Dylan eve girer girmez ardındaki kapıyı kapatarak 'Balım,ben geldim.'dedi. Apartman güzeldi yani 1812'de yapılan bir bina için güzel denilebilirdi.Eski tip bu bina artık 4 farklı daireye ev sahipliği yapıyordu.Daire sadece ikisi için mükemmelin ötesinde idi. Tavan on beş metre yüksekliğinde olmakla beraber dokuz metre uzunluğundaki dev penceler eve 'yüksek sınıf' havası katıyordu ve mutfak kesinlikle standartlarla uyuşmuştu.Bina mükemmel olmasına rağmen her iki yüzyıllık binadan beklenildiği gibi kendine has bir biçimde ürkünç görünüyordu
'Merhaba Balım' dedi karısı gülümseyerek,Jasmin,misafir odasından çıkarken.
'İşin nasıl geçti?'diye sordu ona sarılıp,öptü.
Ela gözleri ona aşağıdan bakıyordu.
Kendisi Dylan'dan haylice kısaydı.
Dylan eve göz gezdirirken'Gayet iyiydi,hiç berbat olmadı.Evi düzenleme işi nasıl gidiyor?'diye sordu.Birkaç kutu hala kapalıydı ama üç gün öncesine kıyasla meredeyse hiçbirşey kalmamıştı.
'Bu iyi,neredeyse yerleştik.Bitmek üzere.'diye karşılık verdi Jasmine.
'Evet görüyorum.Aa,çantamı arabada unuttum !' sonra öptü 'Seni seviyorum.'dedi.Çantayı alıp,kapıyı kapattı.
Üç odalı bina ,neredeyse unutulmaz ,kasvetliydi az gelen güneş de gitmişti.Ana kapıları açarak konferans salonunu andıran ortasına kocaman mavi bir halı serilmiş ana koridora ilerledi.Sağ kısımda iki kapı yan yanaydı,3 ve 4 onunkisi 4'tü.İki tane de öbür tarafta kapı vardı bir tanesi yukarıya doğruydu ve Dylan oraya yeni birilerinin yerleştirileceğini biliyordu ama öbürü bodruma inen merdivenlere açılıyordu.Dylan'ın oraya gitmek için bir nedeni yoktu,ev zaten eşi ve kendisinin eşyaları için yeterince büyüktü ama o yine de merakına yenilip inmeyi seçti ve bodrum katına açılan kapıdan aşağıya indi.Batan güneşin ışıkları pencelerden sızıyordu ve duvarlara çarpıyordu.Merdivenler oldukça yeniydi.Derin bir nefes aldı ve inmeye devam etti.Taş duvarlardan dolayı biraz serindi.
Birçok kapı vardı aşağıda belli ki eskiden sınıf olan yerler şimdi böyle depo olarak kullanılıyordu.Odalar arasındaki duvarlar oldukça eskiydi,hatta tuğlalar dibindeydi.İlk iki oda arasında koridor vardı.Dylan ilerledikçe pencere olmadığını sadece ufak aydınlanma olduğunu fark etti.Ber adım attığında yerden toz kalkıyordu.Belli ki uzun zamandır buraya birileri gelmemişti.Sağında ufak ışıkların belirdiği odaya açılan bir kapı vardı,odaya girer girmez penceler olduğunu ama siyaha boyanmışlardı ve gelen ışık sadece pencerenin aşınan bir kısmından sızıyordu.Odada birkaç dolap,bir yatak başlığı,ve kutular vardı.Kutular ve eşyalar tozla kaplıydı,birkaç böcek kıvranarak pencereden girdi ve yerde düşüp öldüler.Odada derin kızıl bir hava vardı ve tozlu yatak başının arkasında birşey vardı…şey.Duvara yaslanmış uzun birşey.Dylan o şeye yaklaşınca etrafı korumak için çok kat battaniye ile sarılmış ve bantlanmış olduğunu fark etti.
Biraz daha düşündü,eğer böyle sarılıp korunacak kadar önemli ise niye buraya bırakılmıştı ki ?
Başka hiçbirşey sarılı değildi,ilk odalarda lambalar,aynalar ve diğer kırılabilir şeyler de vardı.Neden bu şey bu kadar özeldi?
Dylan yine merakına yenildi ve yatak başlığını çekip bantları açmaya başladı.Tek tek battaniyeleri açtı ve çok eski ahşap çerçeveli bir aynayla karşılaştı.Ahşap çerçeve koyu renkliydi ve aynayı hoş gösteren bir hava katıyordu.Çerçevedeki tozları parmaklarını çerçevedeki oluklarda gezdirerek sildi.Çerçevenin etrafı yabancı olan tek çizgi simgeler vardı.Aynanın üstünde bir katman toz olmasına rağmen bir görüntü vardı.Eliyle sildi ve bir silmesi bile aynada görüntüsünü ortaya çıkardı.
Kahverengi gözleri ona bakıyordu,ne kadar normal görünse de aynadaki kendi yansıması ona rahatsız bir his vermişti.Birşeyler doğru değildi ama tıpkı diğer aynalarda gördüğü yansımalardan bir farkı yoktu.
Elini aynaya koydu ve daha yakından bakmaya devam etti.Belki de gözleri yorulmuştu veya normalden uzun ve yorucu iş gününün izleri olan göz torbaları olmuştu…Hayır.Göz torbaları oluşmamıştı,gözleri gayet iyiydi.
'Burada olmamalıydın.'dedi James,Dylan'ı yerinden sıçrattı.
"Korkuttun,adamım.'
James sessizliğini korudu.Üst katta eşi ve kızıyla beraber yaşıyordu James.
"Burada olmamalıydın.'diye tekrar etti.
'Sadece etrafa bakıyordum.Senin mi ?'diye sordu Dylan parmağıyla aynayı işaret ederek.
'Benim değil,onların."diye yanıt verdi James elinde bir baltayla ışığa yaklaşarak.
'James iyi misin ?'diye sordu Dylan
'Uzun,uzun zamandır iyi değilim.'dedi James biraz daha yaklaşarak.
James ifadesizce baltayı kaldırarak Dylan'ın kafasına sapladı.Balta tam alnının ortasında derine sıkıştı be onu saniyesinde öldürdü.James baltayı çıkardı ve aynanın karşısına geçti ve yüzüne genişçe bir sırıtış yayıldı.Dylan'ın bedenini aynaya karşı yerleştirdi,bir adım geriye çekildi.Birkaç dakika geçtikten aona aynadan ince bir el yavaşça uzanıp,cesedi aynanın içine çekti.
Biraz daha geçtikten sonra aynada olması gerektiğinden başka birşey olmayınca James sabırsızlanarak ayağıyla yere vurarak ritim tutmaya başladı.
Aynadan gelen soğuk hava tüm odayı kapladı.Aynadan bir ayak,sonra bacak çıktı.Tamamı James'in karşısına çıkana dek Dylan gibi gözüküyordu hatta Dylan'ın dakikalar önce sahip olduğu aynı kıyafetler,aynı saç stiline sahipti.Ancak o Dylan değildi.O herneyse bacakları ve ayakları dönmüştü ve kolları,elleri hiçbir şekilde mümkün olmayacak pozisyondaydı.
Yaratık vücudunu döndürmeye başladığında çatlama sesleri havayı zımbalar gibiydi.Bir dakikada tamamen düzeldi.Şimdi her açıdan Dylan gibiydi.Yaratık o hafif ışıktan günahkar bir sırıtma ile baktı.Yaratık 4 numaralı odanın kapısını açtı ve içeri adımını attı.
Tıpkı Dylan'ın tonunda dediği gibi:
'Balım,geri döndüm.'
Merhabalar,Ben Meri ve sizinle ilk çevirimi paylaşmış bulunmaktayım.Aslında bu bloğu hayalet bir biçimde aşırı uzun süredir takip ediyordum dedim ki neden olmasın ve işte buradayım Umarım beğenmişsinizdir,çok ürpertici bir etkisi yok ancak betimlemelerle falan olsun güzel pekiştirilmiş.Bu ilk olduğu için kısa ama yakın zamanda daha uzun bir pastayla görüşmek üzere.
6 Ağustos 2017 Pazar
30 Temmuz 2017 Pazar
Josephine Is Dead
Josephine Richardson uyandı. Nefes nefese doğruldu. Nerede olduğunu anlaması kısa bir süre aldı: odasında, yazı makinesinin önünde. Kendi kendine yine yazı makinesinin önünde uyuyakaldığı için güldü, ama bu düşünce onun ne zamandır uyuduğunu merak etmesini sağladı. Ayağa kalktı, kemikleri kırtladı ve kasları gerildi. Çıplak ayakla attığı adımlarını mutfağa yönlendirdi. Güneşten anlaşıldığı kadarıyla sabah olmuştu ve Marc dün gece eve gelmemişti. Yine.
Hayal kırıklığı ve rahatlamanın arsında bir duygu hissetti. Ama güneş ışığı tenini ısıtıyordu ve kahvenin kokusunu alabiliyordu. Kahveyi ne zaman yapmaya başladığını hatırlamıyordu, ama herhalde bir ara yapmış olmalıydı.
Masaya yaslandı ve derin bir nefes aldı.
"Lanet olası, eve gelmeyeceğini söylemek için aramadı bile," kısık bir ses mırıldandı. Josephine sıçradı. Sırtını duvara yasladı, kalbi göğüs kafesinden fırlayacak gibi atıyordu. Mutfağa doğru paytak paytak yürüyen, kısa boylu, bornozlu bir kadın gördü. Kadının göz altı torbaları vardı ve bir tutam kahverengi saçı, yuvarlak başıyla oldukça uyumlu duruyordu.
"Sadece eve gelmedi... Yine."
"Kimsin sen?" Josephine sordu.
"Ve Marc'ın eve gelmediğini nereden biliyorsun?" Josephine ikisinin birlikte olduğundan ve kadının şimdi hiçbir uyarı olmadan 'ev hanımı'nı oynadığını sanmasından şüphelenmeye başladı.
"Çürümüş bir bok. O tam olarak bu," Kadın homurdandı, Josephine'nin kahvesinden kendine bir fincan doldururken.
"Pardon," Josephine seslendi. "Eğer kocam hakkında böyle konuşmasaydın bunu anlayışla karşılayabilirdim. Ve bana böyle gizlice yaklaşmış olman çok kabaca ve-"
"Siktir et onu," sözünü bir başka söylenme ile kesti. Josephine kadında azıcık bile terbiye olup olmadığını düşündü.
Josephine Richardson uyandı, eskimiş, tozlu yazı makinesinin önünde. Aşkını bunca zamandır nasıl yalnız bırakabilmişti? Bugün onunla biraz ilgilenmeliydi. Makinenin tuşlarına hafifçe dokundu, soğuklardı ve davetkar görünmüyorlardı... Bir dahaki sefere bakkaldan kağıt almalıydı. Josephine ayağa kalktığında, bileklerini çıtlattı ve omuzlarını esnetti. Odasında yanlış olan bir şeyler vardı. Mobilya düzeni farklıydı. Bununla ilgili düşünmemeyi tercih etti, belki de dün gece haplarından fazla içmişti ve etkileri hala sürüyordu. Bu mantıklı görünüyordu.
Mutfağa doğru kahvenin kokusunu takip etti. Ayakları mutfağın ahşap döşemesine deydiği anda, kaskatı kesildi. Sandalyelerden birinde bir kız oturuyordu. Josephine hiçbir zaman çocuklarla fazla zaman geçirmemişti, ama bu küçük kız yedi yaşında falan görünüyordu.
"Marc mı buraya girmene izin verdi?" Josephine sordu. Kız çok şirin görünüyordu; açık tenliydi, koyu renkli saçları uzundu ve kocaman gözleri vardı. Josephine çocukken ona benzeyen bir kızla tanışmıştı. Kızın adı Alice'ti ve birlikte yolda kara kurbağası yakalamaya gitmişlerdi. Josephine hala kızın düşüşünü ve güzel mavi elbisesini mahvedişini anımsayabiliyordu. Kızın annesi büyük ihtimalle ona akşam spatulayla vurmuştu.
