7 Haziran 2020 Pazar

Daddy's Princess

Babam, bana prensesim diye hitap eder. Ben de öyle hissederim, özellikle prenses taçlarımdan birini taktığımda. Babam onları benim için yapar. O bir sanatçı, anlarsınız ya.

Her seferinde, babam bana bir hediyesi olduğunu söyler. Bir kutu, genelde parlak bir kağıtla kaplanmış ve üzerinde bir fiyonku olan. Gördüğümde kocaman gülümserim. Kağıdı yırtarım ve kutuyu açarım ve ince, gürültülü kağıdı çıkarırım, ve gülümsemem daha da büyür. Bu babamın bana verdiği en yeni prenses tacı, hepsini benim için yapıyor, ve bu çok güzel. Her zaman çok güzel oluyorlar.

Babam, annem gittikten sonra prenses tacı yapmaya başladı. Gidişini izlediğimi hatırlıyorum. Büyük, kahverengi bir bavulu vardı. Bana neden hoşçakal demediğini ya da eve ne zaman geleceğini söylemediğini hala bilmiyorum. Babam onun dönmeyeceğini söyledi, ama bence bir gün dönecek.

Babamın bana ilk tacımı verdiği zamanı hatırlıyorum, iki yıl önce. Altı yaşındaydım.
Kutuyu açmadan önce babamın korkmuş göründüğünü hatırlıyorum, beğenmeyeceğimden korkmuş gibiydi. Bayılmıştım, ve onu bana ikinci bir tane verene kadar her gün taktım. Şimdi dokuz tane var.

Favori taçlarımdan birinde gümüş parçacıklar var. Babam onu bana geçen sene verdi. Güneş ışığında parıldarkenki görüntüsünü seviyorum. Gerçi, onu sadece pencereden sızan güneş ışığında parıldarken gördüm. Babam dışarı çıkarmama izin vermiyor. Hiçbirini çıkarmama izin vermiyor. Kırılmalarını istemiyor.

Eve bir arkadaşım geldiğinde, babam prenses taçlarımın hepsinin "taç odasında" olduklarından emin oluyor. Burada onları güvende tutuyor. Aynı zamanda orası, taçları yaptığı yer. Ben taç odasına hiç girmedim, denedim, ama babam orayı hep kilitli tutuyor, ve anahtar nerede bilmiyorum.

Babam arkadaşlarıma taçlarımı göstermeme izin vermiyor, çünkü onları kırabileceğimizi ya da bir arkadaşımın çalabileceğini düşünüyor. Bu yüzden onlara taçlarımdan bahsetmemem gerek. Eğer bahsedersem, bir daha asla başka bir taç yapmaz, ve hepsini atar. Bunu istemiyorum. Prenses taçlarımı seviyorum.

"Hey prenses," diyor babam gülümseyerek."Senin için bir hediyem var,"
Ve akşam yemeği masasında, arkasındaki kutuyu görüyorum, parlak ve üzerinde sevimli bir fiyonk var. Büyük bir gülümsemeyle ona doğru koşuyorum. Kağıdı yırtıp kutuyu açıyorum. İnce, sarı kağıdı tacımı görene kadar sıyırıyorum. Gülümsemem büyüyor. Bu çok güzel.

Babam dişleri işaret ediyor. Denemek için taktığımda ne kast ettiğini anlıyorum. Her tarafta olan üç diş, buklelerim arasına rahatça oturuyor ve tacı başımda tutuyor.

Aynaya bakıyorum. Bu çok hoş. Bir prenses gibi görünüyorum. Sonra, tacın üzerinde yemek olduğunu fark ediyorum. Tacı çıkartıp babama bakıyorum. Genelde, taçta kalan yemeği temizleyebilen tek kişi o. Ama bu kez gülümseyip başıyla onaylıyor, onu benim için bıraktığını ifade ediyor.

Dişimle taçtaki eti sıyırıyorum. Çok lezzetli. Tacı başıma tekrar takıp yansımama gülümsüyorum. Sonra bana gülümseyen babama bakıyorum. Babamı seviyorum. Ben onun prensesiyim.



Ç/N : anlamayanlar için; babasının yaptığı taç "dental crown" yani tamamen insan dişlerinden yapılmış bir taç. kızın beğendiği gümüş parçacıklar da muhtemelen bazı insanların yaptırdıkları gümüş dişler.

29 Mayıs 2020 Cuma

Lights Out


Kanepede uzanmış, saatlerdir televizyon izliyorum. Alt katta köpeğimin havladığını
duyuyorum. Duvar saatine bir bakış atıyorum. Saat dokuzu gösteriyor; ancak ben hala yemek
yemedim. Ailem bu gece dışarıda; yani evde hizmetçi ile birlikte yalnızım. Karnım
guruldamaya başladığı için artık yemek yemenin iyi olacağına karar veriyorum. Televizyonu
kapatıp yavaşça ayağa kalktığım anda evdeki bütün ışıklar sönüyor.

Işığın düğmesini birkaç kez açıp kapatmama rağmen hiçbir şey olmuyor. Şalterler atmış
olmalı. Bu yaşadığım yerde oldukça yaygın görülür. Alt kata gidip mutfaktaki şalterleri tekrar
açmam gerekecek.

Karanlıkta terliklerimi bulamadığım için onlar olmadan gitmeye karar veriyorum.
Duvarları bana kılavuzluk etsin diye kullanırken diğer elimi de korkulukları bulmak için
uzatıyorum. Aşağıya doğru inerken evin ne kadar sessiz olduğunu fark ediyorum. Hizmetçinin
radyosunun sesini ya da köpeğimin havlamasının sesini duyamıyorum. Hiçbir şey yok;
duyabildiğim tek şey ayaklarımın sesi.

Evde herhangi bir ışık ya da ses yok. Evim aniden artık tanıdık gelmemeye başlıyor ve
kaybolmuşum gibi hissediyorum. Herhangi bir şey görmek ve duymaktan aciz bir haldeyken
korkulukları kavrayabildim.

Sessizlik beni ele geçirmeye başlıyor.

-May! May!

Sadece sessizliği yok edecek herhangi bir şey olsun diye hizmetçime sesleniyorum.
Herhangi bir cevap yok.

Bu sessizlik çok sinir bozucu; ayrıca okudum creepypastalar beni biraz paranoyak yaptı.
Soldan sağa doğru göz gezdirerek bir canavar ya da seri katile ilişkin bir işaret arıyorum.

Duvarın kılavuzluğunda mutfağa doğru yol tutuyorum. Çiğ et kokusu almaya başlayınca
göğsüm sıkışmaya başlıyor. Koku her adımımda daha da yoğunlaşıyor.

Aldığım her nefeste korku içimde büyüyor ve kalbim gittikçe daha da hızlı atıyor.

Gergince bir kıkırdama bırakarak, “Mutfaktan çiğ et kokusu gelmesi gayet normal” diye
kendimce mantık yürütüyorum.

İçinde şalterlerin olduğu pürüzsüz metal yüzeyi bulana kadar duvarı elimle yokluyorum.
Kapağı açıp elimi ana şaltere yerleştiriyorum.

Tereddütlüyüm.

Kalbimin göğüs kafesimi dövercesine attığını hissediyorum. Gerçekten ışıkları tekrar
yakmak istiyor muyum? Görebileceğim korkunç siluetler aklıma hücum ediyor.

Derin bir nefes alıp şalteri kaldırıyorum.

