İsmim Masha ve 16 yaşındayım. Rusya'da küçük bir kentte yaşıyorum. Babam fazla para kazanmıyor ve ailem varlıklı değil. Masrafını karşılayamayacağımız bir sürü şey var. Bu şeylerden bir tanesi internet.
Bir gün okuldayken arkadaşlarımdan biri bana internete bedava giriş sağlayan bir servis olduğunu söyledi. Dediğine göre tek yapmam gereken "Free Wifi" isimli ağa bağlanmakmış ve ondan sonra ödeme yapmadan istediğim kadar internette dolaşabilirmişim. Kulağa gerçek olamayacak kadar güzel geliyordu.
O akşam eve geldiğimde denemeye karar verdim. Leptopumu açtım ve "Free Wifi" isimli ağı arattım. Sinyal çok iyiydi, ağı seçip "Bağlan" yazısına tıkladım. İnternet sayfası açıldı; siyah arka planlı, sinsi kırmızı harflerle yazılı bir mesaj vardı:
"Free Wifi'ye hoşgeldiniz! Ziyaret ettiğiniz için teşekkürler! Hiçbir ödeme yapmanız gerekmiyor. Hiçbir şekilde üyeliğe de gerek yok. Tek istediğimiz ziyaretçilerimiz hakkında bir kaç basit bilgi. Lütfen soruyu cevaplayın."
Sayfada 4 tane resim vardı. Bir otobüs, tekne, tren ve uçak.
Altında da bir soru vardı:
"Genellikle hangisini kullanırsınız?"
Okula bisikletle gidiyordum, babamın arabası yoktu ve tatile çıkacak kadar da paramız yoktu. Bu ulaşım araçlarından hiçbirini kullanmıyordum, bu yüzden rastgele seçim yaparak trene tıkladım.
Ekranda bir "Teşekkürler." mesajı belirdi ve sonra, internette gezebiliyordum. Çok mutlu olmuştum. Bütün sorunlarımın sonuydu bu. Artık Facebook açabilir, arkadaşlarımla Twitter ve İnstagram'dan konuşabilirdim.
Ancak sonraki gün, televizyonu izlerken program son dakika gelen bir haberle bölündü. Haber muhabiri korkunç bir kaza olduğunu söylüyordu. Bir tren tam da köprüyü geçerken raydan çıkmıştı. Bir kaç vagon aşağıdaki nehire gömülmüş ve insanların neredeyse tamamı ölmüştü.
Dehşete düşmüştüm. O an, önceki gece ziyaret ettiğim web sitesi aklıma geldi. Trenin resmini seçmiştim. Kendimi bunun bir tesadüf olduğuna ikna etmeye çalıştım. Yani uçağın resmini seçseydim ne olacaktı? Bugün düşmüş bir uçak mı olacaktı? Düşüncesi bile gülünçtü.
O gece bir kez daha interneti kullanmam gerekti. Free Wifi ağına bağlandım ve tekrar aynı sayfa çıktı karşıma. Bu kez soru farklıydı.
4 tane ev resmi vardı. Bir *bungalov, 2 katlı bir ev, 3 katlı bir ev ve bir apartman.
Aşağısında, büyük uğursuz harflerle soru vardı:
"Nasıl bir evde yaşıyorsunuz?"
Ailem bungalovda yaşıyordu, tam da seçmek üzereyken kendimi durdurdum. Parmağım farenin tuşu üzerinde gezindi, ama tıklayamadım. Ya şüphelerim doğruysa? Diye düşündüm. Salakça bir düşünceydi, ama şansa bırakamadım.
Bunun yerine, apartmana tıkladım, ne olur ne olmaz. "Teşekkürler" mesajı belirdi, ve internete tekrar girdim.
Ertesi gün okulumun yanındaki apartman yandı. Şans eseri yangın gündüz oldu, bu yüzden insanların çoğu evde yoktu. Yangında yaklaşık 20 kişi ölmüştü. Polis kundak ihtimalinden şüphelendiğini söyledi.
Endişelenmiştim. Şimdi, bir tesadüften daha fazlasıymış gibi görünmeye başlamıştı. Ne kadar delice görünse de, bu trajedilere Free Wifi'nin neden olduğunu düşünüyordum. Eğer bir daha bu işe bulaşmazsam daha iyi olacağına karar verdim.
Ancak o gece, kendimden şüphe etmeye başladım. Ne kadar düşünürsem o kadar aptalca görünüyordu. Paranoyak mı oluyordum? Sadece Free Wifi'ye bağlanmak nasıl olur da 100'e yakın insanın ölümüne sebep olabilirdi? Böyle bir şeyin mümkün olduğuna kim inanırdı?
Yaklaşık 1 saat düşündükten sonra kendimi, bunun acayip bir tesadüf olduğuna inandırmıştım. Leptopumu çıkardım, açtım ve Free Wifi'ye bağlandım.
İnternet sayfası yine açıldı. 4 resim daha vardı. Resimleri görünce dehşetle nefesimi tuttum.
Annemin, babamın, kardeşimin ve benim resmimdi...
Aşağıda, büyük, uğursuz, kırmızı harflerle soru vardı:
"Bunlardan hangisi en sevdiğin aile üyen?"
Ç.N:
Bungalov: Tek katlı ev.
12 Mayıs 2016 Perşembe
7 Mayıs 2016 Cumartesi
''Onun Yanına''
Genç kız ağaçların arasındaki çalılıklardan yürüyordu.Akşam karanlığı tamamen çökmemişti ama
ağaçların arasından batmakta olan güneşin kızıllığı görünüyordu.Ormandaki sessizlik yüzünden nefes alışınızı bile duyabilirdiniz.Sessizliği bozan ağaçlardan birinin kırılma sesiydi.Kız sesin geldiği yöne döndü ve şaşkınlıktan öylece bakıp kaldı.Bulunduğu ormanda hayvanlar olduğu aklına geldi ama görebildiği hiçbir tehlike yoktu.Bu bir hayvan olamazdı.Etrafına bakarken az ilerde çalıların arasına çömelmiş bir adam gördü.Kızı görünce bir anda şaşırdı ama yüzünde sevecen bir gülümseme vardı.'Merhaba küçük hanım'dedi.Adamın elleri kirlenmişti ve büyük bir kürek taşıyordu.Kız adamın orada ne yaptığını merak ediyordu.'Adın ne küçük kız?','Goldilocks'diye cevap verdi kız.Adam kendini tutamayarak güldü ve 'Sanırım bu da beni Papa Bear yapar'dedi.Yüzüne daha garip bir gülümseme yerleşti.'Senin yaşında bir kızın burada tek başına işi nedir?'diye sordu.'Arkadaşım Nathan'ı arıyorum'diye cevap verdi.'Sanırım sana yardım edebilirim'Kızın elini yakalayıp.'Sence küçük Nathan nerede saklanıyor olabilir?'
Çok üzgün olduğu her halinden belliydi.'O saklanmıyor,kayıp.Geçen hafta ormana oyun oynamaya gelmiştik,o zamandan beri geri gelmedi'dedi.'Ormanlar sizin yaşınızdakiler için tehlikeli yerlerdir,Merak etme onu bulacağız'dedikten sonra tüm dişlerini gösterip gülmeye başladı.Adam önde kız arkasında onu takip edip yürümeye başladı.Gecenin karanlığında ormanı aydınlatan tek şey ayın bembeyaz ışığıydı.Kızın içi ürperdi.'Zavallı çocuk,kaybolmasına üzüldüm'İkiside durdu ve adam elindeki küreği yavaşça yere bıraktı.Kızın üşüdüğünü fark etmişti ve üstündeki eskimiş ince ceketi kıza verdi.'Bu orman hakkında ki hikayeyi biliyor musun?Kötü şeyler oldu burada çok kötü şeyler.En azından duyduklarım böyle.Bir keresindede bir oğlan burada yalnız başına dolaşıyordu ama o şanslıydı ki buraları tanıyan bir adam oğlanı bulmuş'.'Şanslıymış...'dedi kız kısık sesle.Aslında ikiside Şanssızdı.çünkü adam oğlanı evine almıştı'.Kız'Anlamadım bunun nesi şanssızlık olabilir ki?'.'Çünkü çocuk hareketli biriymiş ve adamın onu kurtarmasından memnun olmamış ve tekrar ormana dönmüş,maalesef çocuk o gece ölmüş.Cesedi hiçbir zaman bulunamadı'.Kız 'Eğer hiç bulunamadıysa öldüğünü nerden biliyorsun...?diye şüpheyles sordu.Adam'ah..sonuçta birileri bilmek zorunda değil mi?' dedi.
Kız yüzüne öfkeli bir gülümseme yerleştirip yavaşça yere eğildi ve küreği eline alıp hızla adamın yüzüne savurdu.'Hikayelerine bayıldım.Şimdi seni Nathan'ın yanına göndereceğim.'
Kız neşeli bir ıslık çalarak,derin bir çukur kazmaya başladı...
5 Mayıs 2016 Perşembe
"Mirror World"
Gençken birlikte oyun oynadığımız bir çocuk vardı. İsmi Simon'dı ve garip bir yeteneği vardı. Aynalardan geçebiliyordu. Nasıl yapıyordu hiçbir fikrimiz yok, ama onun için dünyadaki en normal şeydi. Geride durmamızı söyler ve kafasını bir aynadan içeri sokardı. Diğer taraftayken bize döner ve ayna dünyadan el sallardı.
Simon kapıdan geçermiş gibi her aynadan geçebilirdi. Yansıma yapabilen her şey için geçerliydi bu. Hop diye girip çıkabilirdi. Kendi yansımasını gördüğü herhangi bir şeye dokununca parmakları içeri girerdi. Bir gün, göletin kenarına oturdu ve ayaklarını sanki dipsiz bir kuyuymuş gibi içine sarkıttı.
