3 Mart 2019 Pazar

"Come Closer"

Aslında o adamı okuldan eve dönüş yolumda gördüm.Kirli ve rahatsız edici görünüyordu, otobüs geçerken doğruca bize baktı.Belki de korkmamış gibi davrandığımızdan dolayı olsa gerek, onun hakkında şakalar bile yapmıştık.Orta halli varoşumuzda bulunması akıl almaz derecede yersizdi, yani varlığı sadece tehditkar hissettiriyordu...Dolayısıyla otobüsten indiğimiz vakit onu köşede yolumuzun üstünde gördüğümüzde paniğe kapıldık.

Evlerimizle bizim aramızda duruyordu, ve otobüs çoktan uzaklaşmıştı, o yüzden bahçenin çalılıklarının arasına gizlendik.Bizi görüp görmediği konusunda emin değildik, ama yaprakların arasından baktık ve karışık şeyler mırıldanarak, yolumuzu takip ediyordu.Tim, yan komşum, adamın yırtık pırtık giysisinde büyük bir bıçak gördüğü konusunda ısrar etti - Tim'in gözlükleri güneşi yansıtmış ya da öyle bir şey olmalıydı.Yine de, dehşete düşmüştük, kaldırım onu doğruca bize getiriyordu.

Gizliliği ilk bozup çalılıklardan çıkarak düşük bir tempoyla koşmaya başlayan Tim'di, ben de onu takip ettim, kalbim küt küt atıyordu, tanımadığımız evin verandasının altındaki karanlığa girdiğimiz gibi birbirimize yakın durarak saklanıyorduk.Kirli ahşap vücudumuzu sıkıştırırken, zar zor nefes alıyorduk.Saklanma yerimizden, orada rahatsız olmuş adamın bahçede dört döndüğünü, etrafa bakıp, çalılıklara çarpmaya ve öfkeyle mırıldanmaya başladığını görebiliyorduk.

Danny'nin bizimle olmadığını fark ettim, ama nereye gittiğini de görmedim.Tim gözlüğünü çalılıklarda düşürmüştü ve yakını göremediğinden telaşa kapılarak gizlice yanımdaki gölgelere girmişti.Sessizce orada durmuş, bekliyorduk.Arada sırada, ortaya çıkmanın güvenli olduğunu düşündüğümde üstümüzdeki ahşaptan gelen ayak seslerini duyabiliyordum.Tim neredeyse hapşırıyordu ama ağzını ve burnunu büyük bir korkuyla kapattım.

Orada o kadar uzun bekledik ki güneş ışığının tonu değişmeye başlamıştı.Bir süredir adamın sesini duymamıştık, ve ahşaba basan ayak seslerini duyduğum anda, dikizlemek için hazırlanıyordum.Bir saniye sonra, Danny'nin yüzü önümüzde baş aşağı belirdi, bize bir kafesin içinden bakıyordu.Bakışlarında şok olmuşluk ve şaşırmışlık olsa da nihayet bizi bulmuştu.Bir şey fısıldadı, ama herhangi bir şey duyamıyordum.Sanki "biraz daha yaklaş" diyor gibiydi, o korkunç adam hala etrafta olabilirdi bu nedenle sessiz olmak zorundaydım, ve bir adım öne çıktım.

Danny'nin görünüşü korkutucu bir hal almaya başladı, ve üstümüzde bir şey olduğunu işaret ediyordu.Garipti, onu hala duyamıyordum... gözleri o zaman donuk görünüyordu, bir adım daha öne çıktım.O anda korku içinde donakaldım, geriye fırladım.Tim ağzını aralayarak: "Ne dedi?" diye sordu ve ben sadece şok içinde başımı sallayabildim, büsbütün şok olmuştum.Danny "biraz daha yaklaş" demek istememişti, demek istediği "o tam üstünüzde." idi.Adam bizden habersizce üstümüzde oturuyordu, bekliyordu, çünkü bahçede bir yerde olmamız gerektiğini biliyordu.

Çığlık atmamaya çalışarak sessizce beklemekten başka yapılacak bir şey yoktu.Tim gözlüklerini kaybettiğine sevindim.Orada karanlığın çöktüğü yerde uzanmış, tereddütsüzce dehşet içinde bekliyor ve bir adım ötemde duran Danny'nin kopmuş kafasını hissetmemeye çalışıyordum..



Ç.N = Arada sırada art arda pastalar gelecek diye belirtmiştim, ayrıca gececi dostlarım içinde bir sürpriz olsun :)

Hollow

Daha kötü ne olabilirdi bilemiyorum, çığlıkların birkaç hafta önce sona ermesi mi, ya da o zamandan beri hakim olan sessizlik mi.Daha önce, başkalarına yardım etmek için her şeyin yapılması gerektiğini hissederdim.Şimdi ise, yalnızca kendimi düşünüyorum, artık bilemiyorum.

Şehirdeki herhangi bir gün gibiydi.Güneşli, kalabalık, ve meşgul.Son zamanlarda staj yaptığım büyük bir ulusal bankada çalışmak için yürüyordum.O günü gayet net hatırlıyorum çünkü, dünyanın bugün sona ermiş olduğu gerçeğinin yanı sıra, kendimi sonunda salonun karşısındaki hoş sekreterle konuşmak için ikna etmiştim.İşler gayet yolunda gidiyor gibi görünüyordu.Her günkü gibi çalışmak işe gitmiştim, ve trafik akışı doğrudan yolumun üstündeydi.Tam da alarmların sesinin çaldığı zamandı.

Kitlesel bir panik hakimdi, tıpkı beklediğim gibi.Binlerce insanın histeriye kapılmış bir şekilde koşuşunu izledim, kesinlikle hiçbir yere gitmiyorlardı.Bazıları alt geçitlere doğru koştular, ya da yerin altında olan herhangi bir şeye.Gidilebilecek çok sayıda mekan vardı, ve daha önce belirttiğim gibi, insanlar çok uzağa gitmiyorlardı.Tek seçeneğim alt geçide giden insanları takip etmekti.Orada tünelin aşağısına doğru koridorda bize talimatlar veren bazı askeri personeller vardı, sanki biyolojik bir hava saldırısına istinaden tam yüz gaz maskeleri ve kıyafetler giymişlerdi.Yüzlerinin tamamı görünmüyordu, ve kötülük habercisi gibi görünüyorlardı.Bazı insanlar ağlıyordu ve çocuklar ebeveynleri onları karanlık tünele sürüklerken çığlık atıyorlardı.

Bizden daha fazla askeri personel gelmeden önce karanlığa kalabalıkla beraber yürüdüğümden beri birkaç saat geçmiş olmalıydı, daha önce açıkladığıma benzer donatılmışlardı, bize sola dönüp sığınağa girmemizi işaret ettiler.Sığınağın bazı çelik yapılarında N77R2D80F karakterleri yazılmıştı, içeri girebildiğim için şanslıydım çünkü metal çerçevelerden geçtikten sonra silah sesleri duydum ve arkamızda bulunan büyük bronz görünümlü kapılar kapandı.Dışarıda daha fazla çığlık ve ondanda fazla silah sesi duydum.Birkaç dakika sonra etraf sessizliğe büründü.

15 dakika sonra etrafta patlamalar yaşanmaya başladı.Sesler sağır ediciydi ve yer sanki Tanrılar bizi öldürmeye çalışıyor gibi sallanıyordu.Çocuklar çığlık atmaya devam etti ve bu uzun bir süre sürdü.Beni en çok rahatsız eden şey dışarıdaki gürültünün kesilmiş olmasıydı.

Sığınağa son birkaç gün boyunca bir sessizlik hakimdi.İnsanlar dışarıda neler olabileceğinden bahsediyordu ve genel fikir birliği nükleer bir patlamanın yüzeyde patladığıydı.Dürüst olmak gerekirse hepimizin hayatta olması bir mucizeydi.Bizim için küçük bir kafeterya vardı, ama buradaki sığınmacıların sayısından mahvolmuştu.Yiyecek payları oldukça küçüktü ve insanlık dışı görünüyordu, ancak hepimiz her birimize yetmeyeceğini biliyorduk.

Üçüncü ya da dördüncü gün civarında sığınağın dışından yalvarma sesleri gelmeye başladı.Askerlere üstleri tarafından nedeni her ne olursa olsun kapıyı açmama talimatı verilmişti ve sanırsam hepimiz bunun için minnetarız.Hiçbirimiz diğer tarafta ne olduğu görmek istemedik; özellikle şimdi onların yalvarmalarını duyduğumuz zaman.

"Orada olduğunuzu biliyoruz! - Bizi içeriye almak zorundasınız. - Bize yardım edin. - Burada ölüyoruz, bir şeyler yapın! - Tanrı aşkına, yardım edin!"

Yakarışları silah sesleri duyulmadan 3 saat boyunca devam etti.O silahları kimin ateşlediğini bilmek dahi istemiyordum, burada sessiz kalmaktan dolayı hepimiz memnunduk.

Bir hafta sonra, sesler geri geldi.Bu sefer içerideki herkese lanet okuyup tehditler savurdular.İçeriye girdikleri anda etimizi yiyeceklerini ve kemiğimizdeki ilikleri bir pipet gibi emeceklerini söylemeye devam ettiler.Beni etkilemesine izin vermemeye çalıştım ama işe yaramıyordu.Sesler rüyalarıma kadar girdi, ve korkunç kabuslar görmeme neden oldu.Rüyalarımda dışarıda şehrin yüzeyindeydim, insan olmayan şeylerin beni yemeye çalıştıklarını görüyordum.Sadece rüyalardan ibaret olduklarını biliyorum, ama gerçeklikten o kadar da uzak olmadığını kim bilebilir ki.

Son zamanlarda sığınağın liderleri içerideki kitleyi ikiye bölme kararı aldılar.İnsanlar bunu protesto ediyordu ve küçük bir kesim zorla kafeteryayı ele geçirmeye çalıştı, hepsi vurularak katledildi.İşe giderken çantama koyduğum yemeğe bakmaya başladım.Söylediğim gibi, yemek namına bir şey kalmadı, ama istifleyebildiğim her şeyi istifliyordum.

Onların hepsi sığınağın içindeydi, ve onlar insan değildi.Onlardan birinin anlık bakışıyla karşılaştığım anda koridor boyunca koştum, bu şeyler her ne ise insan olmadıkları kesindi.Korkunç yeşil parlayan gözlere sahiplerdi.Gözlerim onlardan birine kenetlendi, ve o an onun içindeki nefreti hissettim, bana ya da bir şeye duyduğu nefreti.Adım adım ilerliyordu ve nihayet o anda kafasının sol tarafında  büyük bir delik açıldı.Kurtarıcımı karşılamak için beklemedim.Koştum.Koşabildiğim kadar hızlı, tüm gücümle koşabildiğim kadar koştum.Şimdi diyeceğim için beni muhtemelen bir korkak olarak düşüneceksin ama umrumda değil.

Kafeteryaya vardım ve dosdoğru mutfağa gittim.Kahvaltı servis edilmek için orada duruyordu, bu yüzden kilerlerden biri kilitlenmemişti ve etrafta kimseler yoktu.Arkamdaki büyük kapıyı kilitledim ve kapının dışındaki katliamı dinledim.Silah sesleri önümdeki birkaç saat boyunca kesilmedi, ve o an etraf sessizliğe büründü.Zamanımı bulabildiğim kadar yiyecek istiflemekle geçirdim ve hayatta kalmak için gayette yeterliydi, hadi söyleyelim, çok fazla bir süre.Bir asker içeride kapıya yakın bir şekilde tüfeğiyle birlikte yatıyordu, ve sol kolu hala tüfeğin kılıfını tutmuş bir vaziyetteydi.Kolunu tuttum ve cebine soktum.

Bildiğimden daha uzun bir süredir bu odadayım.Duvara yığılmış teneke kutularıyla, yalnızca bir ay geçtiğini tahmin edebiliyorum.Odada bulunan askerin cesedi çürümeye başlayalı uzun bir süre oldu ve yaydığı koku çok iğrenç.Burun deliklerimi gece gündüz dolduran bir koku.

İşin en kötüsü burada olduğumu biliyorlar.Kendimi bu odaya kilitlediğimi biliyorlar ve bana burada ölüp gideceğimi söyleyip duruyorlar.Bu odada ölüp gideceğim.Bu mekanda.Bana uykumda gözlerimi çıkarıp kafa derimi soyacaklarını, parmaklarımı tek tek koparacaklarını fısıldıyorlar.

Günlerimi köşede kıvrılarak geçiriyorum, çürüyen adamı izliyor, bu cehennemin sona ermesini umuyorum.Kendi kendime defalarca düşündüm, kendimi şakağımdan vursaydım tüm bu kabus sona erebilirdi.Yiyecekler hızla azalıyor ve bu fikir gittikçe daha da cazip geliyor.

Bu içi boş şeyler ismimi sesleniyorlar.Yalnızlığımda onlara kim olduğumu söylemiştim.Bana kapıyı açarsam her şeyin sona ereceğini söylüyorlar.Bu içi boş, insanlık dışı şeyler bana son vermemi söylüyorlar.Bu işkenceyi kendi tarzımla sona erdirmeyi.

Bir şeyi doğru anlamışlar.Yarın, uyandığım vakit, bunu kendi tarzımla sona erdireceğim.



Ç.N = Aklımda olan bir süredir çevirmek istediğim bir pastaydı, ve gerçekten de değdi ;)

2 Mart 2019 Cumartesi

"Tag"

Onu etiketlediğimde komik bir şekilde sızlandı.Nasıl eğleneceğini bildiği kesindi, gülmekten gözyaşlarına boğulmuştu."Babacığım, dur artık, yüzümün yanları acıtıyor!" Gülmeye devam etti.Mutluluğu bulaşıcıydı, Gülümsedim, yıl boyunca ilk kez, gülümsedim.O gün hayatım boyunca olduğundan daha fazla gülümsediğimi söyleyebilirim.Yazık, her iyi şeyin bir sonu vardır, yorulmuştu, ve kısa bir süre sonra uykuya daldı.

Karım kısa bir süre sonra eve geldi.Beni gördüğüne çok memnundu, ismimi seslendi, tekrar ve tekrar, gülmekten gözyaşlarına boğulmuştu.Bana sarıldı, hala gülüyordu.Gülümsemeye devam ettim.Aşağı baktı ve elimde tuttuğum etiketleme aletini gördü, hızla gözlerime baktı.Gülümsemeye devam ettim. "Michael..." Gözyaşları heyecan içinde yüzünden akıyordu."Bunu küçük meleğimize nasıl yapabildin?" Koşmayı denedi, ama çok yavaştı."Etiket..." Daha da geniş gülümsedim. "Sen o'sun."



Ç.N = Gençler anlamayanlar için açıklayayım, gözyaşlarına boğuldu dediği zaman gerçekte ağlıyorlardı ve anne ona sarıldığında aslında onu üstünden itmeye çalışıyordu, kız da sızlanmadı, aslında çığlık attı ek olarak annesi adamın ismini durmasını istediği için bağırıyordu etiketleme aleti ise bıçaktan başka bir şey değil :)

Red Water

Bir yıl önce bir iş seyahati için yollara düşmüştüm ve Denver'den Los Angelos'a gidiyordum.Uzun bir sürüştü ve üstüme yol yorgunluğu çökmüştü, o yüzden gözüme kestirdiğim en yakındaki bir otelde durdum.Resepsiyona gittim ve orada duran zili çaldım.Birkaç saniye sonra, arkamdaki odadan bir adam çıkageldi."Merhabalar efendim, ismim John Shelby" dedi adam,
"Size nasıl yardımcı olabilirim?"

"Ben kalacak bir yer bakıyorum" diye yanıtladım, "Müsait bir odanız var mı?"

Bilgisayarından müsait boş bir oda aradı.Şansım varmış ki, orada tek bir oda kalmıştı.Bana odanın anahtarını verdi ve rahat bir gece geçirmemi diledi.Adama beni bir otomat makinesine götürmesini rica ettim o da öyle yaptı.Otomat makinesine ulaştığımda bir paket cips almak üzereydim ki, o anda koridorun sonundaki havuzu farkettim.Birçok otelin havuzu vardır, bunda sıradışı bir şey yok.Ama kafamı karıştıran şey suyun kırmızı olmasıydı, kan kırmızısı.Bir paket cipsimi aldım ve geri resepsiyona adama döndüm.

"Orada bulunan havuzun nesi var?" diye sordum.

"Ne demek istiyorsunuz, efendim ?" diye sordu adam, yüzünde şaşkın bir ifadeyle.

"Su kırmızıydı" dedim, "Neden kırmızıydı?"

Adam gözlüğünü çıkarttı ve derin bir nefes aldı."Pekala bu biraz sıradışı bir hikaye." diye söyledi, "Yıllar önce, o havuzda acımasızca bir cinayete kurban giden bir kadın bulundu ve su onun kanına bulandı."

"Bana onun kanının hala orada olduğunu mu söylüyorsun?"

"Hayır, hayır, tabi ki öyle değil" dedi, "Oradaki su boşaltıldı ve havuz kullanıma kapatıldı.Ama birçok insan havuzun içinin kan kırmızısı bir suyla doldurulduğunu söylemeye devam ediyor." Gözlüklerini yavaşça geri takarak, "Kendim için konuşacak olursam, öyle bir şeyi asla görmedim,ama sanırsam bu otel aklınızla oynamayı seviyor ne diyebilirim ki."

"Yani o zaman bu otel lanetli mi?" diye sordum, adam başını onaylar bir şekilde salladı.Şok olmuştum, aslında o kadar korkmamıştım, ama sadece biraz şaşırmıştım çünkü daha önce hiç böyle bir deneyimim olmamıştı.

Bana ayrılmış odama gittim, ve çok ihtiyacım olan sıcak bir duş alıp yatağıma uzandım.Bir nedenden dolayı uyuyamıyordum, aklım hala bazı şeylere takılmıştı ve yanıtlanmamış bir sürü sorum vardı.Yatağımdan kalktım, üstüme bir tişört giydim ve koridora çıktım.Koridor boyunca yürüdüm ve havuza doğru yöneldim.Etraf çok sessizdi, sanırım başka kimse uyku sorunu çekmiyordu.Altıma bakıp iç çamaşırıyla gezdiğimi farkettiğimde kendi kendime gülmeye başladım, şuan etrafta kimsenin olmaması iyi bir şeydi.Sanki bir odadan diğerine geçen bir kadın görmüştüm.O zaman onun için pek kafa yormadım, benim gibi başka bir konuk olduğunu düşündüm.

Zemin kata ulaştığımda, koridorun aşağısında bile o kan kırmızısı suyu net bir şekilde görebildim.Resepsiyonun önünden geçtim, orada kimse yoktu.Oradan otomata gittim ve aniden havuza açılan kapının önünde durdum.Kapıyı açmayı denedim ama kilitliydi.Kilitli olmasaydı bile içeri gireceğimi sanmıyordum.Kan dolu havuzu gösteren büyük camdan baktım.Havuz uzun bir süre kapalı kalmış gibi görünüyordu.Arkamı döndüm, koridorun aşağısında ki asansöre baktım."The Shining" filmindeki asansörün içinden kanlar geldiği bölümünü hayal ediyordum.Buna benzer bir şey göreceğimi hissettim, ama görmedim.Bunun yerine, havuzun kenarında duran ve sanki atlamaya hazırmış gibi görünen bir kadın gördüm.Vücudu tamamen çıplaktı üzerinde giysi adına hiçbir şey yoktu.Kafasını bana doğru çevirdiğinde korku içinde geriye fırladım ve asansör yerine odama merdivenden gidebildiğim kadar hızlı bir şekilde geri döndüm.

Saatler sonra, alarmin çalmasıyla uyandım.Duş aldım, ardından üstüme bir şeyler giyinip kahvaltı için ilk kata indim.Kahvaltıdan sonra, yola koyulmak için son hazırlıklarımı yaptım.Gitmeden önce havuza son bir kez göz atmaya karar verdim.Yavaşça resepsiyonun önünden geçerek, otomata ulaştım ve havuza göz attım.Dün pencereden baktığım havuza ne olduğunu görünce kontrolümü kaybetmiştim.Havuz boştu.Ne kan kırmızısı sudan ne de kadından eser kalmıştı.

Geri resepsiyonda çalışan kadına gittim."John Shelby müsait mi?" diye sordum.

Kadın bana şaşkına dönmüş bir şekilde bakarak "Afedersiniz?"

"John Shelby." Diye tekrar ettim. "Dün gece burada çalışıyordu."

"John Shelby 1982 yılında öldü." dedi, "Bir kadını öldürdükten sonra kendi canına kıydı, tam olarak orada havuzun yanında." Güldü. "Bu bir şaka mı, efendim?"

"Evet" dedim, kendimi gülmeye zorlayarak. "Yalnızca bir şakaydı."Anahtarımı aldım ve binayı terk ettim.Yola koyuldum, o gece otelde olanları bir daha asla aklımdan çıkaramadım..



Ç.N = Bende bir süre aklımdan çıkaracağımı sanmıyorum o.O

1 Mart 2019 Cuma

The Girl In The Night

Hatırlayabildiğim kadarını söyleyerek başlayayım, bunların hepsi doğru, bu bir "creepypasta" ya da önceki gönderilerime benzer bir şey değil, tatmin edici bir netice veya açıklama yok, o yüzden öyle bir şey olmasını umuyorsan, üzgünüm ama bulamayacaksın, fakat şu şekilde hatırlıyorum.Bu annemin evinde meydana gelen sıradanlıktan uzak yıllarca süren iki olayın hikayesi.Bunların sonuncusu 26 Aralık 2011 tarihinde sabahın erken saatlerinde gerçekleşiyor.

İki olayın üzerinden yıllar geçmesine rağmen, ilki ben daha çocukken oluyor, çok küçük değilim, ama karanlıktan çok korkabilecek kadar gencim.Atlattım demiyorum, sadece biraz daha düzeldi.Neyse, bu kısmı es geçiyorum, yıllar geçmesine karşın bu hissi hala atlatamadım, konuyu uzatmamak için, hadi 8 ya da 10 yıl diyelim, o 2 olay birbiriyle bir şekilde bağlantılıydı.Uyumak için uzandığımda yeniden ortaya çıkan hiç geçmeyen bir his gibi, beni hala rahatsız eden bir his.Asla bitmeyen bir his.Başka bir 10 yıl daha olabilirdi, bu akşam olabilirdi, ama her ne olduysa, o çok zayıftı, çok uysallaşmıştı, daha yeni sona ermişti.Buraya söylemek için geldiğim şeye geri dönelim, ilk olay, veyahut ilk karşılaşma.Yıllar önce, o çocukluk anılarımdan bir tanesi maalesef, aklımdan bir  türlü çıkmıyor.Çatı katında televizyon izliyordum.Şimdi, bizim çatı katımız normal bir çatı katı değil, annemin yatak odasına dönüştürmüş olduğu bir çatı katı.Ürkütücü filan değil veya sıradışı bir şey yok, eski siyah beyaz bir televizyonda değil, nispeten yeni bir tüplü televizyon, ve burası benim odamdan daha iyi mobilyalarla döşenmiş.Üzgünüm, yine konu dışında çıktım, ben sadece onun hakkında düşünmek istemiyorum.Çatı katında televizyon izliyordum, hikayemizin tam olarak başladığı yerde.

Saat geç oluyordu, kendi odama gitme ve uyuma vaktim gelmişti, ama çatı katında olduğumdan dolayı, alt katın ışığı kapalıydı, ve orası kapkaranlıktı.Gerçekten karanlık.1 inç ilerisini bile göremiyordum, o yüzden doğal olarak oraya gitmekten ürkmüştüm.Tabi ki şimdi gerektiğinde ışık sağlayacak telefonum yanımdaydı.Bununla beraber, hala koridor boyunca hızla hareket ediyordum.Annem kıkırdayarak söylemişti "İyi olacaksın sadece odana git ve ışıkları aç, eğer sana bir şey dokunursa beni çağır" beni başından öyle bir saçmalıkla savmaya alışıktı, kız kardeşimde annemde, ama ona sonra değineceğiz.Bana söylediklerine harfiyen uydum ve merdivenlerden aşağı adım adım inerek kapının çerçevesi gördüğümde durdum.Yoldaydım.Merdivene doğru geriye döndüm, aşağı gelmiştim, omzumda sertçe olmayan iki hafif dokunuş hissettiğim an ani bir şok ve korkuya kapıldım, sadece bir kas spazmı değildi o his daha çok bir şeyin bana dokunuyor olması gibiydi, ama şüphesiz 2 kere sağ omzuma dokunulmuştu.Aceleyle geri merdivenlerden çıktım, ve ayrılmaktan vazgeçtim, annem, ona bundan hiç bahsetmedim, aptalca görünme korkusundan ona hiç söylemedim bile.

Şimdi, ben aklı başında bir kişiyim.Paranoyak, ama aklı başında, aradaki bağlantıyı gördüğümde son birkaç aydır kendimi bu düşünceye verdim.Geçte olsa ilk düşüncem duvara dosdoğru yürümüş olabilirdim ya da ona benzer bir şey, yine de bu düşünce üzerinde biraz daha kafa yorduktan sonra, bunun mümkün olmayacağının kanısına vardım, koridor o kadar dar değildi, ve çatı katının kapısının hizasına oldukça yakın durdum.Ayrıca eğer duvara dosdoğru yürümüş olsaydım, duvara çarptığım gibi düşmemi hissetmiş olmam gerekirdi, omzuma iki hafif dokunuşu değil.Başka bir düşüncem ise kız kardeşim benden gizlenmiş bir şekilde benim için bekliyordu, ima ettiği ise besbelliydi "Birisi sana dokunursa beni çağır".Olası bir ihtimal olmazdı, o akşam bir arkadaşıyla kaldığını açıkça hatırlıyorum.Bu yüzden, henüz mantıklı kılamadım, ama gerçeğin düşüncesi beni çok huzursuz ediyor.

İkinci olay ise söylediğim gibi 26 Aralık 2011 saat 03:00 sularında gerçekleşti.Şimdi, Noel günü yorgundum, yani uyumakta zorlanmadım, aceleyle dışarı çıkmamı gerektiren kahrolası çok fazla gece vardı.Ayrıca benim için saat 03:30 civarında uyanmak oldukça sıradandı tıpkı genellikle yatağımın yanında duran çalar saatin alışıldık kırmızı ışığı gibi.Bu sabah daha farklıydı, daha önce saati yatağın daha yakınına taşımıştım, önceden odanın diğer tarafındaydı.Bu noktada kolejdeydim ve bu kendimi sabah yataktan çıkarmak için bir taktik oldu.Etajerin yanında hala okuldayken temiz tutmak için yatağıma paralel bir şekilde duran kendi yapımım küçük bir kitaplığa sahiptim.Çok ilerlemeden önce bu noktada bahsetmem gereken bir diğer şey, bir süre önce söylediklerimle bağlantılı, büyük ve tek kız kardeşimin Noel'de bizimle kalmasıydı.Neyse, sabahın erken saatlerinde uyandım, her zamanki gibi uyumaya ne kadar zaman kaldığını görmek için saati kontrol ettim ve o kulaktan kulağa sırıtışla karşılaştığımda neredeyse yataktan düşüyordum, orada kitaplığımın arkasında bir kız yüzü vardı.İlk başta kız kardeşimin odama gizlice sokulduğunu düşünsemde, kesinlikle o değildi.

Demek istediğim, karabasan olaylarına yabancı değildim, çok yanlış giden lucid rüya görme girişimlerim oldu.Ama şimdi, hareket edebiliyorum, demek istediğim, kapıya doğru hızla koştum.O kız kesinlikle oradaydı, tam anlamıyla uyanıktım, orada olan şeyin başka ne açıklaması olabilirdi, ve biliyorum ki bu sandalyenin üzerinde bıraktığım bir eşya ya da ona benzer bir şey değildi, hafifçe hareket ettiği belli oluyordu, az daha onu gördüğümü fark ettiğinde aşağı doğru eğildi.Özür diliyorum, ileri dakikalar tamamen bulanık, tüm hatırladığım uyumaya gitmeden önce kızın gitmiş olduğuydu.Ondan emin olmuştum.O zamandan beri, evimde izleniyor olduğum hissini asla es geçemedim.Şimdi bile, bunu yazarken, faydası yok ama sanırım orada birisi var.Çocukluğumdan beri koridordan tuvalete sırtım dönük arkama bakmadan yürüdüm, bir kere omzumun üstünden arkama bakmak için kendime direnmedim.Bu artık olup olmadığı beklenilecek bir durum değil.Bu sadece olacak zaman için hazırlanmak.

Ama kız, benden çok büyük görünmüyordu, eğer her zaman benim yaşımdaysa çocuk olduğumuzdan dolayı yalnızca omzuma kadar dokunabilirdi.Daima buradaydı.Bilemiyorum, kafam şuan karmakarışık.Sanırım bunun üzerine uyumaya gidiyorum.Onu tekrar görürsem öğreneceğinizden emin olabilirsiniz.Sabahın erken saatlerinde saati kontrol etmekten ve tekrar onun simsiyah dişleriyle sırıtışını görmekten korktum.Köşedeyim, ve onu bulmak için bu yeri altını üstüne getirmeden ne kadar dayanabilirim bilmiyorum.Bildiğim kadarıyla bu evde kimse ölmedi.Ama sık sık, bir kazıma sesi duyuyorum...bir şey duvarların içini kazıyor.

Ve beni şu an olduğum yere yönlendirdi.Yalnız.Karanlıkta.Odanın etrafında duran figürlerin yalnızca etrafa saçtığın eşyaların olduğunu birkaç saniye içinde farketmeni sağlayacak türde bir karanlık, gardırobumu açık bıraktım.Kulağa aptalca gelecek bir şekilde karanlıktan bir şey çıkmasını bekleyerek bakıyorum.Onun yüzünü tekrar görmekten korktuğum için, uyuyakalmak konusunda çok tedirginim.Ya bu sefer bana daha yakın olursa? Ya her uykuya daldığımda yatağıma doğru giriyorsa? Şimdiden 3 gün oldu, ve ben bunu daha ne kadar sürdürebilirim emin değilim.Çok yorgunum..



Ç.N = Selamlar ben yeni çevirmeniniz Hern Priority aranıza hoşbuldum ^^ hoş bir pasta ve yenileride en kısa sürede gelecek emin olabilirsiniz :)

22 Şubat 2019 Cuma

The Puppeteer (Kuklacı)

Bu bebek bayağıdır benimleydi.
Güzel bir porselen bebekti. Hani o tarz bilindik porselen bebekler gibi görünen. Sadece öyleydi. Dalgalı, uzun sarı saçlar. Siyah gözler. Etrafı dantelli tipik bir kafa bandı ve kırmızı-pembe elbisesi vardı. Küçükken annemden aldığım bir bebekti. O yaşlarda onun ne kadar güzel bir bebek olduğunu düşünürdüm daima. Mükemmel bir görüntü. Anneannemde bunun gibisinden yaklaşık 50 tane vardı. Hepsi güzel, mükemmel porselen bebekler. Ama özellikle bu, kırmızı elbiseli sarışın olan, onu hep hatırlayacağım.
Çünkü bu benim ölümüm olacaktı.
Çok uzun bir süre yalnız yaşadım, şimdi de öyle. Koleje yeni başlamıştım, bütün hayatımın önümde durduğunu görüyordum, tek yapmam gereken istediğimi seçmekti. İşte o kadar kolay. Psikoloji istiyordum. Son 3 yıldır haz almaya ve saygı duymaya başladığım bir alan. Annem hemşire babam ise terapistti. Benim  için bariz bir seçenekti. Ama ailemden ve arkadaşlarımdan uzağa taşınmak düşündüğüm kadar kolay değildi.
Oda arkadaşım tabi ki hoş birisiydi ama umduğum kadar da konuşkan değildi. Odada sessizce oturan ve konuşmam gerekene kadar asla konuşmayan biri değildim. Dışarı çıkmayı ve arkadaşlarımla görüşmeyi severdim. Ama hiç zamanım ve arkadaşım yoktu. Okuldaki öğretmenimden yardım istemedikçe veya oda arkadaşım süt almayı unutmadıkça kimse benimle konuşmazdı. Yalnızdım.
Ev ödevleri beni yalnız hissetmekten uzak tutan tek şeydi. Arkadaş edinmeyi denemeye dahi zamanım olmamıştı. Zaten, arkadaşlar saçma sapan bir şeydi. Partilere gitmeye, belki de birini bulmaya vaktim yoktu. Her ne olursa olsun değmezdi ve eğer ödevlerime odaklanmaya devam etmezsem babam derimi canlı canlı yüzerdi.
Evden getirdiğim tek şey ailemi bana hatırlatan bu oyuncak bebekti. Bu kızlara özgü oyuncak yatağımın karşısındaki masada duruyordu, biriyle konuşmam gerektiğinde bana gülümsüyordu ya da ben uyurken beni izliyordu. Bunca zaman bu oyuncak ve ben vardık. Kahrolası suratsız bebek.
Zaman geçerken, kendimi mümkün olduğu kadar  insan ilişkilerinden uzaklaştırmaya başladım. Ödevler kafamın içindeydi ve kafam buraya gelmemin pişmanlığıyla dolmaya başlıyordu. Ama şimdi ayrılıp da eve gidemezdim. Ailem, buraya gelmem için tüm araba ve kolej masraflarını ödedikten sonra olamaz. Sadece burada kalmak ve en iyisini yapmak zorundaydım. Gerçekten çok uğraştım. Ama her gün diğer insanlardan nefret ettim, saatlerce yalnız kalmaya ve odamda sakinleşmeye ihtiyacım olurdu. Her gün dışarı çıkmak gitgide zorlaşıyordu. Oda arkadaşım beni adam yerine koymuyordu. Ama onu suçlamadım. Bi ahmak gibi davranıyordum. Yerleri silmek, çöpü dışarı çıkarmak gibi günlük ev işlerini bölüşmeyi reddettim. Yapmadım. Karanlık bir boşluğa çekiliyordum.
Ve yalnızlıkla paranoya geldi.
İlk başta yalnız olmayı kabullendim. Ve o noktaya geldiğimde aptalca davranışımı fark etmeye başladım,insanlara iyi hissetmediğimi anlatmaya çalışıyordum. Sadece baskı vardı ve kimsenin aptal bir kolej öğrencisiyle konuşacak vakti yoktu. Sadece sinirdi. Umarım öyledir. Kendimi odama kilitledim ve dışarı çıkmadım. Günbegün, öğretmenlerimi derslerimi iptal etmek için gönderiyordum. Ama bişey değişmedi beni aramak için herhangi bir şey göndermediler. Haftalarca odamda döndüm durdum. İçinden çıkamadığım uğursuz bir çemberdi.
Sonunda olan oldu. Odam mağaram haline geldi. Yemek yiyemezdim, yiyemiyordum. Hatta öyle bir hâl aldı ki, oda arkadaşım gelir, her şey iyi mi değil mi diye kapımı tıklatırdı. Ama kapıyı açmazdım. Gitmesi için bağırırdım ve giderdi de.
Bir daha girişimde bulunacak kadar umursamadı. Bir daha kapımı asla çalmadı. Sadece bendim. Ben ve beni her nefes alışımda gözetleyen bebek.
Sonra o gece geldi.
Yani aslında bu gece. Zamanı geçirmeye alıştığım bir geceydi. Yalnız. Yataktan çıktığımda ışıkları açmayı deneme zahmetine bile girmedim ve üzerime bir süveter ile bağcıkları bağlanmamış converselerimi çektim. Açık havaya ihtiyacım vardı ve pencerem açılamayacak durumdaydı, kırıktı. Gece yarısıydı, belki de sabahtı. Saati kontrol etmememe rağmen dışarısı karanlıktı yani gece olduğunu düşündüm. Benim için fark etmedi. Her neyse, aptal oda arkadaşımı uyandırmadan çıkmak tam bir başa bela durumdu. Tüm ihtiyacım olan 1 ya da 2 dakikalığına temiz hava çekmek veya dışarı çıkıp sigara almak. Kendime sigara içmeyi bırakmak konusunda söz vermiştim ama o son zamanlarda yaptığım tek şeydi. Sigara içmek. Gece geç saatte dışarı çıkar ve yeni sigaralar alırdım. Bu kötü bişeydi biliyordum.  Ama o beni ayakta ve güvende tutan tek şeydi.
Ama o özel gecede tuhaf bir şeyler vardı. Birisi dış kapıyı açık bırakmıştı. Bu daha önce hiç olmamıştı ve ev sahibi her zaman bu konuda sertti. Canımı sıkmadım. Küçük kırmızı kutuyu çıkardım ve sigara içmeye başladım. Geceye dair iyi olan şey ortalıkta aptalca sesleriyle beni sinir edecek kimse yoktu. Sessizdi, belki sadece bir arabayla. Ama sonra, bundan daha çok değil, huzurluydu.
Sıcak tenime soğuk değdikten ve ciğerlerime biraz tütün işledikten birkaç dakika sonra geri gidip biraz televizyon izlemeye karar verdim. Geceleri iyi bir şey yayınlanmazdı ama denemeye değerdi.
Bir an durdum ve soğuğa aldırış etmeyerek kendimi gizlice odama atmaya hazırladım. Ama merdivene gelir gelmez orada bir şey gördüm. Ya da birisi. Birisi merdivenlerde duruyordu.
İtiraf etmeliyim ki beni biraz korkuttu ama bir saniye sonra sikine takmaz halime geri döndüm ve yolda duran kişi ile karşılaşmadan yukarı çıkmaya çalıştım. İlk başta onu oda arkadaşım zannettim ama gölge çok erkeksiydi. Benim bildiğim minyon oda arkadaşım olması için çok büyüktü.
Garip yabancıyı geçmeye çalıştım ve dirseğimi hafifçe onunkine çarptım. Ama ne kımıldadı ne de konuştu. Sadece orda durdu. Beni korkutuyordu. Senaryo çok tuhaftı. Ama tabi ki apartmanda zavallı ilk yıl öğrencilerini korkutmak için bekleyen öğrenciler de vardı. Ama buna kanmayacaktım.
Bir ses duyana kadar durmadım. Konsantrasyonunuzu bozabilecek seslerden biriydi. Rahatsız edici, korkutucu ve sinir bozucuydu. Devam edemedim, bu yüzden olduğum yerde dondum kaldım ve onunla yüzleşmek için arkamı dönmeye çalıştım.
İlk önce, parçalanma sesiydi -beni ürküten ses-
Sonra hıçkırarak ağlama sesi. Genç bir adamın ağlayan sesi. Ama o insan değildi,evet. Belki bir dereceye kadar. Ses dalgalanıyordu. Kötü bir televizyon yayınından çıkan bir ses gibiydi. Gölgedeki adamdan sadece birkaç adım uzakta durdum. Aniden donup kalan zihnimden kaçmak istedim. Ama yapamadım, sıkışmıştım, ayaklarım basamağa çivilenmişti sanki.
Konuşmaya çalışıyordum ama ben fırsat bulmadan o konuşmuştu.  Karanlıkta geçen zamanla görüntü daha da netleşiyordu. Siyah bir tür ceket giyiyordu. Her şey siyahtı. Arkasındaki delikten ipler çıkan dikilmiş bir kep takıyordu. Ayrıca siyahtı. Saçları yoluktu ama uzundu. Sanki bir süre yıkanmamış ya da kesilmemiş gibiydi.
Görüntüsü zihnimde yer ederken sesi kulaklarıma hançer gibi geliyordu. Konuştuğunda bozuk radyo gibi ses çıkardı. Ama kelimeleri anlaşılırdı. Beni sakinleştirmeye çalıştı.  Ama ben zaten sakinleşemeyecek kadar çok korkmuştum.
"Burada yalnızsın, değil mi?"
Zor yutkundum. Bütün bir zaman birinin beni gözetliyor olma düşüncesi aniden gelen kusma gibi kafamı sarmıştı. Bu adamdan ve sesinden iğrenmiştim. Kafamı salladım. Cevap vermedim. Ona bir cevap veremedim. Vermiş olmalıydım. Belki bu durumu daha iyiye götürürdü. Belki burada bulunmasam hayatımda bu kadar korkmazdım. Ama buradaydım ve onun da bildiğini biliyordum.
Beklediği cevabı vermeyince bana döndü. Görünüşü gördüğüm en  korkunç ama yüzü en büyüleyici olan yüzlerden biriydi. Görünüşünde beni rahatsız edecek yara bere izleri yoktu.
Ama gözleri. Ve ağzı. Tuhaf bir parıltı vardı. Altın,turuncu parıltısı. Gözlerini ve ağzını kaplamıştı. Dişleri parlak sarı bir renkte parlıyordu. Karanlıkta parlıyorlardı. Merdivenlerde, yerde... üzerimde. Ve onun grileşmiş yüzündeki sırıtışını görebiliyordum. Öfkeyle parladım.
O bir insan değildi, oradan uzaklaşmam gerekiyordu.
Aramızdaki görünmez bağı yıkıp geçtim ve kendimi merdivenlere attım. Ayakkabılarım sert zemine çarparken hızlıca koşuyordum. İkinci kez daha düşünmeden odama kaçtım. Umarım haftalardır görmezden geldiğim oda arkadaşım beni duyar ve polisi arar.
Ardımdan kapıyı kapattım ve kilitledim. Masaya doğru tökezledim ve aile yadigârı oyuncak bebek yere devrildi. Porcelen bebek kırıldı ve o  panik halinde nefesim kesildi. Kendimi ve  düşüncelerimi toplamaya çalıştım. Kapımı kapadıktan sonra daha fazla ses çıkmamıştı. Ardımdan ne oda arkadaşım gelmişti ne de merdivende parıldayan tuhaf adam. Sadece ben ve yerde duran kırık oyuncak. Bağırıp, ağlamayı ve yardım çağırmayı denedim. O gerçek değildi. Çıldırdım. Aylardır yalnız başıma bu kadar vakit geçirince böyle bir şey olnuştu. Kırılıp tuzla buz olmuş parçaların arasında yatıyordum. Neye inanacağımı bilmiyordum.
Uyumadım. Yere oturdum, elimden gelenin en iyisini yaparak emekliyordum. Önceden içtiğim sigara şimdi boğazıma iğne gibi batıyordu. Susamıştım ama mutfağa bir şeyler içmeye gidemedim. Belki  hâlâ ordaydı ve dışarı çıkmam için bekliyordu. Ama yerimden kıpırdayamıyordum. Hiç de yapamadım.
Tamamen sessiz geçen 1 saatten sonra, sakinleşmeye başladım ve ayağa kalktım. Üzerimde hâlâ izlenilme hissi vardı. Ve ben bu hissi çok iyi biliyordum. Paranoyak ve yalnız olma hissi bu zamana kadar geldi. Çöküş.
Oyuncağın kırık olduğunu hatırlar hatırlamaz onu hemen tamir etmeye çalışmaya başladım. O benim odaklandığım tek şeydi; benim en yakın arkadaşım. Oyuncak bebek. Bebeği eski görünümüne döndürmek için odamdan iğne iplik ve biraz yapıştırıcı aldım. Kolay değildi. Ne kadar denersem deneyeyim oyuncak düşüyordu. Bir hiç için bitmek bilmeyen bir uğraştı. Tekrar ve tekrar denedim. Ama sadece parçalara ayrıldı.
Benim tek dostum.
Aniden, paniklemekten ve bebeği düzeltmekten yoruldum. Sadece yatağa geçtim. Kafamın üzerinde top şeklindeki battaniyeyle kıvrıldım. Yatağın altındaki hiçbir canavarın bana ulaşamadığını hayal ederek. Tüm istediğim uyumaktı.
Geri geleceğini bilmiyordum.
Bu sefer farklıydı gerçi. Bu sefer onu memnuniyetle karşıladım. Tüm zaman boyunca kaçmaktan yorulmuştum ve ertesi gün yalnızlığımla yüzleşmektense uykumda ölmeyi tercih ederdim. Ve şimdi benim tek dostum paramparça iken ne yapmam gerekiyor?
Bu sefer bana yaklaşma şekli yorucuydu. Sanki ben uyurken vücudumu kontrol edebiliyormuşum gibiydi. Kontrol edilebilir bir rüya gibi. Başka bir gün buna cesaret edemezdim. Bu iş bu gece bitiyordu. Aynen olmasından korktuğum gibi. Ama daha fazla umursayamazdım. Canımı sıkamazdım. Sadece uzun bir süre uyumak ve bir daha uyanmamak istedim. Bir daha yalnızlıkla yüzleşmemek.
Bana geri geldi. Yatağımdan elleriyle bana yol göstererek başını başıma doladı. Ama tek görebildiğim, ellerimi sıkıca tutan gri elleriydi. Ama yine de aniden emin olamadığım bir şey hissettim. Belli belirsiz.
Kuklaya benzer, bileklerimde iki kesik açtı. Ama bir yandan bir yana değildi. Daha çok kolumun ortasından ve aşağısından geliyordu. Bir şeye ulaştı. Kaslara. Soyulacak ve sarkacak bir şey. Kötü olan şey, ona bunu yapmasına ben izin verdim. Mücadelem dayanamayacak kadar artmıştı. Ve bileklerimdeki kesiklerin üzerinden sarkan uzun kas parçalarıyla, onları çıkarmaya başladı. Vücudumu ve kollarımı istediği gibi hareket ettirmek için onları çekiştirdi. Nasıl da sinir ve iskelet sistemime tepki olarak gelmişlerdi. Nasıl çalıştıracağını biliyordu.
Yine de hiç acı yoktu. Hiçbir şey kalbimi veya bedenimi acıtmadı. Sadece aklımın başka bir köşesi içimi rahatlatmakla kalıyordu. Harika bir histi.
Hiçbir önemi yoktu.
Beni kesmeye devam ederken bir yandan da şarkı söylemeye başladı.

Bana derler kuklacı
Parmaklarım ince ve ellerim göz yaşlarım ile lekeli
Kuklaları oynatırım
İplerimle ve hayallerimle


Şimdi onu daha net görebiliyordum. Daha az önce tüm gücümle nefret ettiğim adamı bitmek bilmeyen acımı dindirmesi için buyur ettim.  Belki beni buna düşündürmeye iten şey oydu. Belki yaptığım her şey için suçlanması gereken oydu. Tüm bunlar kafamda mıydı yoksa gerçek miydi ?

Bana derler kuklacı
Hiç arkadaşım yok, tıpkı senin gibi
Kimse arkadaşlığımın değerini göremedi
Ama sonunda aradıkları arkadaşlarım oldu
İplerimle ve hayallerimle


Dokunmamın her anlamını yitirmek sadece bir dakika sürdü. Sinir sistemim bu adamın elinin altında ezilmişti. Bu, vücudumdaki her bir kemiği kırardı. Kaburgalarımı büküp kalça kemiğini büktüğünü hissedebiliyordum. Hepsi onu, beni uygun olduğumu gördüğü şeye dönüştürmesini kolaylaştırmak içindi. Yırtık kasların uzun parçaları teller gibiydi; Uzuvlarımın ve başımın bir yandan diğer tarafa doğru sallanmasını kontrol ederek. Tüm görebildiğim gülümsemesiydi, ben de gülümsedim.

Bana derler kuklacı
Bedenim karanlık ve gözlerim altına aç
Benim gözlerimde kimse yalnız değildir
İplerimle ve hayallerimle


Sen de benim arkadaşım olacaksın.

Hissedebildiğim son şey elinin boynuma sertçe asıldığı oldu. Sonra.. Çat! İlk başta ölümün bana bu şekilde yaklaştığını görmekten korkmuştum. Hiç bu şekilde düşünmemiştim. Eğer her şeyi kendim karar vermiş olsaydım hayır deyip reddetmiş olacaktım ama yapmadım.
Evet dedim.
Kırık bir boyunla, ölüm sadece yarım saniye uzaktaydı. Altın bir gülümseme ve bedenim düşerken onun iplerimi tutan sıcak elleri dışında bir şey yoktu.
Ertesi sabah oda arkadaşım beni buldu. Ölü olarak. Ölümümü garantilemek için, intihar ettim kendimi tavandaki fana asarak. Yataktan atladım. Benim yanım sıra oyuncak da vardı. Kırmızı elbiseli ve güzel sarı saçlarıyla kırık porselen bebek. Sana şu an nasıl yazdığımı veya seninle nasıl iletişim kurduğumun yolunu merak ediyor olmalısın. Ölmeden önce hikayemi yazmayı gerekli buldum.
Bu benim ardımda bıraktığım mirasımdır.
Artık yalnızlığa dayanamıyordum. Kendi başıma sorunlarla yüzleşmeye katlanamıyordum. Çok uzun sürdü. Çok.

Sevgili anne ve baba
Çok üzgünüm.

30 Aralık 2018 Pazar

Doors

Evlat edildim. Gerçek annemi hiçbir zaman bilemedim. Daha doğrusu bir zamanlar biliyordum ama hatırlamayacak kadar küçükken yanından ayrıldım. Beni evlat edinen ailemi de sevdim gerçi. Bana karşı çok kibardılar. Beni doyurdular, sıcak ve komforlu bir evde yaşadım.
Sana ailemden hızlıca bahsedeyim: Önce annem. Ona ne anne ne de benzer bir şey dedim. Ona sadece ilk ismiyle seslendim. Janice. Gerçi hiçte umursamıyordu. Ona uzun süre böyle seslendim. Fark ettiğini dahi zannetmiyorum. Her neyse, o kibar biriydi. Ben evlat edilirken tavsiye edilen kişilerden ilkiydi sanırım. Bazen, televizyonun karşısında, başımı ona dayardım. O da tırnaklarıyla sırtımı gıdıklardı. O şu Hollywood annelerinden.

İkincisi babam. Gerçek adı Richard'dı.  Ama o beni hiç sevmezdi. Bu yüzden ilgisini çekmek için, çaresiz bir girişimle ona baba demeye başladım. İşe yaramadı. Bence ona ne dediğimin bir önemi yoktu. Beni hiç kendi çocuğu kadar sevmezdi. Bu anlaşılmazdı bu yüzden fazla zorlamadım. Babamın en göze çarpan özelliği sertliğiydi. Çocukları yanlış bir şey yaptığında pat diye sormaktan yılmazdı. Lavaboyu düzgünce kullanmadan önce anladım. Bana şaplak atmaktan çekinmezdi. İşte onun yöntemleri yüzünden sınırdayım.

Son olarak kız kardeşim. Küçük Emily, ben evlat edilirken çok küçüktü. Yaklaşık olarak aynı yaştaydık. Ama o nispeten daha büyüktü. Gerçi onu hep benim küçük kardeşim olarak görürdüm. Herhangi bir kardeşin anlaşabilmesinden daha iyi anlaştık. Biz daima geç saatlere kadar uyanık kalırdık ve sadece konuşurduk. O çok konuşurdu ben çoğunlukla dinlerdim çünkü onu seviyordum. Sahip olduğumuz güzel bir düzendi. Yataklara kıyasla küçüktük bu yüzden küçükken oturma odasında tek başıma uyumak istemezdim. Onun yatağının yanına yere minder yaptım. Bura uyuduğum yerdi. Ama bana göre hava hoştu çünkü onunla beraber olmaktan haz alırdım ve küçük kardeşimi korur gibi hissederdim.

Her şey korkunç bir çarşamba gününde değişti. Emily ön kapıyı açtığında ben evde kestiriyordum. Kapının açılma sesi bilincimi yerine getirdi ve salondan oturma odasına doğru yürüdüm. Bu çarşamba günü olduğunu hatırladığım ilk zamandı. Asla günleri aklımda tutmakta iyi değildim. Aslında demem o ki zaman algım berbattı! Ama yine de çarşamba olduğunu biliyordum çünkü Emily kilisenin genç grup toplantısından yeni gelmişti. Kapının önüne yürüdü ve bana sarıldı. Ardından babam ve Janice geldi.

Saçımı dağıtırken "İyi uyudun mu?" dedi sataşarak. Sadece kafamı bir yana salladım ve kendisiyle alay ettiğimi açıkça belli eden bir şekilde homurdandım.

"Annenle  bu şekilde alay etme!" dedi babam o sert otoritesiyle. Kapıyı ardından kapattı ve ceketini astı. "Ben şaka ediyordum.." diye homurdandım nefesimin altından. Beni duymamış olmalıydı çünkü bana şaplak attığını hissetmedim. Sonra Emily odamıza gitti ve ben de takip ettim. Bana gününü nasıl geçirdiğinden bahsetmeye başladı. Bilirsin klasik kız şeyleri işte. Ama iyi hissetsin diye dinledim. Gününü anlattıktan sonra televizyon izlemeyi önerdi ve mecbur kaldım. Kanepeye sıçradım o kumandaya uzanırken. Televizyon açıldı ve güneş batana kadar izledik. Emily, çizgi film veya pembe dizi yerine Discovery, Animal Planet ve Natural Geographic izlemeyi tercih eden türden bir kızdı. Onları ben de seviyordum bu yüzden umursamadım. Aslında onlar ilgimi çeken tek kanallardı.
Saat geç oldu ve Janice kanepenin arkasından yaklaştı. "Emily uyku vaktin geçti, kapat televizyonu ve odana git" "Sen de" dedi beni işaret ederek. Emily programı kapattı istemeye istemeye izliyorduk ve kalktık.

Koridordan aşağıya odamıza doğru indi. Onu takip ederken bir şeylerin doğru gitmediği hissini atlatamadım.

Odamıza girdik ve Emily ışığı kapattı. Tam bunu yaparken gözümün kenarından dışarıdan ani bir hareketin parıltısını yakaladım. Pencerenin dışındaydı ama görüş alanımı pencerenin olmadığı bir yere çevirdiğimde gördüğüm şeyin gittiğini sandım. Yine de tetikte kaldım. Kardeşimin hatrına.
Orada, karanlıkta, odayı aydınlatan dışardaki sokak lambasının ışığının ince zerresi dışında hiçbir şey olmadan yattım. Çok fazla değildi. Tekrar ve tekrar pencereden ince sesler duyduğuma yemin edebilirdim. Bir dalın kırılması, çıtırdayan yapraklar, sürtünen kıyafetler.. Ve tüm bu süre boyunca alabildiğim hafif kan ve ter kokusuydu. Gecenin çoğunda gözlerimi açık tuttum.
Dışarıdaki sesler dindi ve burnumdaki koku gitti. İçim rahat hissetmeye başladım. Gözkapaklarım kapandı. Bunun üzerine çok geçmeden, evin diğer tarafından çok yüksek seste kopan bir gürültü duydum. Bir anlığına uyandım. "EVDE BİRİ VAR" diye içimden akan olağanüstü adrenalinle bağırdım. "UYAN!" diye cırtlak bir sesle Emily'ye yalvardım. Uyandı, yatakta doğrulduğunu görür görmez anne babamın odasına doğru koştum..

Babam ölmüştü. Boynu açıldı, kan yatağa ve yere döküldü. Banyonun kapısını kapattığını  ve bundan önce -dışarıdayken- onun bir adam olduğunu gördüm.

Bir adam.. Ona böyle seslenirken rahat hissetmiyorum.

O büyük ve dayanıklıydı. Arkasını döndü ve beni gördü. Bu onu gördüğüm ilk zamandı. Bunu unutmayacağım. Gözleri büyük ve boncuk gibiydi. Ve şehvetle kapana kısılmış. Süzülerek akan kanla kötü ve dağınık bir şekil verdiği sakalı vardı. Kıyafetleri kirliydi ve yüzü donuktu. Tam o sırada daha önceden burnuma gelen  o aynı berbat kan ve ter kokusunu fark ettim fakat bu sefer her yeri kaplıyordu.

Beni gördü. Beni gördü ve çarpık sarı dişleriyle pis pis sırıttı. Öleceğimi zannettim ama benim varlığımla istifini bozmadan banyo kapısına döndü. Korkmuştum ve ne yapacağımı bilmiyordum. Sadece bağırıp ağladım. Annemin tek korunması olan kapıya omuz atışını seyrettim. Taşıdığı büyük usturayı kaldırışını izledim. Görülen o ki doğru dürüst kullanmayı aldırmıyordu. Onu dilimleyişini ve lime lime edişini izledim...

Sonra bir şey duydum: duymak istediğim en son şey... Arkamdan gelen Emily'nin çığlığıydı. Büyük ucube doğranmış annemin üzerinden küçük kardeşime baktı. Aklım başımdan gitmişti. Ayağa kalktı ve hızlıca bize doğru yürümeye başladı. Kardeşim dönüp kaçtı. Beni es geçip doğruca kardeşimin peşinden gittiğinde ne yapacağımı bilmez haldeydim. Neden hâlâ evdeydi? Durumu değerlendirip kaçmamış mı? Görünüşe göre yanıt olumsuzdu. Şimdi o ölüydü ve ben yalnızdım.

İkisinin peşinden koştum. Ailemin geri kalanına yaptığı gibi onu da öldüreceğini sandım ama hatalıydım. Onu kolundan yakaladı ve kontrolün onun elinde olduğunu açıkça belirtmek için onu sarstı. Onu eve doğru sürükledi. Şu an çıkarabileceğim tüm sesi çıkarıyordum. Birinin yardımıma gelmesini umuyor ve dua ediyordum. Onu almamalıydı, o olmazdı.

Beni geçerken duvara yaslandım ve dehşet ile "Neden?" diye inledim. Emily bir yandan çığlık atarken, o boştaki elini başıma koyup "iyi çocuk" dışında bir şey demedi. Çarpık dişleriyle başka bir sırıtış, soğuk ve yapmacık bir kahkaha attı. Biçare kardeşimi sürüklediği kapıya kadar takip ettim onu. Kapıyı açtı onu çekip çıkardı ve ardından kapıyı çarparak kapattı.

Şu an beni evlat edinen ağır yaralanmış ailemle birlikte oturuyorum. Korku ile inildiyor ve titriyorum. Onunla birlikte dışarıda. Onunla tahmin etmece oynuyor ve ben hiçbir şey yapamıyorum. Yapabilseydim yapardım ama yapamıyorum. Burda oturuyorum ve kapıya bakıyorum.. Patilerime bakıyorum.. Keşke kapıları açabilseydim...

Not : Evlatlık dostumuz aslında bir köpekmiş.. 

13 Aralık 2018 Perşembe

You Find Yourself in a Tunnel

Written by :Pointless Sentience

Kendini karanlığın içinde buluyorsun. Nerede olduğun ve buraya nasıl geldiğin hakkında hiçbir fikrin yok, yani hatırlamıyorsun. Aslında bu pek de umurunda değil. Asıl amacın buradan çıkmak.

İçinde bir şeylere tutunma isteği oluşmaya başlıyor. Karanlıkta kendini yönlendirmeni sağlayabilecek hiçbir duvar olmamasından kaynaklanan baş dönmesinin verdiği mide bulantısı gerçekten dayanılmaz olmaya başlıyor. Ellerin soğuk ve ıslak bir duvara değiyor, yukarı doğru kaydırdıkça kavisli olduğunu anlıyorsun. İstemsizce rahat bir nefes veriyorsun, sonunda yön hissiyatını, rehberini bulduğun için.

“Ne tarafa acaba?”

“Bir seçeneğin daha var; ilerle, ya da geri git.”

İlerliyorsun.

Bu ses hayatın boyunca seninleydi, ama sen genelde ona aldırış etmiyordun. Ama şimdi, daha önemli bir şeyin olmadığı için daha rahatsız edici, sinir bozucu bir hal aldı.

İki elin bu duvarda yürüdükçe, uzaktan damlama gibi gelen su sesi, şimdi hiddetli bir şelale gibi geliyor. Neredeyse devam etmek zorundaymış gibi hissediyorsun. Diğer yönden yaklaşan insansı şeytanlar olmasından korkuyorsun. Ayağının altına akan su çok ses çıkarmasına rağmen ne ayağına ne de topuklarına çarptığını hissediyorsun. Bir sebepten dolayı, ayağın suya uyuşmuş gibi.

“Yaşam bir gölge gibidir. Zavallı bir oyuncu, vakti dolana kadar sahnesini oynar, sonra unutulur gider. Bu bir aptal tarafından anlatılan bir hikayedir, ses ve öfkeyle dolu, anlamsız.”

“Kapa çeneni. Gölgeler ışık yokken görünmez bile.”

Birkaç saat olmuş olmalı. Belki de günler? Zaman kavramını tamamiyle kaybetmiş durumdasın. Aynı tünelde sınırlı hislerle yürümeye devam ediyorsun, ebediyen de edecekmiş gibi. Etrafta amaçsızca yürüyen biri gibisin. Tek amacın çıkışı bulmak, bu kısıtlı,çürüyen ve terk edilmiş tüneli terk etmek.

Aniden, kıvrımdan dönünce, umudun parlaklığını, tünelin sonundaki ışığı görüyorsun.

“Bunu gerçekten yapmak istiyor musun?”

“Bunca yolu yürüdüm, başka ne isteyeyim ki?”

“Soğukkanlı davranıyorsun.”

“Bunun kime zararı var?”

“Gerçekten o boşluğa adım atacak mısın?”

“Buradan çok parlak görünüyor.”

“Gerçekten umursamıyorsun,değil mi? Onlar ne olacak?”

“Kim? Arkamdaki şeyler mi?”

“Bilmiyormuş gibi davranma! Onların kim olduğunu ve ne kadar acı çekeceklerini herkesten iyi biliyorsun.”

“Bunun benim ışığım olduğunu biliyorum.”

“Gölgeler ışık yokken görünmez bile.”

Böylece son adımını, apartman binasının en üst katından boşluğa doğru atıyorsun.


Ç.N: Merhaba arkadaşlar ben Heisenberg. Bu benim ilk çevirim. Umarım beğenirsiniz.