9 Haziran 2021 Çarşamba

I Investigate Disturbing Cases: Here Are My Stories - The Hermit

Robert Evans'ın bir sözü vardır: "Bir hikâyenin üç tarafı vardır. Senin, benim ve gerçek." Benim mesleğimde, gerçeğin nadiren nesnel bir bakış açısı olduğunu anlıyorsunuz. Örnek vermek gerekirse, kanlı bir dövüş bir tartışmanın sonucudur. Bir taraf kendini koruduğunu iddia eder. Diğeri ise acımasız bir saldırı olduğunu söyler. Bir kamera, bir adamın bir başkasını o anlık sinirle saldırırken gösteriyor. Dosya kapandı değil mi? Ömür boyu sürmüş bir arkadaşlık. İhanet. Gerginlik ayları. Tehditler. Bir köpürme. Belki saldırgan hayatının tehlikede olduğuna gerçekten inanmıştı ve en küçük hareketi bile bir yumruğun başlangıcı zannetmişti. Belki öfkenin olayda onu ele geçirmesine izin vermiştir. Ya da ikisinden de biraz. Buradaki nesnel doğru nedir? Ve bu doğru kimin için geçerli?

Polis olduğunuzda, "doğru" konusundaki ayırtıları anlamanız gerçekten önemlidir. Ve bu ayırtıların gücünü anlamak daha da önemlidir. Sadece birinin bir olay hakkında hatırladıklarının kesin olup olmadıklarını ayırt etmek değil, belirli bir cevabı alabilmek için yalan söylemek gerekir. Zamanla hepsine alışıyorsunuz. Benim ve soruşturmalarım için bu özellikle doğrudur. "The Watcher" diye adlandırdığım kişinin soruşturmasından beri birçok davaya atandım. Çoğunluğu ya olaysız ya da resmi olmayan bir resmi rapordan başka bir şey yapılamayacak kadar kontrolden çıkmış davalardı. Ancak bu süre boyunca, Memur Ryan bir şekilde şefin gözüne girmeyi başarmışken ben gerçek suçlar ve olağandışı olaylara bakmak arasında gidip geliyordum. O da karşılığında bazı soruşturmalarımda bana eşlik etme imkânı buluyordu.

Bir keresinde, hayatımda gittiğim en korkunç lunaparka bir yolculuk yaptık. Adı da yanlış hatırlamıyorsam Cheesy's World'dü. Gerçekten, oradan ayrılmaya karar vermeden ve şefe her şeyin yolunda olduğunu söylemeye karar vermeden orada aşağı yukarı on dakika durabildik. Cheesy's'in hâlâ orada olduğundan emin değilim ama her şekilde ben hikâye yerini anlatabilecek bir adam değilim. Önemli olan, Memur Ryan ve ben hatırı sayılabilecek bir süre beraber olduk ve kuşkusuz... Ona ısınmaya başladım.

Bu ilişkimizden dolayı onu bir sonraki davamda şahsen istedim. Bir adamın bir hastanedeki akıl sağlığı koğuşuna izinsiz girmesiydi.

Güya adam koğuşta bir kaç defa görülmüş. Hastalardan birisine göre adam tavanda oturuyormuş. İlk başta bu ifadeler çok dikkate alınmamış ama güvenlik görevlilerinden biri çıplak bir adamın bir duvara tırmandığı ve bir havalandırma deliğinden içeri girdiğini gördüklerinde bizi aradılar.

Normalde, devriye memurları bu tip çağrılara cevap verirler. Ama bu "adam" hakkındaki görgü tanığı bilgileri yetki zincirini tırmanınca ben çağrıldım. İnsan dışı yüksek çığlıklardan, kilitli odalarda maddeleşmelere kadar bu olay benim ilgimi çekmekle beraber rahatız da etti.

Memur Ryan ve ben hastaneye geldiğimizde işler şimdiden hareketlenmişti. Katı boşaltmamız ve birçok polis memuru çağırmamız için açıklamalar çoktan yapılmıştı. Gelmemizin ardına akıl sağlığı koğuşlarına açılan birkaç koridordan geçtik.

Güvenlik görevlisi bizi “Eski Hastane” denilen bir yere götürüyordu. Görünüşe göre eskiden ana binalardan birisiymiş. Hastane yenilenmeye ve büyümeye karar verdiğinde eski binaların üstüne yenilerini inşa etmişler. Bu hastane için iyi olsa da eski kısmı fark edilir bir biçimde bakımsız bırakmış.

Bunun ilk işaretleri akıl sağlığı merkezinin ana lobisine inmek için kullandığımız çürümüş asansörde görülebiliyordu. Kabul etmeliyim ki, kim bilir ne kadar zamandır kullanılmamış bir asansörle aşağı inmek biraz rahatsız ediciydi. Paslı asansörün gıcırtı ve iniltileri sadece korkumu daha da artırdı.

Biz inerken Memur Ryan görevli ile biraz konuştu. Görevli hastanenin nasıl fazla oksijen tanklarının Eski Hastane’nin deposunda sakladıklarından bahsetti. Tankların sınırlılığının kontrolü için genelde kontrol yapardı. Bu kontrollerden birinde, onun “the hermit” dediği kişiyi ölü bir fareyi yerken gördüğünü iddia etti.

Bu hikaye biraz midemi kaldırdı ama görevliyi dinlemek Memur Ryan’ı rahatlatıp benim de stresimi bir anlığına aklımdan uzaklaştırdı. Her zaman o adamın herkes tarafından sevilmesini inanılmaz bulurdum.

Ama kapılar tekrar açıldığındaki 60’lardan kalma hiç değişmemiş gibi görünen lobiyi görünce stresim tekrar arttı.

Dedektif Eveline Joss sabırla bekliyordu. Arkasında ise daha önceden şefe eşlik ederken gördüğüm memurlar vardı. Dedektif Joss’un saçı topuz şeklinde bağlanmıştı. Lacivert kıyafeti ve koyu renk makyajı, açık teni ve burnundaki seyrek çilleriyle çelişiyordu. Ve tabii ki… Kaşları çatıktı.

“Buraya gelmen çok uzun sürdü, Smith.” Bunu görülebilir bir hayal kırıklığı ile söylemişti. “Katı tehlikeli kişi yüzünden çoktan boşalttık. Beni işinin geri kalanını yapmak zorunda bırakmayacağını ve bana onu yakalamada yardım edeceğini umuyorum.”

“Hepimiz pist yıldızı olamayız, Dedektif Joss.” Şaka yaptım. “Ayrıca buraya evrenin ısı ölümünden önce geldik ve bana göre bunu açığa çıkarmak için yeterli vaktimiz var. Rica ederim.”

Gözlerini devirdikten sonra dikkatini Memur Ryan’a verdi. “Merhaba Barry, nasılsın? Eşin ve kendin için yeni bir yer bulabildin mi?”

Memur Ryan başını salladı, “Aslında bulduk! Buranın kuzeyine on kilometre uzaktaki bir site yeni bitti. Oraya taşınmayı düşünüyoruz.”

“Bekle, Barry?” Araya girdim. “Bunu neden bilmiyorum? Siz ne zaman bir birinize yakın oldunuz?”

Omuz silkti. “Sadece bazen konuşuyoruz sanırım. O havalı adamım.”

Dedektif Joss’a baktığımda bir kaşını kaldırdığını ve yarı güldüğünü gördüm.

Görevliye döndü ve dedi ki, “Beni buraya indirdiğin için teşekkürler Davis. Buradan sonrasını biz hallederiz. Eğer yukarıda asansör dışında bekleyenlerin olmasını istiyorsan iyi olur. Ama sizin burada hiçbir şeye karışmanızı istemiyoruz.”

Başını salladıktan sonra asansöre döndü ve asansör kapıları kapanmadan önce basitçe el salladı.

“Bir dakika. Onların yukarıda mı beklemelerini istiyorsun?” diye sordum. “Bu adamı kimse fark etmeden nasıl dışarı çıkartacağız?”

Dedektif Joss onu takip etmemizi işaret etti. Hiçbir şey söylemeden bizi karanlık bir koridordan geçirip koridorun sonunda üzerinde “Çıkış” yazan bir kapıya götürdü.

“Hastaneye açılıyor. Onu hiç kimsenin görmemesi için onu buradan geçirebileceğimizi düşünüyorum. Ve sonra-”

“Bekle…” Şüpheyle söyledim. “Bu hastane büyük bir ana yola 2 kilometreden daha az mesafede ve sen onu dışarıya mı götürmek istiyorsun?”

Keskin bir şekilde nefes verdi. “Hayır, onu öldüremeyeceğimizi hesaba katarsak, arkada kamyonlu birkaç adamımız var. Umuyorum ki onu şehir dışına çıkarıp ağaçlık bölgede kaçmasını sağlayabiliriz. Ama çok zamanımız yok. Şef bu adamı daha önce görmüş ve tam bir kaçış uzmanıymış. Umabileceğimiz en iyi şey, gözden ırak olan gönülden de ırak olur.”

“Gözden ırak olan gönülden de ırak olur.” diye alay ettim. “İnsanları gerçekten kolladığımıza sevindim.”

Omuz silkti. “Evet, yani. Daha fazlasını yapmak isterdim ama…”

“Canavar savaşçıları değiliz. Biliyorum. Yine de, sadece boş geliyor.”

Dedektif Joss the hermit’in nasıl tüm kapalı alanlara girme alışkanlığı olduğundan bahsetmeye başladı. Dışarı çıktığımızda Memur Ryan kamyonun dorsesine atlayacak gibi görünüyordu.

Oradan da bizi Eski Hastane’de gezdirdi. Görecek fazla bir şey yoktu. Her şey küçük bir kata kapatılmıştı. İlk önce ana kabul yeri ve yaşam alanından başladık. Onun sağında camdan sürgülü bir kapı terasa açılıyordu ve karşıda üç tane koridor vardı. En uzaktaki, kilitli bir kapının ardındaki hasta odalarına açılıyordu. Ortadaki, içinde güvenlik merkezi ve daha da aşağıda birbirinden ayrı olmayan odalar barındırıyordu.

Son koridor en ilginciydi. İlk bakışta temizlik odası kapıları gibi görülebilecek birkaç kilitli kapı ve bir fıskiye vardı. Memur Ryan ile güvenlik görevlisinin konuşmasını düşününce, koridorun sonundaki kapı en çok merak uyandırandı.

İçeride ıvır zıvırların çevrelediği üst üste yığılmış birkaç oksijen tankı buldum. Bilmeyenler için, oksijenin kendisi yanıcı olmadığı halde yanıcı maddelerin etrafında çok tehlikeli olabilir. Bilime çok girmemekle beraber oksitleyici bir gaz olduğu için hali hazırda yana bir ateşin daha da körüklenmesine neden olabilir. Bir basınçlı tankın yırtılmadan dolayı patlamasının ciddi hasar vermesinden hiç bahsetmiyorum bile. On yirmi tanesi felaket olabilir. İsterseniz beni bilim koşunda düzeltin ama her şekilde bu OSHA standartlarıyla uyuşmazdı. Sadece bu da değil. Tavanda da küçük bir delik var gibi gözüküyordu. Belki bir giriş noktasıydı?

Telefonumla birkaç fotoğraf çektim. Dedektif Joss ve Memur Ryan’ı keşfim hakkında bilgilendirdim ama ikisi de çok önemsemediler.

Dedektif Joss konuşmaya başladı, “Tamam. Barry, şurada olmanı istiy…”

Cümlesini bitiremeden telsizinden bizi izlemekle görevli memurlardan geldiğini düşündüğüm bir ses duydum. Güya terastan gelen yüksek bir ses duymuş ve incelemeye gittiğinde birinin dışarıda oturduğunu görmüş.

Ana koridora doğru koştuk ve teras kapısında duran bir memur gördük. Dedektif Joss onunla konuşmaya davrandı ama tek odaklanabildiğim şey dışarıda cenin pozisyonunda oturan figür oldu.

Vücudu büyük olmasına rağmen cılızdı ve şişmiş bir midesi vardı. Kafası ortalama bir insanınkinden iki kat daha büyüktü ama çoğunlukla ileriye dönük kaşlarından kaynaklıydı. Çatık kaşlarının derin kırışıklıkları ve ince, boncuk gözlerine inen telli siyah saçları vardı ve bize derin bir nefretle bakıyordu.

Rahatsız edici görünüşüne rağmen insan gibi görünüyordu. Bu uzun açıklamanın ne için olduğunu kestirmek zordu. Evet izinsiz girmek bir suçtu ama sadece bir insan adam için bir hastanenin tam bir kanadını boşaltmak? Bu garipti. Bu birkaç devriye memuru tarafından kolayca halledilebilirdi.

Memur Ryan’ın da böyle hissettiğini anlayabiliyordum ama Dedektif Joss endişeliydi. Konuşmak için geldiğinde neredeyse yüzüne gülüyordum.

“Bu aradığımız adam öyle mi?” dedim sırıtarak. “Muhtemelen evsiz. Belli ki yardıma ihtiyacı var ama her şeyi onun için mi getirdik?”

O aynı fikirde değildi. “Bu adamı hafife alma Smith. Yaklaşırken ikinizin de tetikte olmanızı istiyorum. Bir anda ateş etmeye hazırlıklı olmalıyız.”

“Ciddi misin?” diye alay ettim. “Son zamanlarda çok rahatsız edici şeyler gördüm. Bir tehdit görünce anlarım. Çılgın görmedikçe çılgın olarak kabul etmeyeceğim. Eğer silahla apaçık silahsız birinin üstüne yüz kızartıcı oturma suçu için gelirsek ne kadar kötü görünebileceğimizi biliyor musun? İçimizden birinin adamı yanlışlıkla vurduğunu hayal edebiliyor musun?”