Ayna dünyada olmanın nasıl bir şey olduğunu anlattı bize...ne kadar farklı olduğunu. Her şey aynı gibi, sadece tam tersi. Sol ve sağ yer değiştirir. İnsanlar onu fark etmeden geçerken onların yansımalarını görebilir. Eğer ayna lekeliyse, ayna dünya da aynı şekilde lekeli olur. Eğer ayna hafifçe eğilirse, ayna dünya da eğilir ve çıkmak için yokuş yukarı tırmanması gerekir.
Günlerden bir gün, Mark isimli biri Simon'ı doğum günü partisine davet etti. Simon herkese ayna yeteneğini göstererek onları eğlendirdi. Bir süre sonra Mark, onun bütün ilgiyi üstüne toplamasından bıktı. Kavga etmeye başladılar ve Mark onu kovaladı, ama tabiki Simon bir aynadan içeri atladı. Bu yüzden Mark onu yakalayamadı. Hepimiz bunun çok eğlenceli olduğunu düşündük, ama sonra Simon biraz ileri gitti. Ayna dünyadaki Mark'ın yansımasına döndü ve onu ağzından yumrukladı. Mark'ın yansımasına o kadar sert vurdu ki, 3 dişini kırdı. Mark iyiydi, tabiki, ama yansıması değildi. O olaydan sonra ne zaman aynanın önünde dursa, şişik dudak ve kayıp dişlere sahip yansımasını gördü. Ve bu konuda yapabileceği hiçbir şey yoktu.
Bir gün, Mark intikam almaya karar verdi. Simon'ı plajda köşeye kıstırdı ve onu eski bir balıkçı iskelesine sürükledi. Mark, onu ayak bileklerinden yakaladı ve gölün temiz yüzeyinde baş aşağı tuttu.
"Eğer bir daha böyle bir şey yapmaya kalkarsan yemin ederim ki seni bu göle düşürürüm! Ciddiyim!" diye tehdit etti.
Simon hayatı için yalvardı ve özür diledi. Mark aslında ona zarar vermeyecekti. Sadece Simon'ı korkutmak istemişti. Ancak, bir şeyler ters gitti. Simon'ı geri çekecekti, ama Mark düşündüğü kadar güçlü değildi. Tutuşunu kaybetti ve Simon düştü. Gölün yüzeyine çarparken korkunç bir çığlık attı ve kayboldu.
Simon o gece geri gelmeyince ailesi polisi aradı. Günlerce aradılar, ancak ondan hiçbir iz yoktu. Sonra, plajda balık tutan yaşlı bir adam geldi ve Mark'ın çığlık atan çocuğu denize düşürdüğünü gördüğünü söyledi. Polis Mark'ı tutukladı ve aralıksız 5 gün boyunca Simon'ın cesedi için gölü aradılar. Ama hiçbir şey bulamadılar.
Bugüne kadar kimse onu bulamadı. Olay şu ki, gölün yüzeyi devasa bir ayna gibiydi.
Mark, Simon'ı göle düşürmedi.
Onu gökyüzüne düşürdü...
Simon kapıdan geçermiş gibi her aynadan geçebilirdi. Yansıma yapabilen her şey için geçerliydi bu. Hop diye girip çıkabilirdi. Kendi yansımasını gördüğü herhangi bir şeye dokununca parmakları içeri girerdi. Bir gün, göletin kenarına oturdu ve ayaklarını sanki dipsiz bir kuyuymuş gibi içine sarkıttı.
Ayna dünyada olmanın nasıl bir şey olduğunu anlattı bize...ne kadar farklı olduğunu. Her şey aynı gibi, sadece tam tersi. Sol ve sağ yer değiştirir. İnsanlar onu fark etmeden geçerken onların yansımalarını görebilir. Eğer ayna lekeliyse, ayna dünya da aynı şekilde lekeli olur. Eğer ayna hafifçe eğilirse, ayna dünya da eğilir ve çıkmak için yokuş yukarı tırmanması gerekir.
Günlerden bir gün, Mark isimli biri Simon'ı doğum günü partisine davet etti. Simon herkese ayna yeteneğini göstererek onları eğlendirdi. Bir süre sonra Mark, onun bütün ilgiyi üstüne toplamasından bıktı. Kavga etmeye başladılar ve Mark onu kovaladı, ama tabiki Simon bir aynadan içeri atladı. Bu yüzden Mark onu yakalayamadı. Hepimiz bunun çok eğlenceli olduğunu düşündük, ama sonra Simon biraz ileri gitti. Ayna dünyadaki Mark'ın yansımasına döndü ve onu ağzından yumrukladı. Mark'ın yansımasına o kadar sert vurdu ki, 3 dişini kırdı. Mark iyiydi, tabiki, ama yansıması değildi. O olaydan sonra ne zaman aynanın önünde dursa, şişik dudak ve kayıp dişlere sahip yansımasını gördü. Ve bu konuda yapabileceği hiçbir şey yoktu.
Bir gün, Mark intikam almaya karar verdi. Simon'ı plajda köşeye kıstırdı ve onu eski bir balıkçı iskelesine sürükledi. Mark, onu ayak bileklerinden yakaladı ve gölün temiz yüzeyinde baş aşağı tuttu.
"Eğer bir daha böyle bir şey yapmaya kalkarsan yemin ederim ki seni bu göle düşürürüm! Ciddiyim!" diye tehdit etti.
Simon hayatı için yalvardı ve özür diledi. Mark aslında ona zarar vermeyecekti. Sadece Simon'ı korkutmak istemişti. Ancak, bir şeyler ters gitti. Simon'ı geri çekecekti, ama Mark düşündüğü kadar güçlü değildi. Tutuşunu kaybetti ve Simon düştü. Gölün yüzeyine çarparken korkunç bir çığlık attı ve kayboldu.
Simon o gece geri gelmeyince ailesi polisi aradı. Günlerce aradılar, ancak ondan hiçbir iz yoktu. Sonra, plajda balık tutan yaşlı bir adam geldi ve Mark'ın çığlık atan çocuğu denize düşürdüğünü gördüğünü söyledi. Polis Mark'ı tutukladı ve aralıksız 5 gün boyunca Simon'ın cesedi için gölü aradılar. Ama hiçbir şey bulamadılar.
Bugüne kadar kimse onu bulamadı. Olay şu ki, gölün yüzeyi devasa bir ayna gibiydi.
Mark, Simon'ı göle düşürmedi.
Onu gökyüzüne düşürdü...
3 Mayıs 2016 Salı
"I'm not Martin"
Ekim'in sonlarıydı, Sean isimli bir çocuk hastanedeydi. Cadılar bayramı kostümü seçip arkadaşlarıyla eğlenmesi gerekiyordu, ama bunun yerine bademciklerinin alınması için bir hastaneye tıkılıp kalmıştı.
Anne babası resepsiyonistle konuştuktan sonra bir hemşire Sean'in kalacağı, koridorun aşağısındaki odanın yolunu gösterdi. Limon yeşili duvarlar turuncu ve siyah kağıt şeritlerle dekore edilmişti; beyaz kafatasları, kağıttan yapılma balkabakları...
Hastane odasına vardıklarında, büyük bir kargaşa duydular. Yataklardan birinde yatan bir çocuk "Ben Martin değilim! Ben Martin değilim!" diye çığlık atıyordu.
İki hemşire onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Bir tanesi büyük bir şırınga tutuyordu, diğeri de iğnenin enjekte edilmesi için kolunu hazırlıyordu. Yatağının etrafındaki perdeleri çektiler.
Çığlık bir süre sonra durdu, hemşireler perdeyi tekrar açtığında çocuk bilinçsiz bir şekilde yatakta yatıyordu.
Sean meraklanmıştı, hemşireye sorunun ne olduğunu sordu.
"Sabah sol bacağı alınacak," dedi "Zavallı çocuk o kadar ürkmüş ki bizi kendisi olmadığına inandırmaya çalışıyor. Eğer isminin Martin olmadığını söylerse ameliyata girmeyeceğini sanıyor."
"Doğru kişi olduğuna emin misiniz?" diye sordu Sean.
"Tabiki," diye cevapladı hemşire "İsmi Martin. Çizelgesinde yazıyor."
Sean'in anne babası gittikten sonra yatağın kenarına oturup kitap okumaya başladı. Başka bir hemşire akşam yemeği bulunan tepsiyle geldi, ancak sadece bir kaç lokma bir şey yiyebildi. Hastane yemeği iğrençti.
Bir süre yatakta yatarak tavanı izledi. Acayip derecede sıkılmıştı. Tam o sırada, Martin'in uyandığını fark etti.
"Hey Martin," dedi "Benim adım Sean. Yeni oda arkadaşınım."
Çocuk başını ovalayarak sızlandı "Ben Martin değilim."
Sean onunla konuşmaya çalıştı, ama çocuk sinirliydi ve konuşmak istemedi. Sadece sessizce düşünerek oturdu.
Saat 10'da bir hemşire geldi ve uyku vaktinin geldiğini söyledi. İyi geceler dedi ve lambayı söndürdü. Sean, çocuğun garip bir ifade ile ona baktığını fark etti.
Hızlı bir şekilde daldı, uykusu garip rüyalarla huzursuzlaşmıştı.
Ertesi gün Sean uyandığında yatağının başında 2 doktor vardı.
"Hadi gidelim, Martin." dedi bir tanesi.
"Ne? Ama ben Martin değilim." diye cevapladı.
Diğer doktor cevap verdi "Hemşireler bizi senin hakkında uyardılar, bunu söyleceğini söylediler."
Sean "Büyük bir hata yapıyorsunuz," diye ısrar etti "Size söylüyorum, ben Martin değilim!"