"Kimsin sen?" Josephine tekrar sordu. Cevap yoktu. Ona biraz yaklaştı ve yanında oturmak için bir sandalye çekti. Küçük kız çığlık attı.
Josephine Richardson uyandı. Yazı makinesi için biraz kağıta ihtiyacı vardı. Yazmak için kağıtı bile olmadan orada uyuyakalmış olması garipti. Her taraf zifiri karanlıktı. Ayağa kalktı ve ışık şalterine doğru yolunu hissederek bulmak için sırtını duvara yasladı. Şalter eski yerinde değildi. Ofladı. Son zamanlarda her şey garip gitmeye başlamıştı, ama asla tam olarak nedenini gözden geçirmemişti.
Yedek odalarını bulmak üzere salondan geçti. Belki de Marc orada uyuyakalmıştı, ona bir bakmalıydı.
Kapının altından mavi bir ışık hafifçe yayıldı, Josephine yolunu misafir odasına yönlendirdi. Köşedeki gece lambası, şimdi yabancı görünen odaya hafif bir ışık yayıyordu. Gözleri etrafında gördüklerine bir anlam vermeye çalışırken, kalp ritminin hızlandığını hissetti.
Burasının çocuk odası olmaması gerekiyordu, ama öyleydi. Bu oda onun çocuk odası yapmalarını istediği yer bile değildi. Marc ona sürpriz yapmaya mı çalışıyordu? Ama oradaki kimin bebeğiydi?
Plastik beşiğe doğru eğildi. Bir bebek vardı orada, onun olmayan bir bebek. Sarı saçlı, yuvarlak yanaklı bu bebeğin bir erkek olduğunu tahmin etti. Bebeğin eline dokunmak için yavaşça aşağı uzandı, onun orada olduğuna dair bir ispata ihtiyacı vardı. Bebek konumunu düzeltti ve küçük burnundan uzun bir nefes verdi.
Josephine kız bebeğinin ismini Eleanor koyacağını hayal etmişti, first lady'den sonra. Kalbi acıdı ve eli karnına gitti. Karnı nemliydi.
Diğer odada, Josephine yine küçük kızı buldu. Odadan içeri doğru yürüdü. Küçük kız gözleriyle pembe bir örtünün üstünden dışarıyı dikizliyordu. "Beni görebiliyor musun?" Josephine fısıldadı. Bunun garip bir soru olduğunu farketti sonra, zaten her şey garipti. Küçük kız kımıldamadı.
"Marc'ın nerede olduğunu biliyor musun? Şimdiye eve gelmiş olması gerekiyordu." Bunu sorduktan sonra Josephine, kız için gece geç bir saatte, odasında tanımadığı bir kadın görmenin garip olduğunu fark etti. Biraz daha uygun davranmaya karar verdi. Şifonyerin üzerinden oyuncak bir kaplan aldı ve yumuşak bir sesle, "Oyuncaklarını sevdim," dedi.
Kızın nefesi kesildi ve Josephine'nin koşarak yanından geçip odadan çıktı.
Josephine Richardson uyandı. Yazı makinesinin tuşları gözyaşlarıyla ıslanmıştı. Marc evde değildi ve kimse Josephine ile konuşmuyordu.
"Neden beni darmadağınık halde bıraktın?" hiçliğe sordu.
Sonra yolu açmak için duvarlara doğru yaslanmak zorunda kaldı. Küçük kız odada bir arkadaşıyla oynuyordu. Josephine sadece baktı ve onların kendisini fark etmelerini bekledi.
"Benim kaplanım sihirli," dedi küçük kız. "Bazen uçuyor."
Mutfakta kahverengi saçlı kadın, başını ellerinin arasına almış, masada kahvesiyle oturuyordu. Uzun boylu, akşamdan kalma bir adam kadının karşısına oturdu. Josephine'e Marc'ı hatırlattı.
"Delirmiş gibi konuşuyorsun," dedi adam kadına, sakin bir sesle.
"Sana ne demeliyim bilmiyorum, Andy. Bu sorunlar bayağı derin. Her gece sihirli bir kaplanının olduğunu söyleyerek uyanıyor."
"Evet, çocuk işte. Benim anlamadığım senin ona inanıyor olman," adam arkasına yaslandı ve kollarını göğsünde birleştirdi. Josephine mutfak duvara yaslandı, başını duvara yaslarken küt bir ses çıkmasına izin verdi. Kadın direkt ona baktı. Josephine kadının onu nasıl her zaman görebildiğini merak etti.
"Sanırım bir şey duydum," diye mırıldandı kadın, ılık kahvesinden yudum daha aldı.
"Racheal, çocukları bu şeylerle korkutmanı istemiyorum, hepsi bu."
"Andy, burada bir şeyler yanlış gidiyor. Kızımız her gece kalkıyor, işte fiziksel kanıt. Sen hiç korku filmi izlemedin mi? Biz şu an tam da 'aile oradan uzaklaşırsa' her şeyin iyi olacağı noktadayız."
Josephine tam olarak ne hakkında konuştuklarını bilmiyordu.
Adam ayağa kalktı. "Kanıtla, o zaman taşınırız. Ama o zamana kadar bundan bahsetme."
Josephine, Marc'ı düşündü.
Kızlar anne ve babalarına katılmak için mutfağa girdiler.
Josephine'in bacakları ağrımaya başlamıştı, bu yüzden Andy'nin demin kalktığı sandalyeye oturdu ve bacaklarını çaprazladı. Sandalyeyi çekmesiyle bir ses çıktı ve kaplanlı küçük kız ona baktı, ama tam olarak ona değil. Ona doğru.
Josephine doğruldu. "Beni görebiliyor musun?" sordu.
Kız cevap vermedi.
"Otur, tatlım."dedi Rachael.
"Hayır, dur," Josephine yalvardı. Küçük kız Josephine'nin önünde dizlerinin üstüne çöktü. Ona baktı ve Josephine'in gözleri doldu. "Beni görebiliyor musun?" cevap gelmedi. "Beni görebiliyor musun?" daha yüksek sesle sordu ama yine cevap yoktu.
Josephine kıza dokunmak için uzandı, ama annesi kızı geri çekti. Josephine'in gözleri pörtledi ve daha önce hiç yapmadığı kadar yüksek sesle ağlamaya başladı, ne de olsa kimse duyamıyordu.
Yumruğunu masaya vurdu.
Tüm aile ürktü ve sessizlik oldu.
Josephine kahkaha attı, ama ağlıyordu da. Sandalyeleri tekmelemeye başladı.
"Beni görebiliyor musunuz?" bağırdı ve bir bardağı fırlattı, kırılışını izledi. "Beni görebiliyor musunuz?" tekrar sordu, dolapları açıp tabakları yere fırlatıyordu.
"Beni görebiliyor musunuz?" her şeyi tezgaha süpürdü.
Ve işte, ayakta duruyordu, çıplak ayakla kırık camın üstünde. Mutfakta yalnızdı. Aile bu kaçık kadından kaçmıştı.
Çığlık attı.
Camlar kırıldı.
Josephine Richardson uyandı. Yazı makinesinde, hiç satın almadığı kağıdın üzerinde kırmızı renkli bir cümle yazılıydı: "Eleanor öldü."
Josephine Richardson uyandı. Yazı makinesi yine oradaydı ve varlığıyla, onunla alay ediyordu. Bu, evde aynı kalan tek şeydi. Marc gitmişti. Yatağı gitmişti. Beşik gitmişti.
Ve o gün Josephine, kendini ilk kez aynada gördü. Beyaz elbisesinin içinde, kırmızı rujuyla çok hoştu. O akşam Marc için giyinmişti. Hatta kızıl saçlarını inciler tutturarak topuz bile yapmıştı. Bozulmuş olmalılardı. Şimdi elbisesi kanla lekelenmişti. Parmağını elbisesindeki kanlı deliklerde gezdirdi, sonra da daha derine, tenindeki deliğe. Nasıl oluyordu da hala hissedebiliyordu? Nasıl tüm bunları hissedebiliyordu? Yaralar kanamayı hiç bırakmamış gibiydi. Josephine 'iyi görünen bir ceset' olup olmadığını düşündü.
Göz ucuyla ona bakan küçük kızı fark etti.
"Camlarımızı kırdın," dedi. Josephine ağlamaya başladı. İnsanlarla iletişim neredeyse unuttuğu bir şeydi. "Lütfen yardım et bana," acınacak bir halde fısıldadı.
"Lütfen beni incitmeyi kes," küçük kız tatlı bir sesle cevapladı. Parmak uçlarından taze kan damladı ve bandajlanmamış kollarını sarkıttı.
Josephine çığlık attı.
"Bunu nasıl yapmış olabilirim? Neden bunlar oluyor?" Ama karşısındaki sadece küçük bir kızdı ve söylenecek bir şey yoktu. Kız solgun ve hareketsizdi.
"Ne istersen yapacağım," diye söz verdi Josephine.
"Sadece ne yapacağımı söyle."
Küçük kız büyük ihtimalle birinin önceden bir duşunda kullandığı kirli bir havluyu aldı ve kollarındaki yaralara sardı.
"Kapılar kilitli. Sadece evden çıkmamıza izin ver."
Josephine çaresizce ağlıyordu.
"Çok soğuksun," dedi küçük kız sonra, düz bir sesle.
Josephine evinde yaşarken, sadece köşede sobanın olduğu odanın deprem oluyormuş gibi sallandığına tanık olmuştu. Josephine önceden, çaresiz hissettiğinde bir çok bulaşık ve diğer aletler kırılmıştı, ama şimdi mutfakta ne var ne yok kırıktı. Yer cam ve seramikle kaplıydı, aletler prize takılı olmadan deli gibi çalışıyorlardı.
Meyveler ve çatal bıçaklar hiçbir durma belirtisi göstermeden uçuyorlardı, ikisinin çıkabileceği her hangi bir çıkışa doğru. Josephine'in kalbi gümbür atıyor ve yaşadığı şok her saniye artıyordu. Dikkatlice adımlarını içeri doğru attı ve bir elmayı, çatalı ya da yanında uçan herhangi bir şeyi yakalamayı denedi.
Bir titremenin omurgasından aşağı süzüldüğünü hissetti, ürperdi.
Bu hırıltıyı tanıyordu.
Bu onu bazı gece geç saatlerde uyutmayan hırıltıydı, aynı zamanda bazen Marc bağırırken onun sesinde duyduğu hırıltı. Bu, buraya 1957'de taşınan ilk aileyi kurtaramadığı zaman duymuş olduğu hırıltıydı.
Josephine'in zamanı 1948 yılıydı, kocası Marc ile küçük beyaz bir evde yaşadığı zaman. Josephine kocasındaki değişiklikleri fark etmeye başladığında henüz yeni evlilerdi. Marc bazen akşam işten sonra eve gelmiyordu, bunun yerine diğer sabah geliyordu. Josephine gizliden gizliye akşam yemeklerinin tadının daha güzel olduğu ve huzur içinde uyuyabildiği bu gecelerden zevk alıyordu.
Bazen bu gecelerde zamanını yeni hikayelerini ve asla yayınlanamayacak fikirlerini yazarak harcardı. Marc onun bunu yapmasını seviyordu. Josephine yazarken bir takma ad kullanmayı düşünmüştü, ama sonra Marc'ın bunu aptalca bulacağını düşünerek vazgeçmişti.
Bir Ocak'ta, Josephine hamile olduğunu fark etti. İlk zamanlarda, Marc da bu habere çok sevinmişti. Bebeğe oğlum diye sesleniyordu, ama Josephine onun bir kız olmasını umut ediyordu. İsimler seçmişlerdi, ama Josephine karnına bakıyor ve aklından Eleanor'dan başka bir ismi geçiremiyordu.
