22 Nisan 2022 Cuma

Henri Beauchamp'un Galerisi

 

Paris’te bulunan küçük, tek katlı pis bir bara girerseniz ve o gece barmen tezgâhın arkasında sağ tarafta duruyorsa, Henri Beauchamp’ın kayıp eserlerinin bulunduğu münhasır galeri gösterisini izleyebilirsiniz. Fakat içeri girebilmek için, sanatçının bir hayranı olduğunuzu kanıtlamanız gerek.

Size kusursuz İngilizce ile bir soru sorulacak, ‘’Bu görkemli geceye ne katmak istersiniz?’’ Cevabınız kesinlikle ‘’Absinthe’’ olmalı. Viskiden suya kadar herhangi bir içki sizi uyurken öldürebilir.

Bir sonraki soru çeşitliliği dikkate alacak ve iki şeyden birine cevap VERMELİSİNİZ: ‘’ İnsanın almaya dayanamadığı şeyler’’ ya da ‘’ İyi şeyler. En iyi şeyler. ’’

Eğer bir tane daha ''absinthe'' isterseniz, 13 gün boyunca kâbuslarla boğuşmak zorundasınız. Her gecenin rüyası bir öncekinden daha da korkunç olacak, ta ki 13’üncü rüyanın ardından kâbusun seni takip edene kadar… Uyandığın ve uyuduğun her anda.

Ve Barmen’i kandırmaya çalışmayın: kapı siz girdikten sonra kilitlenmiştir. Size ne verirse onu içmelisiniz, zor da olsa. Öyle güçlü bir adamın, sizi ayrıcalıklı olarak dinlemesi bile yeterli olmalıdır. Bunun dışında, ölen kişilerin ölüm sancılarında Barmen’in içkilerine iltifat ettiklerini duyarsınız.

Kaderinizi mühürlemeden önce bu kadar ileri gitmiş olursanız, barmen size der ki, ‘’ Bunu dikkatli kullandığından emin ol; bu elimdekinin en iyisi. ’’ Buradan itibaren, iki şeyden birini yapabilirsiniz: Kelimesi kelimesine söyleyin, ‘’ Metanetimi (dayanma gücü) çokça abarttım ve size iyi arifeler diliyorum. ’’ Eğer Barmen size başını sallarsa, girdiğiniz kapıdan zarar görmeden ve hiçbir şey kazanmadan/kaybetmeden ayrılabilirsiniz (içeride geçirdiğiniz zaman hariç).

Ya da devam edebilirsiniz. Eğer devam ederseniz yedi tarafı ağızlarla kaplı bir bardak verilir ve her iki taraf da şık ve basit bir sap oluşturana kadar havzanın etrafında hassas bir şekilde bükülmeye başlar. Ayrıca, bir anahtar şekilde çok ama çok özel bir Absinthe kaşığı alacaksınız; kaşığın üstündeki delikler, alkolün şeker küpünün üzerine dökülmesini sağlama görevini görür. Ve elbette, etiketinden uzun bir süre önce sıyrılan, işaretlenmemiş, etrafına yapışıp kalan kâğıt artıkları geçmiş yılların kökeni ile kaplanmış bir şişe.

Kaşık tamamen düzdür, ancak iki ayrı tarafı bulunmaktadır: anahtarın bir tarafında şaftı boyunca oluk vardır, diğerinde yoktur. Oluğu aşağı çevirin, böylece yüzü ters dönecektir. Eğer kaşığı böyle kullanırsanız, Absinthe’nizin tadı kirlenir, burnunuzu yakar ve gözleriniz bu dünyanın tarif edemeyeceği bir dehşet ile yuvalarından fırlar. Şimdi, eğer kaşığınız doğru yönde ise, Absinthe’yi doğru şekilde hazırlamaya başlayın (şekeri kaşığın üzerine koyun ve alkolü üzerine dökün, böylece içkiniz rengini ve ‘’özel niteliklerini’’ kazanacaktır).

Barmen arkadaşına ‘’ Şerefe’’ de ve tek seferde hepsini iç. Eğer yapamazsan, Absinthe’nin acı sülfürik asidi vücudunda dokunduğu her yeri yakar.

Eğer doğru bir şekilde yapıp başarılı olduysanız, etraftaki loş ışıklar sönecek ve karanlık çökecektir. Sakı korkma; Karanlık sergi için onaylandığının işaretidir. Karanlıkta bekleyin ve Barmen’in size bir şey yapmaması için ölüm sessizliğine bürünün.

Bekleyişin sonunda ( uzun bir süre değil, 2-3 dakika), yeşil bir projektör ışığı, barın uzak duvarındaki bir kapıyı parlatacak. Sadece projektörün aydınlattığı yer değil, tüm bar yeşile boyanacak. Küçük ışıldayan küreler yavaşça odanın içinde sürüklenirken, barmen artık orada olmayacak… Ne de öncesinde içeriden bulunan alçak gönüllü patron. Bu noktada bir tehlike yok... Güvenli bir nokta olarak düşünün. Şişedeki Absinthe’yi bitirmediyseniz, yapmak zorunda değilsiniz ama ileride alkole ihtiyacınız olabilir. Her halükarda, kaşığı alın ve yeşil ışıklı portalın kapı koluna, anahtarı yerleştirin. Yankılanan bir tıklama ile anahtar mükemmel bir şekilde oturacak, deliğin sonuna ulaşacaktır.

 

Duyuru

 

İçinde, ölümlü gözlerin hayal edebileceği en güzel kadının bulunduğu küçük bir asansör var, yeşil parıltı öyle bir açı ile yayılıyor ki, ışık onun arkasında kanat şeklinde düşüyor.

Yeşil Peri’nin kendisi sana soracak, ‘’Yukarı mı?’’, ve yaşadığın tüm sıkıntıları göz önüne alırsak, sadece ‘’Evet’’ demen yeterli olacaktır.

Şimdi kurtulman gereken bir engel daha var. Bardan kompartımana giden çizgiyi geçerken size soracak, "Beauchamp'ın sürrealizmini, Rene Magritte'in sürrealizmiyle nasıl karşılaştırırsınız?" , cevabınız kesinlikle “Bu gece sanattan fazlasını görmeye geldim” olmalı.

Bunu yapmazsanız, yeşil projektör patlayacak, kapılar çarparak kapanacak ve asansör cehennemin derinliklerine yaklaştıkça gerçek bir ışık daha parlak hale gelmeden önce, asansör sonsuz bir karanlığa düşecek. Şimdi, asansörünüz yukarı çıkmaya başlarsa, yeşil ışık da sönecek ama onun yerini bu sefer ayın serin parıltısı alacak.

Fakat, siz daha farkına bile varmadan asansör en üst noktaya ulaşmış olacaktır… Pekâlâ, hadi fazla karmaşıklaştırmamak için buna kuyu diyelim.

Şimdi, bundan diğerleri kadar emin değilim, ama şunu duydum, Yeşil Peri asansörden çıkarken sizi yanağından öperse, yaratıcı bir ilhamla kutsanmış olacaksınız: kalıcı, sürekli değişen bir ilham perisi.

Ona bir şey soramazsın, onu öpemezsin; Yeşil Peri bunu kendi iradesi ile yapmalıdır. Eğer yapmazsa… önemli değil, neticede bunu yapmak için bir sebebi yok, ki Beauchamp tablolarını bunca yıl güvende tutmaktan sorumlu olan bu kadını bir şeyler için zorlayıp kızdırmamalısınız.

Asansörden, karşı duvarın sol tarafında Henri Beauchamp'ın büyük bir tuvali bulunan, yüzyılın başlarından kalma bir salona gireceksiniz; sağda bir kapı var.

 

Duyuru

Bay Beauchamp'ın önemini açıkladığı için afişi okumak için zaman ayırmak oldukça iyi bir fikir. Görüyorsunuz, 1920'lerde mücadele eden bir sürrealistti, her zaman tüm kasıtlardan kurtulmaya çalışmak için başarılı bir şekilde sanatını yapıyordu. Paris'te küçük, pis tek katlı barda bir gece geçirdikten sonra, desenler boyamaya başladı. Önce geometrik desenler vardı. Ardından fraktalar ile onu tamamladı. Ertesi gün gazetede görüntülenecekti. Sonra gelecek hafta. Sonra elli yıl öncesinden. Gelecekte 100, geçmişte 200…

Sonra, hayatının son gecesinde, üç genç kızı gece vakti evlerinden kaçırdı, öldürdü ve en iyi şaheserlerini bakirelerin kanı ve safrasıyla kırmızı ve sarıya boyadı. Bunlardan tam 13 tanesini boyadıktan hemen sonra intihar etti. Bu eserler kapının arkasındalar.

Eserlerin soldan ilk altısı, soldan sağa şunu gösterir: evrenin doğuşu, Tanrı'nın insan gözüyle görülebilen tek gerçek görüntüsü, İsa Mesih'in gerçek görüntüsü, Cennetin yayılan bulutları, her Papa ilk yüzlerden henüz tanınmayan yüzlere kadar ve İsa'nın İkinci Gelişi'ndeki görünümünün bir portresi.

Sağdaki diğer altısı da, sağdan sola gösteriliyor; Evrenin felaketi, Şeytan'ın insan gözüyle görülebilen tek gerçek görüntüsü, Yahuda'nın gerçek görüntüsü, Cehennemin yayılan alevleri, her insanda-bedenlenmiş iblis, henüz tanınmayan yüzlere kadar ve Deccal'in ikinci düşüşünden bir portresi. Şimdi, altı ve altı, toplarsak on iki eder. Peki ya on üçüncüsü?

 

Duyuru

Bu on üçüncü resmin pimi döndürülür ve görüntü duvara bakar. Etrafındaki boşluk çok geniş bir çapta iple bağlanmıştır ve ters çevrilmiş görüntünün altında üç dilde bir işaret vardır. Üst kısım yüksek meleklerin kutsal yazılarında, alt kısım en yüksek şeytani emirlerin rünlerinde ve ortada Roma harfleriyledir.

 

SAKIN

KİMSE

DOKUNMASIN

 

Şimdi, aynı öpücük gibi, bu kısmı o kadar kesin olarak söyleyemem ama yine de…

 

Beauchamp'ın ölürken bir şekilde derisini, organlarını, ruhunu bir tür kolaj haline getirdiğini duydum… Cesedini nasıl alıp böylesine korkunç bir başyapıt yarattığını asla söyleyemem, söylemeye de asla cesaret edemem.

 

Yani… Eğer başarırsan, belki tuvali ters çevirip bana bir ara anlatırsın? Bunu bir içki içerken konuşabiliriz.

27 Şubat 2022 Pazar

The God Experiment Part 4



Part 4

Michele, evine kameraları tamamen yerleştirmeyen  transseksüel bir kadındı. 

Yalnız bu gerçek, onu diğer deneklerden daha akıllı yapmıştı. 

İzlenmek, belirgin ve sinir bozucu bir histi. Bazı insanlar onu diğerlerinden daha iyi tanıyor. Bu his, bağırsaklarınızdan bir virüs gibi geçebilir.  Boynunuzdaki tüm o küçük tüylerin diken diken olmasını sağlar. Hayatta kalma içgüdüleri, bu durumlarda insanlara sığınak bulması için yalvarıyor. Her zaman en iyisi avcıdan gözleri kaçırmaktır. Ama ya güvenlikten emin olmanın bir yolu yoksa? Ya aslanın ormanın her köşesinde gözü varsa? 

Denek004'ün gözlemi inzivaya çekilmişe benzer davranışları işaret etti. Az arkadaş ve akraba çevresi vardı. Patronu, çalışanlarına evden çalışmaya izin veren online bir blogtu. Bu sitenin sohbet konuları National Enquirer'de* ya da ona benzer yayımlarda gördüğünüz her zamanki saçmalıklardan başka bir şey değildi. Popüler manşetlere örnek olarak:

"Kadın uzaylıyla evleniyor!"

"Büyük ayak oduncuyu aşk kölesi olarak tutuyor." 

Ve her zamanki ilgi arayanların saçmalıklarından daha fazlası vardı. Ne kadar saçma, o kadar iyiydi.
Michele, neredeyse 10 yıldır firmayla çalışıyordu.  Komplo teorileri üzerindeki makaleleri ülke genelinde itibar kazandı. Ancak, şirketin merkezinde çalışmamızın ikinci haftasında işine son verildi.

Eski katılanlara olduğu gibi, kameralarımız tüm kan dondurucu detayları yakaladı.

Deneğimiz günlerce yatakta ağladı. 1 hafta boyunca evden dışarı çıkmadı. Doktor randevuları ertelendi, yiyecekler eve teslim edildi ve geri kalan birkaç arkadaş gönülsüz birkaç kısa mesaj dışında hiçbir şey yapmadı.

Ve böyle devam etti.

Michele iş piyasasını bıkmadan usanmadan takip etti. Bana kalırsa, bu hayatı daha ciddiye almak istediğine işaretti. Çevrim içi olarak derlenen özgeçmiş deneyimsiz gözlerime etkileyici görünüyordu.   Diğer birçok şirketi aradı ve işe alınmasını talep ederek yalvardı. 1 milyon online başvuru doldurdu. Ama sanırım iş piyasası bir zamanlar ev sahibine kertenkele diyen biri için zor olmalı. Çoğu gazete daha ciddi deneyimlerde ısrar ediyor. Birkaç benzer blog sitesi telefonda mülakat sırasında açıkça dalga geçti.

Umudun talih kuşlarını ve tekrar eden hayal kırıklıklarını izlemek zor gelmeye başladı. Tüm bu etkenler Michele'in tüm gün evde yalnız kalmasına yol açtı.

Yaklaşık 3 hafta sonra alkol içmeye geri döndü. Tommy, aşırı içmesinin ardından gelen garip davranışı suçladı. Emin değildim. Tanımlamaya başladığım uyarı işaretleri Denek004'te kendini tekrar ediyor gibiydi. Akşamdan kalma bir sabah. Michele bir sandalyeyi mutfağın kör bir noktasına götürdü. Orada 4 saat boyunca oturdu. Bu süre boyunca tüm daire sessizdi.

Michele ortaya çıkınca, kediden kendi gölgesine kadar her şeyden şüphe duyuyor gibi görünüyordu. Durmadan dairede bir şeyi arıyordu. Ve bu bizi endişelendiriyordu. Kurulum sırasında, Tom Michele'in komidininin ahşabına kameralarımızdan birini kazımıştı. Beklenildiği gibi, tüm odayı didik didik aradıktan sonra bulmuştu. 

O noktadan itibaren açıkça bizim konuşmuştu.

Bu şaşırtan olay şüphesiz ki test sonuçlarımızı etkilemişti. Ama her zamanki gibi sorunluluğumuz aynı kaldı. Müdahale ve düzeltme kendisini bir seçenek olarak göstermedi. Biz sadece gözlemciydik.

Kamera, Michele'in kendi kendini yok etme savaşına tuz biber oldu. Onu ve bir şişe Jack Daniels'i her yere götürdü. İkisine karşı sanki canlı yayın yapıyormuş gibi konuşuyordu. Mesajların çoğu anlaşılmaz ve saçmaydı.

"Mutfaktan  bildiriyorum, su garip bir kahverengi rengine döndü.. Sana geri dönücem Doktor"

"Yatak odasından bildiriyorum. Zeminin altını bir şey tırmalıyordu. Bunu duyabiliyor musunuz?"

"Çalışma odasından bildiriyorum. Dışarda biri var. Sizden biri mi?"

Teorilerini destekleyen bir şey ekranda ne gördüm ne de duydum. Ama Michele uyumak istemediğinde endişelerim daha da artmaya başladı. Dinlenmediği gün sayısı ikiden üçe, dörde ve hatta beşe çıkmıştı. Davranışları manyakça gelmeye başlamıştı. Birçok kez, saatlerce duvarlara baktığını yakalamıştım. 

Çok geçmeden, Michele geri kalan tüm kameraları buldu. Onu görmemin mümkün olmayacağı kör noktalara sakladı. Canlı yayınların sıklığı ve uzunluğu büyük ölçüde azaldı. Michele, her nereye gittiyse umarım biraz uyuyabilmiştir. 

Günler sonra bir sabah.. birisi dairenin kapısını çaldı.

Michele 2 haftadır dışarı çıkmamıştı.

Tom laboratuvarda o kadar yüksek seste homurdandı ki neredeyse kaçırdım. Kapıyı çalışları sessizleşmeye başlamıştı. Karşılık bulamayan birkaç çalıştan sonra daha agresif olmaya başlamışlardı  ta ki meslektaşımı uykusundan uyandıran ve Michele'in panik içinde görüş alanıma girmesine neden olan sade bir çarpma haline gelene kadar.

"Şimdi bunu duyuyor musunuz?"

Duyuyorduk.

"Ne yapıyorum?"

Hiçbir fikrim yoktu. Tom telefonunu çıkardı. Yandan görüşümü kapatan bir engel vardı cihazda. Ona sinirli bir şekilde metin mesajları hakkında sordum. Denek004 kapıya yürüdüğü  anda, Tom bana cevap vermeye başladı. 

"Siktir. Kapıya cevap veremez." demek yerine mırıldandı.

Michele bizi duyamazdı. Kuruntulu bir şekilde kapı deliğinden baktı. Sonra omuzlarını silkti, hızlı gerin bir soluk aldı ve kapıyı açtı.

"Neden koridorda görüşümüz yok?" Cevaptan korkarak sordum. Bir saniye sonra geldi.

Silah ateşi kulaklarımızı patlattı. Bir mermi Denek004'ün kafasına denk geldi. Michelemiz'in anında öldüğünü biliyordum.

Bağırmak için bile zamanı yoktu. 

Tom laboratuvardaki her bilgisayarın, monitörun ve enerji hatları şebekesinin fişlerini çekti. Video ve ses aynen yok oldu. Birbiri ardında birkaç mesaj daha aceleyle yazıp yolladı. Çok kısa bir zamanda. Tanrı deneyi tamamen çevrim dışı oldu. Söyleyeceği kelimeler kafamdaki her şüpheyi ortadan kaldırmıştı. 

"Geriye kalan deneklere yardım etmeliyiz. Zamanımız tükeniyor."


Ç.N: National Enquirer bir American magazin gazetesidir.

4 Şubat 2022 Cuma

Roommate Troubles



Bu olay aslında birkaç yıl önce Philadelphia'daki Sanat Üniversitesi'nde başıma geldi.



İkinci yılımda Kara adında bir kızla oda tuttum. Caz vokalistiydi ama asıl ilgi alanı operaydı. Juniper Hall adında bir yurdun altıncı katında küçük bir odamız vardı. Duvarlar inceydi. Onun gece geç saatlerde şarkı söylemesi ve seslendirme çalışmaları beni geç saatlere kadar ayakta tutardı. Bir ay kadar uykusuz kaldıktan sonra, onu gece geç saatlerde yaptığı antrenmanları bir blok ötedeki Merriam tiyatrosundaki müzik stüdyolarına taşımaya ikna ettim.




Bir akşam saat sekiz civarında Kara, yaklaşan bir resital için geç saatlere kadar çalışacağını ve muhtemelen gece yarısına kadar evde olmayacağını duyurdu. ‘Harika’ diye düşündüm, bu erken yatabileceğim anlamına geliyordu (tamamen bitkin düşmüştüm… Oyunculuk stüdyosunda korkunç bir gün geçirmiştim ve akşam yemeğimi yer yemez bayılmaya hazırdım). İyi geceler deyip elinde kahve ve notalar ile gitti.

Biraz ızgara peynir ve çorba yaptım, mideye indirdim ve hemen yatmaya hazırlanmaya başladım. Duştan çıktığımda göz kapaklarım o kadar ağırdı ki dişlerimi zar zor fırçaladım. Pijamalarımı giydim ve ranzamızın üst kısmına süründüm. Başım yastığa değdiği anda uykuya daldım.




Dairemizin düzenini açıklamak için bir saniye ayırmam gerekiyor. Daireye girerken, yatak odası hemen soldaki bir kapıdan geçiyordu. Banyomuz yatak odasının içindeydi, ranzaların hemen yanındaydı.



Her neyse, daire kapısının kapanma sesiyle uyandım. Gözlerimi açtım ve bitkin bir şekilde telefonumu kontrol ettim: tam gece yarısı. Arkamı döndüm ve gözlerimi kapattım. Kara'nın odaya girdiğini ve ranzanın önünde durduğunu duydum. Gerçekten uyuyup uyumadığımı kontrol edecek, diye düşündüm. Altımda yatağa düştü, bu garipti çünkü dişlerini fırçalama ve yatmadan önce bulaşık yıkama konusunda çok titizdi. Yine de, sınavlarımız vardı ve hepimiz yorgunduk. Altımdaki şilte gıcırdadı ve sonra sessizleşti. Nefesini bile duyamıyordum. Tekrar uyumaya çalıştım. Derin bir uykunun eşiğindeydim ki yine bir gürültüyle irkilerek uyandım.




Kilitte bir anahtar. Kapı açıldı.




Ve Kara bir opera ezgisi mırıldanarak dairemize girdi.




Altımdaki şilte gıcırdıyordu.

17 Ocak 2022 Pazartesi

Benim Anthony'im



Doğduğundan beri küçük kardeşim Anthony’i tanıyordum ve hiç anlaşamasak da onun hakkında her şeyi biliyordum. Ve onun yerini alan kişinin benim kardeşim olmadığını da biliyordum.

Tıpkı onun gibi yürüyor, onun gibi konuşuyor, onun hakkındaki en ufak ayrıntıya kadar biliyordu ama o benim küçük kardeşim değildi. Ailemi kandırmayı başarmıştı. Ailem hala onun küçük Anthonyleri olduğunu düşünüyordu. Fakat beni kandıramazdı.

Her gün dikkatlice onun ne yaptığını izliyordum. Okula gidiyor ve Anthony’nin tüm arkadaşlarını kandırıyordu. Ama o benim Anthony’im değildi. O hala zekiydi ve futbolda harikaydı. Hatta Brüksel lahanasından hala nefret ediyordu ve kuklaları çok seviyordu.

Ama o Anthony değil ve bunu kanıtlayabilirim.

Kanıtlamak için ailem sahte Anthony’i futbol şampiyonasına götürdüklerinde bahçeye indim. Ve kadife çiçeklerinin altındaki yeri bulunca kazmaya başladım. Daha derine kazdım… Ve daha derine kazmaya devam ettim. Küreğimin çarpma sesi geldiğinde durdum ve küçük kardeşimin çürüyen cesedini ortaya çıkartmak için toprakları temizlemeye başladım. İşte benim Anthony’İm burdaydı. Benim küçük Anthony’im…

14 Ocak 2022 Cuma

Erkek Arkadaşım ve Ben Eski Bir Ev Almaya Karar Vermiştik



Erkek arkadaşım ve ben eski bir ev almaya karar vermiştik. O evin inşaatından sorumluydu. ( Örneğin mutfağı yatak odasına dönüştürmek gibi. ) Aynı zamanda ben de duvar kağıtlarını sökme görevini üstlenmiştim.


Önceki ev sahibi evin her bir duvarını ve tavanını kaplamıştı. Onları kaldırmak oldukça zor ama bir o kadar da tatmin ediciydi. En iyisi de güneşte uzun süre kaldığınızda soyulan derinizi soymaya benzeyen bir hisse sahip olmasıydı. Sizi bilmem ama ben bu durumda kendi kendime derimi kopartmadan ne kadar uzun süre boyunca soyabileceğime dair bir oyun uydururum.


Oyuna başlarken yavaş yavaş duvar kağıtlarını soymaya başladım. Her soyuşumda duvar kağıdının altında bir takım yazılar olduğunu fark ettim. Yazılarda kime ait olduğunu bilmediğim insan isimleri ve tarihler vardı.


O gün pek önemsemedim ve duvar kağıtlarını soymaya devam ettim. Fakat bir gece artık dayanamayıp aklımı kurcalayan bu durumu araştırdım. Duvarda yazılı olan isimlerden birini googleda arattım ve bulduğum şey karşısında şok oldum. Bu isim kayıp bir kişiye aitti ve duvardaki tarih ise kaybolduğu tarihle aynıydı.


Bir sonraki gün kayıp isimlerin ve tarihlerin olduğu bir liste yapmaya karar verdim. Artık her isim ve tarihin birbiriyle eşleştiğine emindim. Doğal olarak hemen polislere haber verdim. Polislerin söyledikleri şeyle beynimden vurulmuşa döndüm. “Evet, o bir insan.” İnsan mı? Ne insanı? Polisler devam etti. “Bayan, duvarlardan kaldırdığınız malzemeler.. bir duvar kağıdı değildi.”

14 Aralık 2021 Salı

The Most Terrifying 911 Call I've Ever Received



"911. Acil durumunuz nedir?" dedim telefona yanıt verdiğimde.

"Evimde bir yarasa var," hoparlörden yüksek sesli bir çığlık duyuldu. "Gelip alması için birini gönderin."

"Tamam hanımefendi, mümkün olan en kısa sürede hayvan kontrolünü göndereceğim."

Arayan kişi bana teşekkür etti ve dışarıda bekleyeceğini söyledi. Ben de en yakın birimi göndermek için düğmeye bastım.

Boş bir kağıda karalamalar yaparak bölmemde oturdum. Memur olmak her zaman kolay bir şey değil, özellikle 500 nüfuslu Montana'nın ortasında. Vaşaklar, bizonlar ve ön bahçelere giren ayılar hakkında telefonlar alıyoruz, bazen de gençler sıkıldıkları için telefon şakası yapıyorlar ve tabii ki, sıklıkla olan avlanma acil durumları. Ama bunların hepsi nadiren oluyor, bazen bir arama gelmeden saatler geçirebiliyoruz. Bu da tek başına gece vardiyasındaysan, durumu zorlaştırıyor.

"Kara?"

Koridordan gelen patronumun sesini duydum.

"Buradayım!" cevap verdim, kağıda karalamalar yapmaya devam ederken yaklaşan ayak seslerini duyabiliyordum.

"Ah hey," dedi başını köşeden uzatıp. "Ben çıkıyorum. Bir şeye ihtiyacın var mı?"

Soğumuş kahvemi kavradım. "Yok sanırım."

"Pekala, ışıkları kapatacağım. İyi geceler."

Koridordaki ışıkların kapanma sesini duydum, vızıldamaya benzer bir ses çıkaran floresanlar. Kapatılmalarından nefret ediyordum, her şey sessizliğe bürünüyordu. Tüm gece bu binada tek başına olmak, insanın hayal gücünü ürpertici bir şekilde çalıştırıyordu.

Yedi tane bilgisayarın ekranına bakarak masamda oturuyordum. Ekranlardan birinde, herhangi bir acil durum için acil müdahale ekiplerinin tam olarak nerede olduklarını görebiliyordum.
Sorumlu olduğumuz bölgedeki sokakların isimlerini ezberlemeye başladım. Hiçbir şey olmuyordu, olaysız ve sessiz bir gece gibiydi.

Saat gece 1'di, hala uyanık olmamı sağlayan soğuk kahvemden bir yudum alıp ertesi gün için alışveriş listemi hazırlamaya başladım. "Neye ihtiyacım var?" dedim yüksek sesle. Yazmaya başladım, tavuk, şarap, tuvalet kağıdı, sebzeler... Listeyi yapmayı bitirdim, katlayıp kotumun cebine sıkıştırdım.

Kulaklığımdan, birinin aradığını haber veren bip sesi gelmeye başladı. Önümdeki ekranda bir isim ve numara yanıp sönerken başımı kaldırdım.

"911. Acil durumunuz nedir?" diğer hattaki kişiye sordum.

"Yardıma ihtiyacım var," dedi bir çocuk sesi.

"Adın ne? Ne için yardıma ihtiyacın var?" dedim korkmuş küçük kıza.

Tekrar, "Yardıma ihtiyacım var," dedi.

Cevapladım, "Bana sorunun ne olduğunu söylemezsen sana yardım edemem." ve telefon hattı gitti.

Aceleyle numarayı tekrar tuşladım ve çalmasını bekledim, ama ses yoktu ve tekrar bağlanmıyordu. Kontrol etmek için görevlilerden birini aramaya karar verdim.

"Jenkins, 5689 Hickory Vadi Yolu'na gidip bakmanı istiyorum. Olası bir VIC (çok önemli müşteri) durumu olabilir. Onu geri aramayı denedim ama yanıt alamadım." dedim kulaklığıma doğru.

"Teşekkürler, Kara. Umarım yalnızlığınla birlikte güzel bir gece geçiriyorsundur." gülmeye başladı. "Tek başına o küçük bölmende ne yapacaksın?"

"Sen bir pisliksin. Aslına bakarsan, tek başıma harika bir gece geçiriyorum. Dediğimi yap ve bana haber ver." dedim.

"Anlaşıldı!"

Sağ taraftaki ekrana bakarak sandalyeme geri oturdum. Kırmızı bir nokta, kızın aramayı yaptığı bölgeye doğru yavaşça hareket etmeye başladı. Yaklaştıkça kızın iyi olup olmadığına dair merakım daha da artıyordu. Sonra nokta durdu.
Bu genellikle, memurun konuma veya konumun yakınına ulaştığı anlamına gelir. Haritamız sokakları gösteriyor, ancak tam noktayı göstermiyor.

Jenkins'in beni aramasını beklerken kahvemden bir yudum daha aldım. Saniyeler, dakikalar yavaşça geçerken saati izliyordum. Bilgisayarlar aydınlandığında neredeyse onu tekrar aramak üzereydim.

"911 sevkıyatı, acil durumunuzun tam konumu nedir?" Ekranda isim ve telefon numarası çıktığında bu kez ismi sesli bir şekilde söyledim: Olivia Taylor.

"Seni tekrar aramayı denedim ama cevap alamadım. Görevlilerden biri birazdan orada olur," dedim aceleyle ama sert bir tavırla.

"Neden bana yardım etmiyorsun?" diye mırıldandı. Diğer hattan ağladığını duyabiliyordum.

"Sana yardım etmeye çalışıyoruz, Olivia. Görevliler her an orada olabilir. Benimle hatta kalabilir misin?" kafamı toplamaya çalışırken sordum.

"Dolap," dedi. "Bizi dolapta bulabilirsin."

Hattaki kızdan gelmeyen, başka bir ağlama sesi duydum.

"Olivia, orada seninle birlikte biri mi var?" kalbim göğsümden fırlayacak gibi atıyordu.

"Gitmeliyim! Beni duyacak!" diye bağırdı ağlayarak.

"Seni kim duyacak, Olivia?" sordum, telefon tekrar kapanmadan hemen önce.

Haritaya baktım ve Jenkins'i gösteren noktanın hala hareket etmediğini fark ettim. Endişeyle onu aradım, telefon çaldı ve çaldı. Sonunda cevap verdi.

"Ben Jenkins," dedi resmi bir sesle.

"Oh, Tanrıya şükür!" nefesimi düzene sokmak için bir saniye bekledim. Kalbim dakikada bir mil atıyordu.

"Ne var, Kara? Orada tek başına kalmaya dayanamıyor musun? Neden sürekli beni arıyorsun?" şaka yapmaya çalıştı ama birazdan benim ciddi olduğumu fark etti. "Ne oldu? İyi misin sen?"

"VIC'ten (çok önemli müşteri) bir arama daha aldım. ETA'n (tahmini varış süresi) nedir?" gözlerimi kapattım ve sakin kalmaya çalıştım. Bu işimin bir parçasıydı.

"Destek bekliyorum," dedi. "Burası hiçliğin ortasında. Tek yol, arabanın geçemeyeceği kadar dar bir orman yolu. Yürüyerek gitmemiz gerekecek. Sadece birkaç dakika daha sürer."

Ekrana göz attım. İki kırmızı nokta, Jenkins'e doğru ilerliyordu. Bunlar destek ekibi olmalıydı.

"Olay yerine varınca beni ara. Kız dolapta saklanıyor, sanırım onunla birlikte başka biri daha var," diye açıkladım.

"Bilgilendirme için teşekkürler. Vardığımda seni arayacağım." telefonu kapattı.

Stresimi azaltmak için biraz zamana ihtiyacım vardı. Uzun koridorda banyoya doğru yürüdüm
Işığı açtığımda, kalp atışlarım sesi duyulabilecek kadar hızlıydı. Floresanın tanıdık vızıltısı, yüzüme soğuk suyu çarptığımda beni sakinleştirdi. Aynada ten rengimin soluklaştığını görebiliyordum, gözbebeklerim de endişeyle irileşmişti. "Her şey yoluna girecek, her şey yoluna girecek..." dedim aynadaki yansımama.

Banyodan çıktığımda, yine kulaklıklarımdan gelen bip sesini duyabiliyordum. Jenkins'in bana bir güncelleme vermek istediğini düşünerek bölmeme gittim. Ama ekrandaki ismi gördüğümde midemde bir karıncalanma hissettim.

"Olivia, senin aradığını görebiliyorum. İyi misin?" harita ile ekrana baktım. "Görevliler yolda. Bir dakikadan daha az bir sürede orada olurlar."

Cevap gelmedi.

"Orada mısın? Beni duyabiliyor musun, Olivia?"

Diğer hattan bir sızlanma duyuldu. "Çok geç," dedi. "O odada. Beni duydu."

"Kim seninle birlikte odada?" sordum. "Lütfen bana söyle, ben de görevlilere bildireyim." derin bir nefes alarak sakin kalmaya çalıştım.

"Silahı var."

Kapının açılma sesinin gelmesiyle birlikte, hattan bir çığlık yükseldi. İki tane patlama sesi duydum. Sonra sessizlik.

"Lanet olsun!" bağırdım, göz yaşlarım yüzümden aşağı akmaya başladı. Neler olduğunu tahmin edebiliyordum.

Birazdan, ekran tekrar aydınlandı. Bu kez isim olarak 'Carlos Jenkins' yazıyordu. Yanıtlamadan önce derin bir nefes aldım.

"Beni tekrar aradı!" telefona doğru bağırdım. "DOA (olay yerine varıldığında kişinin ölmüş olması) olmuş olabilir, Jenkins. Çok geç kaldın!"

"Seni kim, nasıl arıyordu, Kara?" kafası karışmış bir sesle sordu.

"Şu an benimle oyun oynama. Olay yerine vardın mı varmadın mı?" önümdeki ekrana bakarak sordum.

"Kulübeye ulaştık, ana yolun yaklaşık 1 mil uzağında. Sana bunu söylemek istemezdim, ama herkes ölmüş."

"Lanet olsun." elimle yüzümü kapattım. Cildim öfkeyle ısınıyordu.

"Ama nasıl birinin seni bu gece aramış olabileceğini anlamıyorum," dedi Jenkins. Masamda şaşkınlıkla doğruldum.

"Ne demek istiyorsun?"

"3 tane iskelet kalıntısı bulduk. Biri baba olduğunu tahmin ettiğimiz yetişkin bir erkek ve iki tane kız. Bu kalıntılar en az bir yıllık."

Göğsüm sıkıştı ve oda dönmeye başladı. Bayılacak gibiydim.

"Tuhaf olan şu ki," diyerek Jenkins devam etti, "İki kızın iskeletlerini dolabın içinde bulduk. Ama birinin elinde telsiz bir telefon vardı. Sanırım yardım getirmeye çalışıyordu."

20 Ekim 2021 Çarşamba

Açılmaz Ahşap Kutu

 Sıradan bir kutu gibiydi.

Ahşap eski ve yıpranmış, bağlantılar sabitlenmiş ve kapak gümüş sembolle kaplanmıştı. 

Devlet babamı cinayetten idam ettikten sonra bu kutuyu bana vasiyet etmişti. Hiçbir açıklama yada talimat bırakmadı. sadece gizemli bir kutu.

İlk başta nehre atmayı düşündüm.

Merakıma yenik düştüm. Kutuyu açmaya çalıştım ama tırnaklarım kırıldı. Tornavidalar, çekiçler kırıldı. Matkap motorları yandı. Açılmamaya yeminliydi. 

Sonunda pes ettim. Evet açamayacaktım sanırım. Tam vazgeçmişken kutu gece kendiliğinden açıldı. 

Uyurken kendi kendine açılan kutudan soğuk, net ve yüksek ışık süzmeleri yüzünden uyandım. Uyandığımda sanki herşey aynıyken ben yabancı bir yerdeymişim gibi hissediyordum.

Kutudaki ışık dolabımdan süzülüyordu. İstemediğim halde kontrolüm dışında ayağa kalktım ve dolabıma doğru yürümeye başladım. 

Dolabın kapağını sonuna kadar açtım. Dışarı yayılan ışık delici ve yoğundu. Gözlerim ışıkla doldu ve patlayacakmış gibi hissettim. Kendimi tamamen kutuya kaptırmadan önce kutu kendiliğinden kapandı ve kendimi yerde buldum. Kutu kucağıma düşmüştü. Ve bir kez daha odamdaydım. Ama hala bir şeyler yanlıştı. Bir gariplik vardı. Kutu üzerinde bir sıcaklık vardı. Yüzümde yanıyordu. Kutu yanağıma çarpmıştı sanırım.  Koşarak lavaboya gittim. aynaya baktığımda nefesim kesildi. 

Kutunun üzerindeki sembol yanağıma saplanmıştı. Dokunmak için yaklaştığımda rengi solmuştu. Kutunun bana bıraktığı sadece marka değildi. içimde istemediğim bir şey hissediyordum. İstenmeyen bir varlık. 

Avukatım aradığında bana vasiyette değişiklik olduğunu, kutunun açılmaması gerektiğini söyledi. Şimdi neden açılmaması gerektiğini anlıyorum.


1rm1k

Selammmm bayadır yoktum tekrar geldim. Nasıl olmuş?

16 Ekim 2021 Cumartesi

Bir Sinema Çalışanıyım. Bazı Garip Kurallarımız Var. Part - 1


Üç yıldır bir sinemada çalışıyorum ve artık eminim ki sinemamızın kuralları olağanın birazcık dışında.

Tamam, bu bir yalandı. Kurallar tam anlamıyla çılgınca. Ama buna kendiniz karar verebilirsiniz.

Başlamadan önce biraz ön bilgi - Adım Shaun, 21 yaşındayım ve üç yıldır bu işi yapıyorum. Burada işe başlamamın ve ne kadar boktan bir yer olduğunu anlamama rağmen ayrılmamamın iki nedeni var.

İlki şu ki, çoğu işveren hırsızlık ve uyuşturucu madde bulundurmaktan suç kaydı olan lise terk birini işe almaz. Yaşamımın başlarında bazı kötü kararlarda bulundum ve şu anda düzgün biri olsam da hayatım sonsuza kadar o kötü kararlar tarafından lekelenmiş durumda.

İkinci sebep ise aldığım maaş. İşim; bilet kontrolü, her seanstan sonra salonları temizleme ve filmlerin sorunsuzca oynadığından emin olmaktan ibaret. Genellikle bu iş için eğer şanslıysanız asgari ücret alırsınız. Fakat ben, başka mekanlarda müdürlerin aldığı maaşla aynı ödemeyi alıyorum.

Aslına bakarsanız her gün uğraşmam gereken şeyleri hesaba katarsanız, göze daha az çekici geliyor.

Ama bu hiçbirinizin umrunda değil, öyle değil mi? Hikaye için buradasınız ve emin olabilirsiniz ki sizi hayal kırıklığına uğratmayacağım.

İşte: sinemamızın kuralları.

Kural #1: Asla ama asla, film başladıktan sonra salon 3'ün kapısını açmayın.

Kulağa basit geliyor, değil mi? Bu kural ve bu kuralı neredeyse çiğnediğim an, bu sinemanın tam anlamıyla normal olmadığına dair ilk işaretlerdi.

Salon 3 hakkında bilginiz olsa bile, içeri girme arzusu duyarsınız. Salon zekidir ve sizi kandırıp kapıyı açmanızı sağlamak için elinden geleni yapacaktır. İçeriden sesler duyabilirsiniz, içerideki biri kapıyı açmanızı isteyebilir. Ama asla bunu yapmamalısınız.

Salon 3'e neredeyse girdiğim zaman, işe alınmamın üzerinden sadece bir hafta geçmişti. Kuralları okumuştum. Elbette, kafamı karıştırmışlardı... Ama fazla sorgulamadım. Bu işe çok ihtiyacım vardı ve maaşımı almak için bazı gizemli kurallara uymam gerekecekse, buna razıydım.

Onu duyduğumda salonlara açılan kapıların bulunduğu ana lobiyi temizliyordum. Bir şeyin sert bir zemine çarparak çıkardığı gümbürtüyü. Salon 3'ten geliyordu.

Kapıya koştum. İçeride bir şeylerin yanlış olduğu açıktı. Kapının altından ince bir duman tabakası geliyordu. Ses şimdi daha yüksekti. Birisi kapıyı yumrukluyor gibi.

Kapı kolu dönüyor, olduğu yerde tıkırdıyordu. İçerideki kişi umutsuzca dışarı çıkmaya çalışıyor gibiydi.

"Merhaba?" dedim kulağımı kapının yüzeyine dayayarak.

"Bizi buradan çıkar! Yardım et!" dedi kapının ardındaki ses. Bir kadının sesiydi, her kelimesindeki korkuyu duyabiliyordum. Bu sesin ardında, soluk bir ses duyuyordum, bir tüneldeki hızlı rüzgarın sesi gibi. Ne olduğunu anlamam bir saniyemi aldı. Alevler.

"Yangın var! Kapı bozuk! Bizi buradan çıkarmalısın!" diye bağırdı kadın çaresizce.

Kapının altından gelen duman koyu renkli ve keskin kokuluydu. Soluduğumda öksürmeme sebep oldu. Kapıyı yumruklama sesleri devam etti.

"Bizi buradan çıkar! LÜTFEN! ÇIKAR BİZİ BURADAN!"

Kapı koluna uzandım. Aklımda kural falan kalmamıştı. Yardımıma ihtiyacı olan insanlar vardı.

Arkamdan uzanan bir el kolumu tuttu. Şaşkınlıktan sıçradım ve arkamı döndüm.

Müdürüm David'di. Onunla sadece iş görüşmesinde karşılaşmıştım. Sakin ama mesafeli biri gibiydi.

Şimdiyse, öfkeden patlayacak gibiydi. Siniri yüzünün her çizgisinden okunuyordu.

"1 numaralı kural. Asla unutma."

"İçeride yangın var, David! Kapı bozulmuş. Onları dışarı çıkarmalı-"

"Demek bir yangın. Ah, bugün kurnaz." David kendi kendine güldü. "Bir de yeni elemanı deniyor." Sonra tekrar ciddileşti.

"Kurallarımızın olmasının bir sebebi var. Salon 3'ü yalnız bırak. Orada her şey yolunda."

Duyduklarıma inanmakta güçlük çekiyordum. İçerideki kadının ağlayışları devam etti. Duman ciğerlerini istila ettiğinde kelimelerini yutmaya başladı.

"Lütfen bana yardım et, Shaun! Nefes alamıyorum! Bizi buradan çıkar!"

David yine güldü.

"Onu duyuyorsun David! Ölecekler!" diye bağırdım, bu kadar kalpsiz olduğuna inanamıyordum. Eh, bu saçma sapan çılgınca kurallar yüzünden insanların ölmesine izin vermeyecektim. Kapı koluna uzandım.

David gözümün içine baktı.

"İsmini nereden biliyor?"

Olduğum yerde kaldım.

Ona ismimi söylemiş miydim?

Hayır.

Kapıya tekrar baktım.

Duman yok. Kapıya vuruş sesleri yok. Kapıyı birkaç kez tıklattım. Kimse cevap vermedi.

"Gördüğün gibi Shaun," dedi David sakince. "Ne olursa olsun, Salon 3 kapalı kalacak. 20 dakika sonra film bitecek ve herkes güvenli bir şekilde dışarı çıkacak. Söz veriyorum."

"Ama... Ama o kadını duydum! Dumanı gördüm!" diye kekeledim. Kafam çok karışmıştı.

"Senin görmeni istediği şeyi gördün. Bana güven, Shaun. Salon 3, o kapıyı açmanı sağlamak için elinden geleni yapacak. 13 yıldır başarılı olamadı ve ben burada müdür olduğum sürece asla olamayacak da!"

Beni yavaşça kapıdan uzaklaştırdı.

Salon 3'teki film bitince içeriden insanlar çıktı. Kimse zarar görmemişti. İçeri girip kontrol ettim, yangından eser yoktu.

Kural #2: Eğer film karakteri gibi giyinmiş bir adamın çocukları lobiden uzaklaştırdığını görürseniz, derhal müdüre haber verin.

Sinemaların bir filmin reklamını yapmak için kostümlü insanlar kiraladığını bilirsiniz. Örneğin yeni bir Star Wars filmi çıktığında binanın içerisinde insanları heyecanlandırmak için Stormtrooper gibi giyinmiş adamlar gezer.

Burada çalışmaya başlamadan önce bile o olaydan nefret ederdim. Okuldan ayrılınca yaptığım işlerden biri, kasaba dışındaki eski bir lunaparktaydı. Haftada 6 gün, 8 saat boyunca parkın maskotunun kokuşmuş, yıkanmamış kostümünü giymek zorundaydım. Artık o şeyleri görmek bile midemi bulandırıyor.

Kural 2 biraz gizemli. Sadece bir kez uymam gerekti ve ne olduğundan emin bile değilim. Ama yine de ilginç ve ürkütücü bir hikaye, yani hoşunuza gidebilir.

Olayın yaşandığı gün, Avengers: Infinity War filminin ilk gösterimi vardı. Müdür, filmin ana karakterleri gibi giyinmeleri ve fanlarla fotoğraf çekinmeleri için için birkaç cosplayer kiralamıştı.

Genel olarak bununla bir sorunum yoktu, geçmiş tecrübelerime rağmen. Beni endişelendiren şey, mesai başlamadan David'in bizi toplayıp kiraladığı tüm "süper kahramanları" aklımızda tutmamızı istemesiydi. Bu konuda gerçekten ısrarcıydı, hepsini kalpten hatırlamamız gerektiğini söylüyordu.

Salon 3'teki olay olmasaydı, herifin delirdiğini düşünürdüm. Ama artık biliyordum ki bu yerde her şey göründüğü gibi değildi.

Liste uzun değildi, o yüzden hâlâ hatırlıyorum: Kaptan Amerika, Black Panther, Doctor Strange, Thor. Geriye bakıp düşününce, Yıldırımların Tanrısı olarak giyinen zavallı adam, favori karakterinin Endgame'de ne kadar şişmanladığını görünce yıkılmış olmalı.

Bir şeylerin doğru olmadığını, projeksiyon odalarından birinden çıkıp, biricik Iron Man olarak giyinmiş bir adam görünce anladım. Lobiden yavaşça çöp odasına doğru yürüyordu.

Yaklaşınca, o adamda bir şeylerin gerçekten tuhaf olduğunu fark ettim.

Kostümü bir zamanlar kaliteliymiş fakat artık bakımsız gibi görünüyordu. Çizik içinde ve kirliydi. Bazı parçaların tamamen kopup düşmesi olasıydı. Adam iğrenç kokuyordu. Sıcak yaz gününde yoldaki bir hayvan leşi gibi.

Ama işin en kötü yanı şuydu ki, kostümün eklem yerlerinden bir sıvı akıyordu. Mide bulandırıcı, koyu kahverengi, yapışkan, neredeyse kurumuş pekmez gibiydi.

Arkasında bir grup çocuk olduğunu görünce kalbim durdu. Aralarından hiçbiri 13 yaşından büyük olamazdı. Dalgın dalgın önlerine bakıyorlar, kokuşmuş figür onları kalabalıktan uzaklaştırırken onu takip ediyorlardı.

Salon 3'te yaşadığım olay bana kurallar hakkında bilmem gerekeni öğretmişti. Doğruca David'in odasına koştum:

"Kural 2! Iron Man kostümü, çöp odalarına doğru gidiyor! Peşinde 3 çocuk var!"

David hızlıca kalkıp koltuğunu devirince odada bir gürültü koptu.

"Lanet olsun, lanet olsun, lanet olsun. Bilmeliydim, kimseyi kiralamamalıydım. KİMSEYİ KİRALAMAMALIYDIM! LANET OLSUN, bilmeliydim!"

Hızlıca kilidini açtığı bir çekmeceyi karıştırıyordu. İçinden aldığı şeyleri, pantolonunun cebine koymadan göz ucuyla görebildim. Şeffaf bir sıvıyla dolu bir şişe ve bronzdan yapılmış gibi duran uzun bir bıçak.

Ofisten çıkmadan önce, durup beni tuttu ve elime buruşmuş bir kağıt sıkıştırdı.

"Çöp odasına kimsenin girmediğinden emin ol. Kimsenin içeri girmesine izin verme, anlaşıldı mı? Eğer yarım saat içinde içeriden çıkmazsam yangın alarmını aktif et ve binayı boşalt. Sonra da bu kağıttaki numarayı ara."

Sorular için zaman yoktu, David koşarak odadan çıktı ve ben de onu takip ettim.

Köşeyi döndüğümüzde, "Iron Man"in çocukları neredeyse çöp odasına kadar götürdüğünü gördüm. Kapıdan yaklaşık üç metre uzaktaydı, çocuklar hâlâ kör bir şekilde onu takip ediyordu.

David arkalarından koştu ve kapıyı sertçe açtı. Sonra, tek bir temiz hamleyle kostümlü şeyi yakaladı, içeri soktu ve kapıyı kapadı.

Çocuklar titriyordu, ipleri yukarı aşağı oynatılan kuklalar gibilerdi. Sonra kafaları karışmış şekilde etraflarına baktılar. Muhtemelen oraya nasıl geldiklerini bilmiyorlardı bile. Öyle bir durumda her çocuğun yapacağını yaptılar - ağlamaya başladılar.

David'in çöp odasından çıkması 23 dakika aldı. Bir zamanlar temiz olan tişörtünde koyu kırmızı lekeler vardı ve iğrenç bir koku yayıyordu. Yorgun görünüyordu.

"Orayı temizle, Shaun. Eğer bir çöp poşetinin etrafında tuhaf bir şey görürsen ona dokunma, sadece gel ve bana söyle." dedi ve ofisine yürüdü.

Çöp odası berbat haldeydi. Kokan koyu sıvı yerleri, duvarları, hatta bazı yerlerde tavanı bile lekelemişti. Köşede, birkaç siyah plastik poşet vardı. Altlarından o sıvı sızıyordu.

Kural #3: Eğer sol yanağında dövme olan bir adam kayıp eşyalar bölümünden bir eşya isterse, ona istediğini verme.

Benim bu kuralla ilgili kendi yaşadığım bir hikayem yok ancak hakkında anlatabileceğim şeyler var.

Kural 2 olayından sonra David bana daha nazik davranmaya başladı. Sanırım artık bana daha çok güveniyordu; sonuçta dersimi almış ve kuralların gereksiz yere değil, hepimizi korumak için konduğunu anlamıştım.

Kural 3 hakkında meraklanıyordum. Bir gün cesaretimi topladım ve mesaiden önce David'in ofisine gidip ona sordum.

"David? Şey... Rahatsız ettiğim için üzgünüm, ama, şey, merak ettim de... bana Kural 3 hakkında biraz bilgi verebilir misin?"

David alaycı bir şekilde gülümsedi.

"Meraklısın, ha? Merak etme. Yerinde olsam ben de merak ederdim."

Çekmecelerini karıştırmaya başladı. Sonunda bana köşelerinden zımbalanmış birkaç sararmış ksğıt verdi.

"Al, molanda okursun. Umarım bu merakını gidermeye yeterli olur."

Mola zamanım geldiğinde, tam olarak onu yaptım. Soyunma odasında oturdum ve okumaya başladım. Kağıtlar aslında gazete makaleleriydi ve toplanıp zımbalanmışlardı. İlki 15 yıl öncesine aitti.

KORKUNÇ ÜÇLÜ CİNAYET: AİLE KENDİ EVLERİNDE ÖLDÜRÜLDÜ: TEK KURTULAN KİŞİ KORKUNÇ HİKAYEYİ ANLATIYOR

[benim tarafımdan sansürlendi] mahallesi, yerel sakinlerden Presscot'ların evinde polislerin korkutucu bir cinayet mahalli bulmasıyla şoka uğradı. Dört kişilik aileden hayatta kalan tek kişi, oturma odasında, ailesinin cesetlerinin yanında bağlanmış ve ağızı bantlanmış halde bulunan fakat başka bir zarar görmeyen 13 yaşındaki [benim tarafımdan sansürlendi] Presscot.

Suç mahallinde, hayatta kalan kızın iddiasına göre annesinin sinemada unutmuş olduğu şemsiye bulundu. Sinema müdürü David [benim tarafımdan sansürlendi]'e göre şemsiye, cinayetten bir gün önce şemsiyenin ona ait olduğunu söyleyen dövmeli bir adam tarafından alınmış. Polis bu adamın cinayetle bağlantılı olduğu ihtimalini araştırıyor ancak henüz bu araştırmalar sonuç vermedi.

Sonraki iki makale sırasıyla 12 ve 5 yıl öncesine aitti ve başka gazeteler tarafından yayımlanmıştı, ancak hemen hemen aynı hikayeyi anlatıyorlardı. Toplu cinayet. Bir tanesinde kaybolan eşyalar bölümümüzden alınan bir eşyanın suç mahallinde bulunduğu yazıyordu, diğer olay için ise böyle bir bilgi verilmemişti. Ancak David altına kalemle şöyle yazmıştı:

Aynı adam. Bu dövmenin anlamı ne? Bu adamla ilgili bir kural koymalıyım.

Ama beni asıl ürküten, son makale oldu. Modern değildi. Hatta, sadece antik gibi görünen bir kağıdın fotoğrafından ibaretti. Üstte yazana göre 1899 Londra'sından bir makaleydi bu. Yazılar zar zor okunuyordu ama haber başlığı, gereken tüm bilgiyi veriyordu.

SAHNEDEN KORKUN: LONDRA TİYATROSU, GİZEMLİ KATİLİN KAYBOLAN EŞYALARI ALDIKTAN SONRA SERİ CİNAYET İŞLEMESİYLE KAPANDI







Ç.N: Herkese uzun bir aradan sonra merhabalar. Altı ayın sonunda tekrar bir çeviri paylaşabildim. 4 partlık serinin ilk partı hayırlı olsun. Gerek blog hakkında bilgi edinmek, gerek sohbet etmek için discord sunucumuza gelebilirsiniz. Herkesi bekleriz. https://discord.gg/atnGVwXZjv