Doktor yatağın ucundaki çizelgeyi kontrol etti.
"Elbette öylesin, çizelgen öyle söylüyor"
"Bu doğru değil!" diye bağırdı Sean "Birisi onları değiştirmiş olmalı!"
Karşı koymaya başladı, ama doktorlar onu tuttu ve deli gömleği giydirdiler. Onu tekerlekli sandalyeye koyup götürürlerken Sean hala bağırıyordu "Ben Martin değilim! Ben Martin değilim!"
Doktorlar onu kapıdan çıkarırkens on gördüğü şey, gerçek Martin'in gülümseyen suratıydı.
Ç.N:
Bu bir Tv dizisinden esinlenerek yazılmış. Tv dizisinde sonu güzel bitiyor ama ^^
Merak edene anlatabilirim ^o^
Anne babası resepsiyonistle konuştuktan sonra bir hemşire Sean'in kalacağı, koridorun aşağısındaki odanın yolunu gösterdi. Limon yeşili duvarlar turuncu ve siyah kağıt şeritlerle dekore edilmişti; beyaz kafatasları, kağıttan yapılma balkabakları...
Hastane odasına vardıklarında, büyük bir kargaşa duydular. Yataklardan birinde yatan bir çocuk "Ben Martin değilim! Ben Martin değilim!" diye çığlık atıyordu.
İki hemşire onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Bir tanesi büyük bir şırınga tutuyordu, diğeri de iğnenin enjekte edilmesi için kolunu hazırlıyordu. Yatağının etrafındaki perdeleri çektiler.
Çığlık bir süre sonra durdu, hemşireler perdeyi tekrar açtığında çocuk bilinçsiz bir şekilde yatakta yatıyordu.
Sean meraklanmıştı, hemşireye sorunun ne olduğunu sordu.
"Sabah sol bacağı alınacak," dedi "Zavallı çocuk o kadar ürkmüş ki bizi kendisi olmadığına inandırmaya çalışıyor. Eğer isminin Martin olmadığını söylerse ameliyata girmeyeceğini sanıyor."
"Doğru kişi olduğuna emin misiniz?" diye sordu Sean.
"Tabiki," diye cevapladı hemşire "İsmi Martin. Çizelgesinde yazıyor."
Sean'in anne babası gittikten sonra yatağın kenarına oturup kitap okumaya başladı. Başka bir hemşire akşam yemeği bulunan tepsiyle geldi, ancak sadece bir kaç lokma bir şey yiyebildi. Hastane yemeği iğrençti.
Bir süre yatakta yatarak tavanı izledi. Acayip derecede sıkılmıştı. Tam o sırada, Martin'in uyandığını fark etti.
"Hey Martin," dedi "Benim adım Sean. Yeni oda arkadaşınım."
Çocuk başını ovalayarak sızlandı "Ben Martin değilim."
Sean onunla konuşmaya çalıştı, ama çocuk sinirliydi ve konuşmak istemedi. Sadece sessizce düşünerek oturdu.
Saat 10'da bir hemşire geldi ve uyku vaktinin geldiğini söyledi. İyi geceler dedi ve lambayı söndürdü. Sean, çocuğun garip bir ifade ile ona baktığını fark etti.
Hızlı bir şekilde daldı, uykusu garip rüyalarla huzursuzlaşmıştı.
Ertesi gün Sean uyandığında yatağının başında 2 doktor vardı.
"Hadi gidelim, Martin." dedi bir tanesi.
"Ne? Ama ben Martin değilim." diye cevapladı.
Diğer doktor cevap verdi "Hemşireler bizi senin hakkında uyardılar, bunu söyleceğini söylediler."
Sean "Büyük bir hata yapıyorsunuz," diye ısrar etti "Size söylüyorum, ben Martin değilim!"
Doktor yatağın ucundaki çizelgeyi kontrol etti.
"Elbette öylesin, çizelgen öyle söylüyor"
"Bu doğru değil!" diye bağırdı Sean "Birisi onları değiştirmiş olmalı!"
Karşı koymaya başladı, ama doktorlar onu tuttu ve deli gömleği giydirdiler. Onu tekerlekli sandalyeye koyup götürürlerken Sean hala bağırıyordu "Ben Martin değilim! Ben Martin değilim!"
Doktorlar onu kapıdan çıkarırkens on gördüğü şey, gerçek Martin'in gülümseyen suratıydı.
Ç.N:
Bu bir Tv dizisinden esinlenerek yazılmış. Tv dizisinde sonu güzel bitiyor ama ^^
Merak edene anlatabilirim ^o^
29 Nisan 2016 Cuma
"Button Button"
Kapıda bir tıklama duyduklarında karı ve koca bir akşam üzeri evlerinde oturuyorlardı. Kapıyı açmaya gittiklerinde kapıda duran garip bir adam vardı. Pahalı, siyah bir takım elbise giyiyordu ve büyük bir evrak çantası vardı.
"Zamanınızdan birkaç dakika alabilir miyim acaba?" dedi.
Onun gezen bir satıcı olduğunu düşünerek onu içeri aldılar.
Adam çantasını mutfak masasına koydu ve bir şey çıkardı. Üstünde tek bir kırmızı düğme bulunan bir kutuydu. Kutuyu karı-kocaya verdi.
"Bugün şanslı gününüz." dedi sakin bir tonla "Aklınızın alamayacağı kadar zengin olma şansına sahipsiniz. Eğer bu düğmeye basarsanız, nakit olarak $1 milyon dolar kazanacaksınız. Tek bir sorun var. Tanımadığınız biri ölecek."
Bunu derken, adam çantasını açtı ve içindeki para destelerini gösterdi.
Ertesi gün kutuyu almak için döneceğini söyledi.
O gittikten sonra, karı-koca kutu hakkında konuştular. Saatlerce tartıştılar. Sonunda düğmeye basmaya karar verdiler.
Hiçbir şey olmadı.
Ertesi gün, adam geri geldi. Kutuyu aldı ve karşılık olarak onlara $1 milyon dolar verdi."
Tam gitmek üzereyken, koca sordu "Biri gerçekten öldü mü?"
"Elbette," diye cevap verdi adam "Dün gece oldu. Uzak bir yerde. Tanımadığın biri öldü."
Koca suçlu hissetti. Vicdanı onu yiyip bitiyordu.
"Son bir soru," dedi.
"Evet, ne bilmek istersin?" dedi adam.
"Kutuyla şimdi ne yapacaksın?"
Adam gülümsedi ve konuştu:
"Onu tanımadığın birine vereceğim."
"Zamanınızdan birkaç dakika alabilir miyim acaba?" dedi.
Onun gezen bir satıcı olduğunu düşünerek onu içeri aldılar.
Adam çantasını mutfak masasına koydu ve bir şey çıkardı. Üstünde tek bir kırmızı düğme bulunan bir kutuydu. Kutuyu karı-kocaya verdi.
"Bugün şanslı gününüz." dedi sakin bir tonla "Aklınızın alamayacağı kadar zengin olma şansına sahipsiniz. Eğer bu düğmeye basarsanız, nakit olarak $1 milyon dolar kazanacaksınız. Tek bir sorun var. Tanımadığınız biri ölecek."
Bunu derken, adam çantasını açtı ve içindeki para destelerini gösterdi.
Ertesi gün kutuyu almak için döneceğini söyledi.
O gittikten sonra, karı-koca kutu hakkında konuştular. Saatlerce tartıştılar. Sonunda düğmeye basmaya karar verdiler.
Hiçbir şey olmadı.
Ertesi gün, adam geri geldi. Kutuyu aldı ve karşılık olarak onlara $1 milyon dolar verdi."
Tam gitmek üzereyken, koca sordu "Biri gerçekten öldü mü?"
"Elbette," diye cevap verdi adam "Dün gece oldu. Uzak bir yerde. Tanımadığın biri öldü."
Koca suçlu hissetti. Vicdanı onu yiyip bitiyordu.
"Son bir soru," dedi.
"Evet, ne bilmek istersin?" dedi adam.
"Kutuyla şimdi ne yapacaksın?"
Adam gülümsedi ve konuştu:
"Onu tanımadığın birine vereceğim."
27 Nisan 2016 Çarşamba
"The New Parents"
Alarmım ,her gün yaptığı gibi, saat 7:30'da çaldı. Yuvarlanıp yataktan çıktım ve telefonumu kontrol ettim. Mesaj yoktu. Banyoya girdim ve duş aldım. Ardından dişlerimi fırçaladım ve aynada saçımı düzelttim. İşim bittiğinde aşağı indim.
Pastırma ve yumurtanın tanıdık kokusu koridordan aşağı doğru sürükleniyordu. Mutfağa girdim ve gördüğüm şey olduğum yerde kalmama neden oldu.
Masada oturup gazete okuyan adam, babam değildi. Ocağın başında yemek hazırlayan kadın, annem değildi. İkisi de yabancıydı.
Gerileyerek mutfaktan çıktım ve düşüncelerimi düzene sokmak için merdivenlerin en altına oturdum. Şoktaydım, gördüğüm şeyi aklım almıyordu. Bu insanlar kimdi? Evimde ne yapıyorlardı? Ailem nerdeydi?
Zihnim hızlı bir şekilde çalışıyordu ve kalbim deli gibi atıyordu. Ne yapacağımı bilmiyordum. Yanlarına mı gitmeliyim? Polisi mi aramalıyım? Aklımı mı kaybediyorum?
Tam o anda kadının mutfaktan bağırdığını duydum "Balım? Kahvaltı için aşağı geliyor musun?"
Merdivenlerin orda oturdum, kıpırdayamıyor, cevaplayamıyordum.
Tekrar bağırdı "Balım! uyan! Kahvaltın soğuyacak!"
