28 Şubat 2021 Pazar

The Only Sensible Ritual Pasta

Uyanıyorsun ve kendini tanıdık olmayan, tamamen pis bir odada dümdüz yatarken buluyorsun. Oturup etrafındakileri incelemeye başlarken başın ağrıyor.

"Ahhh... Ne oldu bana?"

Odanın her an titreşen, asılmış bir ampul tarafından loş bir şekilde aydınlatıldığını fark ediyorsun. Büyük enkaz yığınları küçük odanın içinde dağılmış, ve hiç pencere yok.

"Hey, kim konuştu? Neredeyim ben?"

Solunda, sağında ve karşında gizemli görünen kapılar var. Durumunu tam olarak anlayabilmiş değilsin, ama sanki bu kapılardan birini seçmen gerekiyor. Bir kapı-

"Hey? Beni duymazdan mı geliyorsun?"

-seni kurtuluşa götürür. Biri seni sonsuza dek hapsedecek bir labirente ve geçitlere, üçüncüsü ise ebedi bir lanete götürür. Zorundasın-

"Bekle, ne? Sen ciddi misin?"

BİR KAPI SEÇMEK ZORUNDASIN.

"Neden? Çıkış orada işte."

Kalbinin soğuk, korkmuş özünde, kendini içinde bulduğun bu ıssız çıkmazdan bir kaçışının olmadığını biliyorsun.

"Dostum, kapı orada. Ayrıca yazıyor da. Gördün mü? 'Çıkış', sağ tarafında. Hem de büyük harflerle."

Bir süre mücadele ettikten sonra, direnmenin anlamsızlığının farkına varıyorsun ve geçitlerin kavşağına geri dönüyorsun. Çıkış yolu yok.

"Çünkü bir gerizekalı çıkışı kilitlemiş-"

Düşünürken kendi kendine homurdanıyorsun.

"Sen kilitledin değil mi? Gerizekalı."

KADERİNİ DÜŞÜNÜRKEN.

"Tamam, tamam. Oo piti piti... Şu kapı."

Soldaki kapıyı seçtiğini kendine söylüyorsun. Bilmediğin şey ise bu özel kapının yalnızca sefalete, ölüme ve ruhun yok olmasına yol açtığı.

"Ne? Oh hayır!"

Ani bir önseziyle kaderini belirleyecek kapı kapanmadan önce geriye sıçrıyorsun.

"Önsezi değildi, senin o kapı hakkında az önce söylediklerin-"

Şimdi seçimini kalan iki kapı arasında yapmak zorundasın. İç geçirerek ortadakine yaklaşıyorsun.

"Ne yaptığımı biliyorum-"

Homurdanıyorsun-

"Yaptığım şeyi söylemene gerek yok. Aptal."

Yakında başına geleceklerden habersiz bir şekilde seni sonsuza dek labirentte dolaşmaya götürecek kapının kolunu tuttun. Ölümsüz, akılsız ve umutsuz, çürüyen cesedin daima yürüyecek-

"AAh!"

-Yine bir kapıdan geriye sıçrarken ağlıyorsun.

"Benimle dalga geçme. Yani geriye sadece bir kapı kaldı? Kurtuluş, işte."

-Diyorsun son kapıya yaklaşıp kapı kolunu tutarken. Seçtiğin yol uzun ve tehlikelerle dolu olacak. Yenilmez, kana susamış düşmanlarla karşılaşacak ve "yaşam ve ölüm" olarak düşündüğün  basit alemlerden uzağa seyahat edeceksin. Başarısız olursan, parçalanmış ruhun yeraltı dünyasının efendisi Gwyn ap Nudd'un işkence hizmetkarlarından biri olarak hizmet edecek.

"Bekle bi dakika..."

Başardın. Gwyn'in sağ kolu olarak yeraltı dünyasında kalmaya mahkum olmana rağmen, bu dünyanın ve bir sonraki dünyanın hayal edilemeyecek tüm zevklerine sahip olacaksın.

"DUR BAKALIM SENİ BİLGE YALANCI PİSLİK! Bu kapılardan birinin beni buradan çıkaracağını söylemiştin! Kurtuluş dedin, hatırladın mı? Çıkar beni-"

Kaçış yok-

"Hayır! Her zaman bir çıkış yolu vardır."

Kaçış yo- Ne yapıyorsun? O boruyu nereden buldun?

"Şu çöp yığınlarının içindeydi. Ne yapıyormuşum gibi görünüyor? Çıkış kapısını kıracağım."

Yapamazsın! Bu kurallara aykırı!

"Oh şimdi birden kurallar oldu öyle mi? Büyük, korkunç, hikaye anlatan sesine ne oldu?"

Kaçış yolu yok!

"Olacak, bir dakika! Biraz daha... İşte! Ha, kırdım!"

Yapamazsın-

"Yaptım. Görüşürüz ve iyi şanslar, Bay Korkunç Ses! Ben eve gidiyorum, kendine başka bir kurban bul."

Ben, ah, olamaz! Ben de buradan gidiyorum! Burası beni tedirgin ediyor.



22 Şubat 2021 Pazartesi

Deeper darkness

Her artık yılda 29 Şubat sabahı saat 3:03'te özel bir an vardır. Cesaretiniz varsa o anda karanlık bir odada başka hiç kimse olmadan bekleyin. Elinizle yüzünüzü kapatırsanız hiçbir şey göremezsiniz. Ama bunu yapmamalısın, çünkü bu anı boşa harcamak olur. Bunun yerine, o aşılmaz karanlığa bakmalısın. 