Işıklar yanınca yarım saniyeliğine gözlerim kararıyor. Gözlerim ışığa uyum sağladığında
beni seyreden şeyi görünce kalakalıyorum. Kalbimi göğsümdeki bir ağırlık gibi hissediyorum.

Köpeğimin cesedi mutfağın köşesinde yatıyor. Vücudu ezilmiş ve sanki bir kurt sürüsü
tarafından parçalanmış gibi gözüküyor. Ağzı açık, gözleri kocaman açılmış kendi kanından
oluşan havuzda yatıyor. Bağırsakları, parlak siyah kürkünden sızan kan birikintisinin üzerinde
duruyor. Mide bulandırıcı bir koku var.

Eğer böyle söylemek doğru ise bir dizi kanlı ayak izi, köpeğimin cesedini alıp hizmetçimin
odasına götürdü.

Ayak izleri belli belirsizdi; ancak bir insana ait olamayacak kadar büyüklerdi. Ayak izleri
neredeyse tanınmayacak kadar kıvrılmıştı.

May’in odasının kapısı kapalıydı. Kapının üzerinde, ayak izlerini mükemmel bir uyumla
tamamlayan kanlı pençeler vardı. Bu sahne benim için çok fazla olduğu için yediğim bütün
yiyecekleri dışarıya çıkarıyorum. Kusmuğum ve kan, mutfak zeminin parlak beyaz yüzeyinde
bir araya geliyorlar.

Mutfaktan salona doğru koşup üst kata çıkıyorum. Ev tıpkı aşağıya indiğim zamanki gibi
sessiz; ancak ben adımlarıma eşlik eden kalp çarpıntılarımın sesini duyabiliyorum. Korkudan
gözlerim doluyor ve görüşüm bulanıklaşıyor.

Odama koşuyorum, kapıyı kapatıp üzerime battaniyeyi çekiyorum. Nefesim hızlı ve ağır.
Boncuk boncuk terliyorum. Gözlerimi kapıya dikiyorum. O kadar korkuyorum ki şu anda
yapabileceğim tek şey burada durup kaderimi beklemek. Her an kapı kolunun aşağı
indirilmesini bekliyorum.

Saniyeler geçiyor. Hiçbir şey yok.

Dakikalar geçiyor. Hiçbir şey yok.

Bir süre sonra, hiçbir şeyin olmaması tuhaf gözükmeye başlıyor; ancak ben burada
durmanın en iyisi olduğuna karar veriyorum.

Çok geçmeden uykulu hissetmeye başlıyorum. Göz kapaklarım aşağıya düşmeye başlıyor.
Her geçen dakika daha uykulu hissediyorum. Uyanık kalmamın bir ölüm kalım meselesi
olduğunu biliyorum ve uyumamak için çabalıyorum; ancak çabalarım boşunaymış.

İçim geçti.

Ebeveynlerimin arabayı garaja çekerken çıkardıkları sesler beni uyandırdı. Hala çok
karanlık; yani sabahın erken saatlerine olmalıyız. Kalbim aniden hızlıca atmaya başlıyor ve
yatağımdan fırlıyorum. Hepsi benim kötü bir rüyamdı. Hemen alt kata koşup ebeveynlerime
sarıldım ve hep birlikte gülünç derecede korkunç olan kâbusuma ilişkin bir kahkaha patlattık.

Işığı açmamla kalbim duracak gibi oluyor. Kapıdan başlayıp yatağımın altında kaybolan ve
yatağımı daire içine alan bir dizi kanlı ayak izi görüyorum.


Ç/N : Lights Out aynı zamanda güzel bir korku filmi. tavsiye ederim. :3

13 Mayıs 2020 Çarşamba

I Met the Monster in My Closet

Herkes öcüyü duymuştur.

Geceleri çıkan, korku dolu çocukları avlayan karanlık bir yaratık. Bu her çocuğun ve yatılıya kalan komşularının birbirlerini korkutmaktan hoşlandıkları klasik hikâyelerden biridir. İnsanlar bu hikâyenin öcünün nasıl yalnızca dolunayda göründüğü, kendisini sizin en büyük korkunuza nasıl dönüştürdüğü ya da yatağınızın altında yaşayıp sizin en savunmasız olduğunuz anı bekleyip sizi nasıl kaptığı gibi birçok versiyonunu geliştirdiler.

Ama ben gerçeği biliyorum. Öcü diye bir şey yok… Hayır, sadece çok daha farklı olanı var. Efsanelerden çıkıp gelen, asla beklemediğiniz bir şey. Bunu nasıl bildiğimi soruyor olabilirsiniz.

Çünkü onu kendi gözlerimle gördüm.

Onu gördüğümde 11 yaşındaydım.

 Annem ve babamla birlikte, kenar mahallede, nispeten sessiz bir evde yaşıyordum. Tek çocuk olmak, istediğim her şeyi elde etme ayrıcalığı sağlıyordu. Birçok çeşit oyuncak ve video oyunları ile dolu geniş bir yatak odam vardı. Oldukça şımarık bir çocuk olduğumu itiraf edeyim. Haftalar geçtikçe odamdaki boşluk yavaşça azaldı ve ebeveynlerim bütün ıvır zıvırlarımı bir yere stoklamam gerektiğine karar verdiler.

Ben onu görmeden birkaç hafta önce kadar, ebeveynlerim eski ikinci el bir dolap buldular ve odama çok güzel uyacağına karar verdiler. 11 yaşında olduğumdan, dolap hakkında pek bir şey düşünmüyordum ve istedikleri gibi temizleyip odama yerleştirmelerine izin verdim.

Anormal bir şey yaşanmadan birkaç gün geçti. Zaman zaman arkadaşlarımla görüştüm, bunun dışında ise kendimi oyunlar oynayarak meşgul ettim. Günler haftalara dönüştü ve çok geçmeden dolabım ıvır zıvırlarımla doldu. Toz ve örümcek ağları tepesini kapladı, ısırık izleri kapıyı çevreledi ve bir köşesi arkadaşlarımın dikkatsizliği yüzünden ufalandı. İkinci el dolap eskiden de eski gözükse de, odamda geçirdiği birkaç hafta içerisinde çok daha hızlı yaşlandı.

Geriye dönüp baktığımda, o dolapta hissettiğim küçük bir şey hep vardı. O dolaba her yaklaştığımda kötü bir ürperti hissederdim; ancak çocuk olduğum için ya bunu hiç hissetmedim ya da bunun önemli bir şey olmadığını düşünerek başımdan savdım.

Onu gördüğüm gece en sevdiğim oyuncaklarımı birbiriyle savaştırarak oynuyordum. Oyun vaktim, annemin odaya girip uyku vaktimin geldiğini söylemesi ile yarıda kesildi. İsteksizce oyuncaklarımı dolaba koydum ve yatağa doğru yavaşça emekledim. Annem beni yatağa yatırdı, yanağıma birkaç öpücük kondurdu ve odadan çıkarken ışıkları kapattı.

Uyumam gerektiğini biliyordum; ancak uyuyamadım. Denedim, gerçekten denedim; ancak çok fazla bastırılmış enerjim vardı. Uyumak değil; oyuncaklarımla oynamak istiyordum.

Kendi kendime, 10 dakikadan bir şey olmaz diye düşündüm.

Döndüm ve kenardan gelen ışığın söndüğünü görene kadar birkaç dakika kapıyı izledim. Doğruldum ve anında gece lambamı açarak işe koyuldum, daha sonra eski dolaba doğru yöneldim.