Bir dakika sonra koridorun sonundan ayak sesleri duydum, adam karşımda belirdi:
"Hey, oğlum. Burda oturup ne yapıyorsun? Kahvaltı hazır."
İsteksizce kalktım ve mutfağa kadar onu takip ettim. Masanın ucuna oturdu, ben de diğer ucuna.
"Sorun ne?" diye sordu kadın.
"Bir sorun mu var oğlum?" dedi adam. "Yeterince uyudun mu?"
"Um...Evet" diye mırıldandım.
Adam gazetesini okumaya geri döndü. Kadın önüme pastırma ve yumurtanın bulunduğu tabağı koydu.
Beynimi zorladım. Belki bunun bir açıklaması vardı. Belki de onlar daha önce tanışmadığım kayıp akrabalarımdı. Belki de ailem gezintiye çıkmıştı. Belki de hala üst katta uyuyorlardı.
Sonunda cesaretimi topladım ve onlara sordum.
"Siz kimsiniz?"
Adam gülümsedi "Nasıl bir soru bu? Biz senin anne babanız tabiki."
Kalbim durur gibi oldu. Neredeyse umudumu kaybediyordum. Ne olduğunu anlayamamıştım.
Aniden, telefonum titreşti. Cebimden çıkardım ve ekrana baktım. Babamdan gelen bir mesajdı.
Rahatlayarak nefes aldım. Sonunda ne olup bittiğine dair bir açıklama alabilecektim.
Mesajı açtım. İçinde tek bir cümle vardı:
"Yardım et!"
Ç.N:
Geç gelen CP için kusura bakmayın -,-
Bu arada bu CP'nin bana hatırlattığı bir animasyon var. İsmi "Coraline" , bir göz atın aynı bu CP gibi *-*
Pastırma ve yumurtanın tanıdık kokusu koridordan aşağı doğru sürükleniyordu. Mutfağa girdim ve gördüğüm şey olduğum yerde kalmama neden oldu.
Masada oturup gazete okuyan adam, babam değildi. Ocağın başında yemek hazırlayan kadın, annem değildi. İkisi de yabancıydı.
Gerileyerek mutfaktan çıktım ve düşüncelerimi düzene sokmak için merdivenlerin en altına oturdum. Şoktaydım, gördüğüm şeyi aklım almıyordu. Bu insanlar kimdi? Evimde ne yapıyorlardı? Ailem nerdeydi?
Zihnim hızlı bir şekilde çalışıyordu ve kalbim deli gibi atıyordu. Ne yapacağımı bilmiyordum. Yanlarına mı gitmeliyim? Polisi mi aramalıyım? Aklımı mı kaybediyorum?
Tam o anda kadının mutfaktan bağırdığını duydum "Balım? Kahvaltı için aşağı geliyor musun?"
Merdivenlerin orda oturdum, kıpırdayamıyor, cevaplayamıyordum.
Tekrar bağırdı "Balım! uyan! Kahvaltın soğuyacak!"
Bir dakika sonra koridorun sonundan ayak sesleri duydum, adam karşımda belirdi:
"Hey, oğlum. Burda oturup ne yapıyorsun? Kahvaltı hazır."
İsteksizce kalktım ve mutfağa kadar onu takip ettim. Masanın ucuna oturdu, ben de diğer ucuna.
"Sorun ne?" diye sordu kadın.
"Bir sorun mu var oğlum?" dedi adam. "Yeterince uyudun mu?"
"Um...Evet" diye mırıldandım.
Adam gazetesini okumaya geri döndü. Kadın önüme pastırma ve yumurtanın bulunduğu tabağı koydu.
Beynimi zorladım. Belki bunun bir açıklaması vardı. Belki de onlar daha önce tanışmadığım kayıp akrabalarımdı. Belki de ailem gezintiye çıkmıştı. Belki de hala üst katta uyuyorlardı.
Sonunda cesaretimi topladım ve onlara sordum.
"Siz kimsiniz?"
Adam gülümsedi "Nasıl bir soru bu? Biz senin anne babanız tabiki."
Kalbim durur gibi oldu. Neredeyse umudumu kaybediyordum. Ne olduğunu anlayamamıştım.
Aniden, telefonum titreşti. Cebimden çıkardım ve ekrana baktım. Babamdan gelen bir mesajdı.
Rahatlayarak nefes aldım. Sonunda ne olup bittiğine dair bir açıklama alabilecektim.
Mesajı açtım. İçinde tek bir cümle vardı:
"Yardım et!"
Ç.N:
Geç gelen CP için kusura bakmayın -,-
Bu arada bu CP'nin bana hatırlattığı bir animasyon var. İsmi "Coraline" , bir göz atın aynı bu CP gibi *-*
16 Nisan 2016 Cumartesi
Bloody Painter
Bu, 14 yaşındaki Helen...Gözlerinin altındaki siyah çizgiler, onun hiç de yeterince uyumadığını hissettiriyordu.. Karışık siyah saçları, kendine çeki düzen vermek için uğraşmayı sevmediğinden beri umrunda değildi. Çünkü bu ona göre gereksiz bir zaman kaybından başak birşey değildi..
Sınıfın en arkasında, pencerenin yanında sessizce çizim yaparak oturuyordu.. Bu onun için herşey demekti.. İnsanlarla sosyalleşmeyi sevmemesi onu yalnız biri yapıyordu..
Okuldan sonra sürekli hırpalanan bir çocuk vardı. Bu, her zaman zorbalığın kurbanı olan Tom'du.. Daha önce birşey yaptığı için değil, sadece etrafındaki insanlar tarafından sevilmediği içindi.. Bu tür şeyler çok sık oluyordu.. Ve bazen Helen de kullanılıyordu.. Helen, Tom için üzülüyordu.. ama olaya da müdahale etmek istemiyordu...
Bir gün teneffüs sırasında, Judy kol saatinin kaybolduğunu söyledi ve onu aramaya başladı... Fakat Helen ona yardım etmedi... Sonuçta bu onu ilgilendirmezdi.. Birdenbire, biri Helen'ın çantasında parıldayan birşey fark etti..
"Bu da ne?" Diyen Ban, elini çantanın içine soktu ve sahte elmaslar ile çizilmiş bir saat çıkardı.. Helen buna çok şaşırmıştı.. Onun nasıl oraya girdiği hakkında hiçbir fikri yoktu...
"Ah! Bu benim saatim!" Judy olanları gördükten sonra saati Ban'ın elinden aldı. Birden ikisi de Helen'a tuhaf ve düşmanca bir şekilde bakmaya başladılar.. Kafasını biraz olsun kaldırmadan hala not defterindekiyarım kalmış çizimine devam ederek: "Ben yapmadım.." der Helen. "Evet..Tabii" der Judy, ve Tom ile beraber anlaşmış gibi sınıftan çıkar...
Ertesi gün, Helen yine herzamanki gibi sırasında oturup çizim yapmaya devam ediyordu. Birden etrafındaki ortamda bazı şeylerin pek de doğru olmadığını fark etti... İnsanlar onun hakkında birşeyler fısıldaşıyorlardı. Konuşulanların bazılarının onu "Hırsız" olarak adlandırarark başladığını duydu. Fakat ne kendini savunmak, ne de onlara bir açıklama yapmak için uğraşmadı.. Sonuçta işe yaramayacaktı..
Zaman geçtikçe, yaptığı şeyler daha da çok abartılmaya başlanmış ve böylece Helen zorbaların yeni kurbanı haline gelmişti...Bundan hoşlanmasa da karşı koymaya çalışmıyordu. Duygularını sessizce kalbinde saklıyordu...
Fakat bir gün Ban, Helen'in yarımKalmış çizimiyle beraber çizim defterini alır ve "Sürekli bu anlamsız şeyleri çiziyorsun!" Diyerek Helen'ın tepkisini görmek için resimlerden bazılarını yırtarak küçük parçalara ayırmaya başlar... Helen, bu gidişle kendine daha fazla engel olamayacaktı, ve sonunda daha fazla dayanamayıp yumruğunu Ban'ın suratının ortasına geçirerek kavgaya karıştı... Fakat Helen yeterince güçlü değildi. Bu yüzden de, hiç zaman kaybedilmeden pataklanmaya başlandı... Diğer öğrenciler kavgayı durdurmak yerine ne olup bittiğini izlemek için toplanmışlardı.. Hatta bazıları, onu ayağıyla karnından ve yüzünden tekmelemeye başlamıştı...
Zil çaldıktan sonra herkes, öğretmen gelmeden bir an önce yerlerine geçmek için sıralarına doğru yönelmeye başladı. Helen'da hiçbirşey olmamış gibi yerine geçmişti. Bir süre sonra öğretmenGeldi. Helen'ın vücudunda ve yüzünde çok sayıda çürük ve yara izleri vardı.. Öğretmen bunu sınıfa girer girmez fark etmişti.. "Aman tanrım Helen!! Ne oldu sana?!?!"
Aniden, herkes ona doğru döner ve ölüm saçan düşmanca bakışlarıyla vereceği açıklamayı beklemeye başlar.. "Merdivenlerden düştüm efendim.." diye cevap verir Helen.. Bu cevapla birlikte, üzerindeki düşmanca bakışlar da ortadan kalkar...
Okuldan eve döndüğünde de ailesinin aynı soruyu sorması ile birlikte Helen, onlara da aynı cevabı verir.Giydiği mavi ceket, yüzündekiler hariç üzerindeki tüm yaraları kapatıyordu... Ailesi bu cevaba hiç tereddüt etmeden inanmıştı.. Genelde, ailesi ona okulun nasıl geçtiğini sorduğunda Helen, her zaman onlara herşeyin çok iyi olduğunu söylerdi... Hatta birçok arkadaşı olduğunu ve zamanının çok iyi geçtiği hakkında da yalan söylemişti... Helen, ailesinin onun için endişelenmelerini istemediği için onlara gerçeği anlatmayı reddediyordu...