“Evet…” Memur Ryan devam etti, “Siz çocuklar henüz teknik olarak çılgınca bir şey yaptığını görmediniz değil mi? Raporlanmış bir tehdit ya da birine saldırısı yok. Tabi ki izinsiz giriş kötüdür ama sadece orada oturuyor. Eğer ona üç polisin silah doğrulttuğunu basına söylerse kötü gözükür.”

Başını iki yana salladı. “Bakın ben… Bunu bilebilecek kadar fazla kez yaptım. Sizin nereden geldiğinizi biliyorum. Ama size diyorum ki, silahınızın kabzasından çıkmasının ve ateş etmenizin mili saniyelik bir farkı bile ölüm ile yaşamınızın farkı olabilir. Eğer sadece bir adam olduğu ortaya çıkarsa kim inanacak ki…”

“Hayır!” Az daha bağırıyordum, “Bu bizim standardımız değil. Biz bundan ya da en azından bundan daha iyi olmalıyız. Hikayeleri ben de duydum ama elimizde gerçekler olmadan tahmin yürütemeyiz.”

Herkes bir süreliğine sessiz kaldı. Dedektif Joss ile aramızdaki gerginlik fark edilebilirdi. Memur Ryan, her zaman yaptığı gibi ortamı yumuşatmaya çalıştı, “Yani…İki birden üstündür? Matematiğim genelde berbattır ama kazandığımızdan eminim yani… Yaşasın? Silah yok.”

“Öyle olsun.” Dedi Dedektif Joss dişlerini sıkarak. Önceden konuştuğu memuru çağırdı. “Murray, ‘arkadaşının’ seni göremeyeceği bir yere geç. Eğer herhangi bir şey olursa öldürmek için ateş et.” En azından bu konuda anlaşabiliriz.

Yaklaşırken elimi şok silahına attım. Memur Ryan sağımda aynını yaptı ve Dedektif Joss solumda eli silahındaydı.

Teras kapısını açtık ve istenmediğimizi hissettiren belirgin bir his vardı. Adam hiç kıpırdamadı ve bir şey söylemedi ama sadece varlığı bile bize gitmemizi söylüyor gibiydi. Kabul etmeliyim ki onunla konuşmaya çalışırken biraz boğazım düğümlendi.

Ne yazık ki Memur Ryan durumun tehlikesine varmayıp ilk iletişimi kurma hatasına düştü. “Merhaba adamım. Sen burada olduğun için çağırıldık ve hastane çalışanları buradan ayrılmanı istediklerini belirttiler. Eğer sana birkaç kıyafet vermemizi ya da seni başka bir yere götürmemizi istersen sana seve seve yardım ede…”

“Hayır!” The hermit’in çakıllı sesi bizi bir an için yerimize çiviledi. Ses patlar gibiydi ama sanki kelimelerine zar zor güç katıyordu.

Bir anlığına Dedektif Joss’a baktım ve elimle silahımı sıkıca tutarken kendimi onu taklit ederken buldum. Bu adamın insan olmadığının bilincine yavaş yavaş varmaya başlamıştım ve ona silah ile yaklaşmama fikrinde direterek ölümcül bir hata yapmıştım.

Memur Ryan’ın kendine gelmesi bir dakika sürdü. Gergin bir şekilde güldü ve devam etmeye çalıştı, “Ben… Özür dilerim. Dinle, ‘hayır’ cevabını kabul edemedim. Eğer hastane çalışanları senin gitmeni istiyorsa gitmelisin. Bize yardım etmeni bu işi kolaylaştırmanı is…”

“Hayır!” diye kükredi. “Burası benim lanet olası evim!”

Neler olduğunu anlamaya çalışırken inanılmaz bir hızla öne zıpladı. Az önce yerde otururken bir anda Memur Ryan ile birlikte yerde yuvarlanıp yüzünü yumrukluyordu.

Dedektif Joss çoktan silahını çıkarmıştı ama Memur Ryan’ı vurma riskine girmeden temiz bir atış yapamazdı. İçgüdüsel olarak, “Ateş etme” diye bağırdım ve the hermit’i betona sermeye çalıştım. Sadece güçlü değildi. Aynı zamanda da yağ gibi bir sıvıyla kaplı olması onu tutmamı zorlaştırıyordu. Gençliğimde biraz güreş yapmıştım ama bu maç için hazır değildim. Sonunda üstten yolunu buldu ve büyük bir patırtı sesi duyulduğunda büyük ellerini yere vurmak üzereydi. Ve tekrar duyuldu. Ve tekrar.

Aniden bir irin nehrinin yüzümü yıkadığını hissettim. Göğsümde oturmasından kaynaklanan baskı üstümden kalktığında Dedektif Joss’un onu öldürdüğüne dair olan ya da olmayan yaratıcıya dua ettim.

Evini aniden terk etmemiz gerektiğini söyleyen sesli komutu duyduktan sonra hiç bu kadar rahatlamamıştım. Yukarı baktığımda onun binaya gire bir havalandırmadan içeri girdiğini gördüm.

Onun nerede olduğu bir merak konusu olsa da benim dikkatim birkaç metre uzakta kanlar içinde yatan ortağıma ilişti. Ona doğru koştum ve aldığı hasar görülebiliyordu. Kesikler, ezikler, kırılmış dişler ve kötü bir şekilde kırılmış bir burun.

“Kahretsin!” diye bağırdım, “Eveline, onu ayağa kaldırmama yardım et!”

Memur Ryan’i içeri taşıdık ve onu yukarı çıkarılıp hastane çalışanları tarafından yardım edilmesi için Memur Murray’e teslim ettik. Onunla beraber gidememem içimi acıttı. The hermit’e silahla yaklaşmamayı teklif eden bendim. O aptalca karar yüzünden Memur Ryan’ın plastic cerrahi gerektirecek kalıcı beyin hasarı olabilirdi.

Yapmamız gereken bir iş vardı ama kendimi aptallığıma kaptırmamak zordu. Dedektif Joss ona gelmem için bana yer açacak kadar nazikti.

Kendimi toparlamam biraz zaman aldı. Onu dışarıda sigara içip beklerken buldum.

“Ne zamandır içiyorsun?” diye sordum.

Külleri döküp bir fırt çektikten sonra, “İçmiyorum. Yani genelde. Ama bu davalarda bulundukça, düşünmeme yardım etmesi için bir iki tane yakıyorum. Ya da şeyle uğraşmak… Bilirsin…” Bana döndü ve bir çakmak çıkardı. “Durmak istiyorum yani buyur. Başka yok. Eğer bir tane içmek istersen daha içemem.”

“Hediye”yi kabul ettim ve duvara yanına yaslandım. “Yani o şeyi bulup vücudunu kurşunla dolduracağız değil mi?”

Başını iki yana salladı. “Barry’e yaptıkları için ondan intikam almak istiyorsun değil mi? Güven bana ben de senin gibiydim. Ama bu işe yaramayacak.”

“Ne demek işe yaramaz? Onu vurduğunda şişme bir domuz gibi kanadı ya da ‘irin kanadı’. Aramıza bir memur alırsak mermilerimiz onu alt etmeye yeter. Yetmezse daha büyük silahlar getiririz.”

“İkimiz. Memur Zhang’ın asansörü koruması gerekiyor. Onu geçtim şok anında bir şeyi atladığını düşünüyorum Smith. Neyin arasında olmalıydım? 7 metre mi? O lanet şeyi tabancamla üç kez vurdum. Üç yakın atış.”

“Oradaydım. Ve?”

“İrin kesildikten sonra hiç yara yoktu.”

Bu bilgi beni dondurdu. “Ben… Ben anlamıyorum. Belli ki canı yaralanmıştı. Nasıl bir yara olmaz?”

Omuz silkti. “Hiç kendini tamir eden kumaş duymadın mı? Delsen bile deliği hemen arkasından kapatabilirler. Mermiler kesinlikle içeri girdi ama ona bakarak bunu söyleyemezsin. Kafandan üç tane plastik mermi yedikten sonra ayağa kalkabiliyorsan, onun verebileceği hasarı düşünebiliyor musun? Ona mermi yağdırmanın onu sadece rahatsız etmeye yaradığını düşünüyorum. Bizim kesin bir çözüme ihtiyacımız var.”

Bunu dinlemek ıstırap vericiydi. Arkadaşımın intikamını almak istedim ve bir kez olsun bu korkuyu öldürebilmek için bir yolumuz olduğunu düşündüm. Biraz zaman alsa da başka bir yönteme yönelmem gerektiğini biliyordum. “Evet, şimdi ne yapıyoruz?”

“Orijinal plan.” dedi omzuma dokunurken. “Barry’nin güvenlik merkezini yönetmesini isterdim ama o olmadığı için benim yapmam gerek. Telsizini açık tut. Onu katta nerede gördüğümü söylerim. Eğer onu kamyonlara açılan kapıya doğru kovalayabilirsek iyi oluruz. Sanki bir sineği camdan çıkarmak gibi.”

Kabul etmeliyim ki, saçma bir plandı. Genel planı anladıysam da bir süper hermit ile birlikte diken üstünde saklambaç oynamak baya tehlikeli gözüküyordu.

Tehlike onu koridorun sonundaki güvenlik merkezinin orada dikilirken gördüğümde anında gerçek oldu. Silahımı onun tarafına çevirip olduğu yerde kalmasını söyledim. Konuşurken göz temasını hiç bozmadı, “Siz ikiniz evime izinsiz girdiniz. Ya gidersiniz ya da sonuçlarına katlanırsınız. Mülkümü koruyacağım.” Bir anlık duraksamadan sonra ister inanın ister inanmayın, o sanki yer çekimi isteğe bağlıymış gibi duvara tırmanıp başka bir havalandırmaya girdi.

Fizik kurallarının açıkça ihlali Dedektif Joss’u hiç etkilememiş görünüyordu. O gittikten hemen sonra güvenlik kameralarını açmaya gitti. Her şeyi hazırladıktan sonra planı tekrarladı. Onu takip etmek ve hermiti binadan dışarıya çıkarmak. Kurşunların en azından onun canını acıttığını biliyorduk ve bunun tehdidi bile onu kamyonlara çekmek için yeterdi. Bunun ne kadar “kolay” olduğunu söyledi ve ilk başta haklı olduğunu düşünmüştüm.

Biraz zaman alsa da hasta odalarının bulunduğu koridorda hareket gördük. İşte buydu. Oraya doğru giderken tabancamı dümdüz doğrultmuştum ve bunun “kolay”dan son derece uzak olduğunu hissetmekten kendimi alı koyamıyordum.

Kapıya doğru ilerlerken içeride ne olduğuna bakmam gerekti. İçeride hasta odaları açıktı ve sağdalardı. Aynı zamanda karşı tarafta küçük bir mutfak, minik bir televizyon ve hemşire masası vardı. Küçük ve çirkin görünen bir koridora sıkıştırmak için çok fazlalardı ama yine de boştu. “Hiçbir şey görmüyorum,” diye telsizime konuştum. “Yer mi değiştirdi?”

“Olumsuz. Solundaki hemşire bölümünde çömeldi. Galiba sana pusu kurmayı planlıyor.” diye cevap verdi.

Odaları kontrole ederek masaya doğru yürüdüm.  Kalbim hızla atıyor, kaşlarımdan ter akıyordu. Aklım bunun nasıl kötü sonuçlanabileceği ile ilgili düşüncelerle dolup taşıyordu. Masanın seviyesine geldiğimde derin bir nefes aldım ve o çirkin pisliğe buradan çıkması için bağırırken masaya doğru yürüdüm. Hiçbir şey yoktu.

Hemşire bölgesinden bakarken hiçbir şey göremedim. Onun masanın kör noktasından fırlayıp beni yere sermesi sadece bir meraklı adımdan sonra oldu.

Hemen sağ omzumda keskin bir acı hissettim. Diş etleri çenesinden çıkıp goblin köpek balığı gibi fırlamış, dişleri etime saplanıyordu. Benim acı dolu çığlıklarım onun ısırmasını daha da güçlendirmiş gibi görünüyordu. Neyse ki sol elimdeki silahı hala tutuyordum ve ilk bulduğum şeye birkaç el ateş ettim. Omzumdaki basınç kalktı, o acı içinde geriledi ve bağırsaklarını tuttu. İleri atılıp sağlam omuzm ile onu boş odaya itip kapıyı da arkasından kapattım. Şanslıyım ki eski hastanede geliştirdikler belli başlı şeylerden biri de kapılardı. Kartla açılıyor gözüküyorlardı. Bunun anlamı bir çalışan gelip onu çıkarmadığı sürece hiçbir yere gidemezdi.

Bunun bana yeni bir strateji geliştirebilmem için zaman kazandırdığını ummuştum ama süreki kapıya vurması düşünmemi zorlaştırıyordu.

“Vurmaya devam et!” diye bağırdım. “Ben istemediğim sürece hiçbir yere gidemezsin!”

Tam o anda sessizleşti. Beni biraz süzdükten sonra yüzünü küçük cama dayayıp konuşmaya başladı. “Ve dışarı çıkmamı istemenin tek sebebi beni evimden kaçırmaya çalışmak değil mi?”

“Ben… Ne?”

“Planınız aptal adam.” İşin aslını ortaya çıkardı. “Beni evimi terk etmeye zorlayabileceğinizi mi sanıyorsunuz? Mermileriniz bitecek. Canım yanacak tabi ki. Ama yeterince dayanabilirsem siz ve arkadaşlarınız bana zarar veremezsiniz. Acı çekebildiğimi biliyorum ama acaba çenen kopartılınca yaşayabilir misin?” Durdu ve pencereye sarı bir sıvı tükürdü. “Önce ben sizi avlayacağım.”

