20 Ekim 2021 Çarşamba

Açılmaz Ahşap Kutu

 Sıradan bir kutu gibiydi.

Ahşap eski ve yıpranmış, bağlantılar sabitlenmiş ve kapak gümüş sembolle kaplanmıştı. 

Devlet babamı cinayetten idam ettikten sonra bu kutuyu bana vasiyet etmişti. Hiçbir açıklama yada talimat bırakmadı. sadece gizemli bir kutu.

İlk başta nehre atmayı düşündüm.

Merakıma yenik düştüm. Kutuyu açmaya çalıştım ama tırnaklarım kırıldı. Tornavidalar, çekiçler kırıldı. Matkap motorları yandı. Açılmamaya yeminliydi. 

Sonunda pes ettim. Evet açamayacaktım sanırım. Tam vazgeçmişken kutu gece kendiliğinden açıldı. 

Uyurken kendi kendine açılan kutudan soğuk, net ve yüksek ışık süzmeleri yüzünden uyandım. Uyandığımda sanki herşey aynıyken ben yabancı bir yerdeymişim gibi hissediyordum.

Kutudaki ışık dolabımdan süzülüyordu. İstemediğim halde kontrolüm dışında ayağa kalktım ve dolabıma doğru yürümeye başladım. 

Dolabın kapağını sonuna kadar açtım. Dışarı yayılan ışık delici ve yoğundu. Gözlerim ışıkla doldu ve patlayacakmış gibi hissettim. Kendimi tamamen kutuya kaptırmadan önce kutu kendiliğinden kapandı ve kendimi yerde buldum. Kutu kucağıma düşmüştü. Ve bir kez daha odamdaydım. Ama hala bir şeyler yanlıştı. Bir gariplik vardı. Kutu üzerinde bir sıcaklık vardı. Yüzümde yanıyordu. Kutu yanağıma çarpmıştı sanırım.  Koşarak lavaboya gittim. aynaya baktığımda nefesim kesildi. 

Kutunun üzerindeki sembol yanağıma saplanmıştı. Dokunmak için yaklaştığımda rengi solmuştu. Kutunun bana bıraktığı sadece marka değildi. içimde istemediğim bir şey hissediyordum. İstenmeyen bir varlık. 

Avukatım aradığında bana vasiyette değişiklik olduğunu, kutunun açılmaması gerektiğini söyledi. Şimdi neden açılmaması gerektiğini anlıyorum.


1rm1k

Selammmm bayadır yoktum tekrar geldim. Nasıl olmuş?

16 Ekim 2021 Cumartesi

Bir Sinema Çalışanıyım. Bazı Garip Kurallarımız Var. Part - 1

Üç yıldır bir sinemada çalışıyorum ve artık eminim ki sinemamızın kuralları olağanın birazcık dışında.

Tamam, bu bir yalandı. Kurallar tam anlamıyla çılgınca. Ama buna kendiniz karar verebilirsiniz.

Başlamadan önce biraz ön bilgi - Adım Shaun, 21 yaşındayım ve üç yıldır bu işi yapıyorum. Burada işe başlamamın ve ne kadar boktan bir yer olduğunu anlamama rağmen ayrılmamamın iki nedeni var.

İlki şu ki, çoğu işveren hırsızlık ve uyuşturucu madde bulundurmaktan suç kaydı olan lise terk birini işe almaz. Yaşamımın başlarında bazı kötü kararlarda bulundum ve şu anda düzgün biri olsam da hayatım sonsuza kadar o kötü kararlar tarafından lekelenmiş durumda.

İkinci sebep ise aldığım maaş. İşim; bilet kontrolü, her seanstan sonra salonları temizleme ve filmlerin sorunsuzca oynadığından emin olmaktan ibaret. Genellikle bu iş için eğer şanslıysanız asgari ücret alırsınız. Fakat ben, başka mekanlarda müdürlerin aldığı maaşla aynı ödemeyi alıyorum.

Aslına bakarsanız her gün uğraşmam gereken şeyleri hesaba katarsanız, göze daha az çekici geliyor.

Ama bu hiçbirinizin umrunda değil, öyle değil mi? Hikaye için buradasınız ve emin olabilirsiniz ki sizi hayal kırıklığına uğratmayacağım.