Eleanor 4-5 ay onlarla kaldı, Marc Josephine'e karşı yeniden çok saldırgan olmadan önce. Ve bundan sonra, Josephine hamile değildi. O günden sonra Marc aklını tamamen kaybetmiş ve Josephine'e onu bebeği kaybetmekle suçlayarak her gece zarar vermişti. Josephine'in ağlamak için artık iki nedeni vardı.
Olayların gerisi bulanıktı, Josephine bayağı hatırlamaya çalışmasına rağmen. Bir bıçağı ve beyaz elbisesini ıslatan sıcak kanı anımsayabiliyordu. Acıyı hatırlıyordu, en çok da hissettiği adrenalini.
Tüm bu şeyleri hatırlayabildiğinde bunların hepsinin sona erdiğini düşünmek istedi, çünkü sonunda Marc'tan ayrılmış oluyordu, ama bunun olanaksız olduğunu biliyordu.
Hala peşini bırakmayan şeyin Marc mı olduğunu düşündü, ama öyle olsa bile aradaki farkı anlayamazdı.
Josephine hatırladı. Mutfaktaki fırtınayı yıllar önce öğrendiği irade gücü ile durdurdu. Küçük kızla birlikte koridora doğru koştular. Sonra Josephine, sırtına saplanan üç sivri darbeyi hissetti. Yüksek sesle ağladı, ama artık kırabileceği pencere kalmamıştı.
Josephine uyandı. Yazı makinesinin önünde uyuyakaldığı için kendine güldü. Marc eve gelmemiş olmalıydı. Yine.
Ç/N : heyaa!
biraz karışık bir cp olduğunun farkındayım, yine de açık bir hale getirmeye çalıştım. umarım beğenirsiniz :3
Hayal kırıklığı ve rahatlamanın arsında bir duygu hissetti. Ama güneş ışığı tenini ısıtıyordu ve kahvenin kokusunu alabiliyordu. Kahveyi ne zaman yapmaya başladığını hatırlamıyordu, ama herhalde bir ara yapmış olmalıydı.
Masaya yaslandı ve derin bir nefes aldı.
"Lanet olası, eve gelmeyeceğini söylemek için aramadı bile," kısık bir ses mırıldandı. Josephine sıçradı. Sırtını duvara yasladı, kalbi göğüs kafesinden fırlayacak gibi atıyordu. Mutfağa doğru paytak paytak yürüyen, kısa boylu, bornozlu bir kadın gördü. Kadının göz altı torbaları vardı ve bir tutam kahverengi saçı, yuvarlak başıyla oldukça uyumlu duruyordu.
"Sadece eve gelmedi... Yine."
"Kimsin sen?" Josephine sordu.
"Ve Marc'ın eve gelmediğini nereden biliyorsun?" Josephine ikisinin birlikte olduğundan ve kadının şimdi hiçbir uyarı olmadan 'ev hanımı'nı oynadığını sanmasından şüphelenmeye başladı.
"Çürümüş bir bok. O tam olarak bu," Kadın homurdandı, Josephine'nin kahvesinden kendine bir fincan doldururken.
"Pardon," Josephine seslendi. "Eğer kocam hakkında böyle konuşmasaydın bunu anlayışla karşılayabilirdim. Ve bana böyle gizlice yaklaşmış olman çok kabaca ve-"
"Siktir et onu," sözünü bir başka söylenme ile kesti. Josephine kadında azıcık bile terbiye olup olmadığını düşündü.
Josephine Richardson uyandı, eskimiş, tozlu yazı makinesinin önünde. Aşkını bunca zamandır nasıl yalnız bırakabilmişti? Bugün onunla biraz ilgilenmeliydi. Makinenin tuşlarına hafifçe dokundu, soğuklardı ve davetkar görünmüyorlardı... Bir dahaki sefere bakkaldan kağıt almalıydı. Josephine ayağa kalktığında, bileklerini çıtlattı ve omuzlarını esnetti. Odasında yanlış olan bir şeyler vardı. Mobilya düzeni farklıydı. Bununla ilgili düşünmemeyi tercih etti, belki de dün gece haplarından fazla içmişti ve etkileri hala sürüyordu. Bu mantıklı görünüyordu.
Mutfağa doğru kahvenin kokusunu takip etti. Ayakları mutfağın ahşap döşemesine deydiği anda, kaskatı kesildi. Sandalyelerden birinde bir kız oturuyordu. Josephine hiçbir zaman çocuklarla fazla zaman geçirmemişti, ama bu küçük kız yedi yaşında falan görünüyordu.
"Marc mı buraya girmene izin verdi?" Josephine sordu. Kız çok şirin görünüyordu; açık tenliydi, koyu renkli saçları uzundu ve kocaman gözleri vardı. Josephine çocukken ona benzeyen bir kızla tanışmıştı. Kızın adı Alice'ti ve birlikte yolda kara kurbağası yakalamaya gitmişlerdi. Josephine hala kızın düşüşünü ve güzel mavi elbisesini mahvedişini anımsayabiliyordu. Kızın annesi büyük ihtimalle ona akşam spatulayla vurmuştu.
"Kimsin sen?" Josephine tekrar sordu. Cevap yoktu. Ona biraz yaklaştı ve yanında oturmak için bir sandalye çekti. Küçük kız çığlık attı.
Josephine Richardson uyandı. Yazı makinesi için biraz kağıta ihtiyacı vardı. Yazmak için kağıtı bile olmadan orada uyuyakalmış olması garipti. Her taraf zifiri karanlıktı. Ayağa kalktı ve ışık şalterine doğru yolunu hissederek bulmak için sırtını duvara yasladı. Şalter eski yerinde değildi. Ofladı. Son zamanlarda her şey garip gitmeye başlamıştı, ama asla tam olarak nedenini gözden geçirmemişti.
Yedek odalarını bulmak üzere salondan geçti. Belki de Marc orada uyuyakalmıştı, ona bir bakmalıydı.
Kapının altından mavi bir ışık hafifçe yayıldı, Josephine yolunu misafir odasına yönlendirdi. Köşedeki gece lambası, şimdi yabancı görünen odaya hafif bir ışık yayıyordu. Gözleri etrafında gördüklerine bir anlam vermeye çalışırken, kalp ritminin hızlandığını hissetti.
Burasının çocuk odası olmaması gerekiyordu, ama öyleydi. Bu oda onun çocuk odası yapmalarını istediği yer bile değildi. Marc ona sürpriz yapmaya mı çalışıyordu? Ama oradaki kimin bebeğiydi?
Plastik beşiğe doğru eğildi. Bir bebek vardı orada, onun olmayan bir bebek. Sarı saçlı, yuvarlak yanaklı bu bebeğin bir erkek olduğunu tahmin etti. Bebeğin eline dokunmak için yavaşça aşağı uzandı, onun orada olduğuna dair bir ispata ihtiyacı vardı. Bebek konumunu düzeltti ve küçük burnundan uzun bir nefes verdi.
Josephine kız bebeğinin ismini Eleanor koyacağını hayal etmişti, first lady'den sonra. Kalbi acıdı ve eli karnına gitti. Karnı nemliydi.
Diğer odada, Josephine yine küçük kızı buldu. Odadan içeri doğru yürüdü. Küçük kız gözleriyle pembe bir örtünün üstünden dışarıyı dikizliyordu. "Beni görebiliyor musun?" Josephine fısıldadı. Bunun garip bir soru olduğunu farketti sonra, zaten her şey garipti. Küçük kız kımıldamadı.
"Marc'ın nerede olduğunu biliyor musun? Şimdiye eve gelmiş olması gerekiyordu." Bunu sorduktan sonra Josephine, kız için gece geç bir saatte, odasında tanımadığı bir kadın görmenin garip olduğunu fark etti. Biraz daha uygun davranmaya karar verdi. Şifonyerin üzerinden oyuncak bir kaplan aldı ve yumuşak bir sesle, "Oyuncaklarını sevdim," dedi.
Kızın nefesi kesildi ve Josephine'nin koşarak yanından geçip odadan çıktı.
Josephine Richardson uyandı. Yazı makinesinin tuşları gözyaşlarıyla ıslanmıştı. Marc evde değildi ve kimse Josephine ile konuşmuyordu.
"Neden beni darmadağınık halde bıraktın?" hiçliğe sordu.
Sonra yolu açmak için duvarlara doğru yaslanmak zorunda kaldı. Küçük kız odada bir arkadaşıyla oynuyordu. Josephine sadece baktı ve onların kendisini fark etmelerini bekledi.
"Benim kaplanım sihirli," dedi küçük kız. "Bazen uçuyor."
Mutfakta kahverengi saçlı kadın, başını ellerinin arasına almış, masada kahvesiyle oturuyordu. Uzun boylu, akşamdan kalma bir adam kadının karşısına oturdu. Josephine'e Marc'ı hatırlattı.
"Delirmiş gibi konuşuyorsun," dedi adam kadına, sakin bir sesle.
"Sana ne demeliyim bilmiyorum, Andy. Bu sorunlar bayağı derin. Her gece sihirli bir kaplanının olduğunu söyleyerek uyanıyor."
"Evet, çocuk işte. Benim anlamadığım senin ona inanıyor olman," adam arkasına yaslandı ve kollarını göğsünde birleştirdi. Josephine mutfak duvara yaslandı, başını duvara yaslarken küt bir ses çıkmasına izin verdi. Kadın direkt ona baktı. Josephine kadının onu nasıl her zaman görebildiğini merak etti.
"Sanırım bir şey duydum," diye mırıldandı kadın, ılık kahvesinden yudum daha aldı.
"Racheal, çocukları bu şeylerle korkutmanı istemiyorum, hepsi bu."
"Andy, burada bir şeyler yanlış gidiyor. Kızımız her gece kalkıyor, işte fiziksel kanıt. Sen hiç korku filmi izlemedin mi? Biz şu an tam da 'aile oradan uzaklaşırsa' her şeyin iyi olacağı noktadayız."
Josephine tam olarak ne hakkında konuştuklarını bilmiyordu.
Adam ayağa kalktı. "Kanıtla, o zaman taşınırız. Ama o zamana kadar bundan bahsetme."
Josephine, Marc'ı düşündü.
Kızlar anne ve babalarına katılmak için mutfağa girdiler.
Josephine'in bacakları ağrımaya başlamıştı, bu yüzden Andy'nin demin kalktığı sandalyeye oturdu ve bacaklarını çaprazladı. Sandalyeyi çekmesiyle bir ses çıktı ve kaplanlı küçük kız ona baktı, ama tam olarak ona değil. Ona doğru.
Josephine doğruldu. "Beni görebiliyor musun?" sordu.
Kız cevap vermedi.
"Otur, tatlım."dedi Rachael.
"Hayır, dur," Josephine yalvardı. Küçük kız Josephine'nin önünde dizlerinin üstüne çöktü. Ona baktı ve Josephine'in gözleri doldu. "Beni görebiliyor musun?" cevap gelmedi. "Beni görebiliyor musun?" daha yüksek sesle sordu ama yine cevap yoktu.
Josephine kıza dokunmak için uzandı, ama annesi kızı geri çekti. Josephine'in gözleri pörtledi ve daha önce hiç yapmadığı kadar yüksek sesle ağlamaya başladı, ne de olsa kimse duyamıyordu.
Yumruğunu masaya vurdu.
Tüm aile ürktü ve sessizlik oldu.
Josephine kahkaha attı, ama ağlıyordu da. Sandalyeleri tekmelemeye başladı.
"Beni görebiliyor musunuz?" bağırdı ve bir bardağı fırlattı, kırılışını izledi. "Beni görebiliyor musunuz?" tekrar sordu, dolapları açıp tabakları yere fırlatıyordu.
"Beni görebiliyor musunuz?" her şeyi tezgaha süpürdü.