Tehdidi bana geri adım attırdı. Biliyordu. Bunca zaman onu yoruluncaya kadar kovalayabilirdik ve bize saldırabilirdi.

Dedektif Joss’un sesi telsizde duyuldu. “Smith, onu orada kıstırdığını görebiliyorum. Dinle, yapman gereken şey…”

“O biliyor.”

“Ne?”

“Planı biliyor. Başka bir şey denemeliyiz. Onu buraya kilitledim ama ben…”

“Smith! Aşağıya bak ve oradan hemen uzaklaş!”

Kafam karışmış bir şekilde denileni yaptım ve iki cılız parmağın kapının kaymaya başladığını gördüm ve sonra elinin… Düşünecek yeterli zamanım yoktu. Çıkışa koştum ve kapıyı arkamdan çarptım. Kapının camından baktığımda kolunun çoktan çıktığını gördüm.

Üç seçeneğim vardı. Çıkış? Hayır, beni dışarıya kadar takip edemezdi. Dedektif Joss’a doğru koşabilirdim. En azından onu birlikte yaralayabilirdik ama o resmen bir kurşun süngeri gibiydi ve karşısında korunmasızdık. Sadece bir gerçek seçenek kalıyordu. Önceden güvenmediğim bir planın başlangıcı kafamda canlanıyordu.  Attığım bir bakış zamanımın neredeyse tükendiğini gösterdi.  Kapının altından bacaklarını çıkarıyordu ve bana doğru hızla geleceğinden emindim.

Telsize konuştum. “Dedektif Joss, senin bulunduğun yere doğru geliyor! Önceki silah ateşi için intikam istiyor! Kamyonun yanında pozisyon al!”

Kısa bir sürede basit bir şekilde “Anlaşıldı.” diyerek cevap verdi. Adam kurtulmuştu ve kapıya doğru koşturuyordu.

Depo odasına doğru koştum. Üç adımım onun bir adımına denk olmalıydı ki onun arayı şimşek hızında kapattığını duyabiliyordum.

Acıya rağmen açıklığa doğru dalış yaptım. Dönerken yere iniş yaptım ve onu yavaşlatmasını umarak bir uyarı atışı yaptım. İşe de yaradı. Mermi isabet etmedi ama boş yere hasar almayı göze alamayacağını biliyordum. Fıskiyenin arkasında pusunca ben de ayağa kalkma fırsatı buldum. Dedektif Joss’un bana verdiği çakmağı çıkardım ve silahımı oksijen tanklarından birine doğrulttum.

“Hey pislik! Git buradan!”

Yavaşça ayağa kalkıp bana doğru yürüdü. Kızarmıştı ve mosmor olduğunu yüzünden anlayabiliyordum. “Aptal adam. Kendini köşeye sıkıştırdın. Küçük bir ateşten korkmam ben.”

Ayağımı yere vurdum. “Küçük bir ateş umurumda değil. Burada alev alabilecek tonla şey var. Sen de öyle düşünmüyor musun? Bu ateş yanarken oksijen tanklarına ateş edersem ne olacağını düşünüyorsun?” Kabul etmeliyim ki, bilimin doğru olduğunda bile emin değildim ama blöfüm onu duraklatmaya yetmiş gibi gözüküyordu.

“Ne yapmayı planlıyorsun?” dedi temkinli bir şekilde.

“Tabi ki de zeki bir adamsın. Uğraştığım çoğu şeyden daha zekisin. Yani anlayabilmen için açıklayayım. Oksijen tankı artı mermi eşittir güm. Ve çokça yanıcı şeyin olduğu eski bir yerde güm olduğunda… Yani… Ateşli bir patlamadan kurtulabilir misin bilmiyorum ama önemi yok. Çünkü çok değerli ‘evin’ kurtulamayacak.”

“Hayır!” diye bağırdı elini öne atarak. “Sen de öleceksin! Bunu yapmazsın! Evime değil!”

Kısmen haklıydı. Bu plan işe yarayacak olsa bile hastanedekilerin hayatlarını riske atmayı göze alamazdım. Ama o işe yarayacağına inandığı sürece önemli değildi. “Evin umurumda bile değil! Ya sen beni öldürürsün ya da patlama. Doğrusunu istersen yapacağın şeyler yerine böyle ölmeyi tercih ederim. Artı… Bundan sonra bir şey yapamayacağını bilmek beni daha çok rahatlatır.” Tetiği biraz sıktım. “Bir adım daha atarsan ve evren üzerine yemin ederim ki…”

“Dur!” diye bağırdı. “Evimi yok etme. Ne istiyorsun?”

“Bak, ben adil bir adamım… Buradan 10 kilometre uzakta birkaç ev var. Oraya nasıl gitmeyi planladığından emin değilim ama onlar boş. Yani bir anlaşma yapalım. Bu evi alamazsın ama belki orada kendine başkasını bulabilirsin. Bunu yaparsan seni kendi haline bırakırız.”

Teklifimi gözden geçirdi. “Eğer gidersem yeni evimden uzak duracak mısınız?”

Cevap olarak başımı salladım. Sessizlik içinde saniyeler geçti. Blöfümü tekrardan değiştirme hissim daha da artıyordu. Ama sonunda, gergin dakikalardan sonra the hermit hiçbir şey demeden tersi yöne gitmeye başladı.

Hayatımdaki en büyük rahatlamasıyla iç çektim ve omzumu tutarak yere yığıldım. Acı daha da artmışa benziyordu.

Dedektif Joss’un sesi telsizden duyuldu, “Smith. Onu dışarı çıkarken gördük ama o küçük lanet şey kaldırımdaki kanalizasyon ızgarasından içeri girdi.”

Sonunda, Dedektif Joss ve şefe her şeyi anlattım. Problemi temelde başka bir yere taşıdığıma bozulmuş ve planı ondan habersiz değiştirdiğime sinirlenmişti. Ama sonuçta benimle gurur duyuyordu.

Şef, hızlı düşünmem konusundaki takdirini daha dışa vurmuştu. Bu sayede onun nerede olduğunu bilip ona göre hazırlık yapacaktık. Ve onunla boş bir evde ilgilenmek, dolu bir hastanede ilgilenmekten daha iyiydi.

Yaşadığım onca şeyden sonra ve hâlâ uğraşmam gereken şeyler olduğu halde hâlâ aklımı kurcalayan bir şey vardı.

Şef ve hastane çalışanları ile işlerimi bitirdiğim zaman Memur Ryan’ın hali hazırda bir odası vardı ama onu görmeme izin verilmedi… En azından resmi olarak.

Çalışanlardan gizlice Memur Ryan’ın odasına girdim. Beni görenler de rozetimden dolayı çok soru sormadılar. Zor durumdaydı ve ve hali hazırda ağır ilaçlar alıyordu ama en azından kendindeydi ki bu da iyiye işaretti.

“Memur Ryan… yani… Barry…” diye başladım. “Bek, özür dilerim adamım. Batırdım. Tehlikeyi bilmeliydim ve hazırlıklı olmamızı sağlamalıydım ve…”

Ağzından çıkan tek şey zayıf bir “Şşş.” oldu. Gazlı bez ve şişikler konuşmasını zorlaştırıyordu ve kelimeleri biraz boğuk çıkıyordu. Konuşmak için enerji bulmasının ne kadar zor olduğunu tahmin edebiliyordum ama o ağrılara karşın, “Kendini suçlama adamım. Doğru olanı yaptın.” dedi. Başımı sallayıp elimi omzuna koydum.

Dinlenmesine izin vermem gerektiğini bilerek dışarı çıkıyordum ki, zayıf bir çağrı beni kapıda durdurdu. “Ne var?” diye etrafa dönüp sordum.

“Beni ‘Barry’ diye çağırma adamım. Çok garip.”

“Saygılı davranmaya çalışıyordum seni sarışın budala ama olsun. Memur Ryan olsun.” diye gülümseyerek cevap verdim.

Baş parmağını olumlu anlamında kaldırdı. İli olacağını bildiğim için sonunda dışarı çıktım.

Gece çok kötüydü ve eve gidip travmamı uykuyla atmak için dünden razıydım. Bu yüzden bir hastane çalışanının otoparkta arkamdan koşturduğunu görmek beni biraz germedi değil.

Kadın yirmili, taş çatlasa otuzlu yaşlarında görünüyordu. Ortalamadan kısa boyluydu ve kahverengi saçları vardı. Rozeti ise akıl sağlığı hastanesinde çalıştığını gösteriyordu. Bu da anında birinin cevap vermek zorunda hissetmediğim sorular sormasının başka bir örneği olduğu sonucuna vardım.

Kendimi düzgünce tanıtma fırsatı bulamadan önümde dikiliverdi. “Buradaki adam ile ilgilenen memurlardan birisiniz değil mi?” diye suçlayıcı bir tavırla sordu.

“Evet öyleydim. Bir şeye mi ihtiyacınız vardı?”

Bana deliymişim gibi baktı. “Bir şeye ihtiyacım mı vardı? Siz ciddi misiniz? Orada ne olduğunu bildiğiniz halde sanki önemi bir şey değilmiş gibi mi davranacaksınız?”

“Neden bahsettiğinden emin değilim ama eğer paylaşmak istediğin bir şeyler varsa sana…”

“Saçmalık!” diye bağırdı parmağını bana doğrulturken. “Eski Hastane’deki adamı bildiğimi düşünmüyorsun değil mi? Dik duvarları tırmanan ve sadece bir çocuğun geçebileceği yerlerden geçebilen insan bir adam mı? Ya da onu lanet sesi mi? Seni şefin geliyor ve onun sadece binada yaşayan evsiz bir adam olduğunu söyleyip buna inanmamızı mı bekliyor?”

“Ben…”

“Hayır! Onu gördüğümü söylediğimde bana inanmamışlardı. O şeyin koridordan, kameranın kör noktasından sana bakmasının ne kadar korkunç olduğunu ama yardım çağırmaya gittiğinde kaybolduğunu biliyor musun?”

O biliyordu. Onu, gördüğünün normal olduğuna ikna edecek değildim. Ama yine de bununla nereye vardığını bilmeliydim. “Sizin gördüklerinizin garip olduğuna katılıyorum bayan. Ama bunların mantıklı bir açıklaması olduğundan emin değilim. O gözaltında olduğu sürece eninde sonunda cevapları bulacağız. Ama sizin bunları anlatmanızın size ne faydası var?”

“Ne mi faydası var? Değişir. Hastanemizde kol gezen bir canavar için medyanın ilgisini çekmek beni biraz teselli eder. Özellikle de polisin yalanladığı şeylerin büyük medya organları tarafından servis edildiğini görmek. Ya da… Bana neler olduğunu söyleyebilirsin.”

Bundan kurtulmak için yalan söyleyemeyeceğimi biliyordum. Düşünebildiğim tek şey düşünüp konuşmanın yönünü değiştirmekti. ”Bilirsin, bir sürü oksijen tankını güvenli olmayan bir şekilde saklamak OSHA standartlarına aykırıdır. Haberlerin aptalca bir canavar hikâyesindense bununla çok daha fazla ilgileneceğini düşünüyorum.” Cümlemi vurgulamak için telefonumu yüzüne salladım. “Özellikle de kanıtla.”

Ancak bu onu hiç mi hiç etkilememişti. “Umurumda olduğunu mu düşünüyorsun? O güvenlik görevlisi 19 yaşında bir çocuk. Onu bugün için bir kamera kaydına ikna edebileceğimi düşünmüyor musun? Eminim bugün ne gördüğünü televizyonda söylemeye bayılacaktır. Ve sadece bu da değil. Evet oksijen tankları kötü görünüyor ama hangisi gerçekten daha büyük bir hikaye olacak?”

“Neden bunda diretiyorsun? Neden bilmek istiyorsun?”

“Çünkü!” diye bağırdı yine. “Kız kardeşim Eski Hastane’de hastaydı. Ya ona zarar verseydi? Ya iş arkadaşlarıma ya da bana zarar verseydi? Olayla direk ilgili biri olarak en azından bilmeye hakkım olduğunu düşünüyorum.” Nefes almak için durdu. “Bunu senin için kolaylaştıracağım. Eğer bana söylersen, söz veriyorum kimseye tek kelime dahi etmeyeceğim. Lütfen… Sadece ne olduğunu söyle.”

Doğrusu o andan sonra bitmiştim. Ruhsal olarak yorulmuş, fiziksel olarak zarar görmüş ve yalanlardan bıkmıştım. Kim oluyordum da böyle bir şeyi saklıyordum? Nasıl gördüğümüz şey normalmiş gibi ve ya başka birine zarar vermek için beklemiyormuş gibi davranabilirdik? Biz canavar avcısı değiliz. Anlıyorum. Ama gerçeği anlatmak çok mu zor? En azından benim açımdan doğru olanı? En azından bu seferliğine…

O gece ona anlatmaya karar verdim. Onu gizli tutacağıma yemin ettim ama ona her şeyi anlattım. Doğrusu sonunda benim için her şeyden çok bir rahatlama oldu. Ama ikimizin de daha iyi hissederek ayrıldığımızı düşünüyorum. Ya da en azından daha anlayışla.

Bana teşekkür etmedi. Zorunda da değildi. Benim gerçeğime minnettardı. Herkes öyleydi. Ve o uzaklaşırken ne yaptığımı düşünüyordum. Daha bilmediğimiz bir sürü şey vardı. Daha fazla canavar, daha fazla gizem, göremediğimiz yerlerde saklanan daha fazla şey. Onun sadece bu bilgiyi kendini korumak için kullandığını umabilirim.

Hikâyelerimden birine daha zaman ayırdığınız için hepinize teşekkür ederim. Sadece birkaç tane daha kaldı, o yüzden umarım son ikisine kadar benimle kalırsınız. Her zaman olduğu gibi, güvende olun.

