31 Ocak 2021 Pazar

Duyuru

 Selamlar, yine bir duyuru yapmak için araya giriyorum ^^


Discord isteyenler için sohbet amaçlı bir server açtım, siz de istediğiniz kişileri davet edebilirsiniz~


https://discord.gg/7gtj9rFBPn

30 Ocak 2021 Cumartesi

12:19

 Bazen internetten korkunç şeylere bakmayı seviyorum. Tam olarak nedenini bilmiyorum, sadece bu tarz şeylere her zaman ilgim olmuştur. Herhangi bir eklentinin olması da iyidir; hikayeler, filmler, videolar, ses klipleri, video oyunları gibi. Sadece gerilmek istiyorum. Gece vardiyasında bir işim var dolayısıyla uyku düzenim mahvoldu. Gün içerisinde uyuyor geceleri çalışıyorum.Haftada 2 gün peş peşe izin alıyorum. Bu 2 günü normal bir şekilde geçirebilirdim ama uyku düzenim bozulsun istemediğimden yine geceleri takılıp sabahları uyuyorum.


O günlerden birinde internette gezinirken bir forum sitesinde çok fazla linke denk geldim. Her yorum sadece bir linkti. Bazıları açıklanamayan gizemlerle alakalı bir web sitesine yönlendirdi, bazıları korku filmlerinin olduğu bir siteye ve kimisi de sözde doğru olan paranormal olayların yazdığı bir siteydi. Sonra hepsinden farklı bir site gördüm. Linkinin ne olduğunu hatırlamıyorum; sadece rastgele sayılar ve harflerdi. Saçmalıktı. Linke tıkladım ve beni sadece bir resmin olduğu, tıklayacak hiçbir şeyin olmadığı, boş bir sayfaya yönlendirdi. Otomatik olarak tam ekrana geçmişti ve yaklaşık 5 saniye aralıkla sayfa otomatik yenileniyordu. Resmin tepesinde şöyle bir yazı yazıyordu  ''Xnun öImesIn: bXkIeyebilir misin?X''.


Ürkünç. Bu siteyi şimdiden sevmiştim. Fotoğrafta pek normal durmayan bir orman resmi vardı. Fotoğrafın alt kısmında küçük ekranlı bir televizyon vardı. Eski bir tüplü televizyon. Televizyonun üstünde eski tipte çalar saat vardı. Site kendini yenilemeye devam etti ama fotoğraf değişmiyordu. Merakımdan dolayı sayfadan ayrılmadım ve açık tuttum. Neredeyse her iki dakikada bir kontrol ediyorum ama yine de bir değişiklik yoktu.  


Yaklaşık 10 dakika sonra sayfanın yenilenmesini kaçırmaktan sıkılmıştım. Belki bir şeyler değişiyordu ama kısa süreliğine ve ben kaçırıyordum. Diğer tüm sekmeleri kapatıp sadece bu gizemli sekmeye odaklandım. Neredeyse 1 saatmiş gibi gelen süre boyunca fotoğrafa baktım ama telefonumu kontrol ettiğimde sadece 26 dakika geçtiğini gördüm. Sanırım sadece bir fotoğrafa bakarken zaman fazla yavaş geçiyor.


Bir süre sonra fotoğrafın sadece bir fotoğraf olmadığını fark ettim. Yani fotoğraftı evet ama değişiyordu. Sayfayı ilk açtığımda o eski çalar saat 4:15 gibi bir şeyi gösteriyordu. Şimdi 4:56'yı gösteriyordu. Saat en başından beri değişiyormuş. Tam bir dakika boyunca fotoğrafı izledim ve ibrenin sayfanın yenilenmesiyle beraber 4:57'yi göstermeye başladığını gördüm yine de gerçek zamanı yansıtmıyordu.


Bu kesinlikle fazla uğraş gerektiren bir şeydi. Birinin bir saat boyunca her dakika resim çekmesi gerekiyordu, veya sadece 45 dakika, ve her dakika sayfadaki fotoğrafı güncellemesi gerekiyordu.Saat 5 olana kadar izlemeye devam ettim. Saatin 4:00'a geri döneceğini sanıyordum ama 5:01 oldu. Sanırım 24 saati kapsıyordu, bu kesinlikle etkileyiciydi ve birileri kesinlikle fazla işsiz olmalıydı. 


Bu sayfaya takılı kalmıştım. Tüm 24 saati görmek istiyordum. Artık resme dikkatle bakmam gerekmediğini bildiğime göre, odağımı yazıya kaydırabildim. Fazlasıyla garip görünüyordu. Onun bir kod olduğunu fark ettim, XIIXIX. Bir süre ne anlama gelebileceği hakkında düşündüm ve daha sonra aradaki iki nokta işaretini gördüm. XII:XIX. 12:19. Sonrasında saat 12:19 olana kadar beklemeliyim diye düşündüm ve kesinlikle buna değeceğini düşünüyordum.


Sonraki birkaç saat sıkıcıydı. Sık sık kontrol ediyordum ama saat dışında değişen bir şey yoktu. Daha sonra fotoğrafta bir şey gördüm sandım ama eminim ki sadece kendi uydurmamdı ve büyük ihtimal bir şey görmeyi istediğim içindi. Evimdeki tüm saatleri sitedeki saate göre ayarladım böylece bilgisayar başında olmasam dahi saati bilebilecektim.


Saat 12 olduğunda bilgisayarıma kitlendim. Kalkmadım. Başka bir sekme açmadım. Dikkatle bakıp saatin dakika dakika ilerleyişini izliyordum. 12:18. Hadi yenilen, yenilen, yenilen. 1 dakika olmasına rağmen sanki 5 dakika geçmişti ve sonunda. 12:19. Hiçbir şey. Ne fotoğrafta bir şey değişti ne de sitede.


Tam bir hayal kırıklığıydı. Sitede en azından bir şey değişir diye beklemiştim. Belki de bunlar sadece şaka gibi bir şeydi. Bu siteyi yapan kişi belki de siteye girenlerin bir şekilde dikkatini çekip bulmacaları çözdürüp hiçbir şey elde etmemelerini sağlıyordu. Kendimi tebrik ettim. Web sitesini kapayıp kendi günüme devam ettim.


Ama yine de siteyi aklımdan atamamıştım. Neredeyse bir saat olmamıştı ki kendimi yine o sitede buldum. Sonuçta günde iki kere saat 12:19 oluyordu, değil mi? Saat şimdi 12:48'i gösteriyordu. Siteye göre ayarladığım masa saatimde aynıydı. Site sahibi siteyi yerel saat veya başka bir şeye göre sürekli güncelliyor olmalı.