Ve işte, ayakta duruyordu, çıplak ayakla kırık camın üstünde. Mutfakta yalnızdı. Aile bu kaçık kadından kaçmıştı.
Çığlık attı.
Camlar kırıldı.
Josephine Richardson uyandı. Yazı makinesinde, hiç satın almadığı kağıdın üzerinde kırmızı renkli bir cümle yazılıydı: "Eleanor öldü."
Josephine Richardson uyandı. Yazı makinesi yine oradaydı ve varlığıyla, onunla alay ediyordu. Bu, evde aynı kalan tek şeydi. Marc gitmişti. Yatağı gitmişti. Beşik gitmişti.
Ve o gün Josephine, kendini ilk kez aynada gördü. Beyaz elbisesinin içinde, kırmızı rujuyla çok hoştu. O akşam Marc için giyinmişti. Hatta kızıl saçlarını inciler tutturarak topuz bile yapmıştı. Bozulmuş olmalılardı. Şimdi elbisesi kanla lekelenmişti. Parmağını elbisesindeki kanlı deliklerde gezdirdi, sonra da daha derine, tenindeki deliğe. Nasıl oluyordu da hala hissedebiliyordu? Nasıl tüm bunları hissedebiliyordu? Yaralar kanamayı hiç bırakmamış gibiydi. Josephine 'iyi görünen bir ceset' olup olmadığını düşündü.
Göz ucuyla ona bakan küçük kızı fark etti.
"Camlarımızı kırdın," dedi. Josephine ağlamaya başladı. İnsanlarla iletişim neredeyse unuttuğu bir şeydi. "Lütfen yardım et bana," acınacak bir halde fısıldadı.
"Lütfen beni incitmeyi kes," küçük kız tatlı bir sesle cevapladı. Parmak uçlarından taze kan damladı ve bandajlanmamış kollarını sarkıttı.
Josephine çığlık attı.
"Bunu nasıl yapmış olabilirim? Neden bunlar oluyor?" Ama karşısındaki sadece küçük bir kızdı ve söylenecek bir şey yoktu. Kız solgun ve hareketsizdi.
"Ne istersen yapacağım," diye söz verdi Josephine.
"Sadece ne yapacağımı söyle."
Küçük kız büyük ihtimalle birinin önceden bir duşunda kullandığı kirli bir havluyu aldı ve kollarındaki yaralara sardı.
"Kapılar kilitli. Sadece evden çıkmamıza izin ver."
Josephine çaresizce ağlıyordu.
"Çok soğuksun," dedi küçük kız sonra, düz bir sesle.
Josephine evinde yaşarken, sadece köşede sobanın olduğu odanın deprem oluyormuş gibi sallandığına tanık olmuştu. Josephine önceden, çaresiz hissettiğinde bir çok bulaşık ve diğer aletler kırılmıştı, ama şimdi mutfakta ne var ne yok kırıktı. Yer cam ve seramikle kaplıydı, aletler prize takılı olmadan deli gibi çalışıyorlardı.
Meyveler ve çatal bıçaklar hiçbir durma belirtisi göstermeden uçuyorlardı, ikisinin çıkabileceği her hangi bir çıkışa doğru. Josephine'in kalbi gümbür atıyor ve yaşadığı şok her saniye artıyordu. Dikkatlice adımlarını içeri doğru attı ve bir elmayı, çatalı ya da yanında uçan herhangi bir şeyi yakalamayı denedi.
Bir titremenin omurgasından aşağı süzüldüğünü hissetti, ürperdi.
Bu hırıltıyı tanıyordu.
Bu onu bazı gece geç saatlerde uyutmayan hırıltıydı, aynı zamanda bazen Marc bağırırken onun sesinde duyduğu hırıltı. Bu, buraya 1957'de taşınan ilk aileyi kurtaramadığı zaman duymuş olduğu hırıltıydı.
Josephine'in zamanı 1948 yılıydı, kocası Marc ile küçük beyaz bir evde yaşadığı zaman. Josephine kocasındaki değişiklikleri fark etmeye başladığında henüz yeni evlilerdi. Marc bazen akşam işten sonra eve gelmiyordu, bunun yerine diğer sabah geliyordu. Josephine gizliden gizliye akşam yemeklerinin tadının daha güzel olduğu ve huzur içinde uyuyabildiği bu gecelerden zevk alıyordu.
Bazen bu gecelerde zamanını yeni hikayelerini ve asla yayınlanamayacak fikirlerini yazarak harcardı. Marc onun bunu yapmasını seviyordu. Josephine yazarken bir takma ad kullanmayı düşünmüştü, ama sonra Marc'ın bunu aptalca bulacağını düşünerek vazgeçmişti.
Bir Ocak'ta, Josephine hamile olduğunu fark etti. İlk zamanlarda, Marc da bu habere çok sevinmişti. Bebeğe oğlum diye sesleniyordu, ama Josephine onun bir kız olmasını umut ediyordu. İsimler seçmişlerdi, ama Josephine karnına bakıyor ve aklından Eleanor'dan başka bir ismi geçiremiyordu.
Eleanor 4-5 ay onlarla kaldı, Marc Josephine'e karşı yeniden çok saldırgan olmadan önce. Ve bundan sonra, Josephine hamile değildi. O günden sonra Marc aklını tamamen kaybetmiş ve Josephine'e onu bebeği kaybetmekle suçlayarak her gece zarar vermişti. Josephine'in ağlamak için artık iki nedeni vardı.
Olayların gerisi bulanıktı, Josephine bayağı hatırlamaya çalışmasına rağmen. Bir bıçağı ve beyaz elbisesini ıslatan sıcak kanı anımsayabiliyordu. Acıyı hatırlıyordu, en çok da hissettiği adrenalini.
Tüm bu şeyleri hatırlayabildiğinde bunların hepsinin sona erdiğini düşünmek istedi, çünkü sonunda Marc'tan ayrılmış oluyordu, ama bunun olanaksız olduğunu biliyordu.
Hala peşini bırakmayan şeyin Marc mı olduğunu düşündü, ama öyle olsa bile aradaki farkı anlayamazdı.
Josephine hatırladı. Mutfaktaki fırtınayı yıllar önce öğrendiği irade gücü ile durdurdu. Küçük kızla birlikte koridora doğru koştular. Sonra Josephine, sırtına saplanan üç sivri darbeyi hissetti. Yüksek sesle ağladı, ama artık kırabileceği pencere kalmamıştı.
Josephine uyandı. Yazı makinesinin önünde uyuyakaldığı için kendine güldü. Marc eve gelmemiş olmalıydı. Yine.
Ç/N : heyaa!
biraz karışık bir cp olduğunun farkındayım, yine de açık bir hale getirmeye çalıştım. umarım beğenirsiniz :3
17 Temmuz 2017 Pazartesi
False Awakenings
Bu yazdıklarımı sadece size bir korku hikayesi anlatmış olmak için yazmıyorum. Bu gidişle korkudan gebermek üzereyim ve kaçacak bir yere ihtiyacım var.
Şu an saat gece 01:07. Bunları elimdeki telefonla yorganımın altından yazıyorum. Burası çok rahatsız ve sıcak ama yorganımın güvenli alanını terk edemem.
Size biraz başıma gelenlerden bahsedeceğim. Kafamı dağıtabilmeyi umarak...
Herkes gibi ben de küçüklüğümden beri kabuslar görürüm. Ama bunlar hiçbir zaman önemsenecek kadar ciddi olmadılar. Hani bir korku filmi izlersiniz ya da gece arkadaşlarınızla korkunç şeylerden bahsedersiniz yatınca da bunlar rüyanıza girer ya, benimkiler de böyle sıradan rüyalardı. Bu konularda hep biraz korkak olmuştum. Evet, kabus görünce ağlayarak annesinin yanına koşan çocuk bendim. Bu durum benim için hiçbir zaman zorun olmadı. Gerçi son zamanlarda kabuslarım kötüleşmeye başlamıştı.
Kötü rüyaların başlamasından yaklaşık bir ay sonraydı. Biliyorum çok klasik gelecek ama ailemle yeni eve taşındıktan sonra başlamıştı bu rüyalar. Ev ilk bakışta gayet normaldi. Gerçi hala gayet normal gözüküyor. Garip olan tek şey benim değişen rüyalarımdı.
Allahım, neden bunun iyi bir fikir olduğunu düşündüm ki? Yorganın altında tıpkı pislik bir domuz gibi terliyorum ve kabuslarımdan başka bir şey düşünmüyorum.
Neyse. Dediğim gibi rüyalarım taşındıktan sonra biraz değişmişti. Mesela bir keresinde bir aileyi tek tek öldürdüğümü hatırlıyorum. Her şey sanki bir başkasının gözünden bakar gibiydi. O insanların hiçbirini tanımıyordum. Onlar uyurken evlerinde gezinip sonra da tek tek hepsinin lanet kafalarına sıktım. Bu rüya beni biraz etkilemişti.
Kabuslarımı hiçbir zaman aileme anlatmadım. Kız kardeşim zor bir dönem geçiriyordu ve annemler kardeşimle uğraşarak zaten yeteri kadar meşgul oluyorlardı. Bu durum zihinsel olarak hepimizi yormuştu. Bu yetmezmiş gibi gidip de garip rüyalarımdan bahsederek insanları biraz daha strese sokmak istemedim.
Yanlış anlamayın ama birinin strese girip girmemesi şu an zerre kadar umurumda değil.
Böylece kabuslarımı kendi kendime yaşadım. Gerçi bu geceden sonra muhtemelen başkaları da haberdar olur kabuslarımdan. Sanırım artık etrafımdaki lanet cehennemden bahsetmeliyim.
Son bir kaç gecedir gece geç saatlere kadar ayaktayım. Uyanıkken rüyalarımı unutuyorum ve zaman daha çabuk geçiyor. Bu gece erken yattım çünkü yarın yeni işimin ilk günü ve ben her gün yorgun argın gezmekten bıktım.
Yatağa gittiğimde akşam saat 8 civarıydı. Gece yarısı durduk yere uyandım. Yatakta biraz uzanırken odamda bazı gariplikler farkettim. Odam farklı gözüküyordu. Bazı mobilyalar yer değiştirmişti ama burası benim odamdı. Sonra yavaş yavaş rüyada olduğumu fark ettim. Her şey çok gerçek dışıydı.
Bunları düşünürken dolabımın ışığının açık olduğunu fark ettim.* Aklıma annemin dolabın içindeki lambanın patlak olduğundan bahsettiği geldi. Evet, dolabın içindeki lamba patlamıştı ve değiştirilmesi gerekiyordu. O zaman şimdi nasıl ışık açık olabiliyordu. İçimden bir ses: “Kalk da ışığı kapat” dedi. Öyle de yaptım.
Eğer kafadan çatlak olduğumu düşünmeye başladıysanız rüyada olduğumu hatırlayın. Hepimiz mantıksız rüyalar görürüz.
Yataktan kalktım ve dolaba gittim. Işığın düğmesi içerde olduğu için dolabın kapağını açtım. Kapağı açmamla korkudan sıçrayıp arka üstü yere düşmem bir oldu. Dolabımın içinde bir erkek çocuğu vardı. Size çocuğu tarif edemem çünkü çocuğun sırtı dönüktü ve düşerken sadece kafasının arkasını görebildim. Kapıldığım dehşetten dolayı başım zonklamaya başladı.
Sonra uyandım. Bir kez daha...
Terliydim ve başım ağrıyordu. Bu garipti. Daha önce hiç rüyamda acı veya ağrı hissetmemiştim. Ama şimdi korkudan tüm bedenimi bir titreme almıştı ve ağrı içindeydim. Paniklemiştim. Her yer çok karanlıktı. Sessizlik dayanılamaz bir hale geldi. Telefonuma uzandım. Ama telefonum yerinde yoktu. Oysa ki her zaman orda olurdu. Daha çok korkmaya başladım. Odayı incelemeye başladım ama her şey yerli yerindeydi. Bir şey hariç: ayak ucumda oturan ve sırtı bana dönük duran bir erkek çocuğu.