18 Mayıs 2021 Salı

A Talking Crow Taught Me to Fly

Hep penceremin paslanmış demir korkuluklarının ardından bakar ve bir kuş olmayı hayal ederdim.

Beni yatağa bağlayan zincir pencerenin kenarına kadar gelmeme yetecek kadar uzundu; ve ben de her gece babam odama geldikten sonra uzanıp ufukta süzülen günün ilk ışıklarını beklerdim. Sonra da kuşların ilk cıvıltılarını dinlemek için pencereye kadar giderdim.

Çıkardıkları ezgiler çok güzeldi, kesinlikle uzak diyarlardaki harika yerler hakkında şarkılar söylüyorlardı. Rüzgâra doğru o sonsuz masmavi gökyüzü boyunca yelken açmak, ayaklarımın altındaki araziyi çevreleyen ağaçların tepelerine doğru bakmak hakkında şarkılar...

Yine bir gün, zincirlerim takılı bir şekilde yatağımda uzanırken imkânsız bir şey oldu.

Gece uyuyakaldığım için sabah kuş cıvıltılarına kaçıracaktım; ancak sabah bir şey cama hafifçe tıklatıyordu. Uykulu gözlerimi ovalayıp doğrulunca penceremin pervazında durup cama hafifçe tıklayan bir karga gördüm.

Sürünerek cama ilerledim, ve kuşa gülümseyip “Merhaba, Bay Karga,” dedim.

Karga “Merhaba küçük kız.” dedi.

Orada bir an için şaşkınlıktan dilim tutulmuş, ne söyleyeceğini bilmez bir halde durdum. Sonra, bana sanki yıllar geçmiş gibi gelen bir sürenin ardından, kendimi konuşmaya zorladım.

“Konuşabiliyor musun?”

“Bütün kuşlar konuşabilir.” diye cevapladı. “Ama herkes nasıl dinleneceğini bilmez.”

Penceremi arkadaki korkuluklara çarpana kadar araladım. Karga başını merakla yana doğru eğdi.
“Neden bir kafestesin?” sordu.

Bu bir kafes değildi, sadece babamın taktığı zincirler vardı. Bay Karga bunu bir kafese benzetmiş olmalıydı.
“Sanırım bu benim kaderim.” dedim. “Bu hep böyleydi.”

Karga “Çok zayıf görünüyorsun.” diye yanıtladı. “Bir şeyler yemek ister misin?”

Midem hafifçe guruldayınca, “Evet.” dedim. “Bu harika olurdu.”
Babam bana her zaman yemek vermezdi, özellikle de kızgın olduğu zamanlarda... Açlıktan uyuyamadığım günler olurdu.

Karga tek kelime etmeden uçup gitti. Birkaç dakika sonra küçük bir incir dalıyla birlikte döndü. Ben iştahla inciri yerken beni izledi. Sonra tekrar konuşmaya başlamadan önce bir anlığına bana baktı..

“İnsanları da kafese koyduklarını bilmiyordum.” dedi. “Sence seni bir kuş mu sanıyorlar?”

“Hayır, sanmıyorum Bay Karga.” dedim.

Günün kalanını sohbet ederek geçirdik. Karga bana uçmanın nasıl bir şey olduğunu, dünyada ondan daha iyi bir his olmadığını anlattı. Bana genç bir kuşken gezdiği uzak diyarlardan ve mevsim değiştiğinde kuzeye doğru yolculuğa çıkabileceğinden bahsetti. Nihayetinde akşam oldu ve karga gitmesi gerektiğini söyledi; ancak ertesi sabah iki incir dalıyla birlikte geri geldi. Ona cömertliğinden dolayı teşekkür ettim ve bütün gün sohbet ettik. Hatta bana şarkı bile söyledi. Şarkı söyleyecek kadar güzel bir sesi yoktu; ama bana güzel gelmişti.

Bütün sonbahar böyle geçti ve bütün sonbahar boyunca hayatımdaki tek güzel şey bu ziyaretler oldu. Bana sadece incir değil; aynı zamanda taşıyabileceği kadar küçük olan kiraz, ceviz gibi şeyler de getiriyordu. Uçmak hakkında söylediklerini dinliyor, bazen kötü sesiyle söylediği şarkılarla uyuyordum.

Babam sinirli bir şekilde odama geldiğinde, Karga camın diğer tarafında, düşünceli bir şekilde beklerdi, ona baktığım zaman babam daha da çok kızardı. Sonunda odadan çıktığında, Karga yeniden yanıma gelir ve küçük, siyah gözleriyle yara izlerimi incelerdi. Daha sonra yine başka diyarlardan, uçmaktan bahsederdi, ben de bir gün buradan kurtulup özgür olmanın hayalini kurardım.

Ancak yakın zaman sonra hava soğumaya başladı ve kuşun bana getirdiği incirleri, kirazları harap eden kış mevsimleri geldi. Getirdiği hediyeler gittikçe azalmıştı; onları getirebilmek için her gün daha da uzağa uçmak zorunda kaldığını yorgun sesinden anlayabiliyordum.

Kışın ilk karının düştüğü sabah, Karga bana bir soru sordu.
Başını hafifçe yana doğru eğdi, “Burayı terk etmek için ne yapardın?”

Bir anlığına düşündüm; ancak nasıl cevap vereceğimden tam olarak emin değildim. Sonunda gerçeği söyledim.

“Her şeyi yapardım.” dedim. “Her şeyi.”

Kanatlarını bir kez çırpıp pencereden atladı; onu üç gün boyunca görmedim. İyice depresyona girmeye başlamıştım, artık babamın vuruşları canımı daha çok yakıyor, üstündeki alkol kokusu daha fazla midemi bulandırıyordu..Yine de hala her sabah penceremin yanına gidip diğer kuşların seslerini dinliyordum; ama arkadaşım beni dinlemek için orada durmadığı sürece bu sesler hüzünlü ve anlamsız geliyordu.

Dördüncü günün sabahı Karga geri döndü. O gün harikaydı; güneş bulutların ardında karları eritmek için kendini gösteriyordu. Kışın gelişinden önceki son güzel gündü. Gölgesi bizim yaşadığımız vadinin üzerinden geçerken onu ilk başta bir fırtına bulutu sandım; ama sonra sesini duydum.

Gökyüzünü gürletecek kadar yüksek sesliydi, ama bu bir şimşek değildi, bir sürü kuş vardı.

Binlercesi evimize kondu. Çırpılan kanatlarının ve gagalarındaki çığlığın fırtınası... Vahşice duvara ve pencerelere çarpıp gagalamaya başladılar. Ev onların saldırısıyla sallanıyordu; çığlıkları o kadar yüksekti ki camların kırıldığını bile duymadım.

Sesleri neredeyse babamın bağırışlarını bile bastırıyordu. Bu birkaç dakika boyunca devam etti, ve sonra beni bağlayan kelepçelerimin anahtarı kapının altından atıldı. Ona doğru hücum edip titreyen ellerle yerden aldım ve bileğimi saran metal kelepçenin kilidini açtım.

Kelepçe yüksekçe bir *click* sesiyle gevşeyip açıldı; ilk defa özgürdüm.

Kapının anahtarı da altından atıldı; evin geri kalanı neredeyse tamamen yok edilmişti. Her yerde paramparça edilmiş ahşap ve kırık cam parçaları vardı ve oturma odasının ortasında babamdan geriye kalan beden paramparça, kana bulanmıştı.

Diğer bütün kuşlar uçup gitti; ancak Bay Karga oturma odasındaki şöminenin üstüne oturmuş bana meraklı bir şekilde bakıyordu.

“Artık özgürce uçabilirsin küçük kız.” dedi. “Artık seni tutsak eden bir şey yok.”

“Teşekkür ederim Bay Karga.” dedim. “Benimle gelecek misiniz?”

Bay Karga başını salladı. “Ben yaşlı bir kuşum.” dedi. “Yolculuğum yakın zamanda sona erecek; ama seninki yeni başlıyor.”

Bay Karga kanatlarını çırpıp uçtu; uzaklaştı. Onun peşinden yürüdüm ve pencereye tırmandım, Bay Karga'nın dediği gibi, uçma zamanım gelmişti artık.

Bedenimi serin havaya bırakırken, Karga'nın öğrettiği gibi, kollarımı kocaman açtım. Uçarken kalbim geride bıraktıklarımın çok ötesinde, sonsuz mavi gökyüzünde süzülüyordu.


"... küçük kızın ölü bedeni evin bahçesinde bulundu. Pencereden atlamadan önce, babasını 13 yerinden bıçakladığı öğrenildi. Polisler tarafından kızına bir süredir psikolojik ve fiziksel şiddet uyguladığı öğrenilen Bay Thomson, yoğun bakımda verdiği yaşam mücadelesini kazanamadı..."


Ç/N :
merhabaa. çeviri isteklerinizi yorumlarda belirtebilir veya fulyamanioglu2000@gmail adresine gönderebilirsiniz.

12 Mayıs 2021 Çarşamba

I was trapped in a phone booth

Üniversitede bir gece kursuna gidiyordum. Evime geri dönmem bir saatimi alıyor ama geceleri yalnız yürümeyi dert etmiyorum. Bu, dersten sonra kafamı dağıtmam için bana zaman vermiş oluyor. Son birkaç haftam bu şekilde geçti. Bu uzun yolda yürürken gerilmeme sebep olacak bir şey yoktu. Ama bir akşam olanlar, eve dönüş yolumu değiştirmeme neden oldu.

Hafta içi bir geceydi. Eve giderken her zamanki caddeden geçiyordum. Gökyüzü bulutluydu ve uzaklardan gelen gök gürültüsünü duyabiliyordum. Trafik yoktu, görünürde tek bir kişi bile yoktu. Yolun sonundaki köşeyi döndüm ve ilk defa o zaman bir ses duydum. Bir telefonun zil sesi geliyordu.

Yolun bitişinde eski bir antika dükkanının önünde eskimiş bir telefon kulübesi vardı. Zil sesinin geldiği yer burası mıydı? Yaklaşınca içerideki telefonun çaldığını fark ettim. Birisi neden bu geç saatte bu telefonu arar ki? Meraklı bir şekilde içeri girdim kapıyı kapattım ve telefonu açtım. 

Telefonu kulağıma koyduğumda yorgun bir nefes duydum ve hat aniden kesildi. Kafam karışmış bir şekilde telefonu kapattım. Biraz ürpermiştim. Birinin bana şaka yaptığını düşündüm. Kendimi topladım, çıkmaya hazırlandım, ve onu ilk defa orda gördüm.

Antikacının önünde bir adam vardı. Sırtı bana dönüktü, çömelmiş, kaldırıma bakıyordu. Çok sıska ve uzun bacaklıydı, kıyafetleri yıpranmıştı, her yerini güveler yemiş soluk bir takım elbise giyiyordu. Çok eski, kahverengi, silindir bir şapka takıyordu. Simsiyah saçları arkaya taranmıştı. Onu gürünce ürperdim ve tüylerim diken diken oldu. Pişman olacağım bir şey yaptım, kapıyı açıp eğildim ve iyi olup olmadığını sordum.

Bana cevap vermedi, tamamen hareketsizdi. Sonsuza kadar sürecekmiş gibi hissettiren bu andan sonra aşırı yavaş bir şekilde geriye döndü. Gölge yüzünü gizliyordu, doğrudan bana baktı. Beni şimdi bile korkutan çok kötü bir şey oldu. Anormal bir hızla telefon kulübesine doğru süründü. İskelet gibi ellerini cama vururken telaş içinde kapıyı kapattım.

Ben çaresiz halde kapıyı kapalı tutarken yüzünü cama yapıştırdı. Süt kadar beyaz gözleriyle bana bakıyordu. Ağzı kulaklarına kadar gerilmiş bir şekilde gülümsüyordu. Dişleri çok uzundu. Tabi eğer onlar dişse. Daha çok yırtıcı bir hayvana benziyordu. Derisi griydi ve kemikleri belli oluyordu. Çığlık atmaya çalıştım fakat sesim çıkmıyordu. Cep telefonum yanımda değildi ve tek şansım kabindeki telefondu.

Çevirmeli telefon olduğu için 9-1-1’i aramak çok fazla zaman aldı. Telefonu kulağıma koydum. Hiçbir ses yoktu, sinyal sesi bile gelmiyordu. Birkaç kez daha aramaya çalıştım ama boşunaydı. Telefonu kapattım ve tüm ümidim kırıldı. Adamın yüzündeki gülümseme çoğalmıştı. Kahkaha atmaya başladığında kanım çekilmişti. Benimle alay ediyordu. Kahkahası gök gürültüsünün sesini bastırmıştı. Ardından yağmur başladı.

Sokak karanlığa büründü ve adamın siluetini zar zor görmeye başladım. Ara sıra şimşek çaktığında onun orda olduğunu görebiliyordum. Yerinden fırlamış renksiz gözleriyle bana bakıyordu. Saatlerdir orda bekliyormuşum gibi hissediyordum.

Fırtına bitti ve adam orda değildi. Sanki hiç var olmamış gibiydi.

Kaçma cesaretini kendimde buldum, kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Telefon çaldı, tereddütle telefonu alırken ellerim titriyordu. Telefonu kulağıma götürdüm ve kahkaha sesini duydum. Aynı kahkahayı.

 

10 Nisan 2021 Cumartesi

Kisaragi Station

Bu, 2004 yılında 2chan forumlarında ''Etrafınızdaki Sıradışı Olayları Paylaşın: Konu 26'' adlı konunun ortasında paylaşılmış bir olaydır. Paylaşımın sahibi ilk başta anonim olsa da sonradan ismini eklemiştir.