Ve size ulaşacak. Görünmeyen bir el sizinkini kavrayacak. Kaçmamalı ve sıkılmamalısın, eğer yaparsan onu örten yıpranmış et değişecek ve görünmeyen sahibini kızdıracaktır. Solmuş parmaklar avucunuzun üzerinde hareket ederken ve bilinmez desenleri takip ederken tamamen hareketsiz kalmalısın. Yavaşça kolunuzda gezinirken bir santim kıpırdamayın. Ve en önemlisi yüzünüzü okşarken, görünmez bir şeye dokunurken nefes bile almayın.

Bu durumda hareketsiz kalırsanız, el geri çekilecek ve bir ses konuşacaktır. O kadar yakın ki nefesini yüzünüzde hissedeceksiniz, taşıdığı çürüme kokusunu duyacaksınız. Sizden basit bir bilgi isteyecektir: adınız. Doğru cevap verirseniz karanlık kalkarken havada sadece bir fısıltı bırakarak varlık geri çekilecektir. "halloldu."

O günden itibaren, anlaşılmaz, iyi bir talih sizin gücünüz olacaktır. Hiçbir şeyden yoksun olmayacaksın, her şeye sahip olacaksın. Ama belki bir ya da iki yıl içinde, cildinizin çürümeye başladığını hissedecek ve nefesinizdeki tatlı ölümün kokusunu duyacaksınız...

Ç.N: Güzel bir giriş yapayım diyerek iki tane cp paylaştım, kısa oldu ama umarım beğenirsiniz. Hepinize iyi günler dilerim.

Decay



Çocuk ameliyathaneye götürülürken bana ''ölecek miyim?''

diye sordu.




Bu soruyu daha önce binlerce kez duymuş olsam da

hala cevap vermek çok zordu.''Tabii ki hayır seni hemen iyileştireceğiz'' diye yalan söyledim.




Korkunç bir araba kazasında ezilmişti ve tüm çabamızı harcasak bile çok az umut vardı.Çok fazla kan kaybetmesine rağmen bilincinin açık olması bile yeterince tuhaftı.Ama aradan 10 yıl geçmesine rağmen hala bu kadar şaşırtıcı bir şey yaşamadım.




Biz onu temizlerken anestezi uzmanı onu susturmaya çalışıyordu.Damien çoklu travma vakalarında uzman bir cerrahtı.Hayal kırıklığı yaşayacağımızın bilinciyle onu açtık.Hayatta kalma şansı yoktu.




Yaşayacağına dair inancımız çok az olsa da elimizden gelenin en iyisini yaptık.Ancak masada yarım saat kaldıktan sonra kalbi durdu.




Damien ölüm zamanını bildirdi ve temizlememiz üzere bizi yalnız bıraktı.Çocuğu morg için temizleme görevini üstlendim.Daha önce defalarca aldığım bir görev.Zevk aldığım bir şey değildi,sadece ölülere saygı göstermek için son şansımdı.




Çocuk on beş yaşından fazla olamazdı.Ve duyduğum kadarıyla araba kullanmayı öğreniyordu.Deneyimsizdi ve kaygan bir yolda ilk yolculuğunu yapmaya çalışırken bir hendeğe düştü.Babası çarpışma sonucu öldü ancak kendisi ameliyatla yüzleşecek kadar yaşadı.




İğneyi karnına soktuğumda vücudu bir an seğirdi.Otopsi spazmına neyin sebep olduğunu merak ederek iğneyi şaşkınlıkla geri çektim.Sonra çocuk aniden nefesini tuttu, hayata dönerken akla gelebilecek en şiddetli çığlığı çıkardı.




"Bana yardım et!" panik içinde tökezlediğimde ve yere kaydığımda gırtlaksı bir sesle yalvardı.




Yardım çağırdım ve ekibin geri kalanı ameliyathaneye koşarak geldi, her biri ameliyat masasında ölü çocuğun çığlığına tanık olurken paniğe kapıldı.




Omurgası kırıktı, bu yüzden acı içinde bağırmasına rağmen hareket edemedi.Biz hayati değerlerini kontrol ederken anestezi uzmanı onu hemen sakinleştirmeye çalıştı.Ama her nasılsa kalbi hala atmıyordu.




Ölmüş olması gerekiyordu.




Çaresizce kalbini çalıştırmaya çalışarak göğüs kompresyonlarına başladım. Ellerimin altında çatırdayan kaburgalarının sesine ürktüm.Çocuğun çığlıkları nefes alamadığı için daha çok boğulmaya döndü.




''O ölmeyecek!'' Anestezi uzmanı çocuğa ikinci doz propofol verirken bağırdı. işleyen bir kalp olmadan, ona pompalamak için elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışsam bile, ilacın damarlarından akması mümkün olmazdı.




Bir saatlik kompresyondan sonra ameliyathane şefi müdahale etti ve durmamızı emretti. O noktada yardım ettiğimizden daha fazla hasara neden olurduk.




"Ne-bana ne oluyor?" Çocuk kekeledi, hâlâ bilinci yerindeydi.




Hiçbirimiz yanıt vermedik, önümüzdeki korkunç manzarayı tarif edecek bir kelime bulamadık. Personelin çoğu oradan ayrıldı.Kariyerimizde birçok zorlukla karşılaştık, ama bunun gibisini hiç görmedik.




''Adın ne?'' Dosyada görmüş olmama rağmen rahatlaması için sordum.




''Brian Dawson'' diye cevap verdi.




Soğukkanlılığımı korumak için elimden gelenin en iyisini yaparak derin bir nefes aldım.




"Bir kaza geçirdin Brian." Ona söyledim.




Nerede olduğunu anlamaya başladığında gözleri çılgınca odanın etrafında dolaştı, boynunu kaldırmaya çalıştı, ancak omurga kırığı nedeniyle tamamen felç oldu.




"Hareket edemiyorum, hareket edemiyorum." Diyerek ağladı.




Ona yaklaştım. Brian, kalbin atmıyor. Dedim.




Cerrahi şef George beni omzumdan yakaladı ve kulağıma fısıldadı.




"Ameliyathaneyi izole etmemiz gerekiyor, burada her ne oluyorsa, bizi aşar ve bulaşıcı olabilir." dedi George.




Hazırlık odasına koştu ve telefonu aldı. Cam kapıdan ne dediğini duyamadım, ama koğuşu kapatmak için güvenliği aradığını varsaydım.




"B-babam ne olacak?" Brian gözyaşlarını tutmaya çalışarak sordu.




Sorusu beni şaşırttı. Ona kalbinin mahvolduğunu ve aslında ölmüş olduğunu söyledim, ancak ilk endişesi babasıyla ilgiliydi.




Üzgünüm Brian, çarpışma sonucu öldü.




Sessizce ağladı.




"Öyleyse bana ne olacak, öleceğim, değil mi?" diye sordu.




Ne diyeceğimi bilmiyordum, asla benzer bir durumla karşılaşmadım, bu yüzden onu sadece biraz rahatlatmak için,




"Yalnız değilsin, sonuna kadar burada kalıyorum." dedim.




George ameliyathaneyi çoktan kapatmıştı ve Hastalık Kontrol Merkezi de durumumuz konusunda çoktan uyarılmıştı. Beklemek ve Brian'ın hastalığının bulaşıcı olmaması için Tanrı'ya dua etmekten başka yapacak bir şeyimiz yoktu.




Zaten uzun zamandır onun yanındaydım, bu yüzden Brian'ı inceledim ve durumunu iyileştirme şansım olup olmadığını kontrol ettim.




"Bunu hissedebiliyor musun?" Tüm uzuvlarını kontrol ederken sordum.




"Çok değil." Cevap verdi. "Ama içi çok acıtıyor."




"Tam olarak neresi acıyor?" Diye sordum.




"Her yeri, lütfen bir şeyler yapın!" Yalvardı.




Brian'a bir doz fentanil verdim, ancak ilacı hareket ettirecek bir kalp atışı olmadan, herhangi bir etki yaratacağına dair pek umudum yoktu.




Dikkatini acıdan uzaklaştırmak için hayat, hobilerinin neler olduğu, aile meseleleri hakkında sıradan şeyler sordum. Benim niyetimi anlayacak kadar zekiydi, ama korkudan ya da birisinin onu kurtarabileceğini umduğu için buna ayak uydurdu.




Birinin bize ne yapacağımızı söylemesini beklerken saatler geçti, cerrahi personelin yarısı enfekte olabileceğinden korkarak karantinaya alındı.




Sonunda CDC (Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezleri), tamamen güvenli giysiler giymiş olarak sahneye çıktı. Brian'ı kendi alanına götürmemize izin verdiler; bir operasyon öncesi oda, biraz rahat kalabilmesi için boşaltılmıştı. Geri kalanımız durum değerlendirilirken cerrahi ofise konacaktık.




Brian ile kalmaya karar verdim, kimse yalnız acı çekmemeli. Kalmama izin vermelerinin tek nedeni, onu nispeten sakin tutmamdı.




Gece boyunca konuştuk, prosedürler bittikten sonra uyuyamadım ve Brian'ın fiziksel olarak bunu yapabileceğinden şüpheliyim.




Gözlerim biraz tuhaf geliyor. Dedi.




Acıyorlar mı?




"Hayır, kenarlar biraz bulanık, bu tuhaf."




Hala yirmi dört saat çalışan, etrafı arayan ve diğer hastaların başka bir yere yönlendirildiğinden emin olan George ile konuşmak için ayrıldım.




Ya çocuğu bir kalbe, akciğer makinesine koyarsak? Diye sordum.




George telefonu bir anlığına bırakıp içini çekti.




"Sonra ne? İşleyen bir karaciğeri yok, aortu parçalara ayrıldı ve bağırsakları parçalandı, ona yeni bir kalp versek bile asla hayatta kalamaz. " Ve ekledi "Yapabiliyorken ona arkadaşlık et yeter."




"Doktor!" Brian bağırdı.




Onun tarafına koştum.




"Göremiyorum!" Kekeledi.




Bir el feneri çıkarıp gözlerini inceledim.Her iki gözbebeği de tepkisizdi ve gözleri, ayrışma aşamalarından biri olan neredeyse sönmeye başlamıştı.




Brian çürümeye başlamıştı.




Lütfen, çok korkuyorum. Brian cesur bir çocuktu ama koğuştaki herkes gibi soğukkanlılığını kaybetmeye başladı.




Onunla konuşmaya devam ettim, ama kaçınılmaz gerçek şuydu, eğer çürümeye devam ederse, çok geçmeden tüm duyularını kaybederken, bunu deneyimlemek için bilinçliydi. Kulağa korkunç gelse de, onun iyileşmesi için yalvardım.




Konuşmaya devam ettik. Aramak istediği biri olup olmadığını sordum, ama diğerlerinden duyduğuma göre: Brian'ın annesi doğum sırasında ölmüştü ve babası da kendisiyle aynı kazaya uğramıştı.




Biz konuşurken, Brian'ın sesi duymaya çabalıyormuş gibi gittikçe yükseliyordu.




Beni iyi duyuyor musun? Diye sordum.




"Ne dedin?" Brian kısaca bağırdı.




Daha ben yardım etmeye bile başlayamadan, işitme duyusu birkaç dakika içinde kötüleşmişti.




Kör ve sağır olduğu için artık bir iletişim şeklimiz kalmamıştı. Teşebbüslerim ne olursa olsun, ölen çocuğu rahatlatamadım ve CDC, varlığımın gereksiz olduğuna hemen karar verdi.




Brian, ben gittikten sonra korku ve ıstırap içinde çığlık atmaya devam etti. Her geçen saniye kendi vücudu kendini sindirmeye başladı ve yapabileceğimiz hiçbir şey acıyı dindiremezdi.




Sabaha çığlıkları sustu.




Ajanların dehşetiyle odaya girdim. Brian, kalbini, beynini, kaslarını ve hayati değerlerini izlemek için yüzlerce kabloya bağlanmıştı.




Elbette kalbi hiçbir hareket göstermedi ve çürüme ilerleyerek tüm kaslarını sardı. Ağrısı geçtiği için değil, artık çığlık atamayacağı için sustu.




Vücudunun hala çalışan tek parçası beyniydi.




"Ne oldu?" Diye sordum.




Onu buradan çıkarın! Adamlardan biri istedi.




Diğer adam razı oldu ama durumu açıklamak için benimle dışarı çıktı.




"Bulaşıcı olduğu konusunda endişelenmenize gerek yok, karantinayı birazdan kaldıracağız." Dedi.




Bu kelimeleri söylerken tuhaf bir şekilde kasvetli görünüyordu.




Brian ne olacak, ona ne olacak?




Halen bilinci yerinde ama artık solunum fonksiyonu yok. Bu yüzden iletişim kurma yolumuz yok. "




Beyin hala hayattaydı. Kör, sağır ve dilsiz, yalnızlık içinde acı çekmek zorunda kaldı, ölemiyordu.




Ne kadar acı çekmesi gerekiyor diye sordum?




"Onu uzman tesisimize taşıdığımızda daha fazlasını öğreneceğiz."




Üst düzey CDC ajanı, meslektaşının bana başka bir şey söyleyemeden sessiz kalmasını talep etti.




Brian'la birlikte gittiler, onu hava geçirmez bir kapsülle kapattılar, böylece kimse cerrahi koğuşumuzda meydana gelen dehşeti görmesin.




Karantina kaldırılır kaldırılmaz, istifa mektubumu yazmak için eve gittim.




CDC ile iyi bir bağlantım vardı, ancak daha fazla bilgi almaya çalıştıktan sonra, kendilerine Brian Dawson adı altında hiç kimsenin tesislerine kabul edilmediğini bile iddia ettiler.




Yaklaşık bir ay sonra, bir doktorun eşlik ettiği bir avukat, bir sürü belgeyle kapıma geldi; Her şey doktor-hasta gizliliği ile ilgili.




Avukat, sanki daha önce bu tür pek çok yolculuk yapmış gibi yorgun görünüyordu, sonuna kadar çalıştı. Belgeleri imzalamamı ve bunu bir daha asla konuşmamamı istedi ve eğer yaparsam tıbbi ehliyetimi kaybedeceğimi söyledi. Benim için önemli olduğundan değil, sadece iyilik yaptım.




Doktor bana bir iğne yaptı, bana Brian'ın hastalığının onlara yabancı olmadığını ve son derece bulaşıcı olduğunu, sadece ölüm üzerine olduğunu söyledi.




Nüfusun yarısının, beyni ölümden saatlerce hatta günlerce bilinçli tutan bir hastalığa yakalandığını açıkladı. Brian'ın durumu, aslında bazı motor fonksiyonlarını sürdürmesi ve bizimle konuşabilmesi açısından özeldi.




Verilen enjeksiyon bir tedavi değildi, sadece hastalığı yaymamı engelleyecekti, ancak öldüğümde Brian'ınkine benzer bir kader yaşayacağım.




Umarım biri ölürken benimle kalır.







Ç.N: İlk çevirim, yorumlarda eleştirirseniz daha güzel şeyler yapabilirim. Çok korkunç değil ama hoşuma gitti umarım beğenirsiniz.

13 Şubat 2021 Cumartesi

The Burdener

  David bilgisayarının başına oturdu ve o günkü işine baktı. Liste uzundu ama tamamlandı, en önemlisi zamanında. Aynı üniversitede iki yıl daha. Soğuk, zar zor yalıtılmış evinde iki yıl daha. Sadece iki yıl daha.

  Sandalyesinde döndü, masanın yanına baktı, haftanın çöpleriyle ağzına kadar doldurulmuş küçük çöp tenekesine baktı. Masadan uzaklaşıp rafa yaklaştı. Çöp poşetini çekerek bütün canlıları içine çekebilecek yığını çıkardı.

  Evin yan tarafındaki kapıyı açarak büyüklere baktı, kısa araba yolunun sonunda yeşil çöp tenekesi. Dışarı çıktı, botları bir çıtırtıyla karın santimine çarptı. Evinin duvarları ile komşunun duvarları arasında yankılandı ses. Rüzgar iki ev arasında sıçrarken yavaşça tenekeye doğru ilerledi. 

  David tenekeyi açtı. Yüzünü uzakta tutarak poşeti plastik çöp kutusuna attı. Kapağı kapattı ve komşusunun evlerinden birine bakmak için döndü. Bay Crawfield's, 40 yaşındaki bir kapıcıydı. David ve Bay Crawfield asla anlaşamamıştı. David, evinin etrafında gizlice dolaşanın Crawfield olduğunu varsayıyor, bulabildiği her şeyi dışarıda ve hatta verandasında alıyor. David için, Bay Crawfield ve ailesi, bir yaşam israfından başka bir şey değildi. Arkadaşlarıyla bir şaka yaparak "Mr. Crawfield, dünyanın çöpü olan gerçek ailesiyle birlikte çalışıyor. ".

  David evin yan tarafındaki kapıya indi. Rüzgarın sessiz ulumalarını kırarak telefonunun titrediğini hissetti. Kapıyı bir eliyle açarken, diğeri telefonu cebinden çıkarmaya çalışıyordu. Kapıyı kapatırken telefona baktı. Onun atanmış ortağıydı; Will. Mesaja bakınca kalbi neredeyse düşüyordu.

  ''Dave, gelecek hafta sunum için pratik yapmak için burada olacağını söylemiştin neredeyse 6''

  O projeyi tamamen unutmuştu. Mesaj midede bir tekme gibiydi. David paltosunu ve çantasını aldı ve ön kapıyı açarak arabasına doğru yürümeye başladı.

  Will’in evine yol uzun değildi. 

  Beyaza boyanmış, mavi süslemeli güzel görünümlü, iki katlı bir ev olan Will’in evine geldi. Kar, kapıya koşup kapıyı çaldığında düşüşü daha da ağırlaştırdı. Will'in kapıyı açması uzun sürmedi. 

''Ahbap, yine unuttun mu? Bir haftamız kaldı ve o zaman bile doğru yapmak için daha az zamanımız var'' David eve girerken Will yoldan çekildi.

  ''Bir kez olsun beni kızdırmayı bırakır mısın, sana projenin o kadar önemli olmadığını söyledim.''

''O kadar önemli değil mi? Dave, notumuzun yüzde onu çok önemli!'' Will kızmayı bitirirken, kurduğu çalışma odasına götüren kapıya döndü.

''Pekala, dinle tuvaleti kullanmama izin ver, o zaman bu aptal projeyi bitirebiliriz. Bundan sonra birbirimizle tanıştığımızı unutabiliriz''

  Will nefesini tutarak David'e baktı ve iç çekerek sessizce çalışma odasına girdi ve kapıyı kapattı. David merdivenlerden çıkıp banyoya giderken rüzgar evin duvarlarına çarptığı duyuluyordu. 

  Zirveye çıktığında üzerinde hafif tırmalamaların sesini duydu. Will her zaman fareler ya da yarasalar olduğunu söylemişti, ikisinden biri. David, kemirgenlerle kendi sorunları olduğunu düşünerek bunu hiç sorgulamamıştı.

  Bir şey dikkatini çektiğinde banyo kapısına gitti, Will'in odasının kapısı ardına kadar açıktı. Sadece bir saniyeliğine baktı, sonra odanın ortasındaki tavan arasına çıkan merdivene benzeyen bir şeyi gördü.

  David, Will’in evinin her köşesini görmüştü ama tavan arasını hiç görmemişti. Aslında oraya bakabilirdi. Will yokluğunu farketmezdi bile. David odaya girdi ve hızla merdiveni yukarı çıkarıp başını çatı arasına uzattı. Duvarların şeklini bile ayırt edemedi. Karanlığa adım atarken flash açarak hızla telefonunu çıkardı. Etrafında dolaştı, çatı katı yüzyıllardır toz içinde kalmış olması gereken eski eşyalarla doluydu. Mümkün olduğunca sessiz olmaya çalışarak kendi yolunu değiştirdi. O zaman bir şeylerin yanlış olduğunu fark etti. Zemin çöplerle, ambalajlarla, çöp poşetleriyle ve sığmayan diğer şeylerle kaplıydı. David birşeylerin yolunda olmadığını hissetti. Ayağını bir yere vurdu, sert ve tuhaf şekli vardı. Neye takıldığını görmek için dönerken devrilmesini engelledi. Sakinleşince yere baktı. 

  Bir köpeğin kafatasıydı, etinden ve kılından temizlenmişti. Kafatasının tepesinde bir şeyin delinmiş gibi göründüğü çukurlar ve delikler vardı. 

  David bir adım geri gitti. Bir ses duydu.Gürültünün kaynağıyla yüzleşmeye çalışırken döndü, ama her döndüğünde başka bir yerden başlayacaktı. Çılgınca ışığı döndürmeye başladı, sessiz kalmaya çalışıyordu ve Will'in tavan arasında dolanıp durduğunu söylememeye çalışıyordu. Aniden gürültünün durduğunu duydu, yüzünü şifonyere çevirdi.

  Üzerine tünemiş büyük, insansı bir yaratık vardı. Üstü açık olan çekmeceyi tutan eller. Cildi soluk, boğulmuş bir maviydi, teninde ıslak bir görünüm vardı. Ayakları uzun ve kemerliydi, bacakları vurmaya hazır bir kedi gibi konumlandırılmıştı. Derisinin altından görünen küçük, sert görünümlü çıkıntıları vardı. Göğsü inceydi, kaburgaların altında sürekli hareket eden ve sallanan üç parmaklı iki küçük kol vardı. Yaratığın arkasına iki takım yarasa benzeri kanat açıldı. Yüzünden parlayan iki küçük sap vardı, ucunda siyah boş küreler vardı. Yaratık, David’in bakışlarıyla karşılaştığında saplar sallandı.  Ağzı yavaşça açıldı, dişler insan gibiydi ama yontulmuştu, diş etleri hastalıklı ve kanlı görünüyordu. Dil ince ve yuvarlaktı, neredeyse bir noktaya kadar keskinleşmişti. 

'' David, nedensiz ev sahibimin bu kadar çok konuştuğu, senin korkulu bakışların nedir?''

  Yaratık ara vere vere ve yumuşak bir şekilde konuştu. Zorlanıyordu. Sesinin tonu her duraklama ile değişti, bazen düşük bir mırıldandı, diğer zamanlarda neredeyse David'e bağırıyordu.  David cevap veremedi ve kaçamadı, su canavarına baktı, neredeyse yüzünden akmaya hazırdı. 

'' Sevgili arkadaşım, arkadaşım. Ağlamaya gerek yok, lütfen sözlerimi dinleyin ve iyi dinleyin. ''

  David geri adım atmaya başladı, ancak kalmak zorunda hissetti. Bu şey her neyse, ölmesini isteseydi karanlıktan saldırıya uğrardı. Bu şey her neyse onu öldürmek istemedi, henüz değil. 

'' Bu benim ilk kez kendimi tanıtmıyorum, ne de son olacak. Lütfen oturun, sinirlerinizi sakinleştirin.''

''Ne - ne yapıyorsun?''

''Her zaman daha az bilgili ağızlardan çıkan ilk şey ve büyük olasılıkla sizden gelen, Son soru değil''  Yaratık, daha az tehdit edici bir poz haline geldiğinde kanatlarını geri katladı.

''İnsanlarla olan birlikteliğimin uzun yıllar boyunca birçok şey çağrıldı. Eski krallar bana ‘breoşan etend’, Romalılar ‘vastum dolor ' derdi, çok uzun zaman önce Rhode Island'da bir Amerikalı tarafından bir isim bile verildi. Yine de bu isim en az sevdiğim isim.''

  Yaratık dik durdu, David'e baktı. ''Bana Burdener diyebilirsin. Ve isim, diğerleri kadar açık olmasa da, bunu söylemek benim için en eğlenceli olanıdır''

  David geri adım attı ve ışığı Burdener üzerinde tuttu. '' Benden ne istiyorsun?''

''İstediğim şey, bir evcil hayvan gibi, yaşamak için bir yer. Sıcak kalmak için bir yer ve beni beslemeye istekli biri''

Burdener hızla çekmeceden atladı ve David'in önünde çömeldi.

'' Eğer sıradaki sorun buysa; insan yemiyorum, hiç tercihim olmadı.''

  Burdener zeminin etrafında sürünmeye başladı, David'in etrafında ve tavan arasında yığılmış kutular ve eşyalar arasında hareket etti. 

''Sadece ev sahibimin değersiz bulduğu şeyleri yiyebilirim. Atmak istediği her şeyi. Sadece kaseme koyduğunu yiyebilirim, iyi bir evcil hayvan gibi, bana verilen her şeyi yiyorum ve sadece bana verilen her şeyi yiyorum''

''Neden bunu bana söylüyorsun?''  

'' Çünkü şu anki ev sahibim William'a inancımı kaybettim. Bana sadece hayatta kalabileceğim kadar en azını veriyor, yıllardır doğru düzgün  muamele görmedim. ''

Kısa bir sessizlik anı oldu ve Burdener David'in arkasına geçti. 

''Senin için bir teklifim var sevgili dostum, yeni ev sahibim olabilirsin, yeni evcil hayvanın olabilirim. Ama herhangi bir kedi ya da köpeğin aksine, size sadece geçici bir mutluluk duygusundan daha fazlasını verebilirim. Bunu anlamanı kolaylaştırmak için sana ayrıntılarla yük olmayacağım. Çöpünü hazineye, her türlü paraya veya değere dönüştürebilirim. Beni doğru beslersen her hafta bin dolar daha zengin olabilirsin.''

  David durdu, tekrar beklemeden önce bir an düşündü, Burdener sadece cevap vermesini bekliyordu. David'in ne söyleyeceğine karar vermesi biraz zaman aldı.

'' Ne yapmam gerekiyor?''

  Bir hafta geçti, David üniversiteden gidiyordu. Sunum beklenenden daha iyi gitti. Her ne kadar William'ın trajik ortadan kaybolması nedeniyle tüm konuşmayı yapmak zorunda kalsa da. Arabasının kapısını açtı ve çöp kutusuna doğru yürüdü. 

  Kutunun altındaki küçük bir kutunun yanı sıra tamamen boş bulmak için kapağı açtı. Kutuyu yana doğru eğdi ve kutuyu karda kaydırmak için eğdi. Kutuyu eski haline getirdi ve kutuyu aldı. Onu açtı ve çenesi düştü, küçük bir yüz dolarlık banknot demetinin mavi bir iplikle ince bir şekilde yuvarlandığını gördü. 

  Kutuyu kapattı ve evin yan tarafındaki kapıya döndü, Bay Crawfield'ın evine bakarken durarak ona doğru yürüdü.  Burdener'ın sözleri kafasında çaldığında yüzünde bir gülümseme büyüdü.

''Hepimiz aslında çöpüz.''

Kapıyı açtı, caddenin karşısındaki eve baktı ve tek ses evinin çatı katından gelen çizikler oldu.


Anladığım kadarıyla, David yaratık Burdener için Will'i ortadan kaldırdı :'

umarım beğenmişsinizdir <3

Knocking

Altı yaşındayken başladı.

Okuldaydım, okuma dersinin ortasındaydı ve fena çişim gelmişti. Aslında, o yaşta, birçok çocuk altını ıslatır ve ben de kendimi toplum içinde bu şekilde gülünç duruma düşürmekten hep çok korkardım. Elimi kaldırdım ve Bayan Zebby’ye tuvalete gitmem gerektiğini söyledim. Klasik “teneffüste gitmeliydin” konuşmasından sonra engelli tuvaletinin anahtarını verdi. (Sınıfa en yakın olan tuvalet oydu.)

Beşinci dersin ortasındaydık, dolayısıyla da koridor bomboştu ve bana sanki bir mağaraymış gibi gözüktü. O zamanlar kısa, sıska bir şeydim. Bazen kapılarla sorun yaşardım, özellikle de kilitlerini açmak konusunda; bu yüzden bu lanet şeyi açmak bir iki dakikamı aldı.

Her neyse, o porselen tahta oturduğumda, kapı çalındı.

Bu kargaşadan hoşnutsuz bir şekilde “dolu” diye seslendim.

Biraz durakladıktan sonra kapıyı çalmaya devam etti. Bu sefer daha hızlıydı, daha belirgindi.

“Bir dakika bekle.”

Tıklamalar yavaşladı ve ses cevap verdi:

“İçeri girmeme izin ver. İçeri gelmeliyim.”

Ses tonu zayıf ve tizdi. Tanımadığım bir yetişkine aitti. Altı yaşında olabilirdim; ama tuvaletteki görgü kurallarını gayet iyi biliyordum. Esasen, dolaptan birazcık daha büyük bir yere birden fazla kişinin girmesine izin vermezsiniz.

“Yürü git!”

Tıklama tekrardan şiddetlendi, ta ki çılgın bir davul sesine dönüşüne kadar, benden sadece birkaç metre uzakta ve görüş açımın dışındaydı. Sesin bağırdığını duydum, gittikçe daha da çaresizleşiyordu.

“Bırak gireyim! Sadece kapıyı aç, lütfen.”

Bu noktada bayağı bir korkmuştum. Vurma ve bağırma sesleri çok yüksekti, ancak hala kimse bakmak için gelmemişti. Nihayet, neredeyse yarım saattir olmadığım için öğretmenim öfkeli bir şekilde bana bakmaya gelmişti. Ben kapıyı açmayı reddedince danışmadan yedek anahtarı aldı ve beni müdürün odasına götürüp ailemi aradı. Haftanın geri kalanı için uzaklaştırma aldım. Orada yaşananları kimseye anlatmadım.

Bu doğaüstü olayın başımdan tekrar geçmesinden birkaç hafta öncesiydi. Yedinci yaş günümü yeni kutlamıştım ve ailem bunun şerefine barbekü yapıyordu. Güneşli, harika bir gündü; ancak evimizin hemen arkasındaki bahçeye her şeyi kurunca kömür bir türlü tutuşmadı. Babam ön bahçedeki kulübeden kömürü tutuşturmamıza yardım edecek şeyler getirmemi istedi.

İçerisi bayağı bir sıkışıktı ve benim içeri sığmam mümkün değildi, ben de sadece kapısını açıp rafa ulaşabilmek için parmak uçlarımın üzerinde yukarıya uzandım ve kapıyı kapattım. Arkamı döner dönmez, kapının öbür tarafından korkunç bir şekilde vuruldu.

“Aç! İçeri girmeliyim!” Bu seferki ses bir önceki duyduğum ile aynı değildi. Daha derinden, daha saplantılı ve daha kızgındı.

Hiçbir şey söylemedim ve hızlıca uzaklaştım. Orada ne olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu, ancak bayağı bir korkmuştum. Uzaklaşırken sanki tahtaya yumruk atılırmışçasına bir gümbürtü geldi ve onun sesini tekrar duydum:

“Seni pislik. Senin o lanet dişlerini sökeceğim. Bırak da geçeyim!”

Partime doğru kaçtım ve günün geri kalanını omuzlarımın üzerinden oraya kısa bakışlar atarak geçirdim.

Şimdiye kadar tahmin edebileceğiniz gibi, bu seslerden bir sürü vardı. Toplamda en az otuz tane saydım. Her ay onları duyuyordum, kapıdan geçmek için yalvarıyorlardı. Neredeyse her zaman kapıyı kapatır kapatmaz olurdu; sanki bu tuhaf yaratıklar beni takip ediyorlardı. Hiç kimseye anlatmadım; ancak dürüst olmak gerekirse biraz da bu duruma alıştım. Beni her zaman korkuturlardı ve bazı sesler tedirgin hissetmeme sebep olurdu; ancak kapıyı açmadığım sürece güvende olduğumu bilirdim. Bu duruma seslerin bazılarına isim takacak kadar alışmıştım. Bir tanesi sürekli evdeki dış kapıda belirirdi. Buzlu camlarımız olduğu için orta boylu şapka takan bir adamın siluetini görebiliyordum. Hiç konuşmazdı; ancak arada bir içinde kâğıt parçaları olan zarfları posta kutusuna atardı. Ona “postacı” adını taktım. Postacı en tedirgin edici olanlardan biriydi. Onunla konuşmaya çalıştığım zamanlarda hızlıca yukarıya bakıp kapıya vurmaya başlardı. Postacıya genellikle ilişmezdim.

Yirmi yıl boyunca bu durumu olağan bir şekilde sürdürdüm. Birçok arkadaşım, hatta geçen sene tanıştığım bir kızla bir küs bir barışık olduğumuz bir ilişkimiz bile var. Gecenin bir yarısında uyanan ve sizlerin duyamadığı sesleri dikkatli bir şekilde dinleyen birisi için o kadar da kötü değil. Evet, arkadaşlarım tuhaf ve kafamdaki tahtalardan birinin eksik olduğunu düşünüyor olabilirler; ancak buna katlanıyorlar. Hepsi harika insanlar. Onları özleyeceğim.

Anlayacağınız üzere, durum biraz tuhaflaşmaya başladı. Yani, her zamankinden de tuhaf demeye çalışıyorum. Üç hafta önce, neden bilmiyorum ama, terli bir şekilde ağlayarak uyandım. Gördüğüm rüya, hatırladığım kadarıyla, her şeyin üzerine ansızın koca bir karanlık çökene kadar gayet normaldi. Tam olarak gözlerimi açar açmaz, yatak odamın kapısından vurma sesleri geldi. Bu normal bir vurma değildi, zıvanadan çıkmış gibiydi.

“Kim o?” diye bağırdım.

“Lütfen, bize yardım et...” diye cevapladı. Şaşırmıştım. Yedinci yaş günümde babamın kulübesinden hatırladığım sadist, kızgın sesti; ama hakikaten samimi gözüküyordu. Sanki ağır bir yara almış gibi bir ses tonuyla konuşuyordu. Doğrusu kendimi kalkmak için çarşafları üzerimden çekerken buldum; ama tereddüt ettim. Sesler daha önce hiç kapıyı açmam için aklımı çelmemişti. Sanırım çocukken kapıya davul çalarmış gibi o kadar sert vurmuştu ki, kapının ardındaki şeyin kötü bir şey olduğu yönünde bir sağduyum oluşmuştu. Dürüst olmak gerekirse, o sabah, bir şeyin odama girmesine az daha izin verecektim; ancak sonunda direndim.

Sonra daha da kötüleşti. Sadece iki gün sonra, mahalledeki köşe başındaki dükkandaydım. Aldığım bir şişe sütün ve gazetenin parasını öder ödemez dükkânın kapısı şiddetle çarptı. Aynı anda acı dolu, uzun bir çığlık duydum. Kapıya doğru hızlıca döndüm; ancak cama yapışmış o kadar çok el ilanı vardı ki, camın ardındaki kadını ancak avuç içlerini cama yaslayınca fark edebildim. Satıcı bana deliymişim gibi baktı. Nihayet, ona saçma sapan bir bahane mırıldanarak, kullanabileceğim bir lavabosu olup olmadığını sordum ve çığlıklar kesilene kadar on dakika boyunca orada saklandım. O günden bu yana dört olay daha yaşadım. Acıklı bir yalvarmayla karışık çığlıklar. Dün de postacı uğradı. Her zamanki gibi mektuplarını posta kutusuna koymadan önce nazikçe kapıyı çaldı.

Sonra bir başka zarf daha. Daha sonra bir tane daha.

Toplamda on tane sade, kahverengi zarf. Postacı birkaç dakika bekledi. Arada bir kapımı çaldı, sonra da beni yalnız bıraktı.

Her zarfın içinde bir A4 kâğıdı vardı. Sayfaların bazıları siyah bir kalemle o kadar şiddetli karalanmıştı ki ortalarında büyük delikler ve kenarlarında yıpranmalar vardı. Onları zarflara geri koyup unutmaya çalıştım.

Öncesinde, kapım çok şiddetli bir şekilde sarsıldı. Gerçi, duyduğum şey bir çığlık, inilti ya da kükreme değildi. Sadece ağlıyordu. Düzinelerce ses, sessizce hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Bir başka rüzgâr kapımı şiddetli bir şekilde çarptı. Duvardaki alçı döküldü ve halı kıvrıldı. Hala bir istekte bulunmuyor ya da yalvarmıyordu, sadece hıçkırarak ağlıyordu.

Şiddetli bir kapı çarpması.

Sandalyeden fırlayıverdim.

Şiddetli bir kapı çarpması.

İnce bir çatlak kapının çerçevesinin bir köşesini yardı.

Telefonum çalmaya başladı ve perdelerin arkasında, penceremin camında şiddetli bir tıklama duydum. Telefona cevap vermeye çalıştım ama sadece ağlayan daha fazla ses vardı; ancak bunlar hıçkırmıyordu. Daha çok ıstırap çekiyor, yas tutuyor gibiydiler. Telefonu kapattım; ancak çalmaya devam etti. Ben de bataryasını çıkardım.

Mobilyalarımın birçoğunu kapıya ve pencereye doğru ittim. Odama son giriş denemelerinin başlamasının üzerinden üç saat geçti. Kapıya vurmaları hiç azalmadı. Tabi ki ağlamalar da azalmadı. Eminim ki kapım onları pek de fazla engelleyemeyecek. Kurduğum vasat barakaya gelince, iki dakikada geçebilirler. Kendimi ölümün kıyısında buldum, bu anılarımı başıma bir şey gelirse diye yazıyorum.

Şiddetli bir kapı çarpması.

Ne istiyorlar ki?

Şiddetli bir kapı çarpması.

Bana zarar vermek istiyor olabilirler mi?

Şiddetli bir kapı çarpması.

Öncekinden bile daha korkusuz ve kötü niyetli gözüküyorlardı.

Şiddetli bir kapı çarpması.

Bunu yapmalarına sebep olan şey ne ki?

Şiddetli bir kapı çarpması.

Belki de kapıyı açmalıyım.

Şiddetli bir kapı çarpması.

Belki de girmelerine izin vermeliyim.


* * * * * *


Sessizlik çöktü. Hatta ağlamaların bile kesildiğini fark ettim. Bütün bir dakika öylece oturdum. Sonra bu klostrofobik durumdan kaçmaya hevesli bir şekilde kalkıp aceleyle kapıya doğru koştum. Belki herhangi bir kapının olmadığı ve lanet olası kapı vuruşlarından uzak olabileceğim bir yere kaçabilirdim. Barikatımı kenara çektim ve kapının kolunu çevirdim.

Kilitliydi.

Diz çöküp kapının aralığından baktım. Yatak odamın ardında koridor yoktu, sanırım bir tür kütüphane ya da sınıf vardı. İçerisi boş görünüyordu; ancak bir çocuk sırtını bana dönük oturmuş bir şeyler okuyordu. Kapıya sert bir şekilde vurdum.

“Hey, çocuk. Beni buradan çıkar, olur mu?”

Omuzlarının üzerinden bana baktı.

“Evet, buradayım. Lütfen kapıyı açabilir misin?”

“Açamam. Cezalıyım. Kimseyle konuşmamalıyım. Yürü git.”

Arkasını döndü. Kızgın ve kafam karışmış bir şekilde ayağa kalktım. Gürültülü bir vurma sessizliği bozdu. Fark ettim ki ses bir cama vurulmuş gibiydi. Benim penceremin camına.

Sesi tekrar duydum. Bu sefer içeri girmek isteyen birinin çılgınca cama vurması gibi değildi. İçeriye girmeye bile çalışmıyordu. Perdenin ve camın arkasındaki her neyse, benim içeride olduğumu biliyordu. Beni feci korkuttuğunu da biliyordu. En vahşi ve sadistik biçimde beni korkutmak istiyordu.

Kapıya doğru döndüm ve çılgınca kapıyı yumruklamaya başladım.

“Hey! Bırak da gireyim. Gerçekten kapıyı açmana ihtiyacım var...”