Bir kez daha... Uyandım
Ve şimdi buradayım. Altıma yapmak üzereyim. Hiçbir kabusum bu kadar korkunç değildi. Buradan gitmek istiyorum. Hayır! Allah'ım kafayı yiyeceğim! Her zaman yaptığım gibi yapıp annemgilin yanına koşacak kadar bile cesaretim kalmadı. Başım hala ağrıyor ve kalbim deli gibi atıyor. Korkularımın sebebi kabuslarım veya sahte uyanışlarım değil.
Dolabımın ışığı açık.
*Bazı dolaplar ışıklı oluyor veya bazı insanlar dolaplarına ışık yerleştiriyor.
Ç.N.: CP'nin ismi olan sahte uyanışlar(false awakings) rüya içinde rüya görmek olarak da tabir edebileceğim rahatsızlık verici bir zihinsel durumdur.Not: Yeni CP çevirmeniniz emrinizde. Ben TNNOD ve artık burda sizinle CP çevirilerimi paylaşacağım. Bütün öneri, tavsiye, şikayet ve isteklerinize açığım
11 Temmuz 2017 Salı
Never Again
O geldiğinde 17 yaşımdaydım.
Uzun ve acı dolu 17 yıl boyunca bana kötü davranan annemle yaşamıştım. Gece yarısı sularıydı, annem çoktan uyumuştu, bu yüzden kapıya üç kez yavaşça vurulduğunda cevap veren ben oldum.
Garip, küçük bir kız orada duruyordu. Solgun ve renksiz yanaklıydı, sarı saçları iki örgü yapılmıştı. Pembe elbisesi eteğinin ucundan yırtılmıştı, çıplak ayaklıydı ve soğuktan donuyordu, gözleri siyahtı. Anlaşılmayan, derin siyah gözler...
Onu, korkunç derecede ince giyinmiş olduğunu düşünerek, hızla içeri aldım. Bunlar onun neden titremiyor olduğunu ve ilk olarak neden burada olduğunu merak etmemden önceydi.
Onu annemin ördüğü ince bir hırkaya sararak oturma odasına götürdüm. Hırkaya sarıldı, yeterli gelmemiş gibi görünüyordu. Gülümsedim.
"Adın nedir, tatlım?"
Bana bakıp durduğu uzun bir sessizlik oldu. Siyah bakışlarından rahatsız olmaya başlıyordum ki, dudaklarını araladı ve yumuşak bir sesle konuştu.
"Lacy Morgan."
Başımı salladım, yine gülümsüyordum.
"Bu gece burada kalabilirsin Lacy," dedim kanepeyi işaret ederek. Bir köşeye kıvrıldı, siyah gözleri hala bendeydi. Odadan çıktım.
O gece rahat uyudum, annemin beni dövdüğü ya da garip bir kızın kanepemde olduğu hakkında düşünmeden. Sabah olduğunda ağır adımlarla mutfağa girdim, güzel bir kahve kupasıyla karşılandım.
Annemi gördüğümde zayıfça, acı bir sesle inledim.
"Ne halt ettin sen? Kanepede neden kir var?" bağırdı, beni bayağı şaşırtarak. Üstünde inceleme yaparak buldum ki, Lacy yok olmuştu. Onun orada olduğuna dair tek kanıt elbisesinden ya da ayaklarından düşmüş kirdi.
Mesuliyeti üzerime aldım, yanağıma güçlü bir tokat yedim ve sonra okula gitmek için evden ayrıldım. Ve orada, ödümü kopartacak bir şey duydum.
"Lacy Morgan dün gece ölü bulunmuş."
Günümün geri kalanını konuyla ilgili haberler duymayı bekleyerek geçirdim ama hiçbir şey bulamadım.
Fakat eve vardığımda onun haberleri canlı yayında açıktı.
Aniden, Lacy'nin bir fotoğrafı ekranda belirdi. Görünüşü onunla karşılaştığım zamanla neredeyse aynıydı; örülmüş sarı saçlar, pembe elbise, solgun surat. Sadece, yanakları renkliydi... Ve gözleri bebek mavisiydi.
Çoğunuza bu önemsiz görünebilir, ama benim için önemliydi. O, evime gelmeden önce ölmüştü. Eğer haber spikerinin söyledikleri doğruysa, saatler önce ölmüştü.
Bunu boşvermeye, kendi işlerime yoğunlaşmaya çalıştım. Annemi görmek zorunda kalmamak için yatağa erkenden gittim.
Yanağımdaki yarada soğuk parmakların okşamasını hissettiğimde gece yarısı sularıydı. Küçük ele yönelmeden önce iç geçirdim.
"Bir daha asla," Lacy fısıldadı, eli yok olmadan önce. On dakika geçmeden annemin çığlığını duydum.
Annem yatağında vahşice benzetiliyordu, küçük bir varlık yüzünü onun göğsüne gömmüştü. Etin kopma sesini duydum ve annemin daha yüksek sesle bağırışını. Hiç kalkmamış olmayı diledim. Daha sonra, kendime hiç kalkmadığımı söyledim. Ama kalkmıştım.
Yani; Lacy annemin göğüs boşluğunu delmeyi kesip geri çekildiğinde, jilet gibi keskin dişlerinin ışıktaki parıltısını net bir şekilde gördüm. Annemin kanıyla parıldıyordu.
Bir an için bana masumca gülümsedi, hızla annemin şah damarını koparmadan hemen önce. İşte o zaman bayıldım.
Kendime geldiğimde yatağımdaydım.
Annemin odasına yürüdüm, dehşet verici bir merak her yerimi sarıyordu.
Kapıyı açtığımda oda boştu. Yatak düzgünce yapılmıştı, annemin her zaman erkenden işe gitmeden önce bıraktığı gibi. Tek gariplik bir çocuğun kirli ayak izleriydi, bir de Lacy'nin içeri girdiği açık pencere.
Annemi bir daha hiç görmedim, hiç özlemedim de.
Zamanla evlendim ve bir çocuğumuz oldu. Onun adını Lacy koydum.
Son zamanlarda komşumuzun kızında her türlü sıyırık olduğunu fark ettim, kolunda da çürükler vardı. Onların evini izlemeye başladım. Ve diğer gün garip bir şey gördüm; küçük bir kız, arka bahçeden arka kapıya yalın ayak koşuyordu. Gece yarısı sularıydı, bu yüzden emin olamadım; ama onun siyah gözleriyle gözlerimin buluştuğunu hissettim. Ve yemin edebilirim, ağzından bana doğru üç kelime çıktı.
Bir daha asla.
Ç.N:
Merhaba, ben Fulya. Bu ilk çevirim, zamanla kendimi geliştereceğimi umuyorum.
Umarım pastayı beğenmişsinizdir :3
6 Temmuz 2017 Perşembe
Duyuru
Selamlar~
Evet biliyorum uzun süre herhangi bir CP paylaşılmadı ve bu baya sinir bozucu, çünkü uzun süre beklemenin nasıl olduğunu biliyorum. O yüzden şimdi en azından kendim adına yapmam gereken bir duyuru olacak.
Baştan söylüyorum bunun diğer çevirmenlere ve bloga fazla bir etkisi olmayacak.
Sorun şu ki; ben bu Blog işine başladığımda, yani ilk çevirimi yaptığımda işin bu noktaya gelmesini beklemiyordum. Hatta 2 ve 3. çeviriyi yaparken de ihtimal vermiyordum. Sonra bu noktaya geldi, biraz hazırlıksız yakalandım ama devam ettim. Okuyucularıma kısa aralıklarla bir şey sunmam gerektiğini bildiğim için istemediğim zamanlarda bile çeviriye devam ettim. Yorgunken, gözlerim acıyorken, işim varken...vesaire. Çevirileri tek oturuşta bitirme takıntım olduğu için biraz zor oluyordu ama o kadar da büyük bir sorun değildi.
Şimdi Blog açılalı 3 yıl falan oldu ve 250'yi geçik CP eklendi. Sayfa büyüdü, sorumluluk arttı. Sorumluluklarım konusunda sorunum yok, ancak sanırım biraz yoruldum. Bir işi yapmak zorunluluk halini alınca insan ondan zevk alamıyor. Benim burayı açmamdaki orijinal amaç kendi eğlencemdi, çünkü blogların popülerite seviyesinin fazla olmadığını biliyordum ve bu noktaya gelmeyeceğini düşünüp durdum. Ama işte geldi.
Bütün bunların özeti olarak söylemem gereken şey; bir süreliğine aranızdan ayrılıyorum.
Ancak hala admin olarak buralarda olacağım, bana yöneltilen yorumlar ve eski çevirilerime yapılan yorumlara cevap veriyor olacağım. Ve bir gün kendimi daha iyi hissettiğimde belki devam edebilirim.
Küçük bir not da; elbette bu işi bırakmanın tek sebebi hissettiğim zorunluluk yüzünden zevk alamıyor olmam değil, özel hayatımla alakalı sebepler de var ama tabi onlar burda tartışılmaz :3
Neyse, ek olarak:
Bloga çevirmen olmak isteyen varsa aranızda bana ulaşsın Gmail adresimden (sorciere.rachel@gmail.com)
Aranan özellikler ne diye soranlara vereceğim tek bir cevap var; çevirdiğiniz metin Google Translate'ten çıkmış gibi görünmesin yeterli ^_^
-REİ SHİZUKA
Evet biliyorum uzun süre herhangi bir CP paylaşılmadı ve bu baya sinir bozucu, çünkü uzun süre beklemenin nasıl olduğunu biliyorum. O yüzden şimdi en azından kendim adına yapmam gereken bir duyuru olacak.
Baştan söylüyorum bunun diğer çevirmenlere ve bloga fazla bir etkisi olmayacak.
Sorun şu ki; ben bu Blog işine başladığımda, yani ilk çevirimi yaptığımda işin bu noktaya gelmesini beklemiyordum. Hatta 2 ve 3. çeviriyi yaparken de ihtimal vermiyordum. Sonra bu noktaya geldi, biraz hazırlıksız yakalandım ama devam ettim. Okuyucularıma kısa aralıklarla bir şey sunmam gerektiğini bildiğim için istemediğim zamanlarda bile çeviriye devam ettim. Yorgunken, gözlerim acıyorken, işim varken...vesaire. Çevirileri tek oturuşta bitirme takıntım olduğu için biraz zor oluyordu ama o kadar da büyük bir sorun değildi.
Şimdi Blog açılalı 3 yıl falan oldu ve 250'yi geçik CP eklendi. Sayfa büyüdü, sorumluluk arttı. Sorumluluklarım konusunda sorunum yok, ancak sanırım biraz yoruldum. Bir işi yapmak zorunluluk halini alınca insan ondan zevk alamıyor. Benim burayı açmamdaki orijinal amaç kendi eğlencemdi, çünkü blogların popülerite seviyesinin fazla olmadığını biliyordum ve bu noktaya gelmeyeceğini düşünüp durdum. Ama işte geldi.
Bütün bunların özeti olarak söylemem gereken şey; bir süreliğine aranızdan ayrılıyorum.
Ancak hala admin olarak buralarda olacağım, bana yöneltilen yorumlar ve eski çevirilerime yapılan yorumlara cevap veriyor olacağım. Ve bir gün kendimi daha iyi hissettiğimde belki devam edebilirim.
Küçük bir not da; elbette bu işi bırakmanın tek sebebi hissettiğim zorunluluk yüzünden zevk alamıyor olmam değil, özel hayatımla alakalı sebepler de var ama tabi onlar burda tartışılmaz :3
Neyse, ek olarak:
Bloga çevirmen olmak isteyen varsa aranızda bana ulaşsın Gmail adresimden (sorciere.rachel@gmail.com)
Aranan özellikler ne diye soranlara vereceğim tek bir cevap var; çevirdiğiniz metin Google Translate'ten çıkmış gibi görünmesin yeterli ^_^
-REİ SHİZUKA
5 Haziran 2017 Pazartesi
The Black Library
Dünyadaki her engelin üstesinden gelebilecek iki şey vardır.