??? ile Hasumi aynı kişidir, 2ch ismi altındaki mesajlar ise başka 2chan kullanıcılarının yazdığı mesajlardır.

İyi okumalar.

???:

Sadece kafamda kuruyor olabilirim ama... yine de paylaşabilir miyim?

2ch:

Elbette.

2ch:

Neler oluyor?

???:

Bir süredir rutin olarak aynı trene biniyorum. Ama sanki bu sefer bir tuhaflık var gibi.

2ch:

Hmm..

???:

Her zaman işe bu trenle gidiyorum. Ama yaklaşık 20 dakikadır hiçbir istasyonda durmadı. Genelde istasyonlar arası yaklaşık 5 dakika, en kötü 7-8 dakika. Ah, bir de benim dışımda 5 yolcu daha var ama hepsi uyuyor.

2ch:

Acaba kazara hızlı trene binmiş olabilir misin?

2ch:

Tren hızlı mı gidiyor?

???:

Eh, belki de durağımı kaçırmışımdır. Biraz daha bekleyeceğim. Eğer başka bir garip olay olursa tekrar yazabilirim.

2ch:

Uçtaki vagona gidip kondüktöre durumu sorabilirsin belki?

2ch:

Makinist epilepsi krizi falan geçirdiyse çok kötü şeyler olabilir! Bence kondüktörü bulmalısın.

???:

Tren hiç duracakmış gibi görünmüyor. Tamam, gidip bakıyorum.

???:

Pencereyi kapatan perde gibi bir şey vardı. Kondüktörü veya makinisti göremedim. Rota, Shizuoka'daki bir özel demiryolu.

2ch:

Pencereyi tıklatmayı denedin mi?

Hasumi:

Evet fakat kimse oralı olmadı.

2ch:

Pencereden dışarıyı görebiliyor musun? Yanından geçtiğiniz istasyonları vb.

Hasumi:

Az önce bir tünelden çıktık, o nedenle az çok yavaşlıyoruz. Ama genelde hiç tünelden geçmiyordum... Shin Hamamatsu trenlerinden birindeyim.

Hasumi: 

Nihayet bir istasyonda duruyoruz gibi görünüyor.

2ch:

Orada inmeyeceksin... değil mi?

Hasumi:

Kisaragi İstasyonu'nda durmuş bulunuyoruz. İnmeli miyim bilmiyorum. Daha önce hiç burası hakkında bir şey duymadım.

2ch:

Kesinlikle kontrol et.

2ch:

Hayır, son durağı bekle.

2ch:

Ah, muhtemelen artık tren kalkmıştır.

2ch:

Trene ne zaman bindin?

Hasumi:

Trenden indim. İstasyon isimsiz. Sanırım trene 11:40'ta bindim.

2ch:

Kisaragi İstasyonu ile ilgili hiçbir bilgi bulamıyorum... Bu arada Hasumi, 1 saatten uzun süredir aynı trende miydin? Bu oldukça tuhaf.

2ch:

Evet, Kisaragi İstasyonu ile ilgili internette hiçbir sonuç bulamadım.

Hasumi:

Geri dönebilmek için tren kalkışlarını gösteren bir tablo arıyorum ama bulamıyorum. Tren hala kalkmadı, sanırım en güvenlisi tekrar binmek olacak. Ah, ben bunu yazarken kalktı bile.

2ch:

Etrafta kimse var mı, ya da bir bina? Dışarısı soğuk, dikkat et.

Hasumi:

Istasyonda bir taksi arayacağım. Teşekkür ederim.

2ch:

İyi fikir. Dikkatli ol.

2ch:

Son tren saatinden çok sonra, isimsiz bir istasyonda... Bana kalırsa bir taksi bulup bulamayacağın oldukça şüpheli.

2ch:

Ve bu şekilde, Hasumi iki boyutlu dünyanın bir sakini oldu...

Hasumi:

Etrafta hiç taksi yok gibi görünüyor. Hmm...

2ch:

110'u (Polis Hattı) ara?

2ch:

Taksi şirketini aramayı denesen?

2ch:

Yakınlarda bir telefon kulübesi varsa telefon rehberinden taksi numarasını bulup aramayı dene.

Hasumi:

Beni almaya gelsinler diye evi aradım ama annem de babam da Kisaragi İstasyonu'nun yerini bilmiyor. Haritaya bakıp beni almaya gelecekler ama biraz korkmaya başladım.

2ch:

Ya diğerleri? Trenden sadece sen mi indin?

2ch:

Ben de internete baktım ama Kisaragi isimli bir istasyon bulamadım. Shin-Hamamatsu olduğunu düşünmekte haksız mıyım? Yahoo'da da bakacağım.

Hasumi:

Halka açık bir telefon aradım ama hiç yok. Trenden de sadece ben indim. İstasyonun adının Kisaragi olduğuna eminim.

2ch:

Bazen telefonlar istasyonun dışında olabiliyor.

Hasumi:

Görünüşe bakılırsa, "Şeytan" için kullanılan kanji ile yazılıyor ama "Kisaragi" şeklinde okunuyor.

2ch:

"Şeytan İstasyonu" mu? Amanın...

2ch:

Oyun ineği misin? Google'da aratınca bir oyun çıkıyor da.

2ch:

Kisaragi'den önceki ve sonraki durakları bize söyler misin?

Hasumi:

Ne oyunu ya? Önceki ve sonraki durakların ne olduğu yazmıyor.

2ch:

Rayları takip ederek önceki istasyona doğru yürü.

2ch:

Eğer şimdi koşmaya başlarsan treni yakalayabilirsin!

2ch:

İstasyonun çevresinde evler olmalı, değil mi?

Hasumi:

Evet, var. Paniklediğim için daha önce fark etmemiştim. Rayları takip edip yürürken ailemin aramasını bekliyorum. i-mode'da kasaba bilgisini görüntülemeyi denedim ama "nokta hatası" falan aldım. Eve gitmek istiyorum.

Hasumi:

Burada cidden hiçbir şey yok. Görebildiğim tek şey araziler ve dağlar. Eğer rayları takip etmeye devam edersem geri dönmeyi başaracağımı düşünüyorum, o yüzden devam edeceğim. Çok teşekkür ediyorum. İsterseniz tüm bunları şaka olarak da görebilirsiniz ama eğer başka sorunlarla karşılaşırsam yine buraya yazabilir miyim?

2ch:

Elbette. Sadece dikkatli ol.

2ch:

Tabii ki! Ama şarjının bitmediğinden emin ol. Telefonun şu anda hayatın.

2ch:

Kaybolma. Bir de tünelde dikkatli ol.

2ch:

Hiçliğin ortasında sinyal mi alıyorsun? Açıkçası istasyondan fazla ayrılmaman gerektiğini düşünüyorum.

2ch:

Soğuk bir gecede yapayalnız, görevlisi olmayan bir istasyonda... Yakında ışıklar kesilebilir ve etraf zifiri karanlık olabilir...

2ch:

En güvenlisi istasyonda gün doğumunu beklemek olabilir aslında.

2ch:

Oh tanrım, bu kulağa kötü geliyor...

Hasumi:

Az önce babam aradı. Bir sürü soru sordu, ama işin sonunda yerimi bulamadı. 110'u aramam söylendi. Bunu yapmaya biraz karşıyım, ama şimdi bana yardım etmelerini istemeyi deneyeceğim...

2ch:

Bence herhangi bir şey yapmadan önce havanın aydınlanmasını beklemelisin.

2ch:

Gecenin köründe yapayalnız beklemek mi? Hem de uğursuz bir yerde... Kulağa hiç iyi gelmiyor...

  2ch:

  ^Gecenin köründe bir tünelde yalnız yürümek mi? Hem de uğursuz bir tren hattında... Kulağa hiç iyi gelmiyor.

Hasumi:

110'u aradım ve durumu açıklamak için elimden geleni yaptım, ama tüm bunları bir şaka sandılar ve sinirlendiler. Ben de korkup özür diledim...

2ch:

Ne için özür diledin? Muhtemelen bugünlük pes etmeliyiz. İlk treni bekle.

2ch:

İstasyonun etrafı nasıl bir yer? Neresi orası?

Hasumi:

Uzaklardan davul ve bir tür zil karışımı gibi bir ses duyuyorum. Dürüst olmak gerekirse, şu an ne yapacağım hakkında hiçbir fikrim yok.

2ch:

Şimdilik istasyona dön Hasumi. Kaybolduğunda yapabileceğin en iyi şey başladığın yere dönmektir.

2ch:

İşte şimdi başlıyor...

2ch:

Festival falan mı var?

Hasumi:

Dalga geçtiğimi düşünebilirsiniz, ama arkama bakmaktan çok korkuyorum. İstasyona dönmek istiyorum ama... arkamı dönmeye cesaret edemiyorum.

2ch:

Koş. Ve arkana bakma.

2ch:

Şu an istasyona geri dönemezsin. Tünelin içinden koş! Eminim ki fazla yolun kalmamıştır.

Hasumi:

Arkamdan biri "Hey! Raylarda yürüme! Tehlikeli!" diye bağırdı. Bir görevli görmeyi bekleyerek arkamı döndüm ve tek bacaklı yaşlı bir adamla karşılaştım, ama sonra adam yok oldu. Sanırım korkudan hareket edebilecek durumda değilim.

2ch:

Sana arkana bakma demiştim. KOŞ!

2ch:

Sakin ol ve abini dinle, tamam mı? Sesin kaynağını bulmaya çalış. Mutlaka biri çalıyor olmalı.

  2ch:

  ^Hasumi'yi nereye götürmeye çalışıyorsun lan sen?

2ch:

Sadece bir bacak gördüysen yaşlı bir adam olduğunu nasıl anlayabildin ki?

  2ch:

  ^...Uhm, bence Hasumi bacaklarından birini kaybeden yaşlı bir adamı kastetmiş.

2ch:

Rayda yürürken ölen ve bacağını kaybeden yaşlı bir adam olmalı.

Hasumi:

Daha fazla koşamamıyorum. Davul sesi de biraz yakınlaşıyor.

2ch:

Şafağı bekle. Aydınlıkta korkutucu olmaz.

2ch:

Trende kaldığıma şükrediyorum.

Hasumi:

Hâlâ hayattayım. Ama düştüm ve kanamam var. Topuklularımdan biri de kırıldı. şu an yerde oturuyorum. Şimdi ölmek istemiyorum...

2ch:

Eğer tünelden ayrılabilirsen güvende olursun. Oradan çıkar çıkmaz da yardım çağırmalısın.

Hasumi:

Evi aradım. Babam polisi arıyor, ama ses yaklaşmaya devam ediyor.

2ch:

Umarım tren sesi değildir. Ama bunun için çok geç olabilir...

Hasumi:

Nihayet tünelin ön kısmına geldim. İsim olarak İsanuki yazıyor. Ses yaklaşmaya devam ediyor, o yüzden tünelden çıkacağım. Çıktığımda eğer güvende olursam tekrar yazarım.

2ch:

Bol şans.

2ch:

Bu her şeyin sonu. Trenleri ve istasyonları unut. Geri dönmeyi unut. Seni takip eden kişiyi unut. Duyduğun ses sadece kafanın içinde. Tünelden kaç. Eğer durursan, bu dünyaya ait olmayan bir varlığı yenik düşersin.

Hasumi:

Tünelden çıktım. İleride biri var. Görünüşe bakılırsa tavsiyeleriniz doğruymuş. Çok teşekkür ederim. Yüzüm, gözyaşlarımdan dolayı berbat bir halde. Beni bir canavar falan sanabilir.

2ch:

Bekle, Hasumi! Ölme!

2ch:

Dur! Bu iyi olamaz!

2ch:

Orada biri mi var? Bu saatte? Oldukça şüpheli görünüyor...

Hasumi:

Kibar bir adama benziyor, benim için endişelendi. Beni alıp en yakın istasyona götürmesi için bir tren çağırdı. Orada bir otel varmış. Hepinize gerçekten, gerçekten çok minnettarım.

2ch:

Hasumi, sadece tek bir sorumu cevaplamanı istiyorum. O yerin neresi olduğunu adama sorabilir misin?

2ch:

Gerçekten kibar biri mi? Söylediklerine bakılırsa ürkütücü görünüyor.

2ch:

O eleman hayra alamet değil!! Bu saatte raylarda ne işi var? Bir ceset falan olmuş olması gerekirdi. KAÇ HASUMI, KAÇ!

Hasumi:

Neresi olduğunu sordum, Hina olduğunu söyledi. Bu pek mümkün değil gerçi...

2ch:

Hasumi, trenden in!

2ch:

Afedersin Hasumi, Hina neresi?

Hasumi:

Bir süredir dağlara doğru gidiyoruz. Bana pek trenlerin normalde gideceği bir yer gibi gelmiyor. Adam da benimle konuşmayı tamamen bıraktı.

2ch:

Belki de sürekli telefonunu kurcaladığındandır?

2ch:

Hasumi, olamaz, olamaz... O adam sana "yardım" ettiğinden beri hiç aileni aradın mı?

2ch:

Hasumi, lütfen 110'u ara. Bu son şansın olabilir.

Hasumi:

İşler garipleşmeye başladı, kaçmaya çalışacağım. Bir süredir kendi kendine tuhaf şeyler hakkında konuşuyor. Doğru zamanı kollamak için şimdilik son gönderim bu olacak.

*Bundan sonra, Hasumi'den bir daha haber alınamadı.

31 Mart 2021 Çarşamba

The M Show Fan Club

 9 yaşındayken çok sevdiğim bir televizyon programı vardı. Hayvan kıyafetleri giyen insan oyuncularının rol aldığı; eğlenceli-eğitici kesitleri vardı. Adını vermek istemiyorum, çünkü gerçekten çok iyi bir programdı ve bu hikayede, suç programa ait değil. Sadece ''M Show'' olarak bahsedeceğim.