O loş ışıkta, dolap bedenimin üzerinde yükseliyormuş gibi hissettirdi. O zamana kadar onun ne kadar uzun olduğunu asla fark etmemiştim. Bu kadar tuhaf bulduğum mobilya parçasına yaklaşırken titriyordum; çünkü bu zamana kadar hiç bu kadar soğuk hissetmemiştim. Bunu göz ardı ederek, ebeveynlerimi uyandırmamak için elimden geldiğince sessiz bir şekilde kapağını açıp içine baktım.

Oyuncaklar, kartlar ve masa oyunları dolabın zemini boyunca darmadağınık bir şekilde saçılmıştı. Gerçekten görmekten acizdim, görmeden el yordamıyla en gözde oyuncağımı bulmaya çalıştım; ama hiçbir işe yaramadı. Hoşnutsuzca dağınıklığın içerisine doğru düştüğümü hissedip vücudumu öne doğru eğdiğim zaman arkamdaki kapı, tıpkı benim gibi, boğuk bir ses çıkardı. Birkaç dakika ayağımı basacak sağlam bir yer aradım; ancak bulduğum tek şey bu dağınıklıkta hiçbir şekilde ayağa kalkamayacağım oldu. Dolabın duvarlarını bulmak amacıyla ileriye doğru süründüm, böylece kendime destek olabilecektim; ancak ne kadar sürünsem de onu bulamıyordum. Bunun yerine bir kez daha sendeledim ve vücudumun düştüğünü hissettim. Hafif bir panik göğsümde yükselirken kendimi aceleyle geriye doğru attım ve sonunda kendimi açık dolabın kapısından dışarı atıp yere yuvarlandığımı hissettim.

Yere oturdum, sakinleşebilmek için ağır ağır nefes alıp veriyordum.

Bu biraz zaman aldı; ama çevreme ufak bir göz attığımda hemen, artık odamda olmadığımı anladım. Bunu biliyordum; çünkü duvardaki soluk çizgileri gördüm ve benim geniş, ferah odamla karşılaştırıldığında burası ufacıktı. Sadece bu da değil, oturduğum yerde hissettiğim yumuşak dokuma kendi odamın soğuk ve sert zemininden oldukça farklıydı. Ayağa kalkıp büyük sert bir şeye çarpana kadar dikkatlice ilerledim. Tam olarak neye çarptığımdan emin değildim; ancak ona çarpmadan önce ufacık bir tıkırtı duydum.

Tıslamama ve gözlerimin karanlığa uyum sağlamasını sağlamak için gözlerimi kısmama sebep olan bir ışık açıldı. Gözlerimi açtım ve nihayet etrafımı görebiliyordum. Bir çeşit yatak odasındaydım; küçüktü, açık pembe bir renk ile boyanmış ve süslenmişti.

Arkamdan gelen yüksek perdeli bir ses düşüncelerimi yarıda kesti. Bir anlığına dondum kaldım. Burada başka bir şey daha vardı. Yalnız değildim.

Yutkundum ve arkamı döndüm. Arkamda, sadece biraz uzakta, yalnızca kâbuslarınızda görebileceğiniz bir varlık dikiliyordu.

Cildi solgundu ve geniş boncuk gözlerinin altında kırmızı lekeler vardı. Kafası anormal derecede yuvarlaktı ve uzun saç telleri yüzünü örtüyordu. Oval şekilli iki çıkıntı, saç tellerinin kısmen gizlediği; ancak yine de çok görünür olan yüzünün her iki tarafından göze çarpıyordu. Muhtemelen yüzündeki en rahatsız edici şey, yüzünün tam ortasındaki, içinden berrak sıvı akan siğildi.

Öte yandan, oldukça kısa boyluydu. Vücudu tuhaf bir şekilde simetrik ve orantılıydı; kemikleri, yaratığın bedenindeki aşırı et nedeniyle, cildin altından zar zor görünüyordu. İnce uzuvları kıvrılmıştı; uçlarından kısa, yuvarlak pençelerini çıkardı.

Hala benim gibi dikilen canavara gözlerimi kilitlediğimde, bir korku dalgası bütün benliğimi tüketti. Vücudumu bir santim bile hareket ettiremedim, motor becerilerim tüm fonksiyonlarını yitirmiş gibi dondum kaldım.

Daha sonra, hiçbir uyarı olmadan, bana doğru titreyerek ve seğirerek ilerlemeye başladı. Uzuvlarını belli belirsiz hareket ettirdi, bir uzvu bir başkasının önüne doğru uzanıyordu.

Hızlıca ve aniden durdu. Yaratığın ince gövdesinin nefes alıp verdiğini görebiliyordum; aslında nefes dediğim şey bir dizi hırıltıdan başka bir şey değildi. Kalbim tekledi ve sarsıldım, nefesim bu kadar panik yüzünden kesildi. Onun karanlık gözlerine bakınca bu sefer daha derin yutkundum.

Bu şey, her an, herhangi bir ani hareketle, üzerime atlayabilirdi. Gözlerimi odanın etrafında hızlıca gezdirdim; ama çok az boş alan vardı ve kaçacak hiçbir yer yoktu. Tek çıkış yolu canavar tarafından kapatılmıştı.

Sonra tuhaf bir şey oldu.

Canavar geriye doğru çekildi ve bir gürültü çıkartmaya başladı. Boğuk, çatallaşmış tuhaf sesler o şeyin ağzından çıkıyordu; yüz ifadeleri mırıltılara dönüşüyor, gözlerinden berrak sıvılar akıyordu.

Bir şey mi söylemeye çalışıyordu? Beni tehdit mi etmeye çalışıyordu? Öyle olmalıydı, başka bir şey olamazdı; ama onun sesi… Sesi, benim korktuğum zamanlarda çıkarttığım gibi ufacık seslerdi. Benimle konuşma çalışmıyordu herhalde?

Yaratığa baktım. Belki de onunla iletişim kurmayı deneyebileceğimi düşündüm. Onu durdurup koşmam ve yeniden güvende olmam için bana zaman kazandırabilirdi.

Böylelikle, basit, tedbirli bir sözcüğün dudaklarımdan çıkmasına ve onun çıkardığı anlaşılmaz sesleri bölmesine izin verdim.

"M-Merhaba...?"

Sessizlik oldu.

Yaratık sözlerimle dikleşti, iri gözleri inanılmaz bir şekilde daha da genişledi ve pembe ağzı sanırsam bir şok ifadesiyle açıldı. Bir an için beni anladığını düşündüm, ta ki bir yakarış koparana kadar.

Yaratık başını arkaya attı ve korkunç bir sesle çığlık attı, tamamen hayvani bir şekilde. Donmuş durumdayken, kapının küçük çatlağından gelen bir ışığı görebiliyor ve odaya yaklaşarak gittkçe yükselen seslerini duyabiliyordum.

Sonra ne olduğunu anladım - kız kardeşlerini çağırıyordu.

Bunu fark etmemle birlikte göğsümde panik yükseldi. O sırada aklımda geçen tek düşünce buradan çıkamazsam ne olacağıydı, elbette ki ölecektim. Ailem nereye gittiğimi, bana ne olduğunu bilmeden, ölecektim.

Gürültü gittikçe yaklaşıyordu ve daha da yakınıma gelen diğer yaratıkarın seslerini de duymaya başlamıştım. Sesleri önümde duran yaratıktan daha derin ve daha az tizdi, ama yine de kemiklerimde titremeye neden olmuştu.

Kaçmalıydım. Ama nasıl?

Yaratığın arkasına baktım ve yeterince emin oldum, benim dolabımın tıpkısının aynısı pembe duvarların karşısında duruyordu.

Adrenalin tüm bedenimi sardı ve aniden bacaklarımın kontrolünü geri kazanarak bir hamle yaptım, beceriksizce yaratıktığa yaklaşmaktan kaçınarak onu geçtim ve tanıdık ahşap dolaba yöneldim.

Kulpu kavradım ve var gücümle dolabın kapağını açmaya çalıştım. Açınca kendimi içeri attım ve hiç beklemeden kapıyı sertçe kapat-acaktım ki, çıkacak olan sesin yaratıklara nerede olduğumu belli edeceğini fark ettim.

Kendime doğru kıvrıldım ve olabildiğince sabit durdum, mümkün olduğu kadar sessiz. Kapının ince aralığından canavarın sadece arkasını görebiliyordum, yüzü görünmüyordu. Kız kardeşlerinden gelen gürültü kesilmişti, ama artık onların sesini daha net duyabiliyordum, ve geldiklerini, benim göremediğim bir yerde durduklarını biliyordum.

Boğuk sesler ve pat sesleri bir süre için tek duyabildiğim şeydi, yeni bir figürün görüş alanıma girmesi ve yeni bir korku dalgasının beni sarsmasından önce. Bu şey kocamandı. Ağlayan yaratığın tam teşekküllü hali gibiydi, gelişmiş versiyonu.
Daha küçük yaratığa doğru eğildi, ağzından kısık, yatıştırıcı gibi sesler çıktı - ve işe yaramış gibi görünüyordu, çünkü küçük yaratık yavaş yavaş sakinleşti.

Dolap kapağının arkasındaki göremediğim bölgeden daha da derin bir ses yükseldi, küçük yaratık cevap verdi. Ağzından anlaşılmaz sesler çıktı, beni daha da korkutmaya çalışır gibi, uzuvlarını benim bulunduğum yönde uzattı.

Tam da saklandığım yere doğru.

Daha büyük bir yaratığın bana doğru adım attığını gördüm ve aceleyle geri çekildim. Sertçe yutkundum, görüşümdeki bulanıklığın yok olmasını diledim ama olmadı.
Gözlerimi kapatıp gidebildiğim kadar geri gittim, kendimi en kötüsüne hazırladım. Geriye doğru emekleyip durdum, ışığın içeri girip beni onlara göstermesini bekledim.

Ama... Girmedi.

Onun yerine, sırtımın birkaç küçük şeye çarptığını hissettim. Korkuyla kurtulmaya çalıştım ve onları geri ittim, takırdama sesleri geldi. Sonra bir şeye - sanırım dolabın kapağına- çarptığımı hissettim ve geriye doğru takla attım, dağınık oyuncakların üstünde acı verici bir şekilde düştüm ve sonunda karanlık dolaptan dışarı yuvarlandım.

Uzun bir süre için, orada cenin pozisyonunda, hareket etmeye isteksiz bir şekilde yattım. Kendime sıkıca sarıldım ve kollarımla titrememi durdurmamı sağlamaya çalıştım, ama pek de işe yaramadı.

Sonra sonunda, gözlerimden birini açmaya karar verdim.

Ben... Dönmüştüm. Odama. Odama dönmüştüm. İnanamıyordum.

Gittiğimden beri hiçbir şey değişmemişti, etrafımda dağılmış olan oyuncaklarım hariç. Dolabın kapakları kapalıydı. Ve sonra o an düşünebildiğim tek şeyi yaptım. Çığlık attım.

Ne zamandır çığlık attığımı bilmiyordum ama tek bildiğim sesimin çatlamaya başladığıydı ve daha fazla yaşadığım bu korkunun ve acının gözyaşlarını tutamayacaktım.

Ebeveynlerimin odama geliş seslerini ya da telaşla bana seslenmelerini duyamayacak kadar kendimden geçmiştim. Işıkların açıldığını da fark etmemiştim, başımı sadece annem yatıştırıcı ve yumuşak üç kolunu bana sarınca çıkarttım ve onun kemikli göğsüne yasladım.

"Tatlım, sorun ne? Hadi sorunun ne olduğunu annene söyle."

"D-Dolap." fısıldadım ve bir kolumla dolabı işaret ettim.

Annem de babam da sekiz tane kırmızı, parlak gözlerini birbirlerine çevirdiler, sonra dolaba, sonra da tekrar bana.

İlk konuşan annem oldu. "Tatlım, dolaba ne olmuş?"

"C-C-Canavar..." mırıldadım, başımı onun göğsündeki kemiklerinde daha derine ittim.

Annemin babama bir şeyler fısıldadığını duydum ama tam olarak ne dediklerini anlamadım. İnce, pençeli bir elin sırtımı sıvazladığını hissettim.

"Baban dolaba bir bakacak, tamam mı?" annem bana sakinleştirci bir sesle fısıldadı.

Hayır demek istedim. Babama çok geç olmadan durmasını söylemek istedim, ama yapamadım; sözcükler kelimenin tam anlamıyla boğazımda solup gitti.

Gözlerimden üçünü açmaya cesaret ettim ve onu izledim. Bir an bile tereddüt etmeden dolabı açtı ve bulduğu-

Hiçbir şeydi.

Bir yığın dağınık oyuncaktan ve arkadaki ahşap duvardan başka hiçbir şey yoktu.

Babam gülümsedi, keskin dişlerini güven verici bir şekilde gösterdi. "Gördün mü çocuğum? Endişelenecek bir şey yok."

"A-Ama- oradaydı! İki tane kolları ve bacakları vardı ve çok fazla saçları ve etleri!"

Annem beni susturdu ve hafifçe sarstı. "Shhh. Yorgunsun tatlım, orada hiçbir şey yok. gördün mü? Neden şimdi uyumaya devam etmiyoruz- ah işte, neden Mr. Fluffles'ı yanına almıyorsun?"

Mr. Fluffles, benim favori oyuncağım, yanımda yerde yatıyordu. Tek gözü ve tatlı dişsiz gülümsemesiyle tam bana doğru duruyordu. Babam eğilip Mr. Fluffles'ı kıllı kolları arasına aldı ve beni annemin kucağından çıkartıp kendininkine aldı. Yatağıma doğru yavaşça yürüdü ve oturdu, beni ve Mr. Fluffles'ı yatağa soktu ve alnıma bir öpücük kondurdu.

Bir yorgunluk dalgası bedenimi kapladı ve esnememe engel olamadım. Annemin babamla birlikte yatağımın kenarında dururken hafifçe kıkırdadığını duydum.

"Uyuyabileceksin değil mi canım?"

Hala vücudumda hissettiğim şoka rağmen, yavaşça başımı salladım. Çok yorulmuştum. Artık oynamak istemiyordum, sadece uyumak istiyordum. Uyumak ve bu olay hiç olmamış gibi davranmak.

Bilincim kapanmadan önce son duyduğum şey babamın fısıltısıydı.

"Unutma oğlum, öcü diye bir şey yoktur."

Ve bu benim emin olduğum bir şeydi.



Ç/N : uzun bir aradan sonra yeniden merhaba. çevirideki yardımları için Cornelia'ya teşekkürler. karantinada bol bol cp okuyun. *-*

11 Nisan 2020 Cumartesi

Robert The Doll

1800’lerin sonunda, Thomas Otto ve ailesi şimdilerde “Sanatçı Yurdu” olarak bilinen Florida Key West’teki Eaton ve Simenton sokaklarının kesiştiği köşedeki konağa taşındılar. Ottoların hizmetçilerine karşı sert oldukları, hatta onlara kötü davrandıkları biliniyordu. Bu hikâyede Haitili bir hizmetçinin tedavisini göreceksiniz.