İlki sevgidir.Sevebilme kapasitemiz bize hayatta kalmanın dahi ötesine geçen bir amaç yaratır.Sevgi adına çılgınca ve insan üstü şeyler yaparız,hiçbir koşul altında mümkün olmayan şeyler.Çelimsiz kadınlar yaralı kocalarının üzerindeki araba enkazını kaldırır.Kocalar eşlerini hastaneye yetiştirmek için on kilometre yol yürür.Ebeveynler çocukları için hayatlarını feda eder.İşte bu sevginin gücüdür.
Ama en az sevgi kadar güçlü bir kuvvet daha vardır.
İnsan zekası.
Ateşi ilk kimin keşfettiğini asla öğrenemeyeceğiz,ama bu hareket bir devrimin fitilini ateşledi.Zihnimizi genişletti,bize etrafımızdaki dünyayı şekillendirme yeteneğini verdi.Mümkünatsız görünen mümkün oldu.Ormanlar verimli tarlara dönüşebilir,dağlar büyük kuleler ve yüksek duvarlar inşa etmek için yok edilebilir oldu.Zekamızın gücü sayesinde hastalıkları yendik,doğayı ehlileştirdik,Ay’da yürüdük,ve suretimizi altın bir disk üzerinde güneş sistemine ve ötesine gönderdik.
Ve sevgi ve zeka çarpıştığında gerçekten imkansız şeyler gerçeğe dönüşebilir.
Görsel bir hafızaya sahip olmak hayatımın çoğunda bir lütuf olmuştu.Her şeyi ezberlemek ve hatırlayabilmek her öğrencinin hayalidir.Çünkü bu lütufla,sınavlar korkutucu olmaktan çıkıp,büyük oranda hatırlamayla ilgili bir beyin cimnastiğine dönüşürdü.Çoktan seçmeli testlerin başladığı yaşa geldiğimde hayat benim için çok basitti.
Diğer çocuklar için ‘yüzde yüz’ kavramı mistik bir belirsizlik gibiydi;ulaşılamaz başarıyı gösteren az kullanılan bir sözcük gibi.Benim için ise sabitti.Mükemmel hafızaya ve göz kamaştırıcı bir IQ’ya sahip olduğum anlaşılana kadar sınıfımı ilerlettiler,ardından ufak bir tartışma ve daha da az bir uyarı ile on dört yaşımda, büyük ve bilgili öğrencilerin yarı yaşlarında ve hala örgülü saçları olan ve gökkuşağı rengi spor ayakkabı giyen bir çocuğa aptal aptal baktıkları yer olan üniversiteye sevk edildim.
Gençliğimden ve dünyevi oluşlara olan uzaklığımdan utansam da,onlar hala diş teli takan ve sırt çantasında çıkartmalar bulunan bir öğrenci tarafından akademik olarak yenilmekten daha çok utanmışlardı.Sonunda ilk diplomamı almıştım,sonra ikincisini ardından da üçüncüsünü.Bu arada yirmi beş yaşıma basmış doktora sonrası üniversite öğretim üyeliğine girmiş,belli bir görev süresi boyunca ders veriyordum,ve özel bir araştırma imtiyazı kazanmıştım.Ama dünyadaki tüm akademik başarılardan iyisi,aşıktım.
Onun karakterine ve güzelliğine savurgan övgüler düzmek sevgilime hakaret olurdu.Birine gerçekten,sersemce karasevdalıysanız subjektifliğinizin keskin pusu onların etrafını çevreler,her kusurunu o kadar cilalar ki dünyadaki en değerli mücevhermişçesine parlarlar.Onun yumuşak ılık cildini düşünmek tüm gün aklımı kemirdi,ve geceleri onunla olmanın,doğal parfümünün kasvetli kokusunu soluyup gününün nasıl geçtiğini anlatışını dinlemenin özlemini çektim.Ötekileri karşı çıkabilir,ama bana göre o dünyadaki en mükemmel insandı.
Tess’in depresif olduğunu biliyordum.Kendimi beğenmişliğimle onu tedavi edebileceğimi sandım,nesiller boyu psikologların ve eczacıların başaramadığı şeyi başaracağımı sandım.
Kötü gecelerde,bitkinlikten sarsılana dek hüngür hüngür ağlardı.Saatlerce uyanık yatardı,hain aklı,normal bir zihnin kolayca savuşturabileceği ‘’eğer?’’ senaryoları ile ona işkence ederdi.Ona sıkı sıkı sarılır ve her şeyin geçeceğini söylerdim.Parlak geleceğimizden konuşurdum,sonunda nasıl gülleri budayabileceği,yabani otları sökebileceği kırsal kesimlerde yaşayacağımızdan konuşurdum.
Çağrı sonunda geldiğinde,telefondaki polis memuru kendini tanıtmaya başlar başlamaz ne olduğunu anlamıştım.
Tess ölmüştü.
Onu ölümünü kitaplarda yazdığı gibi geçirmeye çalıştım; inkar,öfke, anlaşma, depresyon, kabullenme(Kübler-Ross Modeli’nden bahsediyor.).Çoğu zaman birinci ve ikinci aşama arasında gidiyor gibiydim,intiharını engelleyemediğim için kendime kızardım,onun sonunun böyle olacağını kabul etmek istemezdim,sonsuza dek gittiğini kabul etmek istemezdim.
Bilim kederimi yatıştıramadı,okuduğum çalışmalar fark etmeksizin,araştırma başta ne kadar ümit vaat edici olsa da.Ve bulabildiğim her şeyi okudum.Tess’in ölümünün sorusuna cevap olabilecek her şeyi aradım,onun varoluştan beklenmedik ayrılışı konusunda kendimi iyi hissettirecek her şeyi.
Her akılcı,mantıklı,makul bilgi kaynağı bana onun öldüğünü söylüyordu,buna rağmen ölümden sonraki on dakika beyin hücrelerinde temel seviyede hareketlilik olabilirdi,bu Tess’in intihardan kurtulduğu anlamına gelmiyordu.
Umutsuz,bitkin ve kendini tecrit etmeyi kaybetmiş bir şekilde başka yerlere bakmaya başladım.Din sonraki hayatın her şeklinde umut vaat ediyordu,ama dini uzun zaman önce bırakmıştım.Ne de olsa Tess ve ben lezbiyendik;yani İncil doğru olsa o şimdi ateşten bir gölde eriyip,homoseksüellik günahı nedeniyle sonsuza dek işkence görüyor olacaktıYine de dünyanın dört bir yanındaki çeşitli kültürlerin inanışlarını okumak bana geçici bir huzur sağladı.Bu nedenle farklı üniversitelerden ciltler toplamayı sürdürdüm,antik seçmelerden çeşitli sayfaları aşırmak için çocuk bir dahi olmamın getirdiği etkiyi kullandım.Sanki bir tür akademik hazine avına çıkmışım gibi hissediyordum,çünkü bulduğum her yeni bilgi parçası bir diğerini nerede bulabileceğim konusunda ipuçları içeriyordu.Ve böylece,Tess’in bulunduğu hayatımdan kalan boşluğu doldurmanın umutsuz ihtiyacı ile sona ulaşana kadar ince ayrıntıları birleştirmeye devam ettim.
Manastır, dağ başının ne kadar sakin olacağını tahmin ettiğim kadar sakindi.Ama keşişler siyah kadifeden cübbeler giyiyordu,kaliteli kumaşın parıltısı keşişlerin mütevazı bir hayat sürdüğünü anlatan masallarla çelişiyordu.Ve kütüphaneci ile buluşmam için beni gri taş duvarların içerisine alan keşişlerin parmakları altından ağırlık yapıyordu.
Açıkça görünüyordu ki burası sıradan bir dini topluluk değildi.
Kütüphaneci beni güleryüzlülükle karşıladı,ve kahve teklif etti.Kahve hakiki Kopi Luvak’tı,bunun Dünya’daki en pahalı ve en az üretilen kahve olduğunu söyledi.Teklifi reddettiğimde basitçe gülümsedi ve ofisinin yanındaki ufak mutfakta kendininkini demlemeye başladı.
‘’Asla bize bir öğrencinin geleceğini düşünmemiştik,ömrümüz boyunca dahi.’’dedi,aromatik çekirdeklerin kokusu odayı doldururken.’’Bu yüzden bize büyük bir şeref veriyorsun.’’
‘’Bu neden bu kadar olağandışı?’’
Manikürlü tırnakları ile taranmış kopyalanmış sayfaların bulunduğu manira dosyamı gösterdi,
‘’Bu manastırın haritasını çözmek nadir bulunan bir deha gerektirir,her nesilde bir kere doğan bir deha.Ve o zaman bile,bir kişi karşımıza çıkmayı göze almak için özel bir motivasyona ihtiyaç duyar.’’
‘’Kütüphane mi?’’diye sordum sabırsız bir şekilde.
Dikkatli bir şekilde kahvesini koydu,ve pahalı görünen masasının arkasındaki brokar oturağı gösterdi.Oturdum ve beni sessizce bir dakikalığına inceledi.
‘’Kütüphane hakkında ne biliyorsun?’’
‘’Araştırmalarım,buranın İskenderiye Kütüphanesi’nin yanmasından kurtulan bilgi kaynaklarının oluşturduğu bir yer olduğunu gösteriyor.Ölü Deniz Parşömenlerinden daha eski kitaplar değiştirilmeden ve kusursuzca kopyalanarak zamanın sınırlarından kurtulmuş.
‘’Ama aynı zamanda bundan fazlası olduğunu biliyorsun,değil mi?’’
Onayladım.
‘’Bulduğum hikayelerde ortak temalar var.Adamlar kütüphaneye giriyor ve üç yıl sonra ayrılıyor.Bu hikayelerde,kendi zamanlarında var olmaması gereken birikimlerle çıkıyorlar.Çeliğin nasıl üretileceğini ve büküleceğini eritme keşfedilmeden bin yıl önce ve nasıl barut yapılacağını veya makine üretileceğini bu yöntemlerin temel ilkeleri organik olarak fark edilmeden öğreniyorlar.
‘’Bir sözleşme var.’’ dedi,kahverengi gözleri ciddileşirken.’’Ve derin bir bağ var.Daha idrak edemeyeceğin düzeyde bir bağ.’’
‘’Orasını fark ettim,öteki türlü dünyanın geri kalanının buradan çoktan haberi olurdu.’’
‘’İmzalayacak mısın?’’
Bir anlığına düşündüm ve onayladım.
‘’Uğruna yaşayacağım başka bir şeyim yok.
Merdivenler manastırın mahzenlerinin altındaki karanlığı yarıyor,görüş alanımızdan çıkıyordu.Kütüphaneci zeminde neyi aradığımı söyleyerek beni burada bıraktı.Gölgeli spiral merdivenler dizisiyle ilgili korku sonunda bastırdı.O noktaya kadar uyuşuk hissediyordum,belki de neyin yaşandığını idrak edemiyordum.Bu gerçekten de hakikat mıydı?Bu merdivenlerin altında gerçekten de bir kütüphane mi vardı?Belki de bu güler yüzlü,özellikle belirlenmiş müsrif yaşayan keşişler bariz zenginliklerini çok fazla boş zamanı olan aptal akademisyenleri kaçırarak biriktiriyorlardı.Bu çok daha olası görünüyordu,ama eğer şimdi ayrılırsam hayatımın geri kalanını sadece Tess’ime musallat olan şişme hayaletlerle değil,aynı zamanda uykusuzca yatarak halis bir ‘’peki doğruysa?’’ sorusunun azabıyla geçirecektim.