M Show yıllardır devam ediyordu ve kendimi bildim bileli izliyordum.

Okuldan hemen sonra ablam Scarlett ve hemen yanımızda yaşayan en yakın arkadaşım Brandi ile daima otururduk. Bu bizim ayinimizdi, her gün üçümüz birlikte -tatlılarla, eğer annelerimiz izin veriyorsa. Yoksa elma veya üzümle- oturur, ve reklam aralarındayken; hayatımızla ilgili önemli sorunlar hakkında konuşup, dedikodu yapardık.

Sonra - sıcak bir yaz günü olduğunu hatırlıyorum - Scarlett gençlik dergilerinin birinde ödüllü bir yarışma buldu. Programımız hakkında sorular soruyordu, ve ilk ödül evebeynlerinizle birlikte Disney World'e bir yolculuktu. Daha da iyisi, doğru cevapları gönderen kişi ''M Show Club''ın bir üyesi olmaya hak kazanıyordu, programımız için bir hayran kulübüydü bu. 

Aynı gün, M Show'u izledikten sonra, üçümüz koltukta testi cevaplamak için bir araya gelmiştik. Sorular gerçekten çok zordu. Programın eski bölümleri hakkında detaylar soruluyordu. Scarlett, Brandi ve ben olmadan asla bütün soruları cevaplayamazdık. Scarlett zarflar ve pullar için annelerimize yalvardı ve üç zarfın her birini de içinde adımızın, iletişim bilgilerimizin ve soruların cevaplarının yazdığı kağıtlarla doldurdu. Hatta bizi cevaplarımızı biraz değiştirmemiz konusunda uyardı, böylece hile yaptığımız anlaşılmayacaktı. 

Mektuplarımızı göndermiştik, ve her gün posta kutusuna koşup M Show Kulübü rozetlerimizi kontrol etmeye giderdik. İlk kar düşmeye başladığında, kutuyu kontrol etmeyi bırakmıştık.

Brandi program hakkında hala tutku doluydu ve her gün izliyordu. Fakat Scarlett ve ben ilgimizi yitirmiştik. Scarlett izlemeyi bıraktığında, ben de bırakmaya başladım. Brandi hala bize geliyordu, fakat tek izleyen oydu. Scarlett'in eski gençlik dergilerini okurken, ben de yanına oturuyordum.

İlk baharın başlarıydı. Bahçemizde laleler olduğunu ve annemin; mutfak masasını süslemek için kopardığım iki tanesi yüzünden beni azarladığını hatırlıyorum. Fakat nutuktan hemen sonra; bana üzerinde adım yazan, küçük, kare bir mektup uzattı. Arkasında ''M Show Hayran Kulübüne Hoşgeldiniz.'' yazıyordu.

Zarfın içinde pek bir şey yoktu – sadece beni kulübe karşılayan kısa bir broşür vardı. Ayrıca üzerinde ismim, programın büyük bir logosu ve siyah harflerle ''The M Show Hayran Kulübü,'' ve aşağısında, büyük siyah harflerle ''Üye'' yazan bir kimlik kartı.

Brandi de kendi zarfını aynı gün almıştı. Mutlulukla parıldıyordu. Scarlett başta biraz kıskandı, fakat iki gün sonra o da kendi zarfını almıştı. O günden sonra, her cuma, her birimiz programla ilgili fotoğraflar, kısa hikayeler ve karakterlerin hikayeleriyle ilgili bilgi veren broşürler alırdık. Bazen de broşürler kulüp üyelerine programı tanıtır ve üyelere ''M Show Turu''nu beklemeleri gerektiğini söylerdi.

Her şekilde, işe yaramıştı: Programa yeniden bağlanmıştık. Sanırım o günden sonra her zaman üyelik kartımı çantamda gururla taşıdım, tek bir bölümü bile kaçırmadım. Sonrasında, Temmuzun ortalarında, hepimiz iki broşür aldık. İlki içinde bilgiler ve fotoğraflar olan, her zamankindendi. İkincisiyse bir reklamdı.

''Tur otobüsü kasabanızda – 'Elit Üye'ye dönüşme şansını yakalayın!''

Otobüs şehre bir sonraki pazar günü geliyordu. Hepimizin gitmek için izni vardı. Heyecanlı olmanın da ötesindeydik.

Broşürde pek bilgi verilmiyordu ve bu evde bilgisayarımız olmadan önceydi. Tur otobüsü 13:00 civarında şehre varıyordu ve şovun ana karakterleri de herkesi karşılamak ve bizimle oyunlar oynamak için orada olacaktı. En az dört oyuna katılanlar "Elit Üye" durumuna yükseltilecek ve yeni, altın bir üyelik kartı alacaktı.

''The M Show Turu''nu beklediğim o 9 gün, hayatımın en uzun geçen zamanlarından biriydi. Brandi, Scarlett ve ben her günümüzü nasıl karakterlerin her biriyle fotoğraf çektireceğimizi ve oyun oynayacağımızı planlayarak geçiriyorduk. Hatta gizliden gizliye, Scarlett'i program hakkındaki bilgimizi test edecek olan ''bilgelik oyunu''nda yenmeyi bile hayal ediyordum.

Cumartesi günü, Scarlett arkadaşlarının birinin evindeki bir doğum günü-pijama partisine gitmişti. Ailesinin de Scarlett'i Pazar günü saat 12'de getirmesi gerekiyordu. Saat 12:30 civarında, Brandi koşarak bize geldi. Arka kapıyı çaldı, her zaman yaptığı gibi, ben de onu içeri aldım. Brandi çok heyecanlıydı; annesi hiçbir şeyi kaçırmamamız için üçümüzü de erkenden bırakmaya gönüllü olmuştu bile.

Annem Scarlett'in arkadaşının evini aradı. Fakat telefonu açmadılar. Scarlett'in yakında evde olacağını söyledi – zamanında gitmek için yeterince erken bir zamanda.

Saat 12:45'de Brandi'nin annesi bizi almaya geldi. Gitmemiz gerektiğini, böylece sıranın çok uzun olmayacağını söyledi. Annem Scarlett'i beklememiz gerektiğini söyledi, fakat Brandi kıyameti koparmıştı; eğer geç gidersek bütün karakterlere sarılamayacağımızdan korkuyordu.

Brandi'nin annesi ayrılmaya karar verdi. Ben de onlara katılmak istedim – ama annem Scarlett ve beni birlikte bırakacağını söyledi. Scarlett'in geç kalması yüzünden cezalandırılıyormuş gibi hissettim. Yalvardım. Ağladım.

Hiçbiri işe yaramadı; Brandi tek başına gitmişti.

Arkadaşının evebeynleri Scarlett'i 13:40'ta bıraktı. Ona çok sinirlenmiştim, fakat annem olay çıkarırsam hiçbir şekilde gitmeyeceğimizi söyledi. Onu affetmek zorunda kaldım.

Yirmi dakika kadar sonrasında, tarif edilene göre otobüsün park edilmiş olması gereken yer olan, büyük park alanına ulaşmıştık. Kalabalığı uzak bir mesafeden gördük, arabayı park ettik ve yürüdük.

Anneme programın karakterlerinin nerede olduğunu sordum; kalabalığın arkasında olduklarını söyledi. Herkes ''The M Show Turu'' broşürlerini tutuyordu, fakat görünüşe göre kalabalığın çoğu ailelerden oluşuyordu. Otoparkın kenarında yarım daire şeklinde duruyorlardı. Bazıları endişeli görünüyordu, ama bir çoğu gülüyor ve sohbet ediyordu.

Annem, yarım dairenin diğer ucunda Brandi'nin annesini gördü; ona doğru yürüdük. Brandi'nin annesi endişeli olanlardan biriydi. 

"The M Show" daki hayvan figürleriyle birlikte otobüsün de orada olduğunu söyledi. “The M Show” logolu büyük bir otobüs gelmiş ve şeker dağıtmıştı. Hayvan figürlerinden biri; ebeveynlere, şehrin dışında, dizinin karakterleriyle kendi kısa filmimizi yapabileceğimiz bir set inşa ettiklerini açıklamıştı. Herkesi oraya götüreceklerini söylemişlerdi.

Önce çocukları almışlardı. Hepsi o kadar heyecanlıydı ki çok az ebeveyn itiraz etmişti. Yine de, üç veya dört ebeveyn endişeli olanları sakinleştirmişti. Bir sonraki otobüsün herkesi sete götürebilmek için birkaç dakika içinde orada olması gerekiyodu.

Bunu duyduğumda, daha önce hiç olmadığım kadar heyecanlanmıştım. Otobüse ilk ben binebilmek için, etrafa bakmak adına sokağa koştum. Scarlett beni takip etti.

Brandi'nin annesi benimkiyle konuşurken endişeli ifadeyi görmedim.

Polisin neden bir saat bile geçmeden geldiğini anlamadım.

Pazartesi günki ''The M Show'' bölümünde karakterlerden biri sahneye çıktı ve bize evebeynlerimizi programı izlemeleri için çağırmamızı söyledi. Annemiz çoktan ben ve Scarlett ile oturmaktaydı.

Karakter; ''The M Show''un bir hayran kulübü olmadığını açıkladı.

O hafta Brandi'nin ailesi çok ağladı. Brandi'nin iyi olduğundan hala emindim, çok eğlendiği için geri dönmek istemediğini düşünüyordum.

Çok eğlenmiş olmalıydı ki; asla geri dönmedi.

O cuma, küçük paket ulaştığında, Brandi'nin annesi çok daha fazla ağladı. İçinde Brandi için yeni bir “The M Show Fan Club” üyelik kartı vardı. Altın rengindeydi ve büyük, kalın harflerle “Elit Üye” yazıyordu.

Pakedin içinde ayrıca bir video kasedi de vardı. Yalnızca bir dakika uzunluğundaydı; Brandi'nin ''The M Show'' setinde olduğu bir dakika.

O pazar sabahı bize geldiğinde giydiği elbiseyi giyiyordu. 

Kayıtta, Brandi gülümsüyordu; Büyük bir hayvan kostümü giyen bir oyuncu, sessizce yanında duruyordu.

''Merhaba anne, burayı gerçekten çok sevdim,'' dedi Brandi. ''Burada olmanı gerçekten çok isterdim.''

Sonra güldü. ''Diğerleri geç kaldığı için üzgünüm. Eminim onlar da severdi.''


26 Mart 2021 Cuma

My Experience Using Slasher

 Korkuyu kesinlikle çok severim. Küçüklükten itibaren; tek isteği korku filmi izlemek olan, tuhaf bir çocuk oldum.

Bana göre adrenalinin kanımda dolaşması heyecan vericiydi. 

Ve bu filmleri kaçar kez izlersem izleyeyim; yine de, ne zaman bir canavar belirse veya beklenmedik bir şey olsa yerimden zıplardım.

Ergenlik yıllarımda ise biraz daha takıntılıydım. Cadılar Bayramı'nda ikonik film canavarları gibi giyinir, aşırıya kaçan lanetli evlerde gezerdim. 

Gerçekten çok tuhaf davranışlara meyilli olduğumu farkeden arkadaşlarımsa benden uzaklaşırdı. Fazla kan ve vahşet beni etkilemezdi. Nasılsa kurguydu.

Büyüdükçe, çocukluğumun bu olayını daha çok özledim. Benimle aynı zevklere sahip insanlarla iletişim kurabildiğimi hissetmiyordum. 

Ve dürüst olmak gerekirse uzun bir süre böyle devam etti.

Sonrasında, bir gün Reddit'te dolaşırken -her gün yatağa gitmeden önce yaptığım gibi- Slasher denilen bir sosyal ağ sitesi reklamına denk geldim.

Korkutucu tahtalarla karıştırılmış ismin koyu kan kırmızısı rengi; ve tipik korku hissiyatı veren diğer unsurlar bana bunun neyle ilgili olduğunu kesin bir şekilde belirtiyordu.

Topluluğun bir üyesi gibi hissetmek isteyen, korku hayranları için bir yer.

Anında katıldım. Profilimi oluşturdum, etraftaki insanları bulmaya çalışmak; aynı zamanda bu uygulamanın özelliklerinden biriydi. Şaşırtmayıcı bir şekilde, etrafta pek kimse yoktu.

Daha sonrasında önerilenlerimi kontrol ettim. Uygulamanın insanları nasıl seçtiğinden pek emin değildim, büyük ihtimalle karmaşık bir algoritması vardı.

Ama bir çoğu yaptığım şeylerden hoşlanıyor gibi görünüyordu. Korku filmleri, Dean Koontz romanları ve elbette ''The Walking Dead''. 

Birkaç kişiye arkadaşlık isteği gönderip uyumaya karar verdim.

Bir sonraki gün, diğer korku hayranları tarafından arkadaşlık isteğimin kabul edilmesi beni şaşırtmıştı. Üstelik birkaç mesaj da gelmişti. 

''Hey, benim gibi başka korku bağımlılarıyla tanışmak güzel! Görüşmek üzere''

''En sevdiğin korku filmi nedir? Bana bir link atıver!''

Sonrasında kaçınılmaz olarak; bazılarının sadece reklam, veya yaklaşan küçük, bağımsız bir film için zavallı bir etkinlik pazarlaması olduğunu farketmeye başladım.

Beni yanlış anlamayın, Yaratıcı satış fikirlerini sonuna kadar destekliyorum. İstekleri aldığımda takip edebildiğim kadarını takip ettim. Fakat, nakit sıkıntısı da çekiyordum.

Yeni kitaplar, filmler, ve diğer hatıralık korku eşyaları bütçeme pek de uygun değildi.

Bu yüzden genel olarak, kullanıcıya kibarca mesaj gönderir ve ne üzerinde çalıştıklarını görmeyi ne kadar istediğimi, ve gelecekte satın almak için kaydedebileceğimi söylerdim.

Kibar bir hareketti ve hatta fazladan bir adım atıp, eğer yapabiliyorsam farklı bir medyada yaptıkları şeyi desteklemeyi önerirdim.

Bir çoğu bu fikire oldukça sıcak baktı. Bu günlerde sınırlı bir bütçeye sahip olmanın nasıl olduğunu hepimizin anladığını farkettim, bu da uygulamanın başka bir güzel tarafıydı.

Yeni insanlarla tanışmak, korku eşyaları almak için uzun, ve asla bitmek bilmeyen istek listeme yeni ürünler eklemek... Bunda kötü bir şey görmüyordum.

Sonrasında; Emerald olarak tanıtacağım kişiden bir arkadaşlık isteği aldım. Bir çok farklı sebepten dolayı gerçek kullanıcı isimlerini vermek istemiyorum fakat 

inanın eğer verseydim güvenliğinizi tehlikeye atıyor olurdum.

Emerald'ın bir profil fotoğrafı yoktu. Bana bir mesaj gönderdi ve yazdıkları, kısa zamanda yayınlamayı düşündükleri kısa bir hikayeyi okumakla ilgilenip ilgilenmediğimi sordu.

Anında cevap vermedim fakat hikayelerini istek listeme kaydettim, kulağa sanki sokağımın biraz ötesindelermiş gibi geldiğini düşünerek

Sonrasında web sitelerini ziyaret edip etmediğimi sordukları bir mesaj daha aldım.

''Üzgünüm dostum, henüz bakamadım'' diye cevapladım.

Sonrasında olan şey ise; kendilerinden biraz korkmama sebep olan; öfkeyle dolu, aşırı tepkili mesajlar almak oldu. İşte birkaç tanesi:

''Korkuyu desteklemekle çok mu meşgulsün? Neden bu uygulamayı kullanıyorsun ki bile??''

''Neyin var lan senin?! Al gitsin işte. Kanla yazıldı bu!''

''Aynı diğerleri gibisin. Kendini beğenmiş bir şekilde sana herhangibir şey için güvendiğimizi sanıyorsun. Bunu hiçbir yardıma ihtiyacım olmadan yazdım.''

''Bak aşırı tepki verdiğim için üzgünüm. Ama sadece beni dinleyecek ve hikayeyi okuyacak birine ihtiyacım var. Tek sahip olduğum şey bu...''

''Şu lanet mesajlarını cevapla artık!!!''

Tahmin edebileceğiniz gibi, böyle bir davranış biçimiyle başa çıkmaktansa onları engellemeye karar verdim.

Bunun son olduğunu sanıyordum; oysa ki ertesi gün, komik bir karşılaşma daha yaşadık.

Fakat sonraki gün yeni bir hesaptan başka bir istek aldım. Aynı kişi, farklı bir isimle. Mesajlar bu sefer çok daha nefret doluydu.

''Yani sen de mi beni herkes gibi kendinden uzaklaştıracaksın? Seni zavallı şunun bunun evladı, umarım cehennemde çürürsün.''

''Kiminle uğraştığın hakkında hiçbir fikrin yok dostum. Beni görmezden geldiğin için hayatığını sefalete çevireceğim''

''Sadece anlamıyorsun. Bunun korku mu olduğunu sanıyorsun? Sana gerçek korkunun ne olduğunu göstereceğim. Çok yakında kendi hikayene bakıyor olacaksın. Kurgu gerçeğe dönüşecek.''

''Nereye gidersen git, ne yaparsan yap. Seni bulacağım.''

Sonra bir fotoğraf gönderdiler.

Evimin fotoğrafıydı.

Bu sefer onları şikayet edip engelledim. Huzursuz ve paranoyak hissettim, kafam karışmıştı. Nerde yaşadığımı nerden bilebilirlerdi ki bile? Nasıl bulabilirlerdi beni?

Uygulamaya; bana yardım etmesi için ve bu kullanıcının beni asla bulamaması için bir talep gönderdim. Belki hesabımı gizliye almak, onlardan mesaj almamı arkadaşım olmadıkları sürece engelleyebilirdi?

Ama sonrasındaysa aldığım her mesaj, her arkadaşlık isteği benim için sınırdı. Takipçi bu muydu? Sinir bozucu bir durumdu.

En sonunda sadece uygulamayı silmem gerekti. Bu; eminim ki, durumun sonuydu. Artık bana zarar veremezlerdi.

Ama sonraki gün bir paket aldım. Üstünde geri dönüş adresi yazmıyordu ama medyanın kendisiyle ünlü olduğu şu tanıdık, kan kırmızısı rengi vardı.

Beni takip eden bu kişi geliştiriciler için mi çalışıyordu? Ne tür hastalıklı bir oyundu bu?

Oturma odamda açtım; içindeki DVD gibi görünen kapalı bir kutuyu, ve üstünde ''Aptalca bir şey yapmadan önce beni izle'' yazan notu gördüğümde ellerim titriyordu.

Oynatıcıya koydum; ve kameranın, günden güne yaptığım her şeyi çekmiş olduğunu görmek içime oturdu. Kayıttaki nefes sesini, cızırtılı bir sesin takip edişi duyuldu.

''Herhangibir yetkiliyle irtibata geçersen, bu gece ölürsün. Gün batımına kadar, kan ayinini yatıştırmazsan, kurbanım sen olacaksın.''

Bu bir tür şaka olmalıydı değil mi? Gerçek olamazdı.

Sonra bana ne kadar ciddi olduklarını göstermek için, evimin etrafında bir saatten önce çekilmiş bir video gönderdiler. Beni izliyorlardı.

Kendi evimde; bu manyak takipçiden dolayı bir mahkum haline gelmiştim. Issızlığın ortasında hissettim, ne yapacağımdan emin değildim. 911'i aramayı birkaç kez düşündüm.

Sonrasında bir umutsuz, ve belki biraz da karanlık bir düşünce aklıma geldi.

Odama gidip telefonumu kaptım, Slasher'ı yeniden indiriyordum.

Sonrasında, konumları sitede kayıtlı olan bazı ölümcül derecede korku hayranlarına bir mesaj gönderdim.

Sonrasında takipçinin ta kendisine mesaj attım.

''Beni mi istiyorsun? Öyleyse gel de al, s*rtük.''

Mutfak çekmecelerimin birinden bir bıçak kaptım ve kapının ötesini herhangibir zorla giriş belirtisi olup olmadığını görmek için izledim. Kalbim gümbür gümbür atıyordu.

Eğer zamanlamayı yeterince iyi ayarlayabilmişsem, işe yarardı. Bütün ışıkları kapattım ve tamamen hareketsiz kaldım.

Sonraysa, çimlerin üzerinde bir gölge gördüm. Garip, siyah bir kostüm giyen bir adamınkine benziyordu. Bu, saldırgan olmalıydı.

Sonrasında ön bahçemdeki bütün ışıkları açtım, tiz bir çığlık attım.

Tıpkı bir saat gibi, mesaj attığım bütün hayranların zıplayıp korku içinde koştuğunu duydum.

Takipçiyi ezmişlerdi.

Hemen sonrasında polisi aradım ve birkaç detayı açıkladım. Hayranlara Slasher'dan ne gönderdiğime emin olmuştum.

Bildikleri tek şey, o yalnızca yanlış zamanda, yanlış yerde bulunan bir hırsızdı.

Gerçek şuydu ki; adresimi siteye koymuş ve o gece yapılacak olan bir hayalet araştırması için paranormal araştırmacıları davet etmiştim.

Dürüst olması gerekirse, durumun ilerleyişini engelleyebilmek için aklımda bir anda beliren bir dürtüydü bu. İşe yarayacağından bile emin değildim.

Ama işe yaradığı için memnunum. Biliyorum yaptığım şey çılgıncaydı, ve büyük ihtimalle de bir çok yönden yanlıştı ama başka şansım yoktu ki!

Şimdi, çektiğim çileden birkaç gün sonra, uygulamayı nihayet geri yükleyebilir ve geriye bakmak zorunda olmadan hayatıma kaldığı yerden devam edebilirdim.

Ama şaşırtıcı bir sonunun olacağını tahmin etmem gerekirdi. Ne de olsa, korku bu.

Başka bir istek daha aldım. Emerald'dan. Bu sefer; ne yapacağım veya bunu nasıl durduracağım hakkında hiçbir fikrim yok.

''Ölüm kadar sıradan bir şeyin beni durdurabileceğini mi düşündün? Yeniden düşün.''

Uygulamayı siliyorum ve dualara sığınıyorum. Umuyorum ki yeterlidir.


Ç.N.: Uzun ve uğraştırıcıydı, eğer çeviride tamamlanmamış bir kısım görürseniz veya anlamsız bir cümleyle karşılaşırsanız, şimdiden özür dilerim.

20 Mart 2021 Cumartesi

Every Year on My Birthday, I Have to Die

İlk kez 18 Ağustos 2006’da öldüm. Ne hoş bir ölümdü, ne de beklediğim bir şeydi. Hayatımı mahveden şey rastgele gerçekleşen bir şiddet eylemiydi ve ansızın gerçekleşti.

Sadece bir barda, yoğun geçen bir iş gününden sonra birkaç kadeh içip kafa dağıtıyorduk. İçkileri alma sırası bendeydi, bu yüzden barmenin dikkatini çekmeye çalışıyordum.

Birinin bana bir yumruk attığını hissettim. İlk başta, birinin sadece bana vurduğunu sandım; ama daha sonra bir sıcaklık ve gömleğimden aşağıya doğru hızlıca akan kanı hissettim. O zaman bıçaklandığımı anladım.

Hatırladığım kadarıyla öyle pek de acı verici bir şey değildi. Yine de bacaklarım daha fazla direnemedi ve yere yığıldım. Belki de ölüyordum ancak o an pahalı takım elbiselerimi mahvetmiş olmak daha endişe vericiydi.

İşte yaklaşmakta olan ölüm bu kadar komik bir şey. Herkes evrenin kendilerine dayattığı o korkunç sondan kaçabilecek bir istisna olduğunu düşünür.

En azından kan bedenimden çekilirken ben böyle düşünüyordum. Dünyam kararmıştı, ne olduğunu bile anlayamadan ölmüştüm.

Sonrası bir boşluktu. İlk başta karanlıktan biraz daha fazlasıydı; karanlığı uzaktaki tuhaf şekiller ve renkler bozuyordu. Çevreyi yeniden hissetmeye başladıkça acının, kederin ya da ölümün olmadığı bir dünyaya doğru sürükleniyordum. Burada olan tek şey, başka başka yerlere seyahat eden insanlardı. Hepsi benim gibi ölmüş müydü, yoksa daha hiç doğmamışlar mıydı bilmiyordum. Bildiğim tek şey artık korkmadığımdı. Tüm endişelerim, kuruntularım ve korkularım gitmişti.

Uzakta, neredeyse sonsuzlukta bir ışık belirdi. Bu benim gideceğim son istikametti, yaşadığım kısa hayattaki son amacım. Ne yazık ki, pek de uzağa gidemedim.

Kendi yatağımda şaşkına dönmüş bir şekilde uyandım, terden sırılsıklam olmuştum ve deli gibi titriyordum. Elimle refleks olarak bıçaklandığım yerdeki yarayı kapattım; ancak, artık orada bir yara yoktu. Aslına bakarsanız, tek bir çizik bile yoktu.

Hepsi bir rüya olabilir miydi?

Komodinin üzerindeki telefonumun ışığı yandı. ,

Düzinelerce kısa mesaj ve cevapsız çağrı vardı.

Okuduğum ilk mesaj “Dostum, bardayız. Gelmiyor musun?” oldu ve saat 21.43’te gönderilmişti.

İkinci mesaj “Hey, Rick, hangi cehennemdesin?"di. 22.23’te gönderilmişti.

Birkaç çağrı ve bir mesaj daha vardı.

“Sanırım uyuyakaldın, ya da belki de şansın iyiye gidiyordur? Neyse, senin şerefine bir kadeh daha içiyorum. İyi ki doğdun Rick.”

Sonra yirmiden fazla çağrı ve tüylerimi diken diken eden tek bir mesaj aldım.

“Tanrı aşkına, şu lanet telefonunu aç! Danny’e bir şey oldu.”

Hemen geri aradım. Parmaklarım hem beklediğim şeyden dolayı hem de dün geceki anılarımdan dolayı tir tir titriyordu. Ölümüm bir kabustan biraz daha fazlası olsa bile bu gece arkadaşlarımla barda buluşacağımdan emindim.

Telefon üç kez çaldı ve telefonu Jake açtı.

Jack telefonu yorgun ve paniklemiş bir sesle “Rick, sen misin? Hangi cehennemdesin?” diye cevapladı.

Yarı soru sorar yarı da cevap verir şekilde “Ne oldu bilmiyorum. Sanırım uyuyakaldım.” diye cevapladım.

Jake açıklamamı dinlemeden “Danny dün gece bıçaklandı.” diye cevapladı.

“Bıçaklandı mı? Nasıl?”

“Bilmiyorum. Kaçığın biri üzerine yürüyüp onu bıçakladı.”

Şoka girmiştim, neredeyse telefonumu düşürüyordum. Danny aynı yerde, tıpkı benim uğradığım gibi saldırıya uğramıştı. Binlerce düşünce zihnime hücum etti; ancak korku hızlıca asıl sorunum haline geldi.

“O iyi mi?”

“Hala ameliyatta. Eşine haber veriyorlar. İşte eşi geliyor.”

Jake telefonu aşağıya indirdi; ancak tartıştıkları için o boğuk seslerini hala duyabiliyordum. Danny’nin eşinin sesi üzgün geliyordu; ancak ne dediğini tam anlayamadım.

“Jake ?” diye seslendim.

“O, o öldü… Danny öldü.”

Sonraki birkaç dakika zihnim iyice bulanıklaştı. Hepimiz Danny’i çocukluktan beri tanırdık ve şimdi o gitmişti. Katil de bardan çıkamadı. Görünüşe göre başka birine de dalaşınca müşterilerden biri onu vurmuş.

Hala, o gece ölmesi gereken kişinin ben olmam gerektiği hissinden kurtulamamıştım.

Her şeye rağmen zaman ilerlemeye devam etti. Çalışanlarımızdan bazıları Danny’nin ölümünden sonra işten ayrıldılar, umutsuzca hayatlarına devam etmeyi deneyeceklerdi. Onları asla suçlamadım, hem benim de biraz zamana ihtiyacım vardı. Onlara o gece ne yaşadığımı asla anlatmadım, zaten bunun bir faydası da olmazdı.

Bir yıl geçmişti ve ben arkadaşlarımla çok çok nadir konuşmuştum. Danny’nin ölümünden sonra biraz normale dönmeye başlamıştım; ancak bu durum 18 Ağustos 2007’de sona erdi.

Doğum günüm yine geldi çattı ve ben kesinlikle kutlamayı düşünmüyordum. Bunun yerine hastayım deyip işe gitmedim, bir şişe viski aldım ve bütün günü video oyunu oynayarak geçirdim.

Akşama neredeyse şişeyi bitirmiştim. Her ne kadar iri yarı bir adam olsam da alkol beni baya bir etkilemişti. Saat 9 civarı, yatağa doğru gittim, sabaha akşamdan kalma olacağım kesindi.

Gece yarısı kapının zorla açılışını takip eden ayak sesleri ve fısıltıları duyunca uyandım. Alkolden dolayı ayakta duramaz halde ayağa kalkmaya çalıştım. Yataktan kalkınca bir adım atmama kalmadan ayağım kaydı ve yere yapıştım. Evime giren davetsiz misafirlerimin de duyacağı kadar yüksek bir ses çıkmıştı.

Birisi öfkeyle “Evde kimse olmayacak dememiş miydin sen?” dedi.

“Endişelenme, onlarla ben ilgileneceğim.”

Ayak sesleri bana doğru yaklaşıyordu. Kapıyı kilitlemeye çalıştım ancak kapıyı tekmeleyerek açıp beni yere düşürdüler.

İçeri giren maskeli adam elinde bir silah tutuyordu. Silahı bana doğrultup tetiği çekmeden önce sadece tek bir cümle söyledi.

“Sessiz kalmalıydın.”

Ne yazık ki, herif korkunç bir atış yaptı. Başıma nişan almasına rağmen boynumdan vurdu. Orada öylece uzanıp nefes almaya çalışırken çaresizce kendi kanımda boğuluyordum. Uzaklaşamadım, yardım çağıramadım.

Kendi odamda tıpkı geçen seneki gibi kendi doğum günümde ölmüştüm.

Kan bedenimden çekilip o korkunç acı dinince yine öteki dünyaya döndüm. Yine aynı şekilde, karanlığı bozan o tuhaf renkli şekillere doğru yürüdüm. Oradan geçerken o şekillere ve renklere hayran kaldım.

Uzakta, gövdesinden sonsuzluğa doğru uzanan dallar olan bir ağaç gördüm. Her daldan bir insan sarkıyordu, gerçeklerdi; ancak henüz bizim dünyamızda var olmamışlardı. Onları ziyaret etmek istedim, ancak benim gitmem gereken yer başkaydı. Çünkü tıpkı bir önceki seferki gibi, kendi yatağımda hiçbir zarar görmeden uyanmalıydım.

Telefonum çaldığında derin bir korku hissediyordum. Hala tam olarak inanamıyordum; ancak benim yerine bir başkasının öleceğini anlamaya başlamıştım.

“Alo?”

“Rick, ben baban. Annen… Onu… Onu dün gece kaybettik.”

Boğazımda bir yumru oluştu. Bana ne cevap vereceğini biliyordum ama yine de sordum.

“Nasıl oldu?”

“Polis işlerin yolunda gitmediği bir hırsızlık girişimi olduğunu söyledi. Tam olarak bilmiyorum, ben işteydim… Onun yanında olmalıydım.”

Artık konuşmamız canlılığını yitirmişti. Babam aklını yitirmişti ve çok zor anlamlı cümleler kurabiliyordu. Orada olmadığı için kendisini suçluyordu; ama ben gerçeği biliyordum. Suç benimdi.

Önümüzdeki iki ay boyunca babam fena bir depresyona girdi. Onu suçlamıyordum, o sadece hayatının aşkını kaybetmişti. Sırf kendisini toparlamasına yardım etmek için yanına taşındım. Güçlü gözükmeye, ayakta kalmaya çalışıyordu; ancak yıkılmak üzere olduğunu söyleyebilirdim.

"Orada olsaydım.."

"Senin hatan değil baba. Orada olsaydın sen de ölebilirdin."

"Bunu bilemezsin."

Ama biliyordum, çünkü hırsızların ailemin evine gelmemesi gerekiyordu. Onların öldürmesi gereken kişi bendim. Kafamı toplamalıydım, babama gerçeği anlatmalıydım. Ama bunu nasıl yapabilirdim ki?

6 ay geçti, ve bu sır beni yiyip bitirdi. Tüm olanlardan sonra, hala nasıl açıklayacağımı bilmiyordum. Yine de bir gün, bu lanetimi paylaşma zamanının geldiğine karar verdim.

"Baba, konuşabilir miyiz?"

"Tabii. sorun ne?" yüzünde endişeli bir ifadeyle sordu. Beni iyi tanıyordu ve şu an ağır bir yükün altında ezildiğimi anlayabiliyordu.

Ona ilk ölümü anlatarak başladım, en ince detayına kadar. Anlattıklarım tabii ki o gece barda olaya tanık olan insanların anlattığı her şeye uyuyordu, bıçak yarasına kadar. Ona Danny'nin benim yerime öldüğünü, bu yüzden suçlu hissettiğimi söyledim.

Doğal olarak, başta şüpheci yaklaştı. Ama sonra ona anneme olanları anlattım. Detay vermedim, sadece vurulduğum anı anlattım. Kapının kırıldığını ve iki adamın orada olduğunu. Her şey tamamen mektupta yazanlara uyuyordu.

"Özür dilerim baba. Benim hatam. Onu ben öldürdüm."

Sadece sessiz bir şekilde oturdu, ona anlattıklarımı sindirmeye çalışıyordu.

"Senin hatan değildi."

Aklım karışmıştı. Sesinde azıcık bile öfke yoktu, sadece fazlasıyla empati vardı.

"Bunu nasıl söylersin? Ölmek zorunda değildi."

Bu kez konuşmadan önce sözleri hakkında düşündü. "Yanlış bir şey yapmadın Rick. Bu şey sana oldu. Neden geri getirildin, ya da nasıl, bilmiyorum, ama sana yapılan bu şey için suçlu sen değilsin."

"Yani bana inanıyorsun?" sordum.

Başıyla onayladı, sonra bana sarıldı. Aniden, artık dünyada yalnız değildim, olanları bilen biri vardı.

"Ya yine olursa?"

"O zaman beraber üstesinden geliriz."

Sözlerinin arkasında durdu, sıradaki doğum günüm yaklaştığında bile. Bu kez ölüm daha yumuşaktı, sadece duşta kaydım ve düşüp boynumu kırdım. Üçüncü kez dünyadan ayrılmadan önce, aklımdaki son düşünce şuydu, "Ne klişe ama."

Bir kez daha, yatağımda uyandım, Hemen babamı seslendim, hayatta olduğundan emin olmak istemiştim, benim yerimi almasından çok korkmuştum. Koşarak benim yanıma gelerek ne olduğunu sorana kadar nefes bile alamadım.

"Boynumu kırdım... Ama iyiyim, sanırım."

Yerimi kimin aldığını bulmak biraz zamanımı aldı. Ama patronumun öldüğünü duyduğumda, içimde bir şeyler kırıldı, Tanıdığım en nazik adamdı, tam da benim gibi, düşüp boynunu kırmıştı.

Bu bardağı taşıran son damlaydı. Bu boşverebileceğim, öylesine bir tesadüf değildi, bir çeşit önsezi de değildi. Bu sorumlulukla yaşayamayacağıma karar vermiştim. Bunu durdurmalıydım, bu hayatımdan vazgeçmek demek olsa bile.

Eğer kendi kaderimi kontrol altına alabilirsem, ve kendimi doğum günümden önce öldürürsem, belki daha fazla insanı ölmekten kurtarabileceğimi düşündüm.

Öncelikle, babama neden gitmeyi seçtiğimle ilgili uzun bir mektup bıraktım. Onunla karşılıklı yüzleşemezdim, beni ikna etmeye çalışacağını biliyordum, bunu yapmak zorundaydım. Daha fazla insanın benim adıma ölmesine izin veremezdim.

Ne yazık ki, kader dönek bir pislik. Ne kadar denersem deneyeyim, hayatıma son veremedim.

Kendimi asmayı denedim, ama ip koptu. Sonra kendimi vurmayı denedim, ama kurşun sıkıştı. Bu da işe yaramadığında, arabamı bir ağaca doğru sürdüm, ama oradan da bir şekilde sağ çıktım... Her girişimim başarısızlıkla sonuçlanıyordu. Tek yapabildiğim doğum günümü, ve birinin benim yerime ölmesini beklemekti. Ne kadar uğraştıysam da ölemedim. Kadere karşı gelemiyordum, ve bu beni mahvediyordu.

2009'da, sarhoş bir sürücü bana çarptı... Ve yerimi kız arkadaşım aldı.

2010'da, boğuldum... Ve kibar komşum o şekilde öldü.

2011'de, beynimde damar genişlemesinden öldüm.... Halam böyle öldü.

Böyle devam etti... Her yıl öldüm, ve bana yakın biri benim yerime öldü. Bir yolunu bulmak için çok uğraştım, ama kadere karşı başarılı olamadım.

Yıllar geçti, ve 18 Ağustos 2019'da, 14. kez öldüm. Bir hafta öncesinden hastalanmaya başlamıştım, ki bu doktorları çok şaşırtmıştı. Tüm laboratuvar değerlerime göre gayet iyiydim, ama gittikçe daha çok hastalanıyordum. Babam da ben de zamanımın geldiğini biliyorduk, ama zorla geri döndürüleceğimi de biliyorduk.

Sonra, doğum günümün gece yarısı, kalbim durdu. Yatağımda sarsılarak uyandım, artık hasta değildim.

"Baba?" seslendim.

Cevap gelmedi.

Yataktan kalktım, yine seslendim. Tek karşılaştığım sessizlikti. Üçüncü kez seslenmeme gerek yoktu, ne olduğunu biliyordum. Dikkatle odasına girdim, düşündüğüm şeyin olmuş olmasından korkarak...

Ölmüştü... Kalp krizinden. Benim yerimi almıştı, ve ben onu kurtarmak için hiçbir şey yapamamıştım.

Cenaze benim için bulanıktı. Tek fark edebildiğim boş sandalyelerdi, ondan önce ölmüş insanların sandalyeleri. Kimileri kendi hayatlarını yaşamış ve doğal yollarla ölmüşlerdi, ama çoğunun aslında hayatta olmaları gerekiyordu... Ama benim yerime ölmüşlerdi.

Babamdan birkaç şey miras kalmıştı. Bunlardan biri, bana yazılmış bir mektuptu. Oldukça eskimiş görünüyordu, bunu bana çok uzun zaman önce yazmış olmalıydı.

"Sevgili Richard,

Bugün senin doğum günün, annen öleli tam bir yıl oldu. Onu fazlasıyla özlemiş olsam da, sen hala burada olduğun için şükrediyorum. Biliyorum ki annenin bir seçim şansı olsaydı senin yaşamanı isterdi, ben de öyle.

Bir gün senin yerini alacağımı sen de ben de biliyorduk. Hiç şüphesiz, senin yaşaman için canımı veririm. Bu laneti sen seçmedin, bu yüzden asla kendini suçlama, sadece yapman gerekeni yap; çevrendeki insanlara değer ver, çünkü onların son günlerinin ne zaman olduğunu bilemezsin.

Seni seviyorum,

Baban"

O mektubu okuduğumdan beri, bir çıkış yolu arıyorum. Babam bir şey yapamayacağımı söylemişti, ama nasıl bu şekilde yaşayabilirdim, başkası yerine hayatta olduğumu bilerek?

Şehirden ayrıldım, bir kulübede, insanlardan uzakta bir yerde yaşamaya başladım. Beni önemseyen birileri olmazsa, kimsenin ölmeyeceğini umuyordum. Bir çözüm yolu bulana kadar, kimseyle iletişim kurmamaya karar vermiştim.

Taa ki karımla tanışana dek.

Katy anlayışlıydı, ona başımdan geçenleri anlattığımda dehşete düşse de her zaman bana destek oldu. Şimdi çocuklarımız var, neyse ki ikisi de hala hayatta ve iyi.

Ama beni bir şekilde tanıyan, iletişim kurduğum insanlardan biri her yıl öleceğine göre, eğer bu insanları çoğaltırsam, ailemden birinin ölmesinin olasılığını azaltmış olacağımı düşündüm. Basit matematik, seçenekler arttıkça ailemin seçilme olasılığı azalıyor.


Ben Richard Mcqueen,

Özür dilerim.