İşte: sinemamızın kuralları.

Kural #1: Asla ama asla, film başladıktan sonra salon 3'ün kapısını açmayın.

Kulağa basit geliyor, değil mi? Bu kural ve bu kuralı neredeyse çiğnediğim an, bu sinemanın tam anlamıyla normal olmadığına dair ilk işaretlerdi.

Salon 3 hakkında bilginiz olsa bile, içeri girme arzusu duyarsınız. Salon zekidir ve sizi kandırıp kapıyı açmanızı sağlamak için elinden geleni yapacaktır. İçeriden sesler duyabilirsiniz, içerideki biri kapıyı açmanızı isteyebilir. Ama asla bunu yapmamalısınız.

Salon 3'e neredeyse girdiğim zaman, işe alınmamın üzerinden sadece bir hafta geçmişti. Kuralları okumuştum. Elbette, kafamı karıştırmışlardı... Ama fazla sorgulamadım. Bu işe çok ihtiyacım vardı ve maaşımı almak için bazı gizemli kurallara uymam gerekecekse, buna razıydım. 

Onu duyduğumda salonlara açılan kapıların bulunduğu ana lobiyi temizliyordum. Bir şeyin sert bir zemine çarparak çıkardığı gümbürtüyü. Salon 3'ten geliyordu.

Kapıya koştum. İçeride bir şeylerin yanlış olduğu açıktı. Kapının altından ince bir duman tabakası geliyordu. Ses şimdi daha yüksekti. Birisi kapıyı yumrukluyor gibi.

Kapı kolu dönüyor, olduğu yerde tıkırdıyordu. İçerideki kişi umutsuzca dışarı çıkmaya çalışıyor gibiydi.

"Merhaba?" dedim kulağımı kapının yüzeyine dayayarak.

"Bizi buradan çıkar! Yardım et!" dedi kapının ardındaki ses. Bir kadının sesiydi, her kelimesindeki korkuyu duyabiliyordum. Bu sesin ardında, soluk bir ses duyuyordum, bir tüneldeki hızlı rüzgarın sesi gibi. Ne olduğunu anlamam bir saniyemi aldı. Alevler.

"Yangın var! Kapı bozuk! Bizi buradan çıkarmalısın!" diye bağırdı kadın çaresizce.

Kapının altından gelen duman koyu renkli ve keskin kokuluydu. Soluduğumda öksürmeme sebep oldu. Kapıyı yumruklama sesleri devam etti.

"Bizi buradan çıkar! LÜTFEN! ÇIKAR BİZİ BURADAN!"

Kapı koluna uzandım. Aklımda kural falan kalmamıştı. Yardımıma ihtiyacı olan insanlar vardı.

Arkamdan uzanan bir el kolumu tuttu. Şaşkınlıktan sıçradım ve arkamı döndüm.

Müdürüm David'di. Onunla sadece iş görüşmesinde karşılaşmıştım. Sakin ama mesafeli biri gibiydi.

Şimdiyse, öfkeden patlayacak gibiydi. Siniri yüzünün her çizgisinden okunuyordu.

"1 numaralı kural. Asla unutma."

"İçeride yangın var, David! Kapı bozulmuş. Onları dışarı çıkarmalı-"

"Demek bir yangın. Ah, bugün kurnaz." David kendi kendine güldü. "Bir de yeni elemanı deniyor." Sonra tekrar ciddileşti.

"Kurallarımızın olmasının bir sebebi var. Salon 3'ü yalnız bırak. Orada her şey yolunda."

Duyduklarıma inanmakta güçlük çekiyordum. İçerideki kadının ağlayışları devam etti. Duman ciğerlerini istila ettiğinde kelimelerini yutmaya başladı. 

"Lütfen bana yardım et, Shaun! Nefes alamıyorum! Bizi buradan çıkar!"

David yine güldü.

"Onu duyuyorsun David! Ölecekler!" diye bağırdım, bu kadar kalpsiz olduğuna inanamıyordum. Eh, bu saçma sapan çılgınca kurallar yüzünden insanların ölmesine izin vermeyecektim. Kapı koluna uzandım.