Başka bir merdiven boşluğunu daha dönünce karanlık, bir perde misali etrafımı çevirdi.Elimi duvarda tutuyordum,bu ve döşeme merdivenlerin yüksekliği beni düşmekten alıkoyan tek şeylerdi.Uzun bir süre bu şekilde ayaklarımı sürüdüm.Birçok kere vazgeçip dönmeyi düşündüm,ama bunun belki de beni manastıra getirenler gibi başka bir test olabileceğine kanaat getirdim.Kol saatimin hafif parlak göstergeleri bana iki saatin geçtiğini söylüyordu,ve kulaklarım bir saat önce bir şeyler işitmeyi kesmişti.Ne kadar derinde olduğumu anlayamıyordum,ama bu kesinlikle deniz seviyesinin altındaydı.
Ağzım kurumuştu.O kahveyi kabul etmiş olmayı dilerdim,veya inmeye başlamadan önce bir şey yiyip içmeyi.Şimdi soğuktu,beni ürpertecek ve yanıma ceket almadığıma lanet okutacak kadar soğuktu.
Dişlerim kontrolsüzce titremeye başladığında yüzeye dönmenin düşünceleri güçlendi.Karanlık çok bunaltıcıydı,çok soğuktu.Ama döşeme merdivenlerde üç saat yukarı çıkma düşüncesi karnımı korku ve yorgunluk hissi ile sarstı.
Yine de bir karar vermem gerekiyordu,.Yoluma devam ettiğim sürece geri dönüş o kadar uzayacaktı.
Elbette bunun bir sonu olması gerekiyordu?
Sonunda bu merdivenleri inşa edenler dağın ana kayasını geçemeyip durmak zorunda kalmışlardı.
Ve o anda bunları düşünürken son adımımı attım.Ayağım havada asılı kalmıştı,ama onu geri çekemeyecek kadar yorgundum.Saatlerdir ellerim duvarda adım atarak bir trans yaşıyordum.
Dengemi kaybederek yumuşak duvarı tırmaladım,tırnaklarımı taşa geçirmeye çalıştım.
Ama boşunaydı.
Ürpertici karanlığa düşerken korkum kabardı,kozmozdan daha soğuk bir hava kütlesi bağırsaklarımdan kalkıyor ve ciğerlerimi sıkıştırıyordu.Dudaklarımdan bir çığlıkla püsküren dehşet o kadar sesliydi ki beynimi delip bilincimi uzaklaştırdı.
Hücre karanlıktı.Kahrolası bir parıltı tavandaki kızıl renkli donuk kuvarsten sızıyor,fotoğrafların yıkandığı karanlık bir odadaki bir ampulden daha az miktarda ışık sağlıyordu.Kapı yoktu,sadece yumuşak siyah taştan duvarlar vardı.Üzerinde yattığım döşek duvarla aynı taştan yapılmış gibi duruyordu.
Yatağın ayak ucunda temizce istiflenmiş kıyafetler vardı,hepsi en koyu siyahtan;bir cübbe,eldivenler,ve bir çift çarıktı.Üzerimde hala kendi kıyafetlerim vardı fakat hücrenin içi soğuktu ve siyah elbiseler yumuşak ve sıcak görünüyordu.
İçeri girmenin bir yolu vardır diye düşündüm,yoksa beni içeri naslıl sokacaklardı?Belki tüm duvar bir kapıydı,menteşeleri kurnazca köşelere gizlenmişti.
Eldivenleri giyerken hoşgeldin sıcaklığı ellerimi içine aldı.Çarıklar ayakkabılarımın üzerine olmadı,bu nedenle önce onları çıkardım.Son olarak da kalın kollarından elimi içeri atarken büyük bir rahatlık sağlayan kara cübbenin başlığını kafama geçirdim.
Sanki kıyafetleri giymeme bir tepki gibi odanın ışığı aşamalı olarak arttı,ve çıkış kapısı göründü.Sessizce kayarak açıldı ve kırmızı ışıklarla aydınlatılmış bir koridoru açığa çıkardı.Başka bir seçeneğimin olmaması nedeniyle,odadan dışarı adımımı attım ve derhal bu karardan pişman oldum.
Kara cübbe bedenimi sıkıştırdı ve birden kendimi boğulurken buldum.Siyah yakalık ağzımı ve burnumu kapatacak şekilde döndü,ve onu güçlü bir klostrofobinin etkisi ile tüm gücümle yırtmaya çalıştım.
İstemsizce yardım çığlıkları attım ama sesim yüzümü kaplayan kalın elbiseler nedeniyle tamamen engellendi.Nefesim hızlıydı,aşırı hızlıydı.Ufak aralıklarla havayı solumaya çalışıyordum.Sakinleşmeliydim,bunun için en kuvvetli silahım olan mantığımı kullanmalıydım.
Duvara çömeldim,kara elbiselerin baskıcı sertliğini görmezden gelmeyi denedim,kendime onların sert olmadığını söylüyordum,hala nefes alabiliyordum.
Panik azaldı,ve hızlı soluk alış-verişlerim normale döndü.Doğruldum,eldivenli elimi sabit kalabilmek için yumuşak duvara dayadım,bir kez daha başka bir testten geçtiğim şüphesine kapıldım.
Kara koridorda yürüdükçe,diğerleri benimkine benzeyen hücrelerden çıktılar.Kara cübbelerin altında sadece gözleri görünüyordu,hepsi birbirine benziyordu.Koridorda akan siyah cübbelerin arasına katıldığımda istemsiz bir ürpermeyle hepimizin aynı boyda olduğunu fark ettim.Sanki cübbeler,eldivenler ve çarıklar bireyselliğimizi parçalıyordu.Konuşmaya,tabi ki soru sormaya çalıştım,ama ağzımdan çıkan her kelime ağzımdaki siyah atkı tarafından engellendi.
Cübbeli figürler kuyruğu sonunda bir hole boşaldı,hol o kadar geniş ve o kadar loştu ki ne tavanı ne de duvarları görebiliyordum.Diğerleri durup bu dipsiz boşlukta yayılmaya başlayınca yerden kara taştan sıralar sessizce ve yumuşakça yükseldi.Her öğrenci için bir tane.Bu yeri biliyordum,bu efsaneyi okumuştum.
Mümkün olsaydı çığlık atardım.Ağızlarını kapatan atkılar yüzünden başka kaç kişinin çığlık atamadığını düşündüm.Elbette,kendi araştırmaları sonucu benim okuduğum hikayeleri onlar da okumuştu,ve aynı sonuca ulaşmışlardı.Kızıl ateşten harfler önümdeki sırada belirdi ve refleks olarak onları ezberledim.Aniden kayboldular ve yeni sözcükler belirdi,hiçbir tarih kitabında yazmayan olayları anlatıyorlardı.
Eğer araştırmalarım doğruysa,burası hiçbir dünya aleminde bulunmayan derslikti.
Ve eğer bana sunulan o sözcükleri ezberlememiş olsaydım ve bunu arkadaşlarımdan çok sonra yapsaydım,son kişi odadan ayrılırken ruhum Lucifer’e sunulacaktı.
Terleyerek ve sarsılarak gözlerimi titrek kızıl harfleri özümsemeye zorladım.Yakında.öğrencilerden bazıları durumun vehametini anlamış olmalı ki cübbelerini çıkarmaya çalıştılar.Sapıkça bir sessizlikle ve korkunç bir semazen dansıyla kıyafetlerini tutmaya ve çekmeye çalışırken bükülüp döndüler.Sonunda kafalarını aralıksızca obsidyen sıraların sivri kenarlarına vurmaya başladılar,ta ki düşene dek.
Diğer öğrenciler sessizce izledi,benim gibi.Kanlı sıralar düzgün bir şekilde kayarak zemine girerken ölmüş öğreniclerin etrafında yerden eller çıktı.Ölü grisi,uzun tırnaklı ve soluk kabarık kürklerle kaplı eller şu ana kadar duyabildiğim tek şey olan tırnakların taşa ve kara beze sürtünme sesiyle bedenleri yere çekti.
Şimdilik hepimiz güvendeydik,cehennem bu günlük yeteri kadar ruh toplamıştı.
Her gün aynıydı,kalkıyor kapkara cübbeleri giyiyorduk ve kapı açılıyordu.Ardından hepimiz çılgınca ateşten sözcükleri ezberleyip çaresizce bitiren son kişi olmamaya çalıştığımız mağaramsı dersliğe giriyorduk.Hücremize döndükten sonra kapı kapanıyor,kıyafetler gevşiyor ve onları çıkarmamıza izin veriyordu.Böylece bireyselliğimizi geri kazanıyorduk.Ölü öğrencileri toprağa çeken eller bu sefer duvardan çıkıp kalay tabaklarda pahalı yemekler ve oyulmuş kadehlerde egzotik içecekler sunuyordu.
Yemeyi ve içmeyi bitirdiğimde bu sefer artıkları toplamak için çıkıyorlardı.
Cübbelerin amacını biliyordum,bunu ikinci gün anlamıştım.Şeytani hocamız öğrencilerin birbirinin kim olduğunu öğrenmesini istemiyordu.Bu bana bulmacanın öteki parçasını bulabilmeye dair önemli bir ipucu verdi.Çünki kütüphaneci benim gibi birinin her nesilde bir kere doğabileceğini söylemişti.
Derslik zamanın dışında bulunuyor olmalıydı.Bu kadar çok öğrencinin bulunmasının tek yolu buydu.
Başlarda,ilk bitirenlerden biri olduğuma emindim.Ama dersler daha karmaşıklaştıkça ve her birini ezberlemek yerine anladıkça birkaç sıra kaymaya başladım.
Kime karşı çalışıyordum,eğer bu derslik zamanın tamamen dışındaysa sağımdaki Aristo,solumdaki Einstein hatta Da Vinci olabilirdi.Eski özgüvenim korkuyla kaybolmaya başlamış ve konsantrasyonumu etkilemeye başlamıştı.Bitirdiğimde sınıfın neredeyse boş olduğu o korkutucu gün geldiğinde daha fazlasını yapmam gerektiğinin farkındaydım.
Odamda yalnız,siyah ipekle kısıtlanmamış olarak taş döşekte yatarak kafamı çıkmazdan kurtulmak için çalıştırmaya başladım.Eğer tarihteki en güçlü beyinlere karşıysam gerçekten de hiç şansım yoktu.İyi olduğumu biliyordum,tanıdığım herkesin çok ötesindeydim,ama bu tüm tarih bana karşı olduğunda olasılıkların benim için kötü olduğunu anlayacak kadar zeki olduğum anlamına geliyordu.
Şimdiye kadarki tüm tecrübelerime bir göz attığımda sonunda tek bir gerçeğe ulaşıyordum: cübbelerin anonimliği kusursuz değildi.Belirli alışkanlıkları olan çeşitli kişileri çoktan fark etmiştim.Biri gergince cübbesini çekiştiriyordu,sanki biri gözlerini görecek diye korkuyordu.Öteki her zaman en uzaktaki ve sol köşedeki sırayı aldığından emin oluyor ve oturmadan önce döndürüyordu.Ve her ikisi de odadan erkenden ayrılıyordu,ama asla ilk sırada değil.Bu sıradışıydı,davranışlarından ötürü işaretlediğim diğer öğrencilerin sıralamalarında vahşi dalgalanmalar vardı.Bu ikisi kendilerinden o kadar emin ve o kadar canavarvari zekiydiler ki ne zaman bitireceklerini seçebiliyorlardı.
Ama bu bana hala kim olduklarını söylemiyordu.Köşedeki adam eğer gerçekten adamsa Nicola Tesla veya Johann Goethe olabilirdi;veya tarih kitaplarında adı hiç geçmeyen biri bile olabilirdi.Daha kötüsü eğer burası gerçekten zamanın dışındaysa benim zamanımın ötesinden,insanlığın kendini her alanda kusursuzlaştırdığı zamandan biri olabilirdi.
