22 Ekim 2020 Perşembe

H.H. Holmes

Dr. Henry Howard Holmes lakabıyla tanınan Herman Webster Mudgett Zihninde kurduğu cinayetleri işlemek için özel bir otel inşa ettirmiştir. 

Kayıtlara geçen ilk Amerikalı seri katildir. Yaklaşık 200 insan öldürdüğü tahmin edilmektedir.

Holmes zor bir çocukluk geçirmiştir. Dindar Metodist annesi ve şiddete eğilimli alkolik babası bir yana, okulundaki zorba çocuklar, mahalle doktorundan korktuğunu öğrendiklerinde, onu insan iskeletine dokunmaya zorlamıştır. Zorbaların bu baskısı, onu ölüme meraklı bir çocuk haline getirmiştir. Mudgett Temmuz 1884'te sınavlarını geçerek Michigan Üniversitesi Tıp fakültesinden mezun olmuştur. Okula kayıtlı bir öğrenciyken laboratuvardan cesetler çalmış, çaldığı bu cesetlerin biçimlerini bozmuş ve bu cesetlerin kaza eseri öldüğünü söyleyerek sigorta paralarını toplamıştır. İlaç endüstrisinde kariyerini ilerletmek için Şikago'ya taşınır. Şikago'da iş bulduğu bir eczanenin kısa zamanda sahibi olmuştur. Eczanenin sahibi bir süre sonra esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolduğunda Holmes, insanlara onun Kaliforniya'da yaşamaya gittiğini söylemiştir.

Sonrasında Holmes, eczanesinin karşısına, çevredekilerin ''Kale'' diyeceği üç katlı binayı inşa edeceği arsayı satın almıştır. Bu bina 1893 yılında Dünya Fuarı ziyaretçilerinin kullanması için bir otel olarak açılmıştır. Kalenin en alt katı Homles'ın eczane ve diğer mağazaları için kullanılmıştır. Diğer üst katlarda ise kişisel ofisinin yanı sıra, antreleri tuğla duvarlara açılan 100'den fazla penceresiz oda ile dolu bir labirent, tuhaf şekilli koridorlar, hiçbir yere çıkmayan merdivenler, sadece dışarıdan açılabilen kapılar ve diğer bir takım ilginç dolambaçlı yapılar vardır. Holmes inşa esnasında inşaat ustalarını değiştirmesi sebebiyle kalenin tasarımını yalnızca kendisi bilmektedir. Yapının inşası esnasında Holmes geçmişinde yasaları çiğnemiş Benjamin Pitezel isimli bir marangoz ile tanışır. Holmes bu marangozu daha sonra cinayetlerinde bir alet olarak kullanacaktır.


Otelin tamamlanmasından sonra, Holmes kurbanlarını daha çok kadın çalışanları, sevgilileri ve otel misafirleri arasından seçmiştir. Onlara işkence edip öldürmüştür.Bazılarını ses geçirmeyen ve gaz borularıyla donatılmış odalara kilitlemiş ve böylelikle onları istediği zaman oksijensiz bırakabilmiştir. Bazılarını ofisinin hemen yanındaki ses geçirmeyen devasa kasa odasına kilitlemiş ve orada havasızlıktan ölmelerini sağlamıştır. Kurbanların bedenleri gizli bir oluktan bodrum katına düşmüştür. Cesetler burada titizlikle parçalanmış, etleri kemikten ayrılmış, el yapımı iskeletler yapılmış ve daha sonra bu iskeletler tıp okullarına satılmıştır. Holmes ayrıca bazı cesetleri yakmış veya onları kireç kuyusuna dökerek yok etmiştir. Holmes burada iki büyük fırın ile birlikte, asit kuyuları, farklı zehir şişeleri ve esnetme raflarına sahiptir. Tıp okulunda edindiği bağlantılar sayesinde iskeletleri ve organları kolaylıkla satmıştır.


7 Mayıs 1896'da, Holmes Moyamensing hapishanesinde asılarak idam edilmiştir. Holmes ölünceye kadar sakin ve yumuşak başlı davranmış, çok az korku ve depresyon belirtisi göstermiştir. Holmes'in boynu hemen kırılmamış, aksine idam sehpası itildikten sonra çok yavaş bir şekilde 20 dakika içerisinde ölmüştür.





19 Ekim 2020 Pazartesi

Hoodie (The Hooded Man)


Hiç kıyafetinin seni etkilediği oldu mu? Dış görünüşünden dolayı özgüvenli hissetmekten bahsetmiyorum. Hiç bir eşyanın, ya da bir doğrunun, ya da sadece favori tişörtünün sana kontrolü verdiği oldu mu? Hiç en kötü şekilde etkilendin mi? Gerçeği göstererek?
Hikayenin devamı direkt olarak günlük kayıtlardan alındı. Ünlü ama kimliği belirsiz bir katil tarafından yazıldı. Ünlü çünkü yaptıklarını herkes gördü. Kimliği belirsiz çünkü kimse bunları yapanın o olduğunu bilmiyor.
Yaptıklarının başlangıç noktası olağandışı. Sorunlar yok, şeytani bir aile yok, sihir ya da paranomal güçler yok. O, sadece ve sadece kendisi tarafından seçilmiş. Kimliği bilinmiyor. Bundan sonra "Kapüşonlu Adam" olarak adlandırılacak.


3 Nisan, 2004
Son zamanlarda burası gerçekten soğuk. Bir sürü tişörtüm ve kot pantolonum var ama giyecek fazla kalın bir şeyim yok. Bu yüzden bugün bir ceket almaya karar verdim. Yerel bir mağazaya gittim, özel bir yere değil. 
Büyük, siyah bir kapüşonluydu, beyaz bir çizgisi vardı. Bence harika görünüyor. Denediğimde mağazadaki görevli bana yakıştığını söyledi. Kibar olmak için teşekkürler dedim. (karşılıklı nezaket, bulunması çok zor bir şeydir.)

Böylece onu satın aldım. Henüz üzerimden çıkarmadım. Sadece sıcak tuttuğu için değil, ama onun içinde inanılmaz şeyler yaptığımı hayal edebiliyorum. Aynaya baktığımda, sırıtıyorum. Harika hissediyorum. Açıklayamıyorum, ama bunu sevdim. Bunu gerçekten çok sevdim. Başlığımı geçirmek istiyorum. Başlık bir şekilde insanı maskelemeye yarıyor. Yüzü gösterse bile bir şey saklıyor... Bir yerde.
Gerçekten çok geç oldu. Bütün gün harika hissettim, zaman uçup gitti. Yarın daha fazla açıklayacağım.