David gözümün içine baktı.

"İsmini nereden biliyor?"

Olduğum yerde kaldım.

Ona ismimi söylemiş miydim?

Hayır.

Kapıya tekrar baktım.

Duman yok. Kapıya vuruş sesleri yok. Kapıyı birkaç kez tıklattım. Kimse cevap vermedi.

"Gördüğün gibi Shaun," dedi David sakince. "Ne olursa olsun, Salon 3 kapalı kalacak. 20 dakika sonra film bitecek ve herkes güvenli bir şekilde dışarı çıkacak. Söz veriyorum."

"Ama... Ama o kadını duydum! Dumanı gördüm!" diye kekeledim. Kafam çok karışmıştı.

"Senin görmeni istediği şeyi gördün. Bana güven, Shaun. Salon 3, o kapıyı açmanı sağlamak için elinden geleni yapacak. 13 yıldır başarılı olamadı ve ben burada müdür olduğum sürece asla olamayacak da!"

Beni yavaşça kapıdan uzaklaştırdı.

Salon 3'teki film bitince içeriden insanlar çıktı. Kimse zarar görmemişti. İçeri girip kontrol ettim, yangından eser yoktu.

Kural #2: Eğer film karakteri gibi giyinmiş bir adamın çocukları lobiden uzaklaştırdığını görürseniz, derhal müdüre haber verin.

Sinemaların bir filmin reklamını yapmak için kostümlü insanlar kiraladığını bilirsiniz. Örneğin yeni bir Star Wars filmi çıktığında binanın içerisinde insanları heyecanlandırmak için Stormtrooper gibi giyinmiş adamlar gezer.

Burada çalışmaya başlamadan önce bile o olaydan nefret ederdim. Okuldan ayrılınca yaptığım işlerden biri, kasaba dışındaki eski bir lunaparktaydı. Haftada 6 gün, 8 saat boyunca parkın maskotunun kokuşmuş, yıkanmamış kostümünü giymek zorundaydım. Artık o şeyleri görmek bile midemi bulandırıyor.

Kural 2 biraz gizemli. Sadece bir kez uymam gerekti ve ne olduğundan emin bile değilim. Ama yine de ilginç ve ürkütücü bir hikaye, yani hoşunuza gidebilir.

Olayın yaşandığı gün, Avengers: Infinity War filminin ilk gösterimi vardı. Müdür, filmin ana karakterleri gibi giyinmeleri ve fanlarla fotoğraf çekinmeleri için için birkaç cosplayer kiralamıştı.

Genel olarak bununla bir sorunum yoktu, geçmiş tecrübelerime rağmen. Beni endişelendiren şey, mesai başlamadan David'in bizi toplayıp kiraladığı tüm "süper kahramanları" aklımızda tutmamızı istemesiydi. Bu konuda gerçekten ısrarcıydı, hepsini kalpten hatırlamamız gerektiğini söylüyordu.

Salon 3'teki olay olmasaydı, herifin delirdiğini düşünürdüm. Ama artık biliyordum ki bu yerde her şey göründüğü gibi değildi.

Liste uzun değildi, o yüzden hâlâ hatırlıyorum: Kaptan Amerika, Black Panther, Doctor Strange, Thor. Geriye bakıp düşününce, Yıldırımların Tanrısı olarak giyinen zavallı adam, favori karakterinin Endgame'de ne kadar şişmanladığını görünce yıkılmış olmalı.

Bir şeylerin doğru olmadığını, projeksiyon odalarından birinden çıkıp, biricik Iron Man olarak giyinmiş bir adam görünce anladım. Lobiden yavaşça çöp odasına doğru yürüyordu.

Yaklaşınca, o adamda bir şeylerin gerçekten tuhaf olduğunu fark ettim.

Kostümü bir zamanlar kaliteliymiş fakat artık bakımsız gibi görünüyordu. Çizik içinde ve kirliydi. Bazı parçaların tamamen kopup düşmesi olasıydı. Adam iğrenç kokuyordu. Sıcak yaz gününde yoldaki bir hayvan leşi gibi.