Bu bilgi bir şekilde önemliydi,bunu biliyordum.Hocamız Lucifer bizi hücrelerimizde tek başımıza çalıştırabilir başkaları ile etkileşime girme ihtiyacını ortadan kaldırabilirdi.Birbirimizi görmemizi istemişti,birbirimizden haberdar olmamızı istemişti.Bunun en belirgin nedeni korkuyu yenip daha iyi çalışmaya teşvik olabilirdi.Ama zamanın dışındaki bir derslikte bunun ne anlamı vardı.Cevabı bulduğumu fark edince zafer sırıtışımı görebilecek kimse yoktu.
Dersleri bitirene kadar holü terk edemezdiniz.Kalkıp gezebilirdiniz,ama bitirmeden kapıya dokunursanız gri eller sizi yakalayıp kara taşa çekerdi.
Dersin beni çok uğraştırmayacağı zamana kadar bekledim.Tamamen bilgiden oluşan dersleri bitiren ilk ben olunca kalan sınıf arkadaşlarımın hiçbirinin benimki kadar kusursuz bir zekası yoktu.O gün,son sayfa önümde okunmamış bir şekilde durup onu hafızama kazımamı beklerken gözlerimi kasıtlı olarak çevirdim.
Kolaylık olsun diye Leonardo diye adlandırdığım köşedeki adam kalktı ve sırasındaki kızıl parıltı söndü.O böyle yaparken dersimi bitirdim,ama bekledim.Öğrencilerin arasından geçti ve sonunda kapıya ulaştı,o böyle yaparken ben de kalktım ve kapıya gittim.
Koridor boyunca yürüdük,aramıza mesafe koydum.Hangi odanın onunki olduğunu biliyordum çünkü adımlarını ezberlemiştim.Kapısı açılırken yumuşak ve sessiz papuçlarımın üzerinde ona doğru hızla altı adım attım,ardından kafasını obsidyen kapının kenarına vurdum.Birden yıkıldı,başlığından siyah kan sızıyordu.Ayakları seyirdi ve titredi ve bir kolu felç geçirirmişçesine savruldu.
Gri eller onu karanlığa çekmek için çıkarken üstünlüğümü buldum.
Asla derslikten ayrılan son kişi olmayacaktım.
Eğer diğerleri yaptığım şeyi bilselerdi,bunun herhangi bir belirtisini göstermezlerdi. Yapmacıklığıma geri döndüm ve düzenli olarak derslere girmeye devam ettim,böylece beni gözlemleyenler izimi süremeyecekelrdi.Derslikiten ayrıldığım her seferinde koridoru gözlemledim,benim Leonardo’ya yaptığımı kimsenin bana yapmayacağından emin oldum.
İlk sene on sınıf arkadaşımı öldürdüm. Ama kendimi aşırı özgüven göstermeme konusunda dizginledim.Asla gardımı indiremezdim, eğer Lucifer’in bu ölümcül döngüsünü ben fark ettiysem başkası da fark etmişti.
Ve bir sabah leş sayımla şubedeki azalmada bir fark olunca tuhaf bir heyecanla bana başka bir katilin de katıldığını anladım.
O dikkatliydi,çok dikkatli.Onun kim olduğunu anlamak aylarımı aldı,ve bu süre boyunca paranoya beni tıpkı o gri eller gibi kavradı.Kara koridorlardaki her yürüyüş bir korku imtihanına dönmüştü.
Sonunda tekniğinin basitliğini anladım;basitçe derslikte o ve öteki öğrenci kalana kadar bekliyor ve şüphelenmeyen kurbanını,başını sıraya vurarak öldürüyordu.Bu yöntem o kadar ham ve yavandı ki bunu fark etmek hücremin loş ışığında kendi kendime kahkaha atmama sebep oldu.Onun çalışma yöntemi kurnazlıktan ziyade çaresizlikten geliyordu.
Onu tabi ki öldürmeliydim.En kötü öğrencileri öldürerek hata yapıyordu,sadece ölüm zamanımızı hızlandırıyordu.Dersimi kasten yavaşlattığım gün öldü.Derslikte sadede ikimiz kalana kadar bekledim.Sonra kafamı sıraya vurmaya gelince dizine tekme attım ve onu sıraya yanlamasına fırlattım.Boğuşma kısaydı;kıyafetler bizi tam olarak aynı boya ve kiloya getiriyor gibi görünüyordu,sonuç olarak benim öldürme konusundaki tecrübem galip geldi.Derslikteki en büyük deha olmayabilirdim ama artık en iyi katildim.
Diğerleri azalan sayıları fark ettiler,tabi ki edeceklerdi.Hiçbirimiz aptal değildik.Tuhaf bir şekilde sessiz birliktelikler oluştu,ufak gruplar bir arada oturuyor,birbirlerini bekilyor ve öyle ayrılıyordu.Sessiz el işaretleri ile böyle bir gruba davet edildim,ve rolume uydum.Dersler artık inanılmazdı:mantığı kavrayabilmek normal bilimden çok daha zordu.Evrenin sırları her şeyi birbirine bağlayan yasalar ile beraber açıkça ortaya çıkmıştı.Eğer Einstein burada olsaydı kendini ancak bir ahmak olarak tanımlardı,aldığımız dersler onu bir ahmak gibi gösteriyordu.
Bir gün gruplardan birkaçı dersin ortasında durdular ve ayağı kalkıp birbirlerine saldırmaya başladılar.Karışmayan öğrenciler cübbelerinin arkasında korku dolu gözler ile sadece izlediler.Maskemi yırtıp onlara bağırmak istedim,Şeytan’ın kendisi tarafından başlatılan bir müsabakada başka ne olacağını beklediklerini sormak istedim.
Kavga uzun ve vahşiydi,tek silahlar yumuşak eldivenli eller ayaklar ve obsidyen eşyalardı.Karışmayanlar günün limitinin çoktan aşıldığını bilerek izledi.
Geri kalanlarımız bu zamanda çalıştık.
Buna güvenerek geride kaldım.
Kan akmış ve her yere yayılmıştı,karanlıkta görmenin zorluğuna rağmen kemik ve saç parçaları sıraların kenarlarına takılmıştı.Bazı yerlerde kıllı temizlikçilerimiz tarafından atlanmış parmaklar ve vücut parçaları vardı.
Ama tüm bunların arasında harika bir şey,oyunun yönünü benim tarafıma çevirebilecek bir şey buldum.
Obsidyen sıralardan biri zarar görmüştü ve jilet kadar keskin bir parça yerde duruyordu.Aldım ve onu dikkatlice kol boşluğuma koydum.
Artık başka hiçbir öğrencinin sahip olmadığı bir şeyim vardı.
Bir Silah.
Bu mantıkla bir avantaj sizi hemen saf dışı bırakabilirdi.Artık derslikte huzursuz bir ateşkes vardı.Hiçbir grup sayılarının azalmasını göze alamıyordu.El işaretleri artarak karmaşıklaşmıştı,her grup diğerlerinin anlayamayacağı bir beden dili geliştiriyordu.Ama zihnimle işaretleri aklımda canlandırabiliyordum,ve şifrelerini öğrenerek grubuma hayati bir üstünlük kazandırıyordum.
Sanırım grubum orjinal katilin yani her şeyi başlatanın ben olduğumu biliyordu.Beni geçiştiriyor ve benden korkuyorlardı.Çevremde birinin kaba dillerden birinde beni ‘Karındeşen’ olarak nitelendirdiğini fark ettim.
İhanet iletişim kurmaya başladığımızdan beri düzenli olarak gerçekleşti.Oyun artık derslerle daha az,politikayla daha çok ilgiliydi.Hala çalışıyorduk ama yasak bilgiyi öğrenmek bir arka tekere dönmüş ve onunla uğraşmak olağan bir hal almıştı.Kendi takımlarının kurtulmasını garantilemek içn bir grubun en zeki üyelerini kurban verdikten sonra artık bir kırılmanoktasına ulaştığımızı biliyordum.
Yakında anarşi olacaktı.
Koridorda yürürken başladı,hatta kendi gruplarımıza ayrılmadan önce,bizim biz olduğumuzu kanıtlamak için yaptığımız el işaretlerinden önce.
Öğrenciler basitçe birbirinin üzerine atlamaya başladı.Bir adam bana geldi ve boğuştuk,cübbelerimizin içinde mükemmel fiziksel bir mücadele yaşanıyordu.Başka bir savaşçıdan gelen bir dirsek dengesini bozdu ve avantajlı taraf ben oldum.Onu yere yığdım ve burnuna kafa attım.
Çılgınlık bittiğinde eller ölenleri ve ağır yaralıları aldı.Bir kafa işaretiyle bir öğrenci dersliği işaret etti.
Ne yapacağımızı bilemeyerek kan gölünde kayarak ilerledik,cübbelerimizin etekleri kara lekeler bırakıyordu.
Artık sadece beş kişi kalmıştık.
Bana çıkışta saldırdılar.İlk ben bitirdim,ve diğer dördü aynı anda kalktılar,hiçbirinin arasında bir el sinyali yoktu.Benim kim olduğumu biliyorlardı.Herkes kimin kim olduğunu biliyordu.Bu mekanda tam iki yıl geçirmiştik.
İlk adam arapsaçı cübbeler arasında geldi.Ona Byron adını takmıştım,ama bombastik adına rağmen bir savaşçı değildi.
Gaus daire çizip arkama geçmeye çalışırken Shakespeare ve Curie iki tarafta durdular,sadece kafamda benim duyabileceğim bir homurdanma ile arkamı dönüp bana sokulmaya çalışan figüre kara bıçağı salladım,bıçak kıyafetini delip boğazına saplandı.Diğer ikisi direk üzerime çullandılar ama daha bıçağı görmemişlerdi.Bıçak vahşice sıyırdı ve Shakespeare’in bileğini kesip yalpalayıp yere yığılmasına neden oldu.
Curie’yle ayağa kalktığımızda basitçe kafasını eğdi ve yenilgiyi kabullendi.Obsidyen parçası gözünden girip kafatasını parçaladı ve onu derhal öldürdü.
Gri eller ölüleri yere çekti,ve ilk defa odada yalnız kaldım.
Kıyafetler sıkıcı kavrayışlarını gevşettiler,ve minnettar bir rahatlama ile havayı soludum.
Karanlıktan bir ses ‘’Tebrikler’’ diye mırıldandı.
Yerden kitaplarla dolu kara raflar yükselmeye başladı.
Kütüphanedeki bilgi nefisti ve bunun tadına varmaya yeni yeni başladım.O kadar eşsizdiler ki onları idrak etmeye başlamak beni zamanda on yıllarca ileri götürecekti.
Ama buraya gelmemin nedeni bu değil.Bu sadece pastanın kreması veya kapanın peyniri.
Görüyorsunuz Lucifer sadece zeki birini istemiyordu.Dersliğin kendisi her zaman bir üçkağıt olacaktı.
Zeka eşsiz değildi ama ham,adeta hayvansal bir kurnazlıkla harmanlanmış bir zeka,işte bu eşsizdi.
Ve ben özeldim.
Bir kitap olduğunu söylüyor,ama bu kütüphanede değil.Sahip olmadığı tek kitap.
Hayat ve Ölüm’ün kitabı,ki bulunduğu yer cennet.
Tess’i hayata döndürmek için tek yapmam gereken kitabı bulmak ve adını llisteden çıkarmak.Ardından bana geri dönecek,tıpkı hiç gitmemiş gibi.
Ve kütüphanedeki sınırsız bilgi ile onu düzeltebileceğim.
Ama şimdilik bu kadar yeter;yapmam gereken şeyler var.Cenneti indirmek zaman gerektirecek ve eğer bunu yapacaksam bir silaha ihtiyacım olacak.
Şansıma artık kara kütüphaneye bağlı değilim,istediğim takdirde girip çıkabiliyorum.İstediğimi yapabiliyorum.
Ve mükemmel demirciyi nerde bulacağımı biliyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)