.
Ardından jenerikler oynamaya başladı. Kanepeye doğru
sürünerek geri gittim ve kendimi yukarı çektim. Hafif bir hayal kırıklığı
hissettim. Grumpy'nin ne demek istediğini öğrenmek istemiştim.
Ama bunu aklımdan çıkardım. Sonuçta sadece bir Care
Bears bölümüydü. İlk filmin kısa bir süre sonra çıktığını
hatırlıyorum, seriyi bir nevi yeniden başlatmıştı. Artık Coldheart yoktu ve bir
sürü farklı pastel renkli hayvan, ayılarla birlikte oynayacak yeni karakterler
olarak eklenmişti. O bölümü bir daha asla görmedim ve onu bulmak için
uğraşmadım.
On üç yıl sonra, kendimi eyalet dışında bir üniversitede
İngiliz Edebiyatı dersinde buldum. Bu, birinci sınıflardan son sınıflara kadar
herkesin katılabildiği derslerden biriydi. Son senemdeydim ve genel eğitim
kredilerimi tamamlamak için rastgele bir ders seçmem gerekiyordu.
Nedense, dersin sonunda bir grup olarak çocukken izlediğimiz
diziler hakkında konuşmaya başladık. Konu eninde sonunda Care Bears’e
geldi.
"Biliyor musunuz, dokuz yaşımdayken en garip
bölümlerden birini izlemiştim," dedim. Coldheart ve kitapla ilgili
dramatik sahneleri hızlıca özetledim. Herkes bana delirmişim gibi baktı.
"Bu sahneyi gerçekten izlediğine emin misin, yoksa
sadece halüsinasyon mu gördün?" diye sordu sağımda oturan ve
herkesin Patster diye çağırdığı çocuk.
"Bekleyin, o haklı!" diye
haykırdı Cally adında sarışın bir birinci sınıf öğrencisi. "Ama
o Coldheart değildi, No Heart’tı!"
"No Heart da kim?" diye sordum, ona dönerek.
Reklamlar başladı.
"O, Nelvana serisinin ana kötü
karakteriydi, DiC bölümlerinden sonraki seride. Senin
bahsettiğin gibi siyah bir kitabı vardı. Ve tüm ayılar şaşkın görünüyordu,
Grumpy hariç. O panik içindeydi. Ve No Heart, gölgemsi canavarlarından oluşan
grubuna Gençler diyordu." Güldü. "Nasıl bittiğini
bilmiyorum. Beni o kadar korkutmuştu ki kanalı değiştirmiştim." Başını iki
yana salladı. "Ama sonuçta Care Bears dizisiydi, ne kadar
korkutucu olabilirdi ki?"
Bir an için düşünceli bir ifadeye büründü. "Ama Nelvana serisinin
sonlarına yakındı. Hatta belki de son bölümüydü."
"Evet, ben ikinizin de akıl hastanesinden daha deli
olduğuna oy veriyorum," dedi Patster ve grup kahkahalarla ona katıldı.
Ama bu konuşma merakımı uyandırmıştı. Okulda, öğrencilerin
ücretsiz kullanabildiği ve tam 56 kbps hızında inanılmaz bir
çevirmeli ağ bağlantısıyla çalışan bilgisayarlar vardı. Burası 1998’di;
internet, bugünkü gibi anında cevap veren bir yer değildi. Hatta Google
hâlâ Google Beta olarak biliniyordu ve yeni olduğu için ona
şüpheyle bakıyordum. Sonunda Yahoo’yu kullanmaya karar verdim. Ve
size söyleyeyim, o zaman ne kadar kötüydüyse şimdi de pek farklı değil.
Saatler süren aramalarımın ardından hiçbir ipucu bulamadım.
Ne Cally’nin bahsettiği bölüme ne de benim hatırladığım bölüme dair tek bir
bilgi kırıntısı bile yoktu.
Bu konuyu orada bıraktım. O zamandan beri birkaç
farklı Care Bears serisi yapıldı. Ayılar gelip geçti, ama
Grumpy, benim görebildiğim kadarıyla hep oradaydı ve neredeyse hiç
değişmemişti.
Bazen, her serinin sonunda garip bölümler gören başka
insanların olup olmadığını merak ediyorum. Ama içten içe... gerçekten bilmek
istemiyorum. Eğer bilseydim, kabul etmek istemediğim bazı gerçeklerle yüzleşmek
zorunda kalırdım.
Dalıp gittiğim düşüncelerden sıyrılarak oyuncak reyonundan
ayrılmaya hazırlandım. Son bir kez dönüp Ayılara baktım.
Sonra, neredeyse içgüdüsel bir hareketle, elimi uzatıp Grumpy
Bear’ı aldım.
Belki de ona en azından bu kadarını borçluydum.
Ve belki de, yeğenimin uyurken yanına sokulabilecek daha
kötü şeyler vardı.