Ama işin en kötü yanı şuydu ki, kostümün eklem yerlerinden bir sıvı akıyordu. Mide bulandırıcı, koyu kahverengi, yapışkan, neredeyse kurumuş pekmez gibiydi.

Arkasında bir grup çocuk olduğunu görünce kalbim durdu. Aralarından hiçbiri 13 yaşından büyük olamazdı. Dalgın dalgın önlerine bakıyorlar, kokuşmuş figür onları kalabalıktan uzaklaştırırken onu takip ediyorlardı.

Salon 3'te yaşadığım olay bana kurallar hakkında bilmem gerekeni öğretmişti. Doğruca David'in odasına koştum:

"Kural 2! Iron Man kostümü, çöp odalarına doğru gidiyor! Peşinde 3 çocuk var!"

David hızlıca kalkıp koltuğunu devirince odada bir gürültü koptu.

"Lanet olsun, lanet olsun, lanet olsun. Bilmeliydim, kimseyi kiralamamalıydım. KİMSEYİ KİRALAMAMALIYDIM! LANET OLSUN, bilmeliydim!"

Hızlıca kilidini açtığı bir çekmeceyi karıştırıyordu. İçinden aldığı şeyleri, pantolonunun cebine koymadan göz ucuyla görebildim. Şeffaf bir sıvıyla dolu bir şişe ve bronzdan yapılmış gibi duran uzun bir bıçak.

Ofisten çıkmadan önce, durup beni tuttu ve elime buruşmuş bir kağıt sıkıştırdı. 

"Çöp odasına kimsenin girmediğinden emin ol. Kimsenin içeri girmesine izin verme, anlaşıldı mı? Eğer yarım saat içinde içeriden çıkmazsam yangın alarmını aktif et ve binayı boşalt. Sonra da bu kağıttaki numarayı ara."

Sorular için zaman yoktu, David koşarak odadan çıktı ve ben de onu takip ettim.

Köşeyi döndüğümüzde, "Iron Man"in çocukları neredeyse çöp odasına kadar götürdüğünü gördüm. Kapıdan yaklaşık üç metre uzaktaydı, çocuklar hâlâ kör bir şekilde onu takip ediyordu.

David arkalarından koştu ve kapıyı sertçe açtı. Sonra, tek bir temiz hamleyle kostümlü şeyi yakaladı, içeri soktu ve kapıyı kapadı.

Çocuklar titriyordu, ipleri yukarı aşağı oynatılan kuklalar gibilerdi. Sonra kafaları karışmış şekilde etraflarına baktılar. Muhtemelen oraya nasıl geldiklerini bilmiyorlardı bile. Öyle bir durumda her çocuğun yapacağını yaptılar - ağlamaya başladılar.

David'in çöp odasından çıkması 23 dakika aldı. Bir zamanlar temiz olan tişörtünde koyu kırmızı lekeler vardı ve iğrenç bir koku yayıyordu. Yorgun görünüyordu.

"Orayı temizle, Shaun. Eğer bir çöp poşetinin etrafında tuhaf bir şey görürsen ona dokunma, sadece gel ve bana söyle." dedi ve ofisine yürüdü.

Çöp odası berbat haldeydi. Kokan koyu sıvı yerleri, duvarları, hatta bazı yerlerde tavanı bile lekelemişti. Köşede, birkaç siyah plastik poşet vardı. Altlarından o sıvı sızıyordu.

Kural #3: Eğer sol yanağında dövme olan bir adam kayıp eşyalar bölümünden bir eşya isterse, ona istediğini verme.

Benim bu kuralla ilgili kendi yaşadığım bir hikayem yok ancak hakkında anlatabileceğim şeyler var.

Kural 2 olayından sonra David bana daha nazik davranmaya başladı. Sanırım artık bana daha çok güveniyordu; sonuçta dersimi almış ve kuralların gereksiz yere değil, hepimizi korumak için konduğunu anlamıştım.

Kural 3 hakkında meraklanıyordum. Bir gün cesaretimi topladım ve mesaiden önce David'in ofisine gidip ona sordum.

"David? Şey... Rahatsız ettiğim için üzgünüm, ama, şey, merak ettim de... bana Kural 3 hakkında biraz bilgi verebilir misin?"