Bu Haitili hizmetçi kadın, oğulları Robert’a bakması için işe alındı. Bir gün Bayan Otto, bu kadının arka bahçelerinde kara büyü ile uğraştığına tanık oldu ve onu kovdu.

Hizmetçi kadın ayrılmadan önce Robert’a 1 metre uzunluğunda, düğmeden gözleri, insan saçları (ki bu saçların Robert’a ait olduğuna inanılıyor) olan ve samanla dolu gerçekçi bir bebek verdi.

İnsanlara benzeyen bebekler bu zamana kadar hiç duyulmamıştı; ancak verilen bu bebek özel bir bebek olduğunu kanıtladı. Robert bebeğe kendi adını verdi ve ona kendi kıyafetlerinden giydirdi. Bebek Robert onun en güvenilir arkadaşı haline geldi. Kasabaya alışverişe gittiğinde onu da yanına aldı. Bebek yemek masasında bir yer bile kaptı; hatta Robert ebeveynleri bakmadığı zamanlarda onun için yemek aşırdı. Geceleri yatağa bile birlikte girdiler. Bu masum ilişki yakın zamanda tuhaf bir hal aldı.

Kısa bir süre sonra, annesi Robert’ı azarlayınca, Robert artık ikinci adı olan Gene’i kullanmayı seçti. Robert annesine Robert’ın onun adı değil bebeğin adı olduğunu söyledi. Gene’in oyun odasında sürekli Robert ile konuştuğu duyulurdu. Gene çocukça bir sesle bir şeyler söyler ve daha çocukça seslerle cevaplar verirdi. Bazen Gene çok kaygılı olurdu; annesi ve hizmetçileri için endişelenirdi. Annesi bazen Robert’ı sandalyeye ya da yatağa oturmuş bir halde boşluğa bakarken bulurdu. Bu sadece bir başlangıçtı.

Eve ait eşyalar odanın karşısına atılmış halde bulundu; Gene’in oyuncakları parçalandı ve bazı kıkırdamalar duyuldu. Ne zaman böyle tuhaf şeyler olsa Gene bunları Robert’ın yaptığını söyledi ve her seferinde ceza aldı; ancak o bunları Robert’ın yaptığı konusunda ısrar etti. Olaylar büyüdükçe hizmetçiler evden ayrıldı ve her seferinde yenileri geldi. Ottoların akrabaları artık bir şey yapmaları gerektiğini hissetti. Büyük teyzelerinin tavsiyesi üzerinde Robert’ı Gene’in elinden aldılar ve tavan arasındaki bir kutunun içine koydular. Yıllarca orada kaldı.

Babası öldükten sonra Gene, çocukluğunun geçtiği evde yaşamak konusunda çok istekliydi. Yeni eşiyle birlikte konakta yaşamaya karar verdi. Gene bir sanatçı oldu ve konak ferah olduğu için resim yapabileceği bir yer açabileceğini düşündü. Tavan arasına gidip çocukluk oyuncağının tozunu aldı. Eşi bu durumdan hoşnut olmamasına rağmen bebeğe tekrar bağlandı. Gene bebeği gittikleri her yerde yanına aldı. Gene ve eşi yan yana uyurken bile o küçük gözde sandalyesinde oturuyordu. Çatı katı, Bayan Otto Robert’ı çatı katına geri kaldırınca, Robert’ın malikânesi haline geldi. Evlilikleri yavaşça yara almaya başladı ve Bayan Otto söylendiğine göre bilinmeyen bir sebepten delirip öldü. Yakın zamanda Gene de onu takip etti. Robert’ın insanlara saldırdığı, onları tavan arasına kilitlediği söylenirdi. İnsanlar tavan arasından şeytani kahkahaların geldiğini iddia ettiler. Bazı zamanlar Robert, bomboş evde, ta ki yeni bir aile gelip evi satın alana kadar, tek başına kaldı. Bebek tekrar tekrar çatı katına kaldırıldı. Her seferinde de kaldırılması daha iyi sonuçlar verdi. Bebek sürekli evin farklı yerlerinde bulunurdu. Bir gece yarısı, Robert ev sahibinin ayağının dibinde elinde bir mutfak bıçağı ile bulundu. Bu onları evden kaçırmak için yeterli bir sebepti. Robert, daha sonra, Key West’teki Doğu Martello Müzesinde, bir cam fanusa yerleştirildi. Yeni bir yere taşınmasına rağmen bebeğin kötü alışkanlıklarından vazgeçmediğine inanılıyor. Ziyaretçiler ve çalışanlar bebeği hareket ederken gördüklerini iddia ediyorlar. Bir seferinde bir çalışan, bir gece Robert’ı temizleyip ışığı söndürüp gitti. Ertesi gün, çalışan geri döndüğünde ışıkları açık, Robert’ı farklı bir pozisyonda oturur biçimde ve ayaklarında eskiden bulunmayan bir toz tabakası buldu. Bazıları Robert’ın insanları lanetleyebildiğini bile söylüyorlar. Eğer onun fotoğrafını çekmek istiyorsanız öncelikle ondan nazikçe izin almanız gerekiyor. Kafasını eğerse bu izin verdiği anlamına gelir. Eğer kafasına eğmez ve siz fotoğraf çekerseniz lanet sizin ve sizinle birlikte müzeyi gezen herkesin peşine düşer. Aynısı onunla dalga geçerseniz de olacaktır. Bu günlerde, Robert, Doğu Martello Müzesinde, denizci kıyafeti giymiş bir şekilde, elinde doldurulmuş aslanıyla tehditler savurmaya devam ediyor.


9 Nisan 2020 Perşembe

POLYBIUS

Polybius 1981'de piyasaya sürülen nadir bir atari oyunu hakkındaki şehir efsanesidir. Oyun, Sinneslöchen(almanca'da hislerini sil) diye adlandırılan gizemli bir şirket tarafından oluşturuldu. Tempest'e benzeyen yapboz ve shoot'em up tarzında bir oyundu. Sadece Portland Oregon'un birkaç kenar mahallesinde yayımlandı. İddia edildiğine göre çok popülerdi insanlar onu oynamak için sıraya giriyordu.Ancak insanlar, bir kadının ağlamasını duyduklarını ve göz ucuyla garip yüzler gördüklerine dair oyun hakkında tuhaf şeyler olduğunu rapor etti. Oyuncuların aynı zamanda kabuslar, mide bulantıları, baş ağrıları, baygınlıklar ve hatta hafıza kaybı geçirdikleri oluyordu. Bazıları intihar bile etti. Diğerleri video oyunları oynamayı tamamen bıraktı ve en az biri video oyunu karşıtı eylemci oldu.

Bir atari salonunun sahibine göre siyah takım elbise giyen adamlar oyundan kayıtları toplamaya sık sık gelirdi.

Hiç para almadılar, sadece oyun hakkında bilgiler aldılar. Bu yüzden,  en başta gelen teori bilinç altı mesajları kullanan bir tür hükümet deneyiydi. Oyun, piyasaya sürüldükten yaklaşık bir ay sonra belirsizliğini koruyor. Tüm bakanlar kurulu aniden gözden kayboldu. Bir bakan 1998'de bir atari salonunda tekrar görüldü ama sonra hızlıca tekrar gözden kayboldu. Bazıları oyunu tekrar oluşturmaya çalışsa da kimse orijinal ROM'u* bulamadı.

SİNNESLÖCHEN
İndirmek için oyuna buradan erişilebilir : Sinneslöschen website

MEDYADA
Şehir efsanesi şu anda olan olağanüstü bir olay haline geldiğinden beri Polybius oyunuyla ilgili birçok görüş iddia edildiği gibi, bununla ilgili birkaç kısa video da var.

EKRAN GÖRÜNTÜSÜ
Sadece ekran görüntüsünde görüldüğü gibi "Sinneslöchen" yazıyor. Google çeviri sağolsun, "hislerini sil" anlamına geliyormuş. Bi ihtimal, hafıza kaybını açıklayabilir.


Ç.N: ROM (Read Only Memory) sadece okunabilen verilerin taşındığı hafıza çipine verilen isimdir.





1 Nisan 2020 Çarşamba

KageKao (Part2)

Mark bulunduğu barı terk etti. Beatrice ile yüzleşmeden önce biraz içmek için buraya gelmek zorundaydı ama canı hiç de içki içmek istemiyordu ve satın aldığı şeye zar zor dokunabildi. Mark kendisine, gidip adam gibi özür dileyebileceğini ve kızın evine doğru yola koyulabileceğini söylüyordu. Mark yumruğunu uzattı ve kapıyı gürültülü bir şekilde çaldı. Bekledi. Kimse cevap vermedi. Birçok kez kapı zilini çaldı ve evden zilin çaldığını duyabiliyordu. Yine kimse cevap vermedi. Endişelenerek kapıya vurdu ve kızın ismini haykırdı. Yine kimse cevap vermemişti. Kapı tokmağını denedi ve açıldı. Bu garipti; o daima kapıyı kilitli tutardı. Girdiğinde fark ettiği ilk şey açık pencerenin ahşap kenarlarında,  sanki daha önce orda bir kedi varmışçasına, birçok pençe izinin olmasıydı. Kızın ismini haykırarak yemek odasına yürüdü. Masada şampanya şişesini gördüğünde durdu. Dolabında bulundurduğu şişeydi. Açıktı. Onu aldı ve inceledi. Yanına bantlanmış bir not vardı. Notta yazan:

"Beatrice, kavga ettiğimiz için üzgünüm! Gerçekten  gönlünü almak istiyorum çünkü seni tüm kalbimle ve ruhumla seviyorum." - Mark

"Seviyorum" kelimesinin ardından gelen küçük kalbe bakarak nota bakakaldı. Bunu ona gönderdiğini hatırlamıyordu. "Beatrice?!" diye bağırdı. Masanın etrafında yürüdü ve tüyleri ürperdi. Onu, sevgilisi Beatrice'i, yerde gördü. Hareket etmiyordu ve kırık cam parçaları etrafını çevreliyordu.

"Beatrice!" diye bağırdı ve cam kırıklarının onu kesmesine aldırış etmeden kızı almak için yere düştü. Şekillerinden  şarap bardağı olduğunu anladı. Gözyaşları gözlerinden sel gibi aktı ve ona sarıldı. Öldüğünü biliyordu.

"Ne kadar da tatlı!"

Mark durdu ve baktı. Canavar ordaydı. Onun sesini taklit ederek pencere pervazında oturuyordu. "Her şeyden önce tartıştığımız için bile üzgünüm!" Mark ona baktı, kan beynine sıçramıştı.

それがのんだ。死んだ!ケケケ! 毒だよ!ケケケ!”  (Sonra onu içti ve öldü!) -Kahkaha- (O bir zehirdi) -Kahkaha-

Çok gülüyordu ve durmaya çalışmak için elini yüzüne götürdü.
"Komik olduğunu mu sanıyorsun? Sen onu öldürdün! Seni öldüreceğim!" Mark ayağa kalktı ve şişeyi kaptı.

"おまえ 怒ってるかい~?" (Sinirlendin mi?)

Mark şişeyi fırlattı ama şişe canavara ulaşmadan canavar pencereden aşağı atladı. Onu öldürecekti. Ona yaptıklarını ödetecekti. Beatrice'in şifonyerine doğru yürüdü. Kendisini korumak için tabanca sakladığı yeri biliyordu. Çekip çıkardı ve şarjörü açtı. Sadece 4 kurşun kalmıştı. Sorun değildi sadece bir tanesini istiyordu. Mark kapıya koştu, hiçbir yerde canavardan bir iz yoktu. Gerçi dairesine geri döneceğini biliyordu. Mark, diğer insanlara ve yaya geçidi işaretlerine aldırmadan koşabildiği kadar hızlı koşuyordu, sadece koşuyordu. Apartman binasına ulaştı ve dairesine koştu. Kapıyı açtı. Haklıydı, canavar oradaydı. Bir elinde şarap bardağı diğer elinde şarap şişesi tutarak kitaplığın üstünde uzanıyordu. 


“ワイン がもない!” (Tüm şaraplar bitti!)


Mark çileden çıkmıştı. Üzerine silahı doğrulttu ve bir kurşun ateşledi. Çarptı ve duvara sıçradı. Şarap bardağını bırakarak pençeleriyle duvara tırmandı böylece sırtı Mark'a dönüktü. İkinci kez ateşledi ve ters döndü. Şimdi Mark'la yüzyüzeydi. Sol bacağı ve kolu normal bir insanınkinden daha fazla bükülüyordu. Tekrar ateşledi ve dört ayak üzerine yere düştü. Mark bir kez daha ateşledi ve kaçmak için yuvarlandı. Sonra tekrar duvara sıçradı ve orda kalıp ona baktı. Mark ona doğru sinirli bir şekilde yürüdü ve silahı alnına doğrulttu. Tetiği çekti ama daha fazla kurşun kalmadığını gösteren bir klik sesi vardı. Canavar delicesine gülmeye başladı. 


“フェイル!” (Fiyasko!)


Mark hiddetlenip yakın dövüş saldırısı için silahı ona savurmuştu ancak canavar yana doğru sürünerek kitaplıkta bıraktığı şarap bardağını aldı. Şarap bardağını Mark'a fırlattı ama Mark yana kaçıp kurtuldu. Sonra şarap şişesini fırlattı ve gözlerine çarptı. Mark bayılmıştı.


Mark'ın bilinci tekrar yerine geldi. Canavarla yüz yüzeydi. Tavana tırmanıyordu. Kolları ve bacakları 90 derecelik açıyla bükülüyordu böylece ona bakıyordu. Maskesi yine değişti. Maskesinin siyah tarafındaki parlak gülüş kayboldu; maskesinin beyaz tarafında suratı çatılmış sinirli ifade tekrar ortaya çıktı. Önceki mutlu oyunculuktan yoksun bir halde karanlık bir sesle ona "おまえは面白くない。” (Sıkıcısın) dedi. 


Alçak bir hırıltılı tıslama sesi çıkardı ve üzerine atıldı.


O gün daha sonra Mark'ın evine polis geldi. Komşuları polisi aramıştı çünkü silah sesleri duymuşlardı. Mark'ın vücudunun her tarafında pençe izleri ve boğazı tırmalanmış bir halde ölü bulundu. Öldürme hayvan gibiydi, duvarlar ve tavan boyunca pençe izleri bulundu. Kanlı ayak izleri pencereye doğru giderken bulundu. Bunun üzerine bir insan tarafından yapıldığına karar verildi. Cesedin incelenmesinin üzerine alnına bir şeyin kazınmış olduğunu buldular.


“退屈な。” (Sıkıcı)...

10 Mart 2020 Salı

Mommy Sleeps in the Basement

“Daha yüksek sesle konuş lütfen.”

Elimi kulağımın yanına doğru götürerek odanın arkasına doğru, sesini yükseltmesini işaret ettim.
Derin bir nefes aldı. Endişesini pancar gibi kızarmış yanağından, her gün yaptığı atkuyruğundan düşen birkaç tel sarı saçtan anlayabiliyordum. Onda çok tanıdık bir şey vardı; ancak bir türlü ne olduğunu çıkaramamıştım. Gözünü kâğıda dikmişti; göz kontağı kurmaktan çok korkuyordu, hızlı ve anlaşılmaz bir şekilde konuşmaya başladı.
“ Merhaba, ben Paisley Jackson ve bu da “Ailem” adlı şiirim.”
Paisley, utangaç küçük bir kızdı. Aslında, 10 yıllık eğitim hayatım boyunca gördüğüm en sessiz
öğrencilerden biriydi. Sanırım 11 kardeşten en küçüğü iseniz bunu yapmanız kaçınılmaz. Şaşırtıcı bir şekilde, bir kutu taştan bile daha avanak olan kardeşlerinin aksine, zeki biriydi. Tanrım, Paisley’i saymazsak Jackson kardeşler böyle bir baş belasıydı. Keşke geleceğini daha iyi inşa edebilmesi için ona daha çok seçenek sunabilseydim.
Beni yanlış anlamayın. Paisley’e gerçekten yardım etmeye çalıştım. Ona kıyafet, yemek ve hatta para verdim; ancak çölün ortasındaki bir barakada pis bir hayat sürmek onun için büyük bir
handikaptı. Ne yaparsam yapayım hiçbir değişiklik meydana getiremedim; herkes yoksulluk döngüsünü kırmanın neredeyse imkânsız olduğunu bilir.
Elime kalemimi alıp bacak bacak üstüne attım; asla tanışmayacağım bir aile ile ilgili mülayim bir
hikâye hazırlıyordum. Sosyal imkânları kısıtlı çocuklarla çalıştıysanız velilerin ne kadar seyrek geldiğini bilirsiniz.

“İki annem var. Birisinin adı Betty ve çok iyi spagetti yapar. Ben ona anne derim ve babam Tom’la evlidir. Birisi ise Claire ki onun çok güzel sarı saçları vardır. Ben ona anneciğim derim; babam ise projem ya da hobim der.”
Utah’ın ortasında yüzlerce çok eşli aile gördüm; yani bu beni pek şaşırtmadı. Her ne kadar çok
eşlilik yasal olmasa da ben burnumu başkalarının işine sokmamaya çalışıyorum.
“Annem çok uzun olduğu için hepimizle ilgilenebilir. Anneciğim ise ünlü olduğu için oldukça güzel bir gümüş bilezik takar.”
Çocukların sıradan hayatlarına heyecan katmak için ünlü ebeveynleri ile ilgili hikâye uydurmaları
benim için yeni bir şey değil; ancak bunu Paisley’nin yapmasını beklemezdim.
“Ben ve Tommy anneciğimdeniz. Tommy benim ağabeylerimden biri. Annem epey yaşlı. Kalanların hepsi ondan.”
Onun adına çok utandım. Demek ki Paisley’nin annelerinden biri 9 çocuk doğurmuştu. Bu kadar
çok hamilelik süreci geçirdiğimi hayal bile edemiyordum.

“Babam Tommy ve benim Tanrı’dan bir armağan olduğumuzu söyler. O bize asla sopayla vurmaz.
Onun gururu ve neşe kaynağı Tommy’dir; ancak babam hep gerçekten sevdiği tek kişinin anneciğim olduğunu söyler.”
Bir sopanın dikkatimi çekmesiyle birlikte, bakışlarımı kitabımdan yukarıya doğru kaldırdım.
Öğrencilerim suistimal eylemlerini ilk kez yanlışlıkla bildirmiyorlardı. Gerçek şu ki, Çocuk Esirgeme Kurumu yardım etmek istediği çocukları seçer ve alır.
“Annemin bir bebeği daha var. Babam bu çocuğa Daisy adını koymak istediği için annem biraz
kızgın. Anneciğim daha fazla çocuk yapamaz. Onun son çocuğu ani bebek ölümü sendromu yüzünden öldü.”
Koltuğumda doğrulurken, kızımın eski elbiselerini Jacksonların kulübesine göndermemi hatırlatan
bir not karaladım. Bir anne olarak, bebeklerin masraflı olabileceğini biliyorum.

“Babam bunu bilerek yaptığını; çünkü onun kaçıp sirke katılmak istediğini söylüyor. Annem onun
hatası olmadığını söylüyor. Bu sırrı benim ve onun mahzenlerinde saklamaya söz verdim.”
Keder içerisinde başımı salladım. Kendi kontrolünde olmayan bir şey için nasıl yas içindeki bir anneyi suçlayabilir?
“Anneciğim babamın seçtiği tek kişiydi. Onun tüm okul gösterilerini izledi. Bir gece bir araya
geldiler. Babam onun bir sürü mücadele içerisinde olduğunu söyler. Annem bu sadece bir bahane, baban onu gerçekten sevmiyor diyor.”

Öğrencilerime öğrettiğim “dur” anlamına gelen bir hareketle elimi yukarıya kaldırdım; ancak
Paisley bakmıyordu. Hoşnutsuz suratımı fark etmeden okumaya devam etti. Kardeşlerinden biri bunu şaka olarak kabul etti.
“Anneciğim gitmesi gerektiğini söylüyor. Bana hayatın ne olduğunu göstermek istiyor. Babam buna çok kızar, o onun en büyük evcil hayvanı. Anneciğim bu duruma çok üzülüyor; o sadece ayrılmak istiyor.”
“Anneciğim bana en sevdiği şarkıyı söyler. Annem, babamın tam bir deli olduğunu söyler.”
Başımı sallayarak iç çektim. Çok büyük bir potansiyele ve böyle temiz bir kalbe sahip olan bir başka çocuk daha kendisini hiç ilgilendirmeyen bir aşk üçgeninin tam ortasında kalmıştı.

“Geçen doğum günümde, anneciğimle birlikte en sevdiği futbol takımını görmek istedim. Annem
buzlu kremalı bir pasta yaptı. Knicks’i görmem gerekirdi; ancak babam düzeltemeyeceği bir hata
yaptığını söyledi.”
“Artık hiçbir şey aynı değil. Neden böyle olduğundan tam emin değilim. Artık babam geceleri yalnız başına ağlıyor. Tanrıya “Ben ne yaptım?” diye soruyor. Anneme artık bakmıyor bile. Annem bebeğin durumu düzelteceğini düşünüyor.”

Paisley bir gülümseme eşliğinde başını kaldırdı; benim onayımı bekliyordu. Her ne kadar şiirin
uygunsuzluğu ile dehşete düşmüş olsam da; onu incitmek istemedim. O bununla çok gurur
duyuyordu ve onu hiçbir suçu olmayan bir şeyden dolayı kırmak aylardır kırmaya çalıştığım kabuğuna geri dönmesine sebep olacaktı.


Bunu yapmak yerine alkışladım; durumun vahametini algılayamayacak kadar genç olan sınıfın geri kalan kısmı da alkışladı.
“Bayan June, daha iyi bir not için anneciğimin bir fotoğrafını getirdim. Sınıfa gösterebilir miyim?”
Başımı salladım, daha önce anlattıklarından daha kötü bir ayrıntı içeremezdi.
Paisley, eski elbisesinin ön cebine uzanarak eskimiş bir fotoğraf çıkardı. Soyulmuş fotoğrafı, sanki en değerli varlığıymışçasına göstererek, çevirdi.
Kanım dondu. Sonunda Paisley’nin bana neden bu kadar tanıdık geldiğini anladım.
Okul fotoğrafı gibi görünen şeyde, tıpkı Paisley gibi otuz iki diş gülümseyen, Claire Daisy adında
genç bir kız vardı. Okulun her oyununda liderlik kazanma becerisiyle ünlü, 12 yıl önce ortadan
kaybolmuş bir lise öğrencisiydi. En son bir gece, geç saatlerde tiyatro pratiğinden dönerken görülmüş.
Bir daha da haber alınamamış. Hiçbir boğuşma izi, tanık, kanıt olmadan... Davası insanlar ilgisini kaybedene kadar bir süre, her haber istasyonunda gündemdeydi.
Paisley mutlu bir şekilde devam etti. O kadar şok olmuştum ki fotoğrafın arkasındaki yazıyı okurken onu durduramadım.
“Anlamadığım bir şey var, belki cevabı sizdedir. Babamın anneciğime olan aşkı hiçbir şekilde
etkilenmeyecekse neden anneciğime böyle davrandı? Annem başını güzel, yumuşak bir yatağa bırakır; ama anneciğim ise büyük bir çimento levhası altındaki bodrum katında uyur.”

1 Mart 2020 Pazar

Her Silence

Direksiyonu farklı yönlerde çeviriyor, gerektiğinde başka yönlere sapıyor. Gideceği yer için ormandan geçmesi gerekiyor. Kafası karışık, ama bu konuda değil.

Kafasını karıştıran, arka koltukta oturan kız kardeşinin neden bu kadar sessiz olduğu.

Saat tam 6:36'da, Emily'i arkadaşı Julia'nın evinden aldı. Arabadan çıkıp kapıyı çalmasına gerek kalmadığı için müteşekkirdi, kız çoktan bahçede onu bekliyordu. Onunla sohbet konusu açmayı denedi, "Julia ile nasıl vakit geçirdin?" "Eğlendiniz mi?" "Tavşanı iyileşmiş mi?" ama dediği her şey, sessizlikle karşılaştı.

Garipsiyor, endişeleniyor. O iyi mi?

Ama aynadan ona bakıp kızın ona baktığını- ya da daha net bir şekilde, gözlerinde açlığa benzer bir duyguyla boynuna baktığını gördüğünde huzursuz hissediyor.

"İyi misin, Em?" Cevap vermiyor. Ağzından tuhaf bir ses yükselmesiyle tekrar arkaya bakıyor, küçük kızın dudaklarını yaladığını görüyor. "Ne yapıyorsun?" Cevap yok.

Titrek bir nefes veriyor, sonra radyoya uzanıp bu tuhaf durumdan dikkatini uzaklaştırmak için müzik açıyor. Sonunda vardıklarında, arabayı durdurup park ediyor, kilidi açıp kapısını açıyor. Dönüp kıza bakıyor, ama hala arabada oturuyor, hareket etmiyor, gözleriyle onu takip ediyor.

"Hadi ama Emily, orada kalamazsın. Ne yapıyorsun ki?" hiçbir şey.
"Cidden, ne oluyor sana? Tek kelime etmedin." Kız yine ses çıkarmıyor, ama kapıyı açıp dışarı çıkıyor.

Hafif bir kafa karışıklığı ve rahatlama ile elini saçlarına götürüyor, daha sonra arkadan arabaya uzanıp bardaklıktaki telefonunu alıyor. Arabanın kapısını kapatırken telefonun kilit tuşuna basıyor, bir yandan önlerindeki eve yöneliyor, kız kardeşi arkasında onu takip ediyor.

Emily'den 2 cevapsız arama ve 12 okunmamış mesaj.

"Ne?" mırıldanıyor, sesinde şaşkınlık var. Düşünüyor, neden bana mesaj attı? Ne ara mesaj yazıyordu? Saat şimdi 7:13.

Huzursuz hissediyor. Sanki bir şey tam olarak yolunda gitmiyor, ama ne olduğunu bilmiyor. Anahtarı çıkarıp tokmağa yerleştiriyor, kapıyı açıyor ve içeri giriyor.

Arkasına baktığında Emily orada değil. Tek kaşını havaya kaldırıp çevresine bakınıyor.
"Emily? Nereye gittin?" onu göremiyor. "Em?" aniden Emily'nin gölgesi bahçeden geçiyor, onu takip ediyor. "Ne yapıyorsun? Sen-" ama duruyor.

Orada hiçkimse yok.

Evin yanındaki karanlık ormana baktığında göğsünden bir ürperme geçiyor. Ağaçların tam arkasında, ayakta duran birini görüyor. Kısa boylu, uzun saçları var, aynı Emily gibi. Neler oluyor? Aklını mı kaçırdı?

Belki de aklını kaçıran ta kendisi. Kıza yaklaştıkça omurgasından aşağıya ürpertiler yayılıyor. "Emily! Ne yapıyorsun?" Emily arkasını dönüp koşmaya başlıyor, görüş alanından çıkıyor. Bu hiç mantıklı değil, aslında ormandan çok korkar, özellikle de geceleri. Bir şeyler ters gitmediği sürece oraya gitmesinin imkanı yok.

Düşünmeden, ağaçların arasından geçiyor. Neler oluyor bilmiyor ama Emily'nin kendisini tehlikeye atmasına izin veremez. Telefonunun flaş ışığını açıp bir şeye takılmayı önlüyor, yolundaki otların üstünden geçiyor. "Emily!" sesleniyor. "Hemen buraya gel!" Bir dalın çıtırdadığını duyduğunda başını çeviriyor. "Hadi Emily! Eğer bu bir şakaysa hiç komik değil!" sessizlik büyüdükçe gerginlik seviyesi artıyor.

Aman tanrım, bu bir ayı mı? Yoksa bir panter mi? Flaş ışığını her yöne döndürüyor, bir şey görmeye çalışıyor, herhangi bir şey. Nefeslerinin hızlandığını hissedebiliyor. Emily iyi mi?

Çıtırtı. Başka bir dal.

Hayır, hayır, hayır, hayır, Onu burada yalnız bırakmayacak. Onu bulacak, denerken ölse bile.

Elindeki telefonun titremesi ile ekrana bakıyor. Emily'den bir yeni mesaj gelmiş, rahatlamış bir nefes veriyor. En azından hala hayatta. Mesajlarını açıp zorlukla soluyarak okumaya başlıyor.

Çatırtı. Bu kez yapraklardan, ve tam arkasından geliyor. Yavaşça dönüp gözlerini ona çevirdiğinde elleri titriyor. Kısık sesli bir hırıltı.

Bir çığlık...

Sessizlik.

Telefonu titreşiyor ve bedeni yerden yükseliyor.

6:34

Abi, hani beni alacaktın?

6:36

Mike.

Cevap ver bana.

6:37

Napıyorsun??

6:41

Aptal, cevap ver

6:43

Mike?

6:50

MIKE.

7:02

Annem de cevap vermiyor

7:05

LÜTFEN BİRİ ARTIK CEVAP VERSİN

7:11

HADİ AMA

7:14

SONSUZA DEK JULIA'LARDA KALAMAM

7:16

YAŞIYOR MUSUN MIKE

7:20

KONUŞ BENİMLE

7:34

Geliyorum


Ç/N : evet biliyorum, kısa bir cp. ama yakında sizi uzun çevirilerin beklediği haberini vermekten mutluluk duyuyorum. :3