10 Nisan
Cehennem gibi bir hafta geçirdim. Çok harika hissettim. Koridorlarda önemli biriymişim gibi yürüdüm. Kendini beğenmiş göründüğüme eminim. İşte bu yüzden, Jack bana meydan okudu. Çok sinirliydi. Bir hakareti görmezden gelmeyenler, birinin ailesi hakkında zekice yorumlarla yanıt vermekten daha aşağılayıcıydı. Beni kızdırdı.

Bunu o istedi. Sıkı bir yumruk attı, ve ben durdum. Onunla gerçekten tartıştığım zaman daha çok acı çekti.
Tüm hafta çok iyi hissettim. Özgüvenim modumu yüksek tuttu. Karnını sertçe yumrukladım ve düştüğü zaman tekrar kaldırdım. Çok iyi hissettirdi... Gerçekten çok iyi... Ebeveynleri arıyor.



14 Nisan
Jack hala hastaneden çıkmadı. Onun çok fazla canı yandığını söylediler. Çok kan kaybetmiş, ebeveynleri söyledi. Düşündüm. Her yumruğumun nasıl harika hissettirdiğini... Çatlayan sesiyle attığı her çığlığın...
"Bunu duymak güzel." dedim anlamsızca.

Jack'i umursamıyorum. Ben onun acısına gülümsedim.
Öylece bakıyorum. Aynaya bakıyorum. Her zaman favori kapüşonlumu giyiyorum. Bu... Güç veriyor gibi hissettiriyor. Eğer bunu arkadaşlarıma anlatsaydım bana gülerlerdi. Beni Spiderman ve onun siyah kostümüyle karşılaştırırlardı. Spiderman asıl gücü elinin tersiyle itmiş. Ben asla böyle bir şey yapmayı düşünmüyorum. O benim özgüven kaynağım.


22 Nisan
"Jack daha iyi bir yere  gitti." sözcükler kulaklarımda çınladı.

O öldü. Çok fazla kan kaybetmişti. Onu ziyaret ettiğim gün babası bana sağlık durumu nedeniyle bu kadar kan kaybettiğini söylemişti. Ama annesi bana baktı ve gerçek hikayeyi anlattı. Onu ben öldürmüştüm. Ona vurmanın verdiği rahatlamayı hala hatırlıyorum. Ama onu öldürmeyi hiç istemedim. Ne yaptığım hakkında düşünmeliyim... Değil mi? Böylece duygularım iyileşecek.
Ama düşünecek ne var? Pişmanlık aptalca bir duygu. Pişmanlığa ihtiyacım yok.


24 Nisan
Son günlerde babam benden kaçıyor, annemse beni sevdiğini söylüyor. İkisi de benim sonsuz bir suçluluk duymamı istiyorlar, ama yapmıyorum, daha doğrusu yapamıyorum. İnsanların arasında rol yapabiliyorum, ama gerçek şu ki, üzgün değilim. Spiderman'in hikayesi beni daha fazla düşündürtmeye başladı. Ama neden lanetli ya da ele geçirilmiş bir kapüşonlu benim olsundu ki?
Jack'i tanıyan herkes bana düşmanca bakıyor.

Konuştuğum herkes başka bir sınıfa geçti ya da okul değiştirdi. Öğretmenler bana pek bakmıyorlar, kuralları çiğnesem de üzerime gelmiyorlar.
Bugün tarih öğretmenime kalem fırlattım, omuzuna çarptı. Sadece bir saniye için dondu, ardından ders anlatmaya devam etti. Herkes ya benden nefret edip ölmemi istiyor, ya da benden korkuyor. Sadece buraya yazarken rahat hissediyorum. Yazarken huzur içinde kendim olabiliyorum.



25 Nisan
Beni kışkırttılar. Beni tehdit ettiler. Seçeneğim yoktu. Beni öldürebilirlerdi. Kapüşonum yüzümü korudu. Bıçak bir anda Rob'un elinden benim elime geçti. Bunu istememiştim (yazı burada kesiliyor.)


30 Nisan
5 gün. Sorgulandığım, bir hücrede uyuduğum 5 gün. Sadece kendimi koruyor olduğuma karar verdiler. Annem ve babamın konuştuklarını duyabiliyorum. Gitmemi istiyorlar. Korkuyorlar. Bu ceketin beni kontrol ettiğini veya karakterimi değiştirdiğini düşündüğüm için bir aptaldım. Bu sadece güzel bir ceket. Görünüşünü seviyorum. Havalı hissettiriyor.

Kapüşonu nasıl kaldırdığımı hatırlıyorum. Jack bana meydan okuduğunda. O çocuklar beni öldürmeye çalıştıklarında. Vicdan azabı hissetmiyorum. İlgisiz hissediyorum. Kontroldeyim. Nihayet deliliğin farkına vardım. Onları öldürmek istedim. Hepsini. Sadece küçük bir ittirmeye, dövüşmek için güvene ihtiyacım vardı. Artık buna sahibim. Annem ve babam beni sinirlendiriyor. Herkes beni sinirlendiriyor.







Ç/N : bu uzun ara için özür dilerim.*-* Hoodie reis ile başlamak istedim. aşırı iyi bir pasta olmasa da sonu gerçekçiydi sanırım.

16 Ekim 2020 Cuma

Duyuru

Selamlar!

Ben Rei Shizuka, blogun hayalet admini. Yeni olanlar ve beni hiç görmemiş olanlar için kendimi tanıtayım istedim.

Beni hatırlayanlara da el sallıyorum :3

Neyse, direk konuya geçeyim ben.

Sanırım anasayfada duyuru olarak paylaşmadığım sürece pek görünmüyor, o yüzden çevirmen alımı ile ilgili bir duyuru yapmak istedim.

Sanılanın aksine çevirmen alımı belli dönemlerde olmuyor, isteyen ve düzgün çeviriler yapabilen herkes istediği zaman ulaşıp bu isteğini bana bildirebilir ^_^

İster iletişim formu üzerinden, ister de aşağıda verdiğim mail adresimden bana ulaşabilirsiniz. Aynı zamanda chatango üzerinden özel mesaj da atabilirsiniz.

Sanırım daha fazla uzatmasam iyi olacak~ Kendinize dikkat edin ve maske takmayı unutmayın ^.^

Mail adresim: sorciere.rachel@gmail.com

Chatango kullanıcı adım: ShizukaRei

2 Ağustos 2020 Pazar

The Other Watcher

Bir adam bir otele gitti ve giriş yapmak için resepsiyona yürüdü. Resepsiyondaki kadın ona anahtarını verdi ve  odasına giden yolda  kimsenin girmesine izin verilmediği, numarasız ve kilitli bir oda olduğunu söyledi.  Orasının bir malzeme odası ve girilmesinin yasak olduğunu açıkladı. Yukarıya çıkmasına izin vermeden önce birkaç kez bunu ona hatırlattı. Adam resepsiyondaki kadının talimatlarına uyarak, doğruca odasına gitti ve yattı. Ancak kadının ısrarları adamın merakını uyandırmıştı. Bi sonraki gece odaya doğru yürüdü ve kapıyı açmayı denedi. Kilitli olduğuna yeterince emindi. Diz çöktü ve geniş anahtar deliğinden baktı. Gözlerini donduran soğuk bir hava geçti.

Gördüğü şey kendisininki gibi bir otel odasıydı. Ve köşede cildi inanılmaz derece solgun olan bir kadın vardı. Sırtı kapıya dönüktü ve başını duvara yaslıyordu. Adam bir süre şaşkınlıkla baktı. O bir ünlü müydü? Otelin sahibinin kızı? Meraktan nerdeyse kapıyı çalmak üzereydi. Ama yapmamaya karar verdi. Adam hâlâ bakarken, kadın keskin bir şekilde döndü ve onu gözetlediğinden şüphe duymadığını umarak kapıdan geriye doğru sıçradı. Kapıdan gizlice uzaklaştı ve odasına gitti.
Ertesi gün kapıya geri döndü ve  geniş anahtar deliğinden baktı. Bu kez tüm gördüğü kızıllıktı. Kımıldamayan belirgin bir kırmızı renk dışında hiçbir şeyi kestiremiyordu. Belki de odada oturanlar bi önceki gece gözetlendiklerini biliyorlardı ve anahtar deliğini kırmızı bir şeyle kapatmışlardı. Kadını rahatsız ettiği için utanç duyuyordu adam ve kadının resepsiyondaki kadına şikayette bulunmadığını umuyordu.

Bu noktada daha fazla bilgi için kadına danışmaya karar verdi. Nazik bir sorgulamadan ve yapacağı açıklamanın ondan başkasına çıkmayacağı sözünü aldıktan sonra kadın sonunda anlattı.
"Pekâla sana o odada ne olduğunu da anlatabilirim. Uzun zaman önce bir adam orada karısını öldürdü. Şimdiye kadar insanlar o odada kalmaktan rahatsız oldular çünkü gözlerinin tamamen kırmızı olması dışında bembeyaz bir kadının hayaletini gördüklerini iddia ettiler."


24 Temmuz 2020 Cuma

The God Experiment (Part 1)

Part 1

Hiç Tanrı'yı oynamanın nasıl bir şey olduğunu merak ettiniz mi?
Bazı sorular cevapsız kalmalı.
Çalışma için 7 kişi seçtik. Meslektaşım, köklü bir cinsiyet ve cinsel yönelim karışımı olmasını önemli buldu. Katılanların evinin ve iş yerlerinin her tarafına farklı kameralar yerleştirildi. Deneklere normalde hiçbir şey değişmemiş gibi günlük aktivitelerine devam etmeleri talimatını verdik.
Sonra da insanlarımıza beyaz bir yalan söyledik.
Onlara bir bilim uzmanı ekibinin hayatlarını değiştirmek için çalışacağını söyledik.
İddia edildiğine göre, bu grup kayıtları inceledi ve deneklerin gerçek hayat rutinlerine ince değişiklikler uyguladı. Her değişiklik kişisel verimliliği ve genel memnuniyeti geliştirmek için tasarlanırdı. Deneklere herhangi bir değişiklik fark etmemelerini söyledik. Gelen geçenin selam vermesi kadar kolay olacaktı. Ayrıca bu süre boyunca bizimle olan bütün iletişimleri yasakladık.
Gerçek şu ki hiçbir şey yapmadık.
Sadece izledik.
Son dönemdeki yasal işlemlerden kaçınmak adına… Soyadlarını kullanmaktan kaçınacağım.
Thomas ya da kısaca Tommy isimli saygın bir sosyologla çalıştım. Tom'un endüstrideki saygınlığı ilk başta fon bulmamızı güvence altına aldı. Kendimi stajyer olarak görüyorum. İşim pizza sipariş etmeyi, kahve getirmeyi ve telefonlara cevap vermeyi gerektiriyor. Bazen Thomas uyurken ya da binadan çıktığında bana kameraları izlememe izin verirdi. 23 yaşındaki sosyoloji lisanslı birisi için fena bir iş değil.
Çok geçmeden bu durum değişti. İşime olan nefretim, ilk deneğimiz olan Michael düzensizce davranmaya  başladığında başladı.
Özgeçmişinde  Denek001 isimli ,28 yaşında heteroseksüel beyaz bir erkek olarak kaydedildi. 1.90 boyu vardı. 86 kiloydu. Kaşının sağ üst köşesinde bir lekeyle koyu kahverengi saçları vardı. Mike'ın o zamanlar kız arkadaşı yoktu. Şükürler olsun ki Tom bu etkeni göz önünde bulundurdu.
İşlerin raydan çıkması uzun sürmedi. Kayıt tutmanın ikinci gününde gecenin bi yarısı Michael'i kendi kendine konuşurken yakaladım.
"Bunu yapmak istemiyorum.Bunu yapmak istemiyorum.Emin misin? Bunu yapmak istemiyorum."
Ses neredeyse sandalyemden düşmeme sebep oluyordu. Günün geri kalanı sessiz geçmişti. Kameraları iki kez kontrol ettim ama orada kimse yoktu. Thomas ayak işlerinin üzerine binayı terk etmişti. Kızılötesi kamerada, Michael yataktan çıkar çıkmaz kapısına yürüdüğünü gördüğümde Thomas'ı uyardım.

"Kamera 3. 001 aklını kaçırıyor."

Tommy derme çatma laboratuvarımıza birkaç dakika sonra geldi. Tıka basa dolu olan karnını zar zor kapatan küçük beyaz bir ceket giyiyordu ve heyecanını kontrol altına alıyordu. Ceketindeki kırıntılar yan kapıda atıştırmalıklar yemenin tembellik etmesine neden olduğunu göstermişti. Bir kez daha. Tom ekrana baktığında büyülenmiş görünüyordu. Monitörü omzumun üzerinden bir papağan gibi izlemişti.
Michael kafasını duvara çarptı. Meslektaşım, "İşte oluyor, bunu kayıt al evlat" diye haykırdığında son derece sersemlemiş gibiydi.
Bunun ne anlama geldiğini bilmiyordum fakat bana söyleneni yerine getirdim. Kafasını 20 kez duvara çarptıktan sonra Michael durdu. Bekledik ve on dakika boyunca izledik. Hayati faktörlerini inceledik. Nasıl olmuşsa Michael yara almamıştı.

O sadece uyuyakalmıştı.

Ayağa kalktı.

Aklını kaçırmak üzere olan bir adamı izlemek ürkütücü bir histi. Dairesindeki perdeler gergin bir biçimde rüzgarda dalgalandı. Birkaç saatte bir, Michael kendisini uykudan kaldırdı ve gergin bir biçimde pencereleri kontrol etti. Sonra yatak odasının kapısında tünemeye geri döndü. Gece boyunca bunu birkaç kez tekrarladı. Tüm gece yatağa dönmedi.

Ertesi gün Michael terfi aldı.

Bizim bir alakamız yoktu.

Her şeyi gizli bir kameradan izledik. Michael'in patronu tamamen minnettar görünüyordu. Michael'in iş performansının tanınmaya değer olduğunu düşünüyordu. Üstelik, firma özellikle üç aylık sürede başarılı olmuştu. Bu büyük bir ikramiye anlamına geliyordu. Michael'in suratındaki nispet yaparcasına sırıtma bize deneyin sorumlu olabileceğini anlatıyordu.

Deneğimiz o gece çok içmişti.

Bar görüntülerini kameralarımıza yakalayamamıştık. Ama yine de ben, sabah saat 2 civarında evine doğru utanç yürüyüşünü yakalamıştım. Sesi ayarladım ve bir kez daha kendisiyle konuşan adamı buldum.

"Bunu yapmak istemiyorum. Bunu yapmak istemiyorum. Emin misin? Bunu yapmak istemiyorum."

Michael dairesine girdi ve ışığı açtı. Oda sessiz ve boştu. Favori cümlelerini tekrar ve tekrar söylemeye başladı. Görünür bir panik içinde oturma odasının etrafında dolaştı.

"Bunu yapmak istemiyorum. Bunu yapmak istemiyorum. Emin misin? Bunu yapmak istemiyorum."

Sinirlerimi bozmuştu. Doğruyu söylemek gerekirse meslektaşımdan şüphelenmeye başlıyordum. Dengesiz denekler sonuçları çarpıtmaya yatkındı. O sırada daha  dehşet sonuçlar düşünemedim.

"Kimle konuşuyor?" diye sordum. Tom cevap vermedi.

Michael mutfağa girdi ve dolaptan bir bardak su aldı . Hareketi son derece dengesiz görünüyordu.
Genel davranışı, özellikle bir bacağını diğerinin arkasına sürükleme şekli, bana kuduz olmuş bir hayvanı hatırlattı.

Aniden sanki bir şey duymuş gibi Michael durdu ve mutfak penceresinden dışarı baktı. Su her yere dökülmüştü. Michael o pozisyonda 5 dakika durmuştu.
Sonra, mutfak kapısı yönünde son bir satır sundu.

"Emin misin?"

Sonra başka bir şey söylemeden dışarıya koştu.

"Kamerayı dörde çevir" diye omzumun üzerinden bağırdı Tommy.

Bana söyleneni yaptım. Yemin ediyorum.. bu oydu. Bu olayın anısı geceleri hala uykumu kaçırıyor.

Michael'ın sarhoş hali apartmanın yeşil çimlerinde kameranın görüş açısına geldi. Göğsüne bantlanmış alıcı hızlı nefes almalar gelişigüzel ayak sesleri sadece bir yöne giden bir yolu takip ederken saptadı. Farlar ve korna sesleri sadece 50 metre ötede patladı.

Otoban.

"Tom.. Bu bir sorun. Bu kahrolası büyük bir sorun."

Bu cümleyi binlerce kez tekrarlamış olmalıyım. Ama yalvarışlarım gözünü dört açmış ortaklarım tarafından göz ardı ediliyordu. Ofis telefonunu aldım ve çabucak acil  iletişim bulmaya çalıştım. Tüm bu süre boyunca Michael, yeni yeni yürümeye başlayan kayıp bir çocuk gibi trafik arasında dolaşıyordu.

"Yapabileceğimiz bir şey yok." diye mırıldandı Tom. "Ne söylememi istiyorsun?"

Michael’ın bedeni traktör römorkuyla karşılaştığı an patladı.

O gün ölmüştü.

Velinimetimiz ailenin zararını cömertçe telafi etti.  Dava geçici olarak feshedildi. Tanrı Deneyi, kalan deneklerle beş hafta boyunca kesintisiz devam etti.


Not: Eğer bu pastayı sevdiyseniz diğer bölümleri de çevirebilirim.

7 Haziran 2020 Pazar

Daddy's Princess

Babam, bana prensesim diye hitap eder. Ben de öyle hissederim, özellikle prenses taçlarımdan birini taktığımda. Babam onları benim için yapar. O bir sanatçı, anlarsınız ya.

Her seferinde, babam bana bir hediyesi olduğunu söyler. Bir kutu, genelde parlak bir kağıtla kaplanmış ve üzerinde bir fiyonku olan. Gördüğümde kocaman gülümserim. Kağıdı yırtarım ve kutuyu açarım ve ince, gürültülü kağıdı çıkarırım, ve gülümsemem daha da büyür. Bu babamın bana verdiği en yeni prenses tacı, hepsini benim için yapıyor, ve bu çok güzel. Her zaman çok güzel oluyorlar.

Babam, annem gittikten sonra prenses tacı yapmaya başladı. Gidişini izlediğimi hatırlıyorum. Büyük, kahverengi bir bavulu vardı. Bana neden hoşçakal demediğini ya da eve ne zaman geleceğini söylemediğini hala bilmiyorum. Babam onun dönmeyeceğini söyledi, ama bence bir gün dönecek.

Babamın bana ilk tacımı verdiği zamanı hatırlıyorum, iki yıl önce. Altı yaşındaydım.
Kutuyu açmadan önce babamın korkmuş göründüğünü hatırlıyorum, beğenmeyeceğimden korkmuş gibiydi. Bayılmıştım, ve onu bana ikinci bir tane verene kadar her gün taktım. Şimdi dokuz tane var.

Favori taçlarımdan birinde gümüş parçacıklar var. Babam onu bana geçen sene verdi. Güneş ışığında parıldarkenki görüntüsünü seviyorum. Gerçi, onu sadece pencereden sızan güneş ışığında parıldarken gördüm. Babam dışarı çıkarmama izin vermiyor. Hiçbirini çıkarmama izin vermiyor. Kırılmalarını istemiyor.

Eve bir arkadaşım geldiğinde, babam prenses taçlarımın hepsinin "taç odasında" olduklarından emin oluyor. Burada onları güvende tutuyor. Aynı zamanda orası, taçları yaptığı yer. Ben taç odasına hiç girmedim, denedim, ama babam orayı hep kilitli tutuyor, ve anahtar nerede bilmiyorum.

Babam arkadaşlarıma taçlarımı göstermeme izin vermiyor, çünkü onları kırabileceğimizi ya da bir arkadaşımın çalabileceğini düşünüyor. Bu yüzden onlara taçlarımdan bahsetmemem gerek. Eğer bahsedersem, bir daha asla başka bir taç yapmaz, ve hepsini atar. Bunu istemiyorum. Prenses taçlarımı seviyorum.

"Hey prenses," diyor babam gülümseyerek."Senin için bir hediyem var,"
Ve akşam yemeği masasında, arkasındaki kutuyu görüyorum, parlak ve üzerinde sevimli bir fiyonk var. Büyük bir gülümsemeyle ona doğru koşuyorum. Kağıdı yırtıp kutuyu açıyorum. İnce, sarı kağıdı tacımı görene kadar sıyırıyorum. Gülümsemem büyüyor. Bu çok güzel.

Babam dişleri işaret ediyor. Denemek için taktığımda ne kast ettiğini anlıyorum. Her tarafta olan üç diş, buklelerim arasına rahatça oturuyor ve tacı başımda tutuyor.

Aynaya bakıyorum. Bu çok hoş. Bir prenses gibi görünüyorum. Sonra, tacın üzerinde yemek olduğunu fark ediyorum. Tacı çıkartıp babama bakıyorum. Genelde, taçta kalan yemeği temizleyebilen tek kişi o. Ama bu kez gülümseyip başıyla onaylıyor, onu benim için bıraktığını ifade ediyor.

Dişimle taçtaki eti sıyırıyorum. Çok lezzetli. Tacı başıma tekrar takıp yansımama gülümsüyorum. Sonra bana gülümseyen babama bakıyorum. Babamı seviyorum. Ben onun prensesiyim.



Ç/N : anlamayanlar için; babasının yaptığı taç "dental crown" yani tamamen insan dişlerinden yapılmış bir taç. kızın beğendiği gümüş parçacıklar da muhtemelen bazı insanların yaptırdıkları gümüş dişler.

29 Mayıs 2020 Cuma

Lights Out


Kanepede uzanmış, saatlerdir televizyon izliyorum. Alt katta köpeğimin havladığını
duyuyorum. Duvar saatine bir bakış atıyorum. Saat dokuzu gösteriyor; ancak ben hala yemek
yemedim. Ailem bu gece dışarıda; yani evde hizmetçi ile birlikte yalnızım. Karnım
guruldamaya başladığı için artık yemek yemenin iyi olacağına karar veriyorum. Televizyonu
kapatıp yavaşça ayağa kalktığım anda evdeki bütün ışıklar sönüyor.

Işığın düğmesini birkaç kez açıp kapatmama rağmen hiçbir şey olmuyor. Şalterler atmış
olmalı. Bu yaşadığım yerde oldukça yaygın görülür. Alt kata gidip mutfaktaki şalterleri tekrar
açmam gerekecek.

Karanlıkta terliklerimi bulamadığım için onlar olmadan gitmeye karar veriyorum.
Duvarları bana kılavuzluk etsin diye kullanırken diğer elimi de korkulukları bulmak için
uzatıyorum. Aşağıya doğru inerken evin ne kadar sessiz olduğunu fark ediyorum. Hizmetçinin
radyosunun sesini ya da köpeğimin havlamasının sesini duyamıyorum. Hiçbir şey yok;
duyabildiğim tek şey ayaklarımın sesi.

Evde herhangi bir ışık ya da ses yok. Evim aniden artık tanıdık gelmemeye başlıyor ve
kaybolmuşum gibi hissediyorum. Herhangi bir şey görmek ve duymaktan aciz bir haldeyken
korkulukları kavrayabildim.

Sessizlik beni ele geçirmeye başlıyor.

-May! May!

Sadece sessizliği yok edecek herhangi bir şey olsun diye hizmetçime sesleniyorum.
Herhangi bir cevap yok.

Bu sessizlik çok sinir bozucu; ayrıca okudum creepypastalar beni biraz paranoyak yaptı.
Soldan sağa doğru göz gezdirerek bir canavar ya da seri katile ilişkin bir işaret arıyorum.

Duvarın kılavuzluğunda mutfağa doğru yol tutuyorum. Çiğ et kokusu almaya başlayınca
göğsüm sıkışmaya başlıyor. Koku her adımımda daha da yoğunlaşıyor.

Aldığım her nefeste korku içimde büyüyor ve kalbim gittikçe daha da hızlı atıyor.

Gergince bir kıkırdama bırakarak, “Mutfaktan çiğ et kokusu gelmesi gayet normal” diye
kendimce mantık yürütüyorum.

İçinde şalterlerin olduğu pürüzsüz metal yüzeyi bulana kadar duvarı elimle yokluyorum.
Kapağı açıp elimi ana şaltere yerleştiriyorum.

Tereddütlüyüm.

Kalbimin göğüs kafesimi dövercesine attığını hissediyorum. Gerçekten ışıkları tekrar
yakmak istiyor muyum? Görebileceğim korkunç siluetler aklıma hücum ediyor.

Derin bir nefes alıp şalteri kaldırıyorum.

Işıklar yanınca yarım saniyeliğine gözlerim kararıyor. Gözlerim ışığa uyum sağladığında
beni seyreden şeyi görünce kalakalıyorum. Kalbimi göğsümdeki bir ağırlık gibi hissediyorum.

Köpeğimin cesedi mutfağın köşesinde yatıyor. Vücudu ezilmiş ve sanki bir kurt sürüsü
tarafından parçalanmış gibi gözüküyor. Ağzı açık, gözleri kocaman açılmış kendi kanından
oluşan havuzda yatıyor. Bağırsakları, parlak siyah kürkünden sızan kan birikintisinin üzerinde
duruyor. Mide bulandırıcı bir koku var.

Eğer böyle söylemek doğru ise bir dizi kanlı ayak izi, köpeğimin cesedini alıp hizmetçimin
odasına götürdü.

Ayak izleri belli belirsizdi; ancak bir insana ait olamayacak kadar büyüklerdi. Ayak izleri
neredeyse tanınmayacak kadar kıvrılmıştı.

May’in odasının kapısı kapalıydı. Kapının üzerinde, ayak izlerini mükemmel bir uyumla
tamamlayan kanlı pençeler vardı. Bu sahne benim için çok fazla olduğu için yediğim bütün
yiyecekleri dışarıya çıkarıyorum. Kusmuğum ve kan, mutfak zeminin parlak beyaz yüzeyinde
bir araya geliyorlar.

Mutfaktan salona doğru koşup üst kata çıkıyorum. Ev tıpkı aşağıya indiğim zamanki gibi
sessiz; ancak ben adımlarıma eşlik eden kalp çarpıntılarımın sesini duyabiliyorum. Korkudan
gözlerim doluyor ve görüşüm bulanıklaşıyor.

Odama koşuyorum, kapıyı kapatıp üzerime battaniyeyi çekiyorum. Nefesim hızlı ve ağır.
Boncuk boncuk terliyorum. Gözlerimi kapıya dikiyorum. O kadar korkuyorum ki şu anda
yapabileceğim tek şey burada durup kaderimi beklemek. Her an kapı kolunun aşağı
indirilmesini bekliyorum.

Saniyeler geçiyor. Hiçbir şey yok.

Dakikalar geçiyor. Hiçbir şey yok.

Bir süre sonra, hiçbir şeyin olmaması tuhaf gözükmeye başlıyor; ancak ben burada
durmanın en iyisi olduğuna karar veriyorum.

Çok geçmeden uykulu hissetmeye başlıyorum. Göz kapaklarım aşağıya düşmeye başlıyor.
Her geçen dakika daha uykulu hissediyorum. Uyanık kalmamın bir ölüm kalım meselesi
olduğunu biliyorum ve uyumamak için çabalıyorum; ancak çabalarım boşunaymış.

İçim geçti.

Ebeveynlerimin arabayı garaja çekerken çıkardıkları sesler beni uyandırdı. Hala çok
karanlık; yani sabahın erken saatlerine olmalıyız. Kalbim aniden hızlıca atmaya başlıyor ve
yatağımdan fırlıyorum. Hepsi benim kötü bir rüyamdı. Hemen alt kata koşup ebeveynlerime
sarıldım ve hep birlikte gülünç derecede korkunç olan kâbusuma ilişkin bir kahkaha patlattık.

Işığı açmamla kalbim duracak gibi oluyor. Kapıdan başlayıp yatağımın altında kaybolan ve
yatağımı daire içine alan bir dizi kanlı ayak izi görüyorum.


Ç/N : Lights Out aynı zamanda güzel bir korku filmi. tavsiye ederim. :3

13 Mayıs 2020 Çarşamba

I Met the Monster in My Closet

Herkes öcüyü duymuştur.

Geceleri çıkan, korku dolu çocukları avlayan karanlık bir yaratık. Bu her çocuğun ve yatılıya kalan komşularının birbirlerini korkutmaktan hoşlandıkları klasik hikâyelerden biridir. İnsanlar bu hikâyenin öcünün nasıl yalnızca dolunayda göründüğü, kendisini sizin en büyük korkunuza nasıl dönüştürdüğü ya da yatağınızın altında yaşayıp sizin en savunmasız olduğunuz anı bekleyip sizi nasıl kaptığı gibi birçok versiyonunu geliştirdiler.

Ama ben gerçeği biliyorum. Öcü diye bir şey yok… Hayır, sadece çok daha farklı olanı var. Efsanelerden çıkıp gelen, asla beklemediğiniz bir şey. Bunu nasıl bildiğimi soruyor olabilirsiniz.

Çünkü onu kendi gözlerimle gördüm.

Onu gördüğümde 11 yaşındaydım.

 Annem ve babamla birlikte, kenar mahallede, nispeten sessiz bir evde yaşıyordum. Tek çocuk olmak, istediğim her şeyi elde etme ayrıcalığı sağlıyordu. Birçok çeşit oyuncak ve video oyunları ile dolu geniş bir yatak odam vardı. Oldukça şımarık bir çocuk olduğumu itiraf edeyim. Haftalar geçtikçe odamdaki boşluk yavaşça azaldı ve ebeveynlerim bütün ıvır zıvırlarımı bir yere stoklamam gerektiğine karar verdiler.

Ben onu görmeden birkaç hafta önce kadar, ebeveynlerim eski ikinci el bir dolap buldular ve odama çok güzel uyacağına karar verdiler. 11 yaşında olduğumdan, dolap hakkında pek bir şey düşünmüyordum ve istedikleri gibi temizleyip odama yerleştirmelerine izin verdim.

Anormal bir şey yaşanmadan birkaç gün geçti. Zaman zaman arkadaşlarımla görüştüm, bunun dışında ise kendimi oyunlar oynayarak meşgul ettim. Günler haftalara dönüştü ve çok geçmeden dolabım ıvır zıvırlarımla doldu. Toz ve örümcek ağları tepesini kapladı, ısırık izleri kapıyı çevreledi ve bir köşesi arkadaşlarımın dikkatsizliği yüzünden ufalandı. İkinci el dolap eskiden de eski gözükse de, odamda geçirdiği birkaç hafta içerisinde çok daha hızlı yaşlandı.

Geriye dönüp baktığımda, o dolapta hissettiğim küçük bir şey hep vardı. O dolaba her yaklaştığımda kötü bir ürperti hissederdim; ancak çocuk olduğum için ya bunu hiç hissetmedim ya da bunun önemli bir şey olmadığını düşünerek başımdan savdım.

Onu gördüğüm gece en sevdiğim oyuncaklarımı birbiriyle savaştırarak oynuyordum. Oyun vaktim, annemin odaya girip uyku vaktimin geldiğini söylemesi ile yarıda kesildi. İsteksizce oyuncaklarımı dolaba koydum ve yatağa doğru yavaşça emekledim. Annem beni yatağa yatırdı, yanağıma birkaç öpücük kondurdu ve odadan çıkarken ışıkları kapattı.

Uyumam gerektiğini biliyordum; ancak uyuyamadım. Denedim, gerçekten denedim; ancak çok fazla bastırılmış enerjim vardı. Uyumak değil; oyuncaklarımla oynamak istiyordum.

Kendi kendime, 10 dakikadan bir şey olmaz diye düşündüm.

Döndüm ve kenardan gelen ışığın söndüğünü görene kadar birkaç dakika kapıyı izledim. Doğruldum ve anında gece lambamı açarak işe koyuldum, daha sonra eski dolaba doğru yöneldim.

O loş ışıkta, dolap bedenimin üzerinde yükseliyormuş gibi hissettirdi. O zamana kadar onun ne kadar uzun olduğunu asla fark etmemiştim. Bu kadar tuhaf bulduğum mobilya parçasına yaklaşırken titriyordum; çünkü bu zamana kadar hiç bu kadar soğuk hissetmemiştim. Bunu göz ardı ederek, ebeveynlerimi uyandırmamak için elimden geldiğince sessiz bir şekilde kapağını açıp içine baktım.

Oyuncaklar, kartlar ve masa oyunları dolabın zemini boyunca darmadağınık bir şekilde saçılmıştı. Gerçekten görmekten acizdim, görmeden el yordamıyla en gözde oyuncağımı bulmaya çalıştım; ama hiçbir işe yaramadı. Hoşnutsuzca dağınıklığın içerisine doğru düştüğümü hissedip vücudumu öne doğru eğdiğim zaman arkamdaki kapı, tıpkı benim gibi, boğuk bir ses çıkardı. Birkaç dakika ayağımı basacak sağlam bir yer aradım; ancak bulduğum tek şey bu dağınıklıkta hiçbir şekilde ayağa kalkamayacağım oldu. Dolabın duvarlarını bulmak amacıyla ileriye doğru süründüm, böylece kendime destek olabilecektim; ancak ne kadar sürünsem de onu bulamıyordum. Bunun yerine bir kez daha sendeledim ve vücudumun düştüğünü hissettim. Hafif bir panik göğsümde yükselirken kendimi aceleyle geriye doğru attım ve sonunda kendimi açık dolabın kapısından dışarı atıp yere yuvarlandığımı hissettim.

Yere oturdum, sakinleşebilmek için ağır ağır nefes alıp veriyordum.

Bu biraz zaman aldı; ama çevreme ufak bir göz attığımda hemen, artık odamda olmadığımı anladım. Bunu biliyordum; çünkü duvardaki soluk çizgileri gördüm ve benim geniş, ferah odamla karşılaştırıldığında burası ufacıktı. Sadece bu da değil, oturduğum yerde hissettiğim yumuşak dokuma kendi odamın soğuk ve sert zemininden oldukça farklıydı. Ayağa kalkıp büyük sert bir şeye çarpana kadar dikkatlice ilerledim. Tam olarak neye çarptığımdan emin değildim; ancak ona çarpmadan önce ufacık bir tıkırtı duydum.

Tıslamama ve gözlerimin karanlığa uyum sağlamasını sağlamak için gözlerimi kısmama sebep olan bir ışık açıldı. Gözlerimi açtım ve nihayet etrafımı görebiliyordum. Bir çeşit yatak odasındaydım; küçüktü, açık pembe bir renk ile boyanmış ve süslenmişti.

Arkamdan gelen yüksek perdeli bir ses düşüncelerimi yarıda kesti. Bir anlığına dondum kaldım. Burada başka bir şey daha vardı. Yalnız değildim.

Yutkundum ve arkamı döndüm. Arkamda, sadece biraz uzakta, yalnızca kâbuslarınızda görebileceğiniz bir varlık dikiliyordu.

Cildi solgundu ve geniş boncuk gözlerinin altında kırmızı lekeler vardı. Kafası anormal derecede yuvarlaktı ve uzun saç telleri yüzünü örtüyordu. Oval şekilli iki çıkıntı, saç tellerinin kısmen gizlediği; ancak yine de çok görünür olan yüzünün her iki tarafından göze çarpıyordu. Muhtemelen yüzündeki en rahatsız edici şey, yüzünün tam ortasındaki, içinden berrak sıvı akan siğildi.

Öte yandan, oldukça kısa boyluydu. Vücudu tuhaf bir şekilde simetrik ve orantılıydı; kemikleri, yaratığın bedenindeki aşırı et nedeniyle, cildin altından zar zor görünüyordu. İnce uzuvları kıvrılmıştı; uçlarından kısa, yuvarlak pençelerini çıkardı.

Hala benim gibi dikilen canavara gözlerimi kilitlediğimde, bir korku dalgası bütün benliğimi tüketti. Vücudumu bir santim bile hareket ettiremedim, motor becerilerim tüm fonksiyonlarını yitirmiş gibi dondum kaldım.

Daha sonra, hiçbir uyarı olmadan, bana doğru titreyerek ve seğirerek ilerlemeye başladı. Uzuvlarını belli belirsiz hareket ettirdi, bir uzvu bir başkasının önüne doğru uzanıyordu.

Hızlıca ve aniden durdu. Yaratığın ince gövdesinin nefes alıp verdiğini görebiliyordum; aslında nefes dediğim şey bir dizi hırıltıdan başka bir şey değildi. Kalbim tekledi ve sarsıldım, nefesim bu kadar panik yüzünden kesildi. Onun karanlık gözlerine bakınca bu sefer daha derin yutkundum.

Bu şey, her an, herhangi bir ani hareketle, üzerime atlayabilirdi. Gözlerimi odanın etrafında hızlıca gezdirdim; ama çok az boş alan vardı ve kaçacak hiçbir yer yoktu. Tek çıkış yolu canavar tarafından kapatılmıştı.

Sonra tuhaf bir şey oldu.

Canavar geriye doğru çekildi ve bir gürültü çıkartmaya başladı. Boğuk, çatallaşmış tuhaf sesler o şeyin ağzından çıkıyordu; yüz ifadeleri mırıltılara dönüşüyor, gözlerinden berrak sıvılar akıyordu.

Bir şey mi söylemeye çalışıyordu? Beni tehdit mi etmeye çalışıyordu? Öyle olmalıydı, başka bir şey olamazdı; ama onun sesi… Sesi, benim korktuğum zamanlarda çıkarttığım gibi ufacık seslerdi. Benimle konuşma çalışmıyordu herhalde?

Yaratığa baktım. Belki de onunla iletişim kurmayı deneyebileceğimi düşündüm. Onu durdurup koşmam ve yeniden güvende olmam için bana zaman kazandırabilirdi.

Böylelikle, basit, tedbirli bir sözcüğün dudaklarımdan çıkmasına ve onun çıkardığı anlaşılmaz sesleri bölmesine izin verdim.

"M-Merhaba...?"

Sessizlik oldu.

Yaratık sözlerimle dikleşti, iri gözleri inanılmaz bir şekilde daha da genişledi ve pembe ağzı sanırsam bir şok ifadesiyle açıldı. Bir an için beni anladığını düşündüm, ta ki bir yakarış koparana kadar.

Yaratık başını arkaya attı ve korkunç bir sesle çığlık attı, tamamen hayvani bir şekilde. Donmuş durumdayken, kapının küçük çatlağından gelen bir ışığı görebiliyor ve odaya yaklaşarak gittkçe yükselen seslerini duyabiliyordum.

Sonra ne olduğunu anladım - kız kardeşlerini çağırıyordu.

Bunu fark etmemle birlikte göğsümde panik yükseldi. O sırada aklımda geçen tek düşünce buradan çıkamazsam ne olacağıydı, elbette ki ölecektim. Ailem nereye gittiğimi, bana ne olduğunu bilmeden, ölecektim.

Gürültü gittikçe yaklaşıyordu ve daha da yakınıma gelen diğer yaratıkarın seslerini de duymaya başlamıştım. Sesleri önümde duran yaratıktan daha derin ve daha az tizdi, ama yine de kemiklerimde titremeye neden olmuştu.

Kaçmalıydım. Ama nasıl?

Yaratığın arkasına baktım ve yeterince emin oldum, benim dolabımın tıpkısının aynısı pembe duvarların karşısında duruyordu.

Adrenalin tüm bedenimi sardı ve aniden bacaklarımın kontrolünü geri kazanarak bir hamle yaptım, beceriksizce yaratıktığa yaklaşmaktan kaçınarak onu geçtim ve tanıdık ahşap dolaba yöneldim.

Kulpu kavradım ve var gücümle dolabın kapağını açmaya çalıştım. Açınca kendimi içeri attım ve hiç beklemeden kapıyı sertçe kapat-acaktım ki, çıkacak olan sesin yaratıklara nerede olduğumu belli edeceğini fark ettim.

Kendime doğru kıvrıldım ve olabildiğince sabit durdum, mümkün olduğu kadar sessiz. Kapının ince aralığından canavarın sadece arkasını görebiliyordum, yüzü görünmüyordu. Kız kardeşlerinden gelen gürültü kesilmişti, ama artık onların sesini daha net duyabiliyordum, ve geldiklerini, benim göremediğim bir yerde durduklarını biliyordum.

Boğuk sesler ve pat sesleri bir süre için tek duyabildiğim şeydi, yeni bir figürün görüş alanıma girmesi ve yeni bir korku dalgasının beni sarsmasından önce. Bu şey kocamandı. Ağlayan yaratığın tam teşekküllü hali gibiydi, gelişmiş versiyonu.
Daha küçük yaratığa doğru eğildi, ağzından kısık, yatıştırıcı gibi sesler çıktı - ve işe yaramış gibi görünüyordu, çünkü küçük yaratık yavaş yavaş sakinleşti.

Dolap kapağının arkasındaki göremediğim bölgeden daha da derin bir ses yükseldi, küçük yaratık cevap verdi. Ağzından anlaşılmaz sesler çıktı, beni daha da korkutmaya çalışır gibi, uzuvlarını benim bulunduğum yönde uzattı.

Tam da saklandığım yere doğru.

Daha büyük bir yaratığın bana doğru adım attığını gördüm ve aceleyle geri çekildim. Sertçe yutkundum, görüşümdeki bulanıklığın yok olmasını diledim ama olmadı.
Gözlerimi kapatıp gidebildiğim kadar geri gittim, kendimi en kötüsüne hazırladım. Geriye doğru emekleyip durdum, ışığın içeri girip beni onlara göstermesini bekledim.

Ama... Girmedi.

Onun yerine, sırtımın birkaç küçük şeye çarptığını hissettim. Korkuyla kurtulmaya çalıştım ve onları geri ittim, takırdama sesleri geldi. Sonra bir şeye - sanırım dolabın kapağına- çarptığımı hissettim ve geriye doğru takla attım, dağınık oyuncakların üstünde acı verici bir şekilde düştüm ve sonunda karanlık dolaptan dışarı yuvarlandım.

Uzun bir süre için, orada cenin pozisyonunda, hareket etmeye isteksiz bir şekilde yattım. Kendime sıkıca sarıldım ve kollarımla titrememi durdurmamı sağlamaya çalıştım, ama pek de işe yaramadı.

Sonra sonunda, gözlerimden birini açmaya karar verdim.

Ben... Dönmüştüm. Odama. Odama dönmüştüm. İnanamıyordum.

Gittiğimden beri hiçbir şey değişmemişti, etrafımda dağılmış olan oyuncaklarım hariç. Dolabın kapakları kapalıydı. Ve sonra o an düşünebildiğim tek şeyi yaptım. Çığlık attım.

Ne zamandır çığlık attığımı bilmiyordum ama tek bildiğim sesimin çatlamaya başladığıydı ve daha fazla yaşadığım bu korkunun ve acının gözyaşlarını tutamayacaktım.

Ebeveynlerimin odama geliş seslerini ya da telaşla bana seslenmelerini duyamayacak kadar kendimden geçmiştim. Işıkların açıldığını da fark etmemiştim, başımı sadece annem yatıştırıcı ve yumuşak üç kolunu bana sarınca çıkarttım ve onun kemikli göğsüne yasladım.

"Tatlım, sorun ne? Hadi sorunun ne olduğunu annene söyle."

"D-Dolap." fısıldadım ve bir kolumla dolabı işaret ettim.

Annem de babam da sekiz tane kırmızı, parlak gözlerini birbirlerine çevirdiler, sonra dolaba, sonra da tekrar bana.

İlk konuşan annem oldu. "Tatlım, dolaba ne olmuş?"

"C-C-Canavar..." mırıldadım, başımı onun göğsündeki kemiklerinde daha derine ittim.

Annemin babama bir şeyler fısıldadığını duydum ama tam olarak ne dediklerini anlamadım. İnce, pençeli bir elin sırtımı sıvazladığını hissettim.

"Baban dolaba bir bakacak, tamam mı?" annem bana sakinleştirci bir sesle fısıldadı.

Hayır demek istedim. Babama çok geç olmadan durmasını söylemek istedim, ama yapamadım; sözcükler kelimenin tam anlamıyla boğazımda solup gitti.

Gözlerimden üçünü açmaya cesaret ettim ve onu izledim. Bir an bile tereddüt etmeden dolabı açtı ve bulduğu-

Hiçbir şeydi.

Bir yığın dağınık oyuncaktan ve arkadaki ahşap duvardan başka hiçbir şey yoktu.

Babam gülümsedi, keskin dişlerini güven verici bir şekilde gösterdi. "Gördün mü çocuğum? Endişelenecek bir şey yok."

"A-Ama- oradaydı! İki tane kolları ve bacakları vardı ve çok fazla saçları ve etleri!"

Annem beni susturdu ve hafifçe sarstı. "Shhh. Yorgunsun tatlım, orada hiçbir şey yok. gördün mü? Neden şimdi uyumaya devam etmiyoruz- ah işte, neden Mr. Fluffles'ı yanına almıyorsun?"

Mr. Fluffles, benim favori oyuncağım, yanımda yerde yatıyordu. Tek gözü ve tatlı dişsiz gülümsemesiyle tam bana doğru duruyordu. Babam eğilip Mr. Fluffles'ı kıllı kolları arasına aldı ve beni annemin kucağından çıkartıp kendininkine aldı. Yatağıma doğru yavaşça yürüdü ve oturdu, beni ve Mr. Fluffles'ı yatağa soktu ve alnıma bir öpücük kondurdu.

Bir yorgunluk dalgası bedenimi kapladı ve esnememe engel olamadım. Annemin babamla birlikte yatağımın kenarında dururken hafifçe kıkırdadığını duydum.

"Uyuyabileceksin değil mi canım?"

Hala vücudumda hissettiğim şoka rağmen, yavaşça başımı salladım. Çok yorulmuştum. Artık oynamak istemiyordum, sadece uyumak istiyordum. Uyumak ve bu olay hiç olmamış gibi davranmak.

Bilincim kapanmadan önce son duyduğum şey babamın fısıltısıydı.

"Unutma oğlum, öcü diye bir şey yoktur."

Ve bu benim emin olduğum bir şeydi.



Ç/N : uzun bir aradan sonra yeniden merhaba. çevirideki yardımları için Cornelia'ya teşekkürler. karantinada bol bol cp okuyun. *-*