David alaycı bir şekilde gülümsedi.

"Meraklısın, ha? Merak etme. Yerinde olsam ben de merak ederdim."

Çekmecelerini karıştırmaya başladı. Sonunda bana köşelerinden zımbalanmış birkaç sararmış ksğıt verdi.

"Al, molanda okursun. Umarım bu merakını gidermeye yeterli olur."

Mola zamanım geldiğinde, tam olarak onu yaptım. Soyunma odasında oturdum ve okumaya başladım. Kağıtlar aslında gazete makaleleriydi ve toplanıp zımbalanmışlardı. İlki 15 yıl öncesine aitti.

KORKUNÇ ÜÇLÜ CİNAYET: AİLE KENDİ EVLERİNDE ÖLDÜRÜLDÜ: TEK KURTULAN KİŞİ KORKUNÇ HİKAYEYİ ANLATIYOR

[benim tarafımdan sansürlendi] mahallesi, yerel sakinlerden Presscot'ların evinde polislerin korkutucu bir cinayet mahalli bulmasıyla şoka uğradı. Dört kişilik aileden hayatta kalan tek kişi, oturma odasında, ailesinin cesetlerinin yanında bağlanmış ve ağızı bantlanmış halde bulunan fakat başka bir zarar görmeyen 13 yaşındaki [benim tarafımdan sansürlendi] Presscot.

Suç mahallinde, hayatta kalan kızın iddiasına göre annesinin sinemada unutmuş olduğu şemsiye bulundu. Sinema müdürü David [benim tarafımdan sansürlendi]'e göre şemsiye, cinayetten bir gün önce şemsiyenin ona ait olduğunu söyleyen dövmeli bir adam tarafından alınmış. Polis bu adamın cinayetle bağlantılı olduğu ihtimalini araştırıyor ancak henüz bu araştırmalar sonuç vermedi.

Sonraki iki makale sırasıyla 12 ve 5 yıl öncesine aitti ve başka gazeteler tarafından yayımlanmıştı, ancak hemen hemen aynı hikayeyi anlatıyorlardı. Toplu cinayet. Bir tanesinde kaybolan eşyalar bölümümüzden alınan bir eşyanın suç mahallinde bulunduğu yazıyordu, diğer olay için ise böyle bir bilgi verilmemişti. Ancak David altına kalemle şöyle yazmıştı:

Aynı adam. Bu dövmenin anlamı ne? Bu adamla ilgili bir kural koymalıyım.

Ama beni asıl ürküten, son makale oldu. Modern değildi. Hatta, sadece antik gibi görünen bir kağıdın fotoğrafından ibaretti. Üstte yazana göre 1899 Londra'sından bir makaleydi bu. Yazılar zar zor okunuyordu ama haber başlığı, gereken tüm bilgiyi veriyordu.

SAHNEDEN KORKUN: LONDRA TİYATROSU, GİZEMLİ KATİLİN KAYBOLAN EŞYALARI ALDIKTAN SONRA SERİ CİNAYET İŞLEMESİYLE KAPANDI



Ç.N: Herkese uzun bir aradan sonra merhabalar. Altı ayın sonunda tekrar bir çeviri paylaşabildim. 4 partlık serinin ilk partı hayırlı olsun. Gerek blog hakkında bilgi edinmek, gerek sohbet etmek için discord sunucumuza gelebilirsiniz. Herkesi bekleriz. https://discord.gg/atnGVwXZjv


3 Eylül 2021 Cuma

Bullied

Dureyham adında küçük, sakin bir kasabada büyüdüm. Kasabanın yakınında güzel bir orman, ormanda da yaşadığımız ahşap kulübe vardı.

Babamla yaşıyordum, annem doğum esnasında ölmüştü. Varlığımın başlangıcı, onun varlığının sonu olmuştu ve ben bu konuda daima suçlu hissediyordum. Babamla ise çok yakın bir ilişkimiz vardı.