Birkaç ay sonra, hakkındaki olumsuz eleştirileri duymak onun için sıradan birşey haline gelmişti. Öyle ki gerekse insanların onu aşağılaması, gerek de ona yaptıkları zorbalıklar artık onun için normal bir şeydi.. Artık bu tür şeylere karşı tamamen bağışıklık kazanmıştı... Ama bu soruların aklını kurcalamasına engel olamıyordu.. En başta onun arkasından iş çeviren, ona iftira atan kimdi?? Neden onu suçlu durumuna düşürmek istemişti?? Artık bunların hiçbir önemi yoktu...Hatta, artık hiçbirşeyin önemi yoktu...
Bir gün Helen, facebook üzerinden bilinmeyen bir kullanıcıdan "Selam! Ordamısın??" Diye bir mesaj aldı."Kimsin?" Diye cevap verir Helen. "Tom... Senin sınıf arkadaşın".Tom daha önce onunla hiç iletişime geçmemişti.. Açıkçası bu onu biraz şaşırtmıştı. "Ne var?" Diye cevaplar Helen. "Şeyy...iyi misin?". Helen, "Bu seni ilgilendirmez" diye Tom'un sorusunu cevaplandırır. Tom bir süre yazdıktan sonra şu cevabı verir: "Dinle, şu an nasıl hissettiğini çok iyi biliyorum. Sen de benimle aynı durumdasın... Sana gerçekten yardım etmeyi çok istiyorum.. Ama elimden hiç birşey gelmiyor...çok üzgünüm.."
Bir süre sonra, Tom ve Helen uzun bir süre birbirleri ile karşılıklı yazışmaya başladılar.Helen, yaşadığı acıları ve duygularını onunla paylaştıkça kendini daha iyi hissetmeye başlamıştı... Hatta, Tom'la birlikte ara sıra şakalaşabiliyorlardı da! Onunla birlikteyken mutluluydu... Bunu ifade etmek için de sıklıkla " : ) " işaretini kullanıyordu.. Bu onun, gerçektendeilk defa gerçek bir arkadaş edindiğini düşündüğü ilk seferdi...
Sıcak bir öğleden sonraydı...
"Yarın öğleden sonraki ilk ders saatinden sonra, benimle okulun çatı katında buluşmaya gel. Konuşmamız lazım... Sakın birşey sorma.." diye Tom'dan dün gece bir mesaj almıştı... Helen, Tom'un talimatlarına uyarak onunla buluşmak için okulun çatı katına çıktı. Yanına gelirken elini ona doğru sallayarak, "Hey Tom! Nasıl gidiyor dostum??" diye sordu Helen...
"Şeyy...Dinle...sana söylemem gereken birşey var....önemli birşey..." Tom, ciddi bir şekilde konuşmasına devam eder: "Şu saat hırsızlığı olayını hatırlıyor musun??"
Nasıl unutabilirdi ki?? O olay çektiği tüm acıların başlangıcıydı!?!
Helen hatırladığını göstermek amacı ile başını sallar. "O bendim.." Tom, Helen'ın gözlerine bakmaktan korkarve gözlerini kaçırarak bakışlarını zemine yoğunlaştırır.
"NEE!?!" Helen sarsılmıştı... "Judy'nin saatini ben çaldım ve suçu senin üzerine attım" diye itirafta bulunur Tom... "Bunu neden yaptın!?!".
"Sen onların yeni kurbanı haline geldiğin zaman... benim hayatım eskisine göre çok daha iyi olacaktı..." der Tom sırıtarak.. O haklıydı.. Ancak insanlar kendilerine Helen gibi yeni bir kurban bulunca onu rahat bırakırlardı... Aynı geride unutulmuş eski bir oyuncak gibi... Ona göre, bu kesinlikle mükemmel bir plandı!.. Böylece o da, geri kalan okul hayatını sessizce; huzur ve güven içinde geçirebilecekti...Başarmıştı da... Planı, mümkün olamayacak kadar mükemmel, ve bir o kadar da ustacaydı...
Helen,onun yakasına yapışır. Birbirleri ile itişip kakışarak mücadele ederken çatının uç noktasına gelirler...BirdenTom kayar ve çatıdan aşağı düşer. Helen anında onu elinden yakalar ve yukarı çekmeye çalışır.. Fakat Helen bunu başarabilecek kadar güçlü değildi...
"Ben...çok üzgünüm Helen..." Tom düşer.. Helen olacak şeyleri görmeye korktuğu için korkuyla gözlerini kapatır.. Helen, birinin bir binanın 6. katından düştüğü zaman başına gelecekleri tahmin bile etmek istemiyordu...
Polisler olay yerine geldikten sonra Helen'ın ifadesini almak istediler. Fakat, yaşanan olay onu tek bir kelime dâhi edemeyecek kadar dehşete düşürmüştü...
Bir kez daha Helen, diğer öğrenciler arasında tartışma konusu olmuştu... Bazıları, Helen'ın Tom'u çatıdan kasten iterek düşürdüğünü düşünüyordu... Fakat çoğunluk Tom'un intihara kalkıştığını, Helen'ın ise onu kurtarmaya çalıştığını, amabaşaramadığını düşünüyordu. Çünkü Tom düşmeden önce onun elini tuttuğunu görmüşlerdi...
O gece, Helen odasında ağlıyor, titriyor ve içinde büyümekte olan suçluluk duygusundan bir türlü kurtulamıyordu... Sakin olmalıydı.. Birden bire zihninde bir şimşek çaktı.
"Tom'un ölmesi benim suçum değildi..O ölmeyi hak etmişti!!" Bu fikir onu çok daha iyi hissettirmiş, duyduğu suçluluk duygusunun yok olmasını sağlamıştı.. Helen'ın yüzünde ürpertici bir gülümseme belirir... "Tom sadece yaptıklarının bedelini ödedi...Sanırım diğerlerinin de bu bedeli ödeme vakti geldi..Öyle değil mi??" Ağlaması, karanlığın içinde yavaşça kahkahaya dönüştü...
Helen'ın sınıf arkadaşları, Cadılar Bayramı'nın olduğu gün, bir parti düzenlemeye karar verdiler. Fakat asıl amaçları bu bayramı kutlamak değil, arkadaşlarının hep beraberpartiye gelmelerini sağlamaktı.. Tabiki de Helen partiye davet edilmemişti.. Cadılar Bayramının olduğu geceden bir gün önce, Judy ve Maggie karşılıklı olarak Facebook'dan yazışıyorlardı. İkisi de okuldaki yurtta yaşıyordu. Judy ve Maggie'nin odaları yan yanaydı.
09:03- Judy: Yarınki partiye kimler geliyor? Çok heyecanlıyım : D
09:03- Maggie: Sınıfın büyük bir kısmı orda olacak. Fakat Ban'a birçok kez mesaj atmama rağmen bana hiç cevap yazmadı. Halbuki gönderdiğim mesajların hepsi okunmuş...Onun sorunu ne?!?
09:04- Judy: Büyük ihtimalle çalışıyordur..Yani sanırım...
09:06- Maggie: Tuhaf birşeyler oluyor...uzun süredir kapının dışından gelen, ayak sesleri duyuyorum...Sanırım biri yurttadolaşıyor...
09:06- Maggie: Bekle..Gidip ne olduğuna bakacağım.. (Kapı deliğini kullanarak dışarıyı kontrol eden Maggie, birden sıradışı bir şey görür..)
09:07- Maggie: Aman tanrım!! Dışarda maskeli, mavi ceket giyen biri var!! Ve...elinde bir bıçak tutuyor... Hertarafı kanlar içinde!!!
09:07- Maggie: Kahretsin!! Şu an kapıyı çalıyor!!.
09:08- Maggie: Aman tanrım! Aman tanrım! Aman tanrım! Aman tanrım!!!
09:08- Judy: Tamam...sakin olmaya çalış..kendine silah gibi bir şey bul!!
09:08- Judy: Kendini koru!!
09:09- Maggie: Kapı kolunu çeviriyor!! Sanırım kilitlemiştim..
09:09- Maggie: Korkuyorum!!!
09:09- Judy: Maggie..
09:09- Maggie: Ne yapmalıyım!?!?
09:09- Judy: Maggie..dinle..
09:09- Maggie: KURTAR BENİ!!!!
09:09- Judy: Maggie.. sakin ol..
09:09- Judy: Maggie..
09:10- Judy: Maggie?
09:10- Judy: Orada mısın??
Mesaj okunmuş gözüküyordu.Fakat Maggie'den cevap gelmiyordu... Birdenbire, Judy odasının kapısının açılma sesini duyar.. Aniden arkasını döner ve karnındaki o müthiş acıyı hisseder...Her tarafı kanla kaplı, maskeli, mavi ceket giyen biri, aniden odasında belirmiş, onu bıçaklamıştı...
O gece, yurtta olan öğrencilerin hepsi öldürülmüştü.. Kimse katilin bunu nasıl yaptığını bilmiyordu... Katil, kurbanlarının kanını yurdun duvarlarını boyamak ve çeşitli resimler çizmek için kullanmıştı...
Çoğu resim, içinde ": )" işaretini barındırıyordu... Ayrıca, cesetlerin çoğu, daha çok pigment elde edilebilmek için doğranmış ve ezilmişti...
Zanlı, Helen Otis, hâlâ kayıptı...
Her nasılsa, Meggie ve Judy'nin karşılıklı yazıştıkları sohbet odasında, Judy'nin 09:03'de yazdığı ilk mesaja bir cevap gönderilmişti:
11:15- Judy: "Yarın için heyecanlanma : ) "
Çünkü yarın diye birşey olmayacak...
Herkese merhaba! ^^
Ben yeni admininiz Suzan...