Şimdi önümdeki 12 saat boyunca beklemem gerekiyordu. Tüm gece ayakta kalabilirdim zaten işim gereği bu benim için normaldi ama beklerken deliye dönmek istemediğim için uyumaya gittim. Pek iyi uyuyamadım, ara ara uyandım ama yine uyumaya devam ettim. Sitede ki saate göre ayarladığım masanın üstündeki saate baktım, saat 8.52'ydi. Yaklaşık 3 saat kalmıştı. Siteyi kontrol ettim ve resimde hiçbir değişiklik yoktu. Birkaç saatimi internette takılarak geçirdim ve saat artık 12 olmuştu. Bilgisayarın önüne iyice kuruldum ve beklemeye başladım. Sonraki 18 dakika geçmek bilmemişti ve özellikle son bir dakika. Ve masada ki saat bir kez daha 12:19'u gösterdi ve yine bir kez daha hiçbir şey olmadı. Hayal kırıklığına uğramıştım. O kadar zaman boyunca beklemiştim sonuçta. Ama yine de içinde bulunduğumuz dakika daha bitmemişti, ben de izlemeye devam ettim.


Bir ses duydum. Sessizdi ama yine de duyulabilir düzeydeydi. Hemen sonrasında sitenin artık sürekli yenilenmediğini fark ettim. Fotoğraftaki televizyonun ekranı parlaklaşmaya başladı. Sonunda! Beklediğim şey sonunda gerçekleşiyor. Ekran parlaklaştıkca bir resim görmeye başladım. Ama küçüktü çünkü ekranımdan televizyonun boyutu 2cm civarındaydı. Buna rağmen televizyon ekranında odunların olduğunu görüyordum.


Belki de resimdeki bir ormandı. Kamera çimen ve yapraklar geçerken yukarı aşağı sallanıyordu. Birisi bunu yürürken çekiyor olmalıydı. Kamera ilk dakika boyunca yere dönük tutuluyordu, sonra yavaşça biraz daha yana dönük  göstermeye başladı. Bir bahçeye çıktıklarını görebiliyordum. Birkaç ev ekranın kenarlarında bir anlık gözüktü. Başka bir dilde konuşan birileri vardı, dilin ne olduğunu bilmiyordum ve sonrasında bir şeylerle uğraşıyorlarmış gibi tıkırtılar duyuldu. Kamera daha büyük bir açıyla döndü. Sesler gittiğinde ve görüntü sabitlenince kameranın bir tripoda yerleştirildiğini fark ettim. Kamerayı yerleştirdikten sonra konuşma sesleri gelmeye başladı ve kamera yeniden döndü. Kamera hareket ederken ormanın hemen yanında oldukları gözüküyordu. Kamera sonunda yeniden sabitlendiğinde bir ev gözüküyordu. Ekran ne kadar küçük gözükürse gözüksün, onun benim evim olduğunu söyleyebilirim.


Masamdan sıçradım ama gözlerim ekrana kitlenmişti. Adamlar kamerayı bıraktı ve eve doğru yürümeye başladılar - benim evime. Yaklaşık 20 saniye boyunca kapının önünde beklediler ama sanki 5 dakikaymış gibi geldi. Ne yapacağımı bilmiyordum. Yapılabilecek bir şey var mıydı onu bile bilmiyordum. Kapıyı tıklattılar. Hoparlörden ses geldiğini duydum ama kapıdan gelmiyordu.


Bunu duymamak rahatlatmıştı, gidip kontrol ettim. Kimse yoktu. Bahçede de kimse yoktu. Daha uzaklara baktığımda da bir şey göremedim. Karanlıktı ve ay pek fazla parlak değildi. Kapıyı kapattım ve kitledim sonrasın da bilgisayarımın başına geri döndüm. Ekranda hala kapının önünde dikilen iki adam duruyordu. Kapıyı bir daha tıklattılar ama bu sefer daha sertti.


Kapının açıldığını gördüm. Bir adam açtı. Onu tanıyamadım. Bir tarafım kapıyı açanın ben olacağını bekliyordu. Rahatlamıştım. Benim kahverengi saçlarım vardı ama ekranda ki adam kızıldı. Adamlardan biri ona bir şey işaret etti ve kızıl saçlı adam kapıyı kapatmaya başladı.Adamlardan biri ona bir şey işaret etti ve kızıl saçlı adam kapıyı kapatmaya çalıştı. Bu noktada diğer adam kapıyı ittirip belinden silah çıkardı ve adamın sıktı.


Rengimin gittiğini ve ağzımın açık kaldığını fark ettim. Gözlerim kararır gibi oldu ama kendimi ayakta tutmaya çalıştım. İki adam kameraya doğru koşmaya başladı. Monitörümdeki küçük televizyon ekranından ve hareketin bulanıklığına rağmen her iki adamın da genişçe gülümsediğini görebiliyordum. Tripottan çıkarmaya zahmet etmeden kamerayı aldılar ve tekrar ormana koştular. Kamera tripod üzerinde döndü ve adamlardan birinin yüzünü gösterdi, ama fazlasıyla bulanıktı. Kameraya baktı ve eliyle kapattı, tv ekranı şimdi sadece karanlıktı.


Sayfa yeniden yenilendi, sadece bir kere, saat hala 12:19'u gösteriyordu.


Sekmeyi ve hatta bilgisayarımı bile kapattım. Kapıya doğru hızlıca ilerledim ama bir kez daha görünürde bir şey yoktu.


Bugüne kadar burada daha önce ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yok. O web sitesini tekrar ziyaret edecek veya benden önce burada yaşayan insanlara ne olduğunu soracak cesaretim yoktu. Ve yapacağımdan da emin değilim.

26 Ocak 2021 Salı

My Mother thinks She’s Dead

    Annem., arkadaşlarıyla buluştuğundan beri garip davranıyor. Eskisi kadar parlak, neşeli hali yok. Sandalyesinde cenin pozisyonunda çömelmiş, yüzüne hüzün kazınmış oturuyor. Yürüyorsa, yavaşça yürüyor ve ağırlığını bir yandan diğer yana kaydırıyordu. Babam, kız kardeşim ve ben onun iyileşmesine yardım etmeye çalışıyorduk ama hiçbir şey yardımcı olmuyordu. 

   Onu, ne hissettiği hakkında konuşturmaya çalışıyorduk ve söylediği tek şey ''Ben öldüm'' oluyordu. İçten ölümden bahsetmezdi asla ama kelimenin tam anlamıyla ölü. Ona ölmediğini ve burada olduğunu söyleyip duruyoruz. Bunu sürekli inkar ediyor ve burada olmaması gerektiğini bize anlatmaya çalışıyor.

  Annem garip şeyler söylüyordu; onun bedenini buldunuz, onu rahat bırakın, ona uygun bir cenaze düzenleyin, gibi şeyler. 

  Ormanda derisinin çürümüş olduğunu gördüğünü ve çürüyen vücudunun kokusunu aldığını söylüyor. Ona neden bahsettiğini sorup duruyorum. Arkadaşlarıyla buluştuktan sonra eve geç geldiği bir geceden bahsediyor. Saat 23.00 civarında eve gelmişti. Garip olan, arabasının hiçbir yerde bulunmamasıydı. Ona eve yürüyüp yürümediğini sorduk ve bize söylediği tek şey enkazda öldüğü. Ona göre, yoldan çıktı ve arabası devrildi. O kazada öldüm; diyor. Onu hayatta olduğuna ikna etmeye çalışıyoruz. 

  Annemde neyin yanlış olabileceğini söylemesi için onu yerel bir psikiyatriste götürdük. Doktora göre, "Cotard Sendromu" denen bir hastalıktan muzdarip olabilir. Bunun ima ettiği şey, Annenin öldüğü yanılsaması altında olmasıdır. Herkese dediği gibi tek dediği, o kazada öldüğü. 

  Bu arada annemin arabasını arıyorduk. Yol kenarında mahsur kaldığı sonucuna vardık ve eve yürüdük ve bir şekilde onu unuttuk. Arabasını ev ile bar arasında hiçbir yerde bulamadık. "Yanlış yere bakıyorsun" diye cevap verdi. 

Hiçbir şey yardımcı olmadı.

Sonra polisten bir telefon aldım. Hattaki memur, yol kenarında devrilmiş bir araba bulunduğunu söyledi. Günlerdir ölü olan içerideki kişi, annemin tanımına uyuyor. Birinin morga gelip cesedi teşhis etmesini istediler.Telefonu kapattıktan sonra belirsizlikle donmuştum. Annem bana doğru yürüdü ve vücudumdan soğuk bir hava akımı geçtiğini hissettim.


 İnce soğuk havada buharlaşmadan önce "Cenazede görüşürüz," dediği son şeydi.

13 Ocak 2021 Çarşamba

Ickbarr Bigelsteine

Küçük bir çocukken, karanlıktan çok korkardım. Hala korkuyorum; ama altılı yaşlarımda ebeveynlerimden biri yatağımın altında ya da dolabımda beni yemeyi beklediğini düşündüğüm bir canavarın olup olmadığını kontrol etmezse ağlamadan bir geceyi geçiremezdim. Gece lambasıyla bile odanın köşelerinde hareket eden tuhaf şekiller ya da yatak odamın camından bana bakan tuhaf yüzler görmeye devam ederdim. Ailem beni teselli etmek için elinden geleni yapardı; bunun kötü birer rüya ya da ışığın bir aldatmacası olduğunu söylerlerdi; ancak o benim genç aklımla eğer uyursam kötü şeylerin beni almak için geleceğinden hiç şüphem yoktu. Çoğunlukla, endişelenemeyecek kadar yoruluncaya kadar battaniyenin altında saklanırdım; ancak ara sıra paniklerdim ki ebeveynlerimin odasına koşarak dalar, bu sırada da ağabeyim ve ablamı da uyandırırdım. Böyle bir çileden sonra, kimsenin aralıksız bir uyku çekmesi mümkün olmuyordu.

Sonuç olarak, bilhassa travmatik bir geceden sonra, ebeveynlerimin canına tak etti. Ne yazık ki, altı yaşında bir çocukla tartışmanın ne kadar faydasız olduğunu anladılar ve biliyorlardı ki, akıl ve mantık yoluyla çocukça korkularımdan kurtulmam için beni ikna edemezlerdi. Akıllı davranmaları gerekiyordu.

Annem bana küçük bir uyku arkadaşı dikmeyi düşündü.

Çok çeşitli rastgele kumaş parçaları topladı ve dikiş makinesiyle daha sonra Bay Ickbarr Bigelsteine ya da kısaca Ick diye adlandıracağım şeyi yarattı. Ick, annemin de dediği gibi, bir çorap canavarıydı. Uyurken beni diğer canavarların saldırılarından uzak tutmak için yapıldı. İtiraf etmeliyim ki, oldukça ürkütücüydü. Şimdi bir bakınca, dürüst olmak gerekirse, annemin bu kadar tuhaf ve rahatsız edici görüşte bir şey düşünebilmesi beni hala etkiliyor. Ickbarr koca beyaz düğme gözleri ve sarkık kedi kulaklarıyla birbirine dikilmiş Frankenstein gibi gözüküyordu. Küçük kolları ve bacakları ablamın çizgili siyah beyaz çoraplarından, yüzünün bir yarısı ise ağabeyimin yeşil futbol çoraplarından yapılmıştı. Kafası bombeli olarak tanımlanabilirdi ve annem beyaz bir kumaş parçası iliştirip ağzını zikzak şeklindeki keskin dişlerle sırıtır bir şekilde dikti. Onu hemen sevdim.

Ondan sonra, Ick’yi asla yanımdan ayırmadım. Tabi ki, gece karanlığı çöktükten sonra. Ick güneşi sevmezdi ve onu yanımda okula götürmeye çalışırsam keyfi kaçardı. Bunda sorun yoktu, ne de olsa ona sadece gece, öcüleri uzak tutması için ihtiyacım vardı ve bunda gayet iyiydi. Yani her gece uyku vakti, Ick bana canavarların nerede saklandığını söylerdi ve ben de onu odamın hayaletlere en yakın bölümüne yerleştirirdim. Eğer dolapta bir şey varsa, Ick kapısını kapalı tutardı. Eğer odamın camını tırmıklayan bir yaratık varsa, Ick hallederdi. Eğer yatağımın altında tüylü kocaman bir canavar olsaydı, Ick yatağın altına giderdi. Bazen canavarlar odamda bile olmazdı. Bazen kabuslarımda saklanırlardı ve Ickbarr kabuslarıma girmek zorunda kalırdı. Ick’yi hayal dünyama sokmak eğlenceli oluyordu, birlikte ucubelerle ya da şeytanlarla savaşırken saatler harcıyorduk. En iyi yanı da Ick’nin rüyamda benimle gerçekten konuşabilmesiydi. “Beni ne kadar seviyorsun” diye sorardı.

Ona her zaman “Her şeyden daha çok” diye cevap verirdim. İlk kez bir dişim düşünce, gece rüyamda Ick benden bir iyilik istedi.

“Dişini alabilir miyim?”

Nedenini sordum.

“Kötü şeyleri öldürmeme yardım edecek” dedi.

Annem ertesi sabah kahvaltıda dişimin nereye gittiğini sordu. Bana söylediğine göre “diş perisi” onu yastığımın altında bulamamış. Onu Ickbarr’a verdiğimi söylediğimde sadece omuzlarını silkti ve küçük kız kardeşimi beslemeye devam etti. Ondan sonra her dişimi düşürdüğümde Ick’ye verdim. Bana her zaman teşekkür eder ve tabi ki beni sevdiğini söylerdi. Nihayet süt dişlerim bitti ve artık bebeklerle oynayacak yaşı geçmeye başlamıştım. Böylece Ick sadece kitaplığımda oturup tozlanmaya başladı ve yavaşça ilgimi kestim.

Her nasılsa kabuslar zamanla daha kötüye gitmeye başladı. O kadar kötü ki uyanıkken bile beni takip ediyor, her karanlık köşeyi istila ediyor ya da çalıların arasında hışırtı yapıyorlardı. Arkadaşımın evinden bisikletle dönerken kuduz bir it sürüsünün beni kovaladığı kötü bir geceden sonra eve geldiğimde, odamda beni bekleyen garip bir şeyle karşılaştım. Orada, yatağımın üzerinde, camımdan vuran belli belirsiz ay ışığının içinde Ickbarr tamamen dik bir şekilde duruyordu. Başta gözlerimin yine bana oyun oynadığını düşündüm, bunlar gece yaşandığı için ışığı açmayı denedim. Işık düğmesini sürekli açıp kapattım ama karanlıkta hiçbir değişiklik olmadı. İşte o zaman gerilmeye başladım.

Yavaşça arkamdaki kapıya doğru geri adım attım, gözlerimi Ick’nin siluetinden ayıramıyordum, elimle kapı koluna beceriksizce uzanıyordum. Tam kıçımı oradan kurtarmak üzereydim ki, kapının kendiliğinden kapandığını duydum, beni karanlığa hapsetti. Gölgeler ve sessizlikten başka hiçbir şey yoktu, olduğum yerde donakalmıştım, nefes bile almıyordum. Ne kadar sürdüğünü söyleyemem; ama bir ömür boyu sürmüş gibi hissettiren soğuk terler döktükten sonra, tanıdık tiz bir ses duydum.

“Beni beslemeyi bıraktın, seni neden koruyayım ki?”

“Beni neyden koruyacaksın?”

“Göstereyim.”

Bir kereliğine göz kırptım ve her şey değişti. Artık odamda değildim, başka bir yerdeydim. Burası cehennem olmasa da çok da farklı sayılmazdı. Tenteden kürtaj edilmiş embriyolar sarkan ve yerin et yiyen böceklerle dolu olduğu bir tür korkunç, kâbus gibi bir ormandı. Havaya yoğun sisle birlikte çürümüş et kokusu yayılırken, kara gökyüzünde yeşile çalan bir şimşek parladı. Uzakta, pek de insana benzemeyen bir şeyin acı dolu çığlıklarını duyabiliyordum. Başım sanki patlayacakmış gibi zonkluyor, acıdan gözyaşlarım sel oluyordu. Zihnimde onun sesini tekrar duydum.

“Ben olmasaydım senin gerçekliğin böyle olurdu.”

Yeri sarsan ayak seslerinin hızlıca yaklaştığını hissettim.

“Bunu durdurabilecek tek kişi benim.”

Arkamdaydı, kocaman ve kızgındı, sıcak nefesini hissediyordum.

“Bana ihtiyacım olan şeyi getir, onu durduracağım.”

Arkamı dönemeden uyandım.

Ertesi gün kardeşimin süt dişlerini almak için ebeveynlerimin dolabına bir baskın yaptım ve hepsini Ickbarr’a verdim. Karabasanlar hemen durdu ve az çok normal hayatıma devam edebildim. Zaman zaman küçük kız kardeşimin odasına gizlice girip diş perisi için ayırdıklarını almak veya mahalledeki kedileri boğup keskin küçük dişlerini sökmek zorunda kaldım. O kâbusları görmemi engelleyebilecek herhangi bir şey, köpekbalığı dişi kolyesinden çürük azı dişlerine kadar. Ayrıca odamdan her ayrıldığımda Ick’nin odamda hareket ettiğini fark ettim, eşyalarımın yerini değiştiriyor, yeni perdeler asıyordu. Her nasılsa, Ick daha gerçekçi gözükmeye başlamıştı. Doğru ışıkta dişleri parlıyordu ve dokunduğumda sıcaktı. Beni çok korkutsa da onu yok edecek cesareti kendimde bulamadım, bunun beni nereye götüreceğini biliyordum. Bu yüzden Ick için diş toplamaya lise ve üniversite de devam ettim. Yaşlandıkça korktuğum şeyler de çoğaldı, dolayısıyla da Ick’ye daha çok diş gerekti.

Şu an 22 yaşındayım, düzgün bir işim, kendi evim ve bir dizi takma dişim var. Ick’nin son yemeğinden bu yana neredeyse bir ay geçti ve korku tekrar etrafımda dolaşmaya başladı. Bu gece işten dönerken bir otoparkın içindeki dolambaçlı yoldan geçtim. Arabasının anahtarlarıyla uğraşan bir adam gördüm. Dişleri ömrü boyunca sigara ve kahve içmekten sararmıştı. Yine de azı dişlerini sökmek için çekiç kullanmak zorunda kaldım. Eve döndüğümde Ick tavanın köşesinde beni bekliyordu. İki beyaz göz ve keskin dişli ağzıyla.

“Beni ne kadar seviyorsun?” diye sordu.

Ceketimi çıkarırken “Her şeyden çok,” diye cevapladım.

“Dünyadaki her şeyden daha çok.”

31 Aralık 2020 Perşembe

KRAMPUS (A CHRISTMAS STORY)



Her yıl Aralık'ın 5'inde, oturduğum şehirden biri acımasızca öldürülüyor. Polisler ne yapacaklarını bilmiyorlar. Her kurbanın arkasında şiirsel bir hikaye var. Aşağıda son 3 yıldan bazı hikayeler bulunuyor.


*****


Fredrik gülümsemeyi severdi, her zaman sevinçliydi. Mutlu, sıcak, nazik- asla üzgün değildi. Ama Fredrik'in bir sırrı vardı, sadece kendisinin bildiği. Bu adam çocukları boğmayı çok severdi, onları soğutur ve mavileştirirdi.

O çok zekiydi, yerel halk çocukları asla bulamazdı. Fredrik cesetleri alırdı ve hepsini birbirinden ayırırdı. "Genç Fredrik olamaz," derdi herkes. "O Tanrının gönderdiği bir adam- onu her zaman dua ederken görüyoruz."

Soğuk gece geldi, Fredrik gözlerini dinlendiriyordu. Ama birazdan yatağının altından, kaşımaya benzer bir ses duydu. Yatak odasının zemininde, iblisin bir planı bulunuyordu.

"Defol yaratık, gece karanlık ve uzun. Burada işin yok, ben yanlış bir şey yapmadım." Krampus sadece güldü, sallarken paslı zincirini. Ardından acı içinde kıvranana kadar  Fredrik'in boynuna doladı soğuk demiri. Zincir daraldı, derisini kazıdı. Fredrik ağladı, günahının affedilmesi için dualar fısıldadı. Son nefesine dek yalvardı ve yalvardı. Fredrik son bir çırpınışla, kan kaybederken ruhu vücudundan çıktı.

Krampus onu dışarıya astı. Ve yerel halk ağlamaya başladı. Ama çocuklar ağlamadı, şimdi özgürdü ruhları. Ve Fredrik'in ölü bedeninin altında, hayaletleri neşeyle dans etti.


****


Greta kendisini çok severdi, herhangi birini sevebileceğinden daha fazla severdi. Ona para hiçbir zaman yeterli gelmezdi, ve asla ama asla paylaşamazdı. Onun için istemek değil, ihtiyaç duymak vardı. Kıskançlığı büyüdü ve büyüdü, hırsa dönüştü.

Greta daha çok para istiyordu, ama para sifondan akmıyordu. Ailesinden çaldı, bu onu oldukça telaşlandırdı ve hırslandırdı. "Yeterli değil." derdi kendi kendine. "Hepsini almalıyım, başka yolu yok."

Dedesinin ve büyük annesinin evinde, Greta süzüldü içeriye. Hazineleri, mücevherleri ve değerli taşları vardı. Ama etrafına baktığında hiçbir antika bulamadı. Eski olan tek şey Krampus'tu, aklında bir planla Krampus.

Greta çığlık attı ve titredi onun pençelerine bakarken. Biliyordu, şeytani Noel Baba'da hiç merhamet yoktu.

"Bütün zenginliklere sahip olacaksın," dedi Krampus alaylı bir gülümsemeyle. Ve tüm zenginlikleri ona verdi, derisini yüzmeden önce.


****


Herman bir doktordu, öyle söylüyordu. Ve her bir hastanın ödeme yapması gerekiyordu. Keserdi, asardı, yakardı. İşi bittiğinde, tekrar bunları yapmak için özlem duyardı.

Cerrah bir kasaptı, etten iyi anlardı. Kanlı etlerle beraber, içerdi iki kadeh kaliteli kırmızı şarabı. Açlık bedenini, zihnini ve ruhunu aldı. Yine de bu kötülük, asla durmadı.

Herman yalnızdı, sandalyede oturuyordu. Tüm bu insan etleri oldukça şişmanlatmıştı onu. Uykuya daldı ve horlamaya başladı, taa ki sinirli bir Krampus belirene kadar kapının yanında.

Herman kımıldayamadı, korkudan altına kaçırdı. Krampus dudaklarını yaladı ve keyifle mırıldandı. Önce gözlerini çıkardı, Herman artık göremiyordu. Sonra dilini çekip aldı, yumuşaktı.


Yılbaşı keyiflidir, sevgi ve neşe dolu. Ama hepimizin korktuğu kişiyi hatırlaman gerek, kibar olman, sevgi göstermen ve bu yazıyı önemsemen. Yoksa Krampus seni bulur ve sıradaki sen olursun.


****


Polis katili adalete teslim edebilecek herhangi bir kanıt arıyor. Bu sabah yakınlardaki bir kasabada 3 ceset daha bulundu.

28 Aralık 2020 Pazartesi

Everything will be okay

Normal şeylerle başladı. Daha küçük ölçekli yerlerde uyanmak. Kanepede uyuya kalıp yatağımda uyanmak.

Annem yüzünü çevirip tartışmanın sonunu işaret eden bir gülümsemeyle bana her zaman “Oh Randy, senin yaşındayken ben de öyleydim.” derdi.

Bazen bunu yapanların ebeveynlerim olduğunu düşündüm; ancak bunu hangi dürtü ile yapacaklardı? Ben yatağımda mışıl mışıl uyurken beni alıp nazikçe mutfağın zeminine mi yatıracaklardı? Hayır. Bunu yapan bendim. Aşağı yukarı on altı yaşımdayken bunu anlamaya başladılar.

O zamanlar 18 yaşında olan büyük ablam Anne, onun etrafında aylak aylak gezinip inadına onun yanına oturduğumda televizyonun başında uyukluyordu. Bazen uyanık olduğumu düşünürdü; ama ben ertesi gün hiçbir şey hatırlamazdım.

Sonra konuşmalar başladı. Bir yaz gecesi bilgisayarının başındayken odasına girip boş boş bakmışım. Bana sorular sorardı ve her sorusuna evet derdim. Sorduğu her soruya.

“Ran, iyi misin?"

“Evet”

“Neler oluyor?”

“Evet”

Bazen beni bir yerlerde, genellikle uyurken bulurdu. Birkaç kez elbise dolabının içinde buldu. Bana bağırıp dışarı atarken “Lanet uyku hastalığın ya da her neyin varsa, burası özel!” derdi. Çok çekingen biriydi ve uyanıkken, o taşındıktan sonra bile, buna hep saygı duydum. Ama uyurken her şey çok farklıydı. Hiçbir şey belirgin değildi ve hiçbir şeyin önemi yoktu.

Her şeyi denedim. Bir süreliğine uyku tulumunun içinde, fermuarını boynuma kadar çekip, parmakları birleşik eldivenlerle uyudum. Asla işe yaramadı ve daha yabancı yerlerde uyanmaya başlıyordum. Kabul etmeliyim ki, asla evden çok uzaklara gitmedim; ancak evin dışında uyanmak iyice sıradanlaşmaya başlıyordu. Ormanlar, sokaklar. Bir keresinde günlerce uykusuz kaldım ve hayaller görmeye başladım; ama umursamadım. Sadece normal olmak istiyordum.

En iyi arkadaşım Daryn bana çok destek oluyordu, uykusuzluktan beynim patlayacakmış gibi hissettiğim zamanlarda beni hep sakinleştirirdi. Uyumam için ikna ederdi ve beni gözetleyeceğine söz verirdi, çoğunlukla da yapardı. Bazen onun küçük notlarıyla uyanırdım. Şöyle küçük teşvik edici şeyler,

“Her şey düzelecek. -Daryn”

Bu notları evimdeki çatlaklarda ya da yarıklarda düzgünce katlanmış veya iyice buruşmuş şekilde bulurum. Herhangi bir sorunun olmadığını söyleyen notları.

Yine de Daryn ve ben her zaman iyi geçinemiyorduk. Bazen kavga ederdik ve o giderdi. Bu çocuğın bir sürü problemi vardı, belki bir çeşit manik depresif bozukluğu. İşte o zaman kötü niyetli notlar buldum. Bu notlar bana “Defol!” ve “Kendine gel!” gibi şeyler söylüyordu. Sonunda daha da kötüye gitmeye başladı. Onları etrafta buluyordum ve sanki benimle etkileşime geçiyorlardı.

“Seni kimse sevmiyor, her şeyi mahvediyorsun. -Daryn”

Kendi kendime “Ama iyi olmak için çok çabalıyorum.” diye düşünürdüm.

“Ve her denemende başarısız oluyorsun. -Daryn”

“Çok üzgünüm.” diye hafifçe fısıldadım.

“Öldür kendini. -Daryn”

Onunla takılmaya bir son vermeliydim ama sahip olduğum tek şey oydu; daha sonra beni yalnız bıraktı. Sonra soğuk terler dökerek elimdeki uykumda kendimden çaldığım kanla uyandım.

“Bu yüzden değersizsin. -Daryn”

Annie yakında üniversiteye gidecekti. Bir hafta boyunca odasındaki her şeyi yurda götürdüğü için odası gittikçe boşaldı ve en son sadece Annie kaldı. Bir hafta içinde gideceğini söyledi. Aylardır Daryn’den notlar almıyordum. Ama henüz yazacağı notlar bitmemişti.

Mutluydum, yalnızdım ama mutluydum. Artık beni rahatsız edemezdi.

Annie’nin gideceği günden önceki gece, mutlu mutlu yatağa gittim. Güzel şeylerin hayalini kurdum. Şelaleler ve yeşillikler; her şeyin güzel olduğu yerler.

Öğle vakti uyandım. Caddede hiç araba yoktu, bu pek de alışılmadık bir şey değildi; ama odam rezil haldeydi. Gardırobumda göçükler vardı ve kapılarından biri menteşesinden çıkmıştı. Çılgın bir gece geçirmiş olmalıyım; ancak en azından hala yatağımdaydım.

Annie’nin gidip gitmediğini kontrol etmek için hole indim, giderken hiçbir şey söylememişti. Odası doğal olarak boştu; ancak bu sefer bir şeyler farklıydı. Dolabı aralıktı. Dolabını hiçbir zaman açık bırakmazdı, minicik bir aralık bile bırakmazdı. Orası özel bölgesi, sığınağıydı.

İşte o zaman yerdeki küçük damlaları gördüm. Sanki birisi onları özenle yaymış gibi kıpkırmızı pastel lekeler. Bütün yolu aşağı bakarak lekeleri dolaba kadar takip ettim. Kapısına kadar geldim ve parmaklarımı kapının kenarına sardım. Yavaşça ileriye doğru ittim.

Annie oradaydı. Ezilmiş ve dövülmüş, boynundaki damarları patlamıştı. Halı artık kuru ve kırık beyaz değildi; nemli ve kıpkırmızıydı. Bir hayvan tarafından parçalanmış gibiydi.

Ve onu gördüm. Göğsündeki, Daryn’in her zaman gurur duyduğu dikkatli ve özenli katlanmış notu gördüm; ama imza farklıydı.

Ve sonra her şey gün gibi ortaya çıktı. Her şey apaçıktı ama hala bir şekilde inanamıyordum.

Daryn değildi. Hiçbir zaman Daryn olmadı.

Kendime gerçekleri açıklarken gözlerimi sıkıca yumdum. Donuk gözler ve titreyen parmaklarla notu son bir kez daha okumak için göz kapaklarımı açtım.

“Her şey düzelecek. -Randy




Ç/N : anlamayanlar için, Daryn, Randy'nin harflerinin yerinin değiştirilmiş hali. yani Daryn aslında Randy.

son iki çeviri için yardımcım Cornelia'ya teşekkürler.^^

21 Aralık 2020 Pazartesi

The Visitor

Size çocukluğumla ilgili bir hikâye anlatacağım; ancak olayların yaşanıp yaşanmadığından tam olarak emin olmadığımı kabul etmeliyim. Günümüz insan anlayışının ötesinde şeyler olmayabileceğini kabul etmeme rağmen her ihtimale karşı bu hesaba bu yazıyı yazmak zorundayım.

Bu hikâyede olabildiğince nesnel kalmak için elimden geleni yapacağım.

Anlatacağım ilk olay Ocak ayında yaşanmış olmalı, hatırladığım kadarıyla kış tatilinden hemen sonraydı. O zamanlar dokuz yaşında olmalıyım; çünkü o olayı dördüncü sınıftaki öğretmenim Bayan Jay’e anlattığımı hatırlıyorum.

Uyuyor muydum yoksa uyanık mıydım, tam emin değilim. Neyse, bir ses duydum, tırmalama sesi. Neredeyse belli belirsizdi; ancak ses gittikçe yükseliyordu. Ses yeterince yükseldiğinde holden annemin odasına doğru kaçtım ve onu gördüm. Onun ne olduğunu tam olarak açıklayabilir miyim emin değilim. Sürekli değişen bir balçık yüzeyi kadar bile bir formu yoktu. Tek özelliği mat balçığın üzerindeki ahtapotun vantuzları gibi görünen şeylerdi.

Çığlık atmadım. Nedenini açıklayamam; ancak gerçekten korkmamıştım bile. Yüzeyinin formu ta ki bir ağız belirip benimle konuşana dek sürekli olarak değişti. Sesi insan sesi gibi olmamasına rağmen benimle İngilizce konuştu. Daha önce duyduğum tırmalama sesi ile aynı sesle hırladı. “Kaç yaşındasın” diye sordu. Ona yaşımı söyledim ve bana verdiği cevap “Henüz değil.” oldu. Bundan sonrasına ilişkin hiçbir şey hatırlamıyorum. Uykuya dalmış olmalıyım; çünkü bu olaya ilişkin bir sonraki hatırladığım şey ertesi gün olanları anneme anlatıyor oluşum. Birkaç yetişkine ziyaretçimden bahsettim; hepsi de, her ebeveynin, öğretmenin ya da büyükbabanın yapacağı gibi, bana bunun bir rüya olduğu yönünde güven verdiler, ve evet öyleydi.

Yıllar sonra benzer bir deneyim yaşamamış olsaydım bu hikâyenin sonu olabilirdi. Bu olayın Ocak’ta yaşandığına eminim. Yine bir tırmalama sesiyle uyandırıldım. Bir önceki karşılaşmamız hakkında pek de düşünmemiştim; ama bu sesi duyar duymaz, o gece yaşananlar zihnime hücum etti. Yatakta doğruldum ve yaratık oradaydı. Aynı hatırladığım gibiydi; ama bu sefer ilk karşılaştığımız zamanki sakinliğimi hissetmedim. Her ne kadar korkmasam da, kendimi rahat da hissetmedim. Yine o boşluktan bir ağız belirdi ve “Kaç yaşındasın?” diye sordu. Yaşımı söyledim ve “henüz değil” diye cevapladı. Daha önceki sefer gibi, yine daha fazlasını hatırlamıyorum.

Anneme anlattığımı hatırlıyorum. Daha önce anlattıklarımı hatırlamadı; ancak kaygılı gözüküyordu. O kadar endişeliydi ki, beni karabasanlarla ilgili birisiyle konuşturdu. Onunla konuştuğumuz birkaç seanstan sonra, psikolog bu karabasanlarımın muhtemelen seneye liseye başlayacak olmamdan dolayı duyduğum endişeden kaynaklandığını söyledi. Her zaman utangaç, yapayalnız birisi olduğum ve liseye başlama olasılığının canımı sıkıyor oluşundan dolayı bu açıklama makul görünüyordu. Buna dayanarak, bu olayın olduğu zaman on üç yaşında olmalıyım.

Son karşılaşmamız, açık ara en rahatsız edici olanıydı, hatırladığım kadarıyla en iyisiydi. On yedi yaşındaydım ve korkunç bir tırmalama sesiyle uyandım (En azından ben uyandığıma inanıyorum). Bir önceki karşılaşmamızı zaman zaman düşünmüştüm ve bir kez daha bu sesi anında tanıdım. Bu sefer canavarı gördüğümde farklı hissettim, çok büyük bir korku. Bu derin korkuyu daha önce hiç hissetmemiştim, umarım bir daha da hissetmem. Yaratık bir saniye bekledi ve o soruyu sordu. “Kaç yaşındasın?” Dona kalmıştım, nefesim kesilmişti. Birkaç dakika geçmiş ve yaratık sessizce cevabımı bekliyormuş gibi hissettim. Sonunda cevap verecek cesareti toplayıp cevapladım ve “Bir sonraki sefere” diye cevapladı. Her zamanki gibi ertesi gün uyanışımdan başka hiçbir şey hatırlamıyorum.

Bu sefer o gece yaşanan olaylardan birini bildiğimi söyledim. Yine de, sürekli olarak o geceyi düşündüm. Paranoyakça o cevabın ne anlama geldiğini sorguladım. Bunu çözdüğüme inandığım için şu an bunları yazıyorum ve çıkarımlarım korkunç. Hala yapabiliyorken bunları paylaşmalıyım.

Umarım yanılıyorumdur. İlk karşılaşmamızın bir çocuğun hayal ürünü olduğunu, ikincisinin ergen anksiyetesi olduğunu düşünmek isterim; ancak üçüncüsü neydi? Belki de bu olaylar sadece herkesin bir zamanlar başına gelen tekrar eden rüya fenomenidir. Ya da, belki de bu olaylar hiç yaşanmadı. Ne de olsa, akademik eğitimim bana insan zihninin anılarına dair parçalardan bir şeyleri silmeye, eklemeye ya da değiştirmeye oldukça yatkın olduğunu öğretti. Umarım bu açıklamalardan birisi benim önermeme göre daha doğrudur.

Olaylar dokuz yaşımdan beri dört yılda bir gerçekleşti. Şimdi düşünüyorum da, yaratık beni beş yaşındayken hatta bir yaşındayken bile ziyaret etmiş ve ben bunları hatırlamıyor olabilirim. Sonuncu sefere kadar her karşılaşmamızda bana “Henüz değil” dedi. Eğer doğruysam bir sonraki karşılaşmamız yakında. Şu an 21 yaşındayım ve Ocak ayındayız. Her seferinde aynı gün gerçekleştiğini varsayarsak keşke ziyaretlerin gerçekleştiği günü tam olarak hatırlayabilseydim. Şimdiye kadar her gece daha da paranoyaklaştım. “Bir sonraki sefer”in ne anlama geldiğini bildiğimden çok korkuyorum.  



16 Aralık 2020 Çarşamba

The Last Tale of a Grandmother

 

Ben yaşlıyım.

Şuan, 81 yaşındayım. Ve şuan bunu yasmak için torunumdan yardım alıyorum.

Gördüğün üzere, göçmeden önce itirafım var.

Benim adım Emma, Elisabeth adında kız kardeşim vardı, yada kısaca Lisa. 

Sadece bir yıl arayla doğmuştuk. Onunla çok yakındık ve çok benziyorduk. dışarıdan biri görse tek yumurta ikizi derdi.

Lisa ve ben her zaman çok iyi arkadaş olmuştuk. Her şeyi paylaşırdık, beraber uyurduk aynı odada hatta aynı yatakta. Ta ki ergenliğimize kadar. Her gece birbirimize neşeyle günümüzü anlatırdık. 

Hayatımın ilk 20 yılı Lisa benim bütün dünyam, her şeyimdi. 21 yaşındayken evden ayrıldı, evlendi. Bende birinci sınıf öğretmenliğine başladım, ikimizin de dünyaları ayrıldı. 

Ama arkadaşlığımız bundan etkilenmedi. ebeveyn evine yakın bir yerde ev tuttular. Böylece her gün konuşmaya devam ettik. Her şeyimizi paylaşırdık. 

Bu yüzden Lisa ve kocası Dylan'ın birbirlerini ne kadar sevdiğini biliyorum. Onlar ruh eşleriydi, cennetten gelmiş gibiydiler. O zamanlar erkekler bugün olduklarından çok daha şiddetli ve cinsiyetçiydiler, ama Dylan değil. Dylan duygusal biriydi. Kardeşime karşı nazik, saygılı ve çok iyi.

Biri onları kıskanacağımı düşünebilirdi, ama onun adına çok mutluydum. Ben de kendi hayatım hakkında çok iyi hissediyordum, mutluydum. Öğretmen olmayı sevdim, birçok arkadaşım ve ilgi alanım vardı. Ayrıca, bir kocaya bağımlı olmadan para biriktirmek ve kendi evimi satın almak için hala annem ve babamla yaşıyordum, eski bir hayalimdi. 

Lisa ve Dylan iki yıl boyunca kesinlikle mükemmel bir evlilik hayatı yaşadılar. Eve geldiğinde onunla mutfakta vals yapar ve onu seçtiği ve böyle bir melek olduğu için Lisa'ya teşekkür ederdi. 

Lisa 23 yaşındayken hamile kaldı. Kusursuz mutluluklarının meyvesiydi. Lisa her zaman anne olmayı dilemişti ve bu ona çok yakışmıştı. Çok sabırlı ve nazikti. Çocuklarının ebeveynleri kadar iyi olacağından emindim. 

30 yaşına geldiğinde, zaten üç güzel tombul çocuğun annesiydi. Yine de mutlu olamadı, o mutlu olamayınca bende mutlu olamadım. Ayrıca bende hayatımda olmak istediğim yerdeydim. 

Ayrıldık demek istemem ama ikimizde hayatlarımızla çok meşguldük. Dünyayı gezdim, altı dil öğrendim, enteldim. 

Her yıl aynı elbiseleri kullanarak elma toplamaya gitme geleneği başlattık. Komik ve aptalcaydı, çünkü iki yetişkin bayandık, ama umursamadık. Eğleniyorduk. 

Yıl 1966. Lisa 30 ben 29 yaşındaydım ve Dylan her zamanki gibi üç çocukla evde kalmıştı. Hala bize eğlenmemizi söylediğini hatırlıyorum. Biri 6 biri 3 yaşında çocukla ve bir bebekle annemizin yardımını almıştı. 

O gün elma ağaçlarının tarlasında kalan tek bizdik. Bana tuhaf geldi, ama kız kardeşime yetişemeyecek kadar heyecanlıydım. 20 dakika kadar sonra Lisa titremeye ve terlemeye başladı.

'' Lisa, iyi misin?''

'' Şimdi birkaç haftadır oluyor. Belki de son hamileliğimden sonra bir komplikasyondur. ''

'' Geri döndüğümüzde doktorla görüşelim. '' 

Ama sadece birkaç dakika sonra, her yerden ve her şeyden daha kara bir karanlık çöktü. Onu sardı. Çığlık attı ama o kadar hızlıydı ki sesi boğuk ve mesafeli geliyordu. Karanlık, ağaçların doğal gölgelerine çekildi ve ne kadar bütün tarlayı arasam da, artık bulamıyordum onu. 

Bunu müstehcen, ıslak bir çiğneme sesi takip etti. Karanlık olan şey kız kardeşimi diri diri yiyordu. Bir dakikadan az bir sürede, bu dünyada sevdiğim insandan hiçbir şey kalmadı. Sepette topladığı değerli elmalardan başka hiçbir şey...

Travma geçirdim, harap oldum. Hissettiklerime uygun cümle bulamıyordum. Ama ne yapmam gerektiğini biliyordum. Ben de elmaları topladım, ağlayarak eve gittim ve saçımı kestim. O andan itibaren ben artık ben Elisabeth'im. 

*     *     *     *     *

Benim için sonuçlarının ne olduğunu biliyordum.

Kariyerim ve kişisel hedeflerim boşa gitmişti.

Artık üç çocuk annesiydim.

Ve saygı duyduğum ama aşık olmadığım iyi bir adamla evli.

Ama bunu onlar için yapmak zorundaydım. Çocuklar anneleri olmadan büyüyemezler. Dylan, Lisa olmadan çürüyecekti. Onun bütün dünyasıydı. O, çocukların bütün dünyasıydı. Cehennem... O hala benim dünyam gibiydi. 

Lisa sadece daha parlak parladı. Kıskançlık bile edemezdin, çünkü herkesi ışığında karşılar, onları neşelendirirdi. Hayatımın her dakikasında ona baktım. 

Ben daha az özlenirdim. İnsanlar daha az acı çekerdi. Hayatımdan vazgeçmek, ödemek istediğim bir bedeldi, bu yüzden insanlar Lisa'nın korkunç kaybını yaşamak zorunda kalmayacaktı.

Zaten kendi evimi satın almış olmama rağmen içgüdüsel olarak aileme gittim. Eski yatak odamızda, hıçkırıklar arasında saçımı keserken babam kapıya geldi. 

'' Emma, bir şey mi oldu? ''

gözlerimdeki bakış beni anlamasına yetmişti..

'' Lisa gitti mi? ''

Başımı hafifçe salladım.

'' Onun yerini alıyorum. Lütfen kimseye söyleme, insanlar beni fazla özlemez ama o.. ''

Bana sıkıca sarıldı.

'' Tatlım, bu yaptığın çok güzel. Ben ikinizi de eşit seviyorum. Keşke bunu size daha önce söyleseydim. Ailemiz ne olduğu anlaşılmaz bir şey tarafından avlanıyordu. Ne olduğunu ben bile anlamıyordum. Karanlık duman, gölge gibi bir şeydi. Birisi için geldiğinde onu alırdı, korumak imkansızdı. '' O da ağlıyordu. '' Keşke sizi koruyabilseydim kızım. Gerçekten yapardım.''

'' Sorun yok, sakin ol baba. Sorun yok..''

Bundan sonra hayat devam etti. Polise kız kardeşimi alan bir 'gölge' gördüğümü söyledim ve bunu açıkça birinin onu gizlice kaçırdığı şeklinde yorumladılar. Arama aylarca devam etti ama hiçbir ipucu olmayınca durduruldu. Kayıp kişi posterleri sokaklardan kaybolmaya başladı, yerini yeni kayıplar veya bir tür reklam aldı. 

'Emma' hiç olmamış gibiydi.

Bir yıl sonra ailem sembolik bir cenaze yaptı. Boş tabutu toprağa verdiler. Uzun süre yas tuttum. Bu adamı sevmeyi öğrenmek için çaba sarf ettim. Yeğenlerimi çok sevmiştim ama kendimi asla anne tipi olarak görmedim. Bunu çok iyi öğremeliydim. 

Sanırım Elisabeth olmakta çok iyiydim. Dylan'ı sevmeye bile başlamıştım. İki çocuk doğurdum. kardeşimin çocuklarını ne kadar sevdiysem onlarıda o kadar sevdim. Evimi ve işimi kaybettim ama bir ailem ve yeni hayatım oldu.

Babam sırrımızı mezara götürdü. Annem ölüm yatağındayken ne olduğunu itiraf ettim. Ama bunun dışında kimse gerçekte kim olduğumu bilmiyordu. 

Beş çocuk yetiştirdim. Beş çocuğumdan tam on iki torunum oldu. Hatta 2 tane de torun çocuğunu gördüm. Dylan 5 yıl önce öldü. Ona hiç söylemedim. Kurduğum yalan sayesinde çok iyi bir hayat yaşadı. 

Şimdi bunu aileme ve dünyaya söylüyorum çünkü Dylan da gittikten sonra hiçbir anlamı kalmadı. 

Son zamanlarda, her gün terliyorum ve titriyorum. Bir kıyamet ve ağırlık hissi beni ele geçirmeye başladı. Yaşlılıktan olabilir, ama durumun bu olduğunu sanmıyorum.


1rm1k