Kendimi bildim bileli kasabamdaki çocuklarla hiç sosyalleşememiştim, böyle bir isteğim de olmamıştı. Beni dışlıyorlardı. Daha sonra bunun ailevi durumumdan kaynaklandığını öğrendim, o dönemlerde bir çocuğun tek başına bir ebeveyn tarafından büyütülmesi garip sayılıyordu, özellikle de tek başına bir baba tarafından büyütülmesi. Belki de bu yüzden kasabanın içinde değil de ormanda yaşıyorduk, bu küçük insan topluluğundan uzakta.

Bir gün benim yaşlarımdaki bir çocuğun bana yaklaşıp konuştuğunu hatırlıyorum, "Annem senden uzak durmamı söylüyor. Senin ailenin iyi olmadığını söylüyor."

Altı yaşında bir çocuktum, neden böyle söylediğini ve bunun ne anlama geldiğini bilmiyordum. Omuz silkmiş ve tek başıma oyun alanındaki taşları sektirmeye devam etmiştim.

Ben yedi yaşlarındayken, sınıf arkadaşım Sarah Potts kayboldu. Sarah hakkında hatırlayabildiğim tek şey, parlak, saten kurdelelerle süslediği beyaza dönük, açık sarı saçlarının başının iki yanında, iki örgü halinde sallanması ve parlak mavi gözleriydi.
Sınıftaki sırasından sık sık bana bakar, arkadaşlarına bir şeyler fısıldayarak kıkırdardı, sonra hoşnutsuz gözlerini kalem ve kağıdına çevirirdi. Ben zaten kötü bakışlara alışkındım.

Kaybolmuş olması sakin kasabamız için son derece ekstrem bir olaydı. Komşular her gün birbirleriyle konuşurlardı, çocuklar her an gözetleniyorlardı ve ebeveynlerin çocuklarının dışarıda oynaması konusunda endişelenmeleri için hiçbir sebep yoktu. Taa ki, Sarah'nın kaybolmasından birkaç gün sonra, arama ekiplerinin kızı her yerde aramayı bıraktığı ve kasaba halkının, kızı bulmak için tüm umutlarının boşa olduğu korkunç gerçeği kabullendiği zamana kadar.

Kasabalılar arasındaki iletişim kesildi. Artık çocukların dışarıda oynamaları yasaktı ve hiçbir çocuk yanında ebeveyni olmadan görülmüyordu.
Dureyham hayalet kasaba olmuştu. Eve dönerken karanlık sokaklardan tek başıma geçtim, artık diğer çocukların sürekli katlandığım zorbalıklarına maruz kalmadan, tüm kasabada özgürce oynayabilirdim. Her küçük çocuk gibi, bunun için sevinmiştim.

Ahşap kapıyı gıcırdatarak açtım ve babamın akşam yemeğini hazırladığı mutfağa gittim. Açlıkla beklemeye başladım, okuldaki çocuklar her zamanki gibi öğle yemeğimi çaldıkları için tüm gün henüz hiçbir şey yiyememiştim.

"Otur, canım." babam gülümsedi. Dudaklarımı yalayarak eski, tahta sandalyelerden birine zıpladım.

"Sarah'yı bulamadılar," dedim ağız dolusu eti çiğnerken.

"Zavallı çocuk." diye mırıldandı babam, alnı düşünceli bir şekilde kırıştı. Sonra kendi yemeğinden bir ısırık aldı ve sordu.
"Bugün o kötü çocuklar sana bir şey yaptılar mı canım?"

Başımı salladım. "Bugün iyiydi. Sanırım kaybolma olayından sonra tüm kasaba sessizliğe büründü."

Bardağındaki suyu üç küçük yudumda bitirdi, odadan çıkmadan önce bardağını ve bulaşıklarını topladı.

Dişime takılmış bir kıkırdağı başarısızca emiyordum, sonunda onu küçük parmaklarımla çıkarttım. Elimdeki şeye baktım, kırmızı bir kurdele parçası ve bir tutam uzun, sarı saç.

Gülümsedim ve yemeye devam ettim.


17 Ağustos 2021 Salı

EYELESS JACK: You Can't Trust Everyone






Bu tarz hikayelere doğru dürüst nasıl başlanır emin değilim; ama olabildiğince hızlı bir şekilde sadede gelmeye çalışacağım. Bak, şu anda kısıtlı bir zamanım var. Şu anda bu hikayeyi üniversitenin kütüphanesindeki bilgisayarlardan birinde yazıyorum. Ben bunu yazarken gölgelerin içerisinden birisi beni izliyormuş gibi hissediyorum.