Bu da benim ilk çevirdiğim ve bu grupta yayınladığım ilk pastam. Umarım beğenirsiz ve hepinizle iyi anlaşırız ^^
Sınıfın en arkasında, pencerenin yanında sessizce çizim yaparak oturuyordu.. Bu onun için herşey demekti.. İnsanlarla sosyalleşmeyi sevmemesi onu yalnız biri yapıyordu..
Okuldan sonra sürekli hırpalanan bir çocuk vardı. Bu, her zaman zorbalığın kurbanı olan Tom'du.. Daha önce birşey yaptığı için değil, sadece etrafındaki insanlar tarafından sevilmediği içindi.. Bu tür şeyler çok sık oluyordu.. Ve bazen Helen de kullanılıyordu.. Helen, Tom için üzülüyordu.. ama olaya da müdahale etmek istemiyordu...
Bir gün teneffüs sırasında, Judy kol saatinin kaybolduğunu söyledi ve onu aramaya başladı... Fakat Helen ona yardım etmedi... Sonuçta bu onu ilgilendirmezdi.. Birdenbire, biri Helen'ın çantasında parıldayan birşey fark etti..
"Bu da ne?" Diyen Ban, elini çantanın içine soktu ve sahte elmaslar ile çizilmiş bir saat çıkardı.. Helen buna çok şaşırmıştı.. Onun nasıl oraya girdiği hakkında hiçbir fikri yoktu...
"Ah! Bu benim saatim!" Judy olanları gördükten sonra saati Ban'ın elinden aldı. Birden ikisi de Helen'a tuhaf ve düşmanca bir şekilde bakmaya başladılar.. Kafasını biraz olsun kaldırmadan hala not defterindekiyarım kalmış çizimine devam ederek: "Ben yapmadım.." der Helen. "Evet..Tabii" der Judy, ve Tom ile beraber anlaşmış gibi sınıftan çıkar...
Ertesi gün, Helen yine herzamanki gibi sırasında oturup çizim yapmaya devam ediyordu. Birden etrafındaki ortamda bazı şeylerin pek de doğru olmadığını fark etti... İnsanlar onun hakkında birşeyler fısıldaşıyorlardı. Konuşulanların bazılarının onu "Hırsız" olarak adlandırarark başladığını duydu. Fakat ne kendini savunmak, ne de onlara bir açıklama yapmak için uğraşmadı.. Sonuçta işe yaramayacaktı..
Zaman geçtikçe, yaptığı şeyler daha da çok abartılmaya başlanmış ve böylece Helen zorbaların yeni kurbanı haline gelmişti...Bundan hoşlanmasa da karşı koymaya çalışmıyordu. Duygularını sessizce kalbinde saklıyordu...
Fakat bir gün Ban, Helen'in yarımKalmış çizimiyle beraber çizim defterini alır ve "Sürekli bu anlamsız şeyleri çiziyorsun!" Diyerek Helen'ın tepkisini görmek için resimlerden bazılarını yırtarak küçük parçalara ayırmaya başlar... Helen, bu gidişle kendine daha fazla engel olamayacaktı, ve sonunda daha fazla dayanamayıp yumruğunu Ban'ın suratının ortasına geçirerek kavgaya karıştı... Fakat Helen yeterince güçlü değildi. Bu yüzden de, hiç zaman kaybedilmeden pataklanmaya başlandı... Diğer öğrenciler kavgayı durdurmak yerine ne olup bittiğini izlemek için toplanmışlardı.. Hatta bazıları, onu ayağıyla karnından ve yüzünden tekmelemeye başlamıştı...
Zil çaldıktan sonra herkes, öğretmen gelmeden bir an önce yerlerine geçmek için sıralarına doğru yönelmeye başladı. Helen'da hiçbirşey olmamış gibi yerine geçmişti. Bir süre sonra öğretmenGeldi. Helen'ın vücudunda ve yüzünde çok sayıda çürük ve yara izleri vardı.. Öğretmen bunu sınıfa girer girmez fark etmişti.. "Aman tanrım Helen!! Ne oldu sana?!?!"
Aniden, herkes ona doğru döner ve ölüm saçan düşmanca bakışlarıyla vereceği açıklamayı beklemeye başlar.. "Merdivenlerden düştüm efendim.." diye cevap verir Helen.. Bu cevapla birlikte, üzerindeki düşmanca bakışlar da ortadan kalkar...
Okuldan eve döndüğünde de ailesinin aynı soruyu sorması ile birlikte Helen, onlara da aynı cevabı verir.Giydiği mavi ceket, yüzündekiler hariç üzerindeki tüm yaraları kapatıyordu... Ailesi bu cevaba hiç tereddüt etmeden inanmıştı.. Genelde, ailesi ona okulun nasıl geçtiğini sorduğunda Helen, her zaman onlara herşeyin çok iyi olduğunu söylerdi... Hatta birçok arkadaşı olduğunu ve zamanının çok iyi geçtiği hakkında da yalan söylemişti... Helen, ailesinin onun için endişelenmelerini istemediği için onlara gerçeği anlatmayı reddediyordu...
Birkaç ay sonra, hakkındaki olumsuz eleştirileri duymak onun için sıradan birşey haline gelmişti. Öyle ki gerekse insanların onu aşağılaması, gerek de ona yaptıkları zorbalıklar artık onun için normal bir şeydi.. Artık bu tür şeylere karşı tamamen bağışıklık kazanmıştı... Ama bu soruların aklını kurcalamasına engel olamıyordu.. En başta onun arkasından iş çeviren, ona iftira atan kimdi?? Neden onu suçlu durumuna düşürmek istemişti?? Artık bunların hiçbir önemi yoktu...Hatta, artık hiçbirşeyin önemi yoktu...
Bir gün Helen, facebook üzerinden bilinmeyen bir kullanıcıdan "Selam! Ordamısın??" Diye bir mesaj aldı."Kimsin?" Diye cevap verir Helen. "Tom... Senin sınıf arkadaşın".Tom daha önce onunla hiç iletişime geçmemişti.. Açıkçası bu onu biraz şaşırtmıştı. "Ne var?" Diye cevaplar Helen. "Şeyy...iyi misin?". Helen, "Bu seni ilgilendirmez" diye Tom'un sorusunu cevaplandırır. Tom bir süre yazdıktan sonra şu cevabı verir: "Dinle, şu an nasıl hissettiğini çok iyi biliyorum. Sen de benimle aynı durumdasın... Sana gerçekten yardım etmeyi çok istiyorum.. Ama elimden hiç birşey gelmiyor...çok üzgünüm.."
Bir süre sonra, Tom ve Helen uzun bir süre birbirleri ile karşılıklı yazışmaya başladılar.Helen, yaşadığı acıları ve duygularını onunla paylaştıkça kendini daha iyi hissetmeye başlamıştı... Hatta, Tom'la birlikte ara sıra şakalaşabiliyorlardı da! Onunla birlikteyken mutluluydu... Bunu ifade etmek için de sıklıkla " : ) " işaretini kullanıyordu.. Bu onun, gerçektendeilk defa gerçek bir arkadaş edindiğini düşündüğü ilk seferdi...
Sıcak bir öğleden sonraydı...
"Yarın öğleden sonraki ilk ders saatinden sonra, benimle okulun çatı katında buluşmaya gel. Konuşmamız lazım... Sakın birşey sorma.." diye Tom'dan dün gece bir mesaj almıştı... Helen, Tom'un talimatlarına uyarak onunla buluşmak için okulun çatı katına çıktı. Yanına gelirken elini ona doğru sallayarak, "Hey Tom! Nasıl gidiyor dostum??" diye sordu Helen...
"Şeyy...Dinle...sana söylemem gereken birşey var....önemli birşey..." Tom, ciddi bir şekilde konuşmasına devam eder: "Şu saat hırsızlığı olayını hatırlıyor musun??"
Nasıl unutabilirdi ki?? O olay çektiği tüm acıların başlangıcıydı!?!
Helen hatırladığını göstermek amacı ile başını sallar. "O bendim.." Tom, Helen'ın gözlerine bakmaktan korkarve gözlerini kaçırarak bakışlarını zemine yoğunlaştırır.
"NEE!?!" Helen sarsılmıştı... "Judy'nin saatini ben çaldım ve suçu senin üzerine attım" diye itirafta bulunur Tom... "Bunu neden yaptın!?!".
"Sen onların yeni kurbanı haline geldiğin zaman... benim hayatım eskisine göre çok daha iyi olacaktı..." der Tom sırıtarak.. O haklıydı.. Ancak insanlar kendilerine Helen gibi yeni bir kurban bulunca onu rahat bırakırlardı... Aynı geride unutulmuş eski bir oyuncak gibi... Ona göre, bu kesinlikle mükemmel bir plandı!.. Böylece o da, geri kalan okul hayatını sessizce; huzur ve güven içinde geçirebilecekti...Başarmıştı da... Planı, mümkün olamayacak kadar mükemmel, ve bir o kadar da ustacaydı...
Helen,onun yakasına yapışır. Birbirleri ile itişip kakışarak mücadele ederken çatının uç noktasına gelirler...BirdenTom kayar ve çatıdan aşağı düşer. Helen anında onu elinden yakalar ve yukarı çekmeye çalışır.. Fakat Helen bunu başarabilecek kadar güçlü değildi...
"Ben...çok üzgünüm Helen..." Tom düşer.. Helen olacak şeyleri görmeye korktuğu için korkuyla gözlerini kapatır.. Helen, birinin bir binanın 6. katından düştüğü zaman başına gelecekleri tahmin bile etmek istemiyordu...
Polisler olay yerine geldikten sonra Helen'ın ifadesini almak istediler. Fakat, yaşanan olay onu tek bir kelime dâhi edemeyecek kadar dehşete düşürmüştü...
Bir kez daha Helen, diğer öğrenciler arasında tartışma konusu olmuştu... Bazıları, Helen'ın Tom'u çatıdan kasten iterek düşürdüğünü düşünüyordu... Fakat çoğunluk Tom'un intihara kalkıştığını, Helen'ın ise onu kurtarmaya çalıştığını, amabaşaramadığını düşünüyordu. Çünkü Tom düşmeden önce onun elini tuttuğunu görmüşlerdi...
O gece, Helen odasında ağlıyor, titriyor ve içinde büyümekte olan suçluluk duygusundan bir türlü kurtulamıyordu... Sakin olmalıydı.. Birden bire zihninde bir şimşek çaktı.
"Tom'un ölmesi benim suçum değildi..O ölmeyi hak etmişti!!" Bu fikir onu çok daha iyi hissettirmiş, duyduğu suçluluk duygusunun yok olmasını sağlamıştı.. Helen'ın yüzünde ürpertici bir gülümseme belirir... "Tom sadece yaptıklarının bedelini ödedi...Sanırım diğerlerinin de bu bedeli ödeme vakti geldi..Öyle değil mi??" Ağlaması, karanlığın içinde yavaşça kahkahaya dönüştü...
Helen'ın sınıf arkadaşları, Cadılar Bayramı'nın olduğu gün, bir parti düzenlemeye karar verdiler. Fakat asıl amaçları bu bayramı kutlamak değil, arkadaşlarının hep beraberpartiye gelmelerini sağlamaktı.. Tabiki de Helen partiye davet edilmemişti.. Cadılar Bayramının olduğu geceden bir gün önce, Judy ve Maggie karşılıklı olarak Facebook'dan yazışıyorlardı. İkisi de okuldaki yurtta yaşıyordu. Judy ve Maggie'nin odaları yan yanaydı.
09:03- Judy: Yarınki partiye kimler geliyor? Çok heyecanlıyım : D
09:03- Maggie: Sınıfın büyük bir kısmı orda olacak. Fakat Ban'a birçok kez mesaj atmama rağmen bana hiç cevap yazmadı. Halbuki gönderdiğim mesajların hepsi okunmuş...Onun sorunu ne?!?
09:04- Judy: Büyük ihtimalle çalışıyordur..Yani sanırım...
09:06- Maggie: Tuhaf birşeyler oluyor...uzun süredir kapının dışından gelen, ayak sesleri duyuyorum...Sanırım biri yurttadolaşıyor...
09:06- Maggie: Bekle..Gidip ne olduğuna bakacağım.. (Kapı deliğini kullanarak dışarıyı kontrol eden Maggie, birden sıradışı bir şey görür..)
09:07- Maggie: Aman tanrım!! Dışarda maskeli, mavi ceket giyen biri var!! Ve...elinde bir bıçak tutuyor... Hertarafı kanlar içinde!!!
09:07- Maggie: Kahretsin!! Şu an kapıyı çalıyor!!.
09:08- Maggie: Aman tanrım! Aman tanrım! Aman tanrım! Aman tanrım!!!
09:08- Judy: Tamam...sakin olmaya çalış..kendine silah gibi bir şey bul!!
09:08- Judy: Kendini koru!!
09:09- Maggie: Kapı kolunu çeviriyor!! Sanırım kilitlemiştim..
09:09- Maggie: Korkuyorum!!!
09:09- Judy: Maggie..
09:09- Maggie: Ne yapmalıyım!?!?
09:09- Judy: Maggie..dinle..
09:09- Maggie: KURTAR BENİ!!!!
09:09- Judy: Maggie.. sakin ol..
09:09- Judy: Maggie..
09:10- Judy: Maggie?
09:10- Judy: Orada mısın??
Mesaj okunmuş gözüküyordu.Fakat Maggie'den cevap gelmiyordu... Birdenbire, Judy odasının kapısının açılma sesini duyar.. Aniden arkasını döner ve karnındaki o müthiş acıyı hisseder...Her tarafı kanla kaplı, maskeli, mavi ceket giyen biri, aniden odasında belirmiş, onu bıçaklamıştı...
O gece, yurtta olan öğrencilerin hepsi öldürülmüştü.. Kimse katilin bunu nasıl yaptığını bilmiyordu... Katil, kurbanlarının kanını yurdun duvarlarını boyamak ve çeşitli resimler çizmek için kullanmıştı...
Çoğu resim, içinde ": )" işaretini barındırıyordu... Ayrıca, cesetlerin çoğu, daha çok pigment elde edilebilmek için doğranmış ve ezilmişti...
Zanlı, Helen Otis, hâlâ kayıptı...
Her nasılsa, Meggie ve Judy'nin karşılıklı yazıştıkları sohbet odasında, Judy'nin 09:03'de yazdığı ilk mesaja bir cevap gönderilmişti:
11:15- Judy: "Yarın için heyecanlanma : ) "
Çünkü yarın diye birşey olmayacak...
Herkese merhaba! ^^
Ben yeni admininiz Suzan...
Bu da benim ilk çevirdiğim ve bu grupta yayınladığım ilk pastam. Umarım beğenirsiz ve hepinizle iyi anlaşırız ^^
7 Nisan 2016 Perşembe
"Rules of Survival- Part 3"
81-Eğer küçük bir kızın tekerleme söylediğini duyarsanız, "Ayaklarım bana ihanet etmeyin!" deyin ve koşmaya başlayın.
82-Benzin istasyonunda durup, ürkütücü adamdan yol tarifi istemeyin. Size yardım etmeyecek.
83-Katili vurduktan sonra silahınızı bırakmayın.
84-Eğer biri size bir video kaydı verip "Eğer bunu izlersen 7 gün içinde öleceksin." derse mısır patlatmayın!
85-Garip bir şey görürseniz, birine söyleyin. Salak gibi "Bir şeyler hayal ediyor olmalıyım." demeyin.
86-Şehirde bir seri katil var ve polis size güvenlik önerileri vermemizi istedi; ışıklı yerlerde kalın, yalnız seyahat etmeyin.
87-Asla arabaya binmeyin. Ya çalışmayacak, ya bozulacak, ya benzini bitecek, ya da anahtarlar kaybedeceksiniz. Her türlü, katil arka koltukta saklanıyor olacak.
88-Eğer polis gelirse umutlanmayın. Size ulaşmadan öldürülmüş olacak.
89-İyi bir saklanma yeri bulun ve orda KALIN. Eğer katil sizi göremiyor veya duyamıyorsa NEDEN HAREKET EDESİNİZ Kİ?
90-Bir ev satın alıyorsanız ve emlak ajentası "Pekala,şey,yakından inceleyelim- Burda bir kaç cinayet oldu." diyorsa başka bir ev satın alın.
91-Uzaktan ürkütücü bir şey duyarsanız, köpeğin havlamasının bir anda yarıda kesilmesi gibi, araştırmayın. Ayrıca köpeğiniz öldü.
92-Asla katilin maskesini çıkarmaya çalışmayın. Göreceğiniz şeyi sevmeyeceksiniz.
93-Katilin ölü olduğunu düşünmeyin. Vurun, bıçaklayın, kollarını-kafasını-bacaklarını kesin, sonra parçaları yakın ve kutsal suya batırın. Eğer imkanınız varsa kömürleşmiş kalıntılarını uzaya roketleyin. Ancak yine de ölmüş olmayacaktır.
94-Eğer bir tür ruh hastalığınız varsa, filmin sonunda katilin kendiniz olduğunu keşfedeceksiniz.
95-Evinizdeki duvarlar kanıyorsa, kovma duası (exorcism) yapmayın. Çok uzaklara taşının. Çünkü duvarlarınızda kan var! Kan! Duvarınızda! DUVARINIZ KANIYOR!!
96-Asla kız arkaşınızı/Erkek arkadaşınızı öpmeyin. Öpüşen çiftler dengesiz katillerin mıknatısıdır.
97-Asla "Artık bitti." veya "Başardık." gibi şeyler söylemeyin. Bu bitmediğini ve başaramayacağınızı garanti eder.
98-Bahçenizde testere tutan garip bir adam görürseniz, çimlerinizi biçmek için orda değildir.
99-Sarhoş olmayın, uyuşturucu almayın. Bir katilden kaçmak yalpalıyorken ve kendi kendinize şarkı söylüyorken zordur.
100-Eğer bir tatile gidiyorsanız, gideceğiniz yerin ismini Google'dan aratın. İlk 5 sonuç kayıp insanlar hakkındaki yeni hikayelerse, tatilinizi başka yerde yapın.
101-Alt tarafı bir ses duydunuz diye dışarı gitmeyin. Bu dışarı gelip "Burdayım! Öldürülmeye hazırım!" demek gibi bir şey.
102-Kendinizi koruyun. Bir silah bulun. Tabanca, bıçak, testere=Silah. Şemsiye,paspas, lamba=Silah değil.
103-Alkol almayın, hap içmeyin. Filmlerdeki katillerin sarhoş ve hareketsiz gençler için ekstra nefreti vardır.
104-Eğer babanız delirip odanızın kapısını baltayla kırmaya çalışırsa, onunla mantıklı konuşmaya çalışmayın. Pencereden atlayın.
105-Burda bir kuralı tekrar hatırlatalım. Üst kat? Kötü fikir. Dışarısı? Oraya gitmeyin. Telefon? Asla çalışmaz. Silah? Düşürmeyin silahınızı. Araba? Çalışmaz Komşular? Asla evde olmaz. Polis? Her zaman ölür.
106-Eğer korkunç bir ses duyarsanız ve bunun sadece kedi olduğunu anlarsanız, duyacağınız sonraki korkunç ses kediye ait olmayacak.
107-Eğer kollarınızdan veya bacaklarınızdan biri koparılırsa, bunun sizi aşağı çekmesine izin vermeyin. Daha sonra kopan yerinizi testere veya taramalı tüfekle değiştirebilirsiniz.
108-Başkasını kurtarmak içni kendinizi feda etmeyin. Genelde kurtardığınız kişi zaten ölür.
109-Eğer maskeli birini görürseniz, arkadaşlarınızdan birinin size şaka yaptığını düşünmeyin.
110-Eğer anne babanız yıllar önce bir seri katil öldürmüşse, katil sizi öldürmek için geri dönecektir. Garip bir şekilde, anne babanıza bulaşmayacaktır.
111-Eğer kız arkadaşınız amigo kızların başıysa onu, kimsenin sevmediği garip kız için terk edin. Garip kızlar asla öldürülmezler, amigo kızlar her zaman ölür.
112-İyi bir strateji "Hayır! Onun yerine beni öldür!" demektir. Böylece katil siz hariç herkesi öldürür. Ters psikoloji.
113-4 ayak üzerinde domuz gibi sızlanmak istemiyorsanız cahiller ve çiftçilerle arkadaş olmayın.
114-Asla plan yapmayın, çünkü planınız olacak olan olay dışındaki bütün olaylara karşı çalışacaktır.
115-Eğer bir bebeği atıp eve geldiğinizde sizi beklediğini görürseniz, hemen ülkeyi terk edin. Kurtulmanın başka yolu yok.
116-Eğer aramalar evin içinden geliyorsa, evin dışına çıkın.
117-Garip bir silah bulursanız hemen alın. Daha sonra bu silah, canavarı öldürebilecek tek şey olacak.
118-Eğer bir canavara en büyük silahla ateş ediyorsanız ve bu işe yaramıyorsa, en küçük silahı çıkarıp ateş etmeye çalışmayın.
119-Uzun siyah saçlı bir kız Tv'nizden dışarı doğru çıkmaya başlarsa, tamamen çıkmadan önce kumandadan kapama tuşuna basın.
120-Eğer seri katil tarafından kovalanırken arkadaşlarınızdan biriyle karşılaşırsanız ve size "Sorun ne?" diye sorarsa açıklamak için durmayın. "Konuşmakiçinduramamkatilbenikovalıyorsonragörüşürüz" diye bağırın.
121-Eğer bütün bunlar işe yaramazsa katille arkadaş olun ve herkesi öldürmesine yardım edin. Eğer yenemiyorsanız, ona katılın.
Ç.N:
Baya geç geldi kusura bakmayın, 2 haftadır sınavım vardı T_T Bu arada bu son bölümdü ^^ İmla hatası veya mantıksız yer varsa söyleyin, çünkü çok hızlı çevirdim o_O
[by scary for kids]
82-Benzin istasyonunda durup, ürkütücü adamdan yol tarifi istemeyin. Size yardım etmeyecek.
83-Katili vurduktan sonra silahınızı bırakmayın.
84-Eğer biri size bir video kaydı verip "Eğer bunu izlersen 7 gün içinde öleceksin." derse mısır patlatmayın!
85-Garip bir şey görürseniz, birine söyleyin. Salak gibi "Bir şeyler hayal ediyor olmalıyım." demeyin.
86-Şehirde bir seri katil var ve polis size güvenlik önerileri vermemizi istedi; ışıklı yerlerde kalın, yalnız seyahat etmeyin.
87-Asla arabaya binmeyin. Ya çalışmayacak, ya bozulacak, ya benzini bitecek, ya da anahtarlar kaybedeceksiniz. Her türlü, katil arka koltukta saklanıyor olacak.
88-Eğer polis gelirse umutlanmayın. Size ulaşmadan öldürülmüş olacak.
89-İyi bir saklanma yeri bulun ve orda KALIN. Eğer katil sizi göremiyor veya duyamıyorsa NEDEN HAREKET EDESİNİZ Kİ?
90-Bir ev satın alıyorsanız ve emlak ajentası "Pekala,şey,yakından inceleyelim- Burda bir kaç cinayet oldu." diyorsa başka bir ev satın alın.
91-Uzaktan ürkütücü bir şey duyarsanız, köpeğin havlamasının bir anda yarıda kesilmesi gibi, araştırmayın. Ayrıca köpeğiniz öldü.
92-Asla katilin maskesini çıkarmaya çalışmayın. Göreceğiniz şeyi sevmeyeceksiniz.
93-Katilin ölü olduğunu düşünmeyin. Vurun, bıçaklayın, kollarını-kafasını-bacaklarını kesin, sonra parçaları yakın ve kutsal suya batırın. Eğer imkanınız varsa kömürleşmiş kalıntılarını uzaya roketleyin. Ancak yine de ölmüş olmayacaktır.
94-Eğer bir tür ruh hastalığınız varsa, filmin sonunda katilin kendiniz olduğunu keşfedeceksiniz.
95-Evinizdeki duvarlar kanıyorsa, kovma duası (exorcism) yapmayın. Çok uzaklara taşının. Çünkü duvarlarınızda kan var! Kan! Duvarınızda! DUVARINIZ KANIYOR!!
96-Asla kız arkaşınızı/Erkek arkadaşınızı öpmeyin. Öpüşen çiftler dengesiz katillerin mıknatısıdır.
97-Asla "Artık bitti." veya "Başardık." gibi şeyler söylemeyin. Bu bitmediğini ve başaramayacağınızı garanti eder.
98-Bahçenizde testere tutan garip bir adam görürseniz, çimlerinizi biçmek için orda değildir.
99-Sarhoş olmayın, uyuşturucu almayın. Bir katilden kaçmak yalpalıyorken ve kendi kendinize şarkı söylüyorken zordur.
100-Eğer bir tatile gidiyorsanız, gideceğiniz yerin ismini Google'dan aratın. İlk 5 sonuç kayıp insanlar hakkındaki yeni hikayelerse, tatilinizi başka yerde yapın.
101-Alt tarafı bir ses duydunuz diye dışarı gitmeyin. Bu dışarı gelip "Burdayım! Öldürülmeye hazırım!" demek gibi bir şey.
102-Kendinizi koruyun. Bir silah bulun. Tabanca, bıçak, testere=Silah. Şemsiye,paspas, lamba=Silah değil.
103-Alkol almayın, hap içmeyin. Filmlerdeki katillerin sarhoş ve hareketsiz gençler için ekstra nefreti vardır.
104-Eğer babanız delirip odanızın kapısını baltayla kırmaya çalışırsa, onunla mantıklı konuşmaya çalışmayın. Pencereden atlayın.
105-Burda bir kuralı tekrar hatırlatalım. Üst kat? Kötü fikir. Dışarısı? Oraya gitmeyin. Telefon? Asla çalışmaz. Silah? Düşürmeyin silahınızı. Araba? Çalışmaz Komşular? Asla evde olmaz. Polis? Her zaman ölür.
106-Eğer korkunç bir ses duyarsanız ve bunun sadece kedi olduğunu anlarsanız, duyacağınız sonraki korkunç ses kediye ait olmayacak.
107-Eğer kollarınızdan veya bacaklarınızdan biri koparılırsa, bunun sizi aşağı çekmesine izin vermeyin. Daha sonra kopan yerinizi testere veya taramalı tüfekle değiştirebilirsiniz.
108-Başkasını kurtarmak içni kendinizi feda etmeyin. Genelde kurtardığınız kişi zaten ölür.
109-Eğer maskeli birini görürseniz, arkadaşlarınızdan birinin size şaka yaptığını düşünmeyin.
110-Eğer anne babanız yıllar önce bir seri katil öldürmüşse, katil sizi öldürmek için geri dönecektir. Garip bir şekilde, anne babanıza bulaşmayacaktır.
111-Eğer kız arkadaşınız amigo kızların başıysa onu, kimsenin sevmediği garip kız için terk edin. Garip kızlar asla öldürülmezler, amigo kızlar her zaman ölür.
112-İyi bir strateji "Hayır! Onun yerine beni öldür!" demektir. Böylece katil siz hariç herkesi öldürür. Ters psikoloji.
113-4 ayak üzerinde domuz gibi sızlanmak istemiyorsanız cahiller ve çiftçilerle arkadaş olmayın.
114-Asla plan yapmayın, çünkü planınız olacak olan olay dışındaki bütün olaylara karşı çalışacaktır.
115-Eğer bir bebeği atıp eve geldiğinizde sizi beklediğini görürseniz, hemen ülkeyi terk edin. Kurtulmanın başka yolu yok.
116-Eğer aramalar evin içinden geliyorsa, evin dışına çıkın.
117-Garip bir silah bulursanız hemen alın. Daha sonra bu silah, canavarı öldürebilecek tek şey olacak.
118-Eğer bir canavara en büyük silahla ateş ediyorsanız ve bu işe yaramıyorsa, en küçük silahı çıkarıp ateş etmeye çalışmayın.
119-Uzun siyah saçlı bir kız Tv'nizden dışarı doğru çıkmaya başlarsa, tamamen çıkmadan önce kumandadan kapama tuşuna basın.
120-Eğer seri katil tarafından kovalanırken arkadaşlarınızdan biriyle karşılaşırsanız ve size "Sorun ne?" diye sorarsa açıklamak için durmayın. "Konuşmakiçinduramamkatilbenikovalıyorsonragörüşürüz" diye bağırın.
121-Eğer bütün bunlar işe yaramazsa katille arkadaş olun ve herkesi öldürmesine yardım edin. Eğer yenemiyorsanız, ona katılın.
Ç.N:
Baya geç geldi kusura bakmayın, 2 haftadır sınavım vardı T_T Bu arada bu son bölümdü ^^ İmla hatası veya mantıksız yer varsa söyleyin, çünkü çok hızlı çevirdim o_O
[by scary for kids]
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