Biliyorum kulağa çılgınca geliyor; ama bunu bir şekilde birilerine anlatmalıyım. Söylediğim şeylere kimse inanmayacak. Akademik çalışmalarımdan o kadar geri kaldığım bir noktaya geldim ki, artık akademik denetime tabi tutulacağım. Ayrıca müşteri korkuttuğum için part time işimden de kovuldum. Neyse, en azından kendime buna değdiğini söyleyebileceğim bir şeyler yapmak istiyorum. Ama yine de, nihayetinde hiçbir anlamı olmayabilir de.

Geçen yıl Jack Driscoll adında biriyle tanıştım. Çoğunlukla soğuk bir tipti, ama biz cidden iyi arkadaş olmuştuk. Bu arada benim adım Ethan ve şu anda üniversitenin son yılını bitiriyorum. Aslında bitirmeye çalışıyorum diyelim. Neyse, dediğim gibi Jack ve ben birçok ortak noktamız olduğunu fark edince yakınlaşmaya başladık. İkimiz de aynı tarz oyunları, aynı tür filmleri ve hatta aynı tip kıyafetleri seviyorduk. Tabii başka arkadaşlarım da vardı ama hiçbiri benim ilgilendiğim şeylerle ilgilenmiyordu. Ne var ki bunların hepsi geçen kış değişti.

Jack sınıftan Elisa adlı bir kızla takılmaya başladı. Ona çıkma teklifi etmesi ve bir çift olmaları çok uzun sürmedi. Başlarda onun için mutluydum. Kızlardan yana şansı pek yaver gitmezdi, bu yüzden onu gerçekten seven biriyle görmek beni mutlu ediyordu. Zaman zaman hep birlikte takılırdık ve gerçekten bana da hoş biri gelmeye başlamıştı. Hatta bazen onları biraz kıskanırdım.

İlişkiye başlamalarından aşağı yukarı bir ay sonra bir şeylerin değişmeye başladığını fark ettim. Jack arkadaşlarıyla artık daha az zaman geçiriyor, zamanının çoğunu Elisa ile harcıyordu. İlk başta bu bana normal geldi. Pek çok insan en değerlileri ile daha çok zaman harcamak ister ve bunda yanlış bir şey yok. Onu hala görüyordum ve okuldan sonra birlikte oyun oynuyorduk, bu yüzden bunun üzerinde pek durmadım.

Sonra işler tuhaflaşmaya başladı. Bir sabah ikimiz kafeteryada sıra bekliyorduk. Okulun yemekleri harika olmasa da fena değildi. Biz de biraz geç kalınca sıra bayağı bir uzamıştı, ama bu alışkın olmadığımız bir şey değildi.

“Galiba biraz daha erken gelmeliydik değil mi?” diyerek güldüm. Jack hiçbir şey söylemedi.

Omuzunu dürterek “Hey dostum, hala uyuyor musun?” diye bir şaka yaptım.

“Kapa çeneni.” diye mırıldandı. Sesi gerçekten kızgın geliyordu ve verdiği cevap beni şaşırtmıştı.

“Şaka yapıyorum.” diye açıkladım. “Sanırım uykunu iyi alamadın ya da başka bir şeyin mi var?”

“Lanet sıra çok uzun. Buradan gitmem gerek!" Bazı öğrenciler bize bakmaya başlamıştı. Jack bunu farketti ve etrafında dönüp sırada hemen arkamızdaki kıza “Bir sorun mu var?” diye bağırdı.
Kız donup kaldı ve arkadaşının elini tuttu.

“Dostum n’oluyor? Sakin ol!” diye bağırdım. Neden böyle davrandığına dair bir fikrim yoktu; sanki kendisi gibi değildi.
Jack hiçbir şey söylemedi. Bunun yerine kapıya doğru dönüp koşarak binayı terk etti.

Bu olaydan sonra onunla konuşmadım. Bir süre sınıfta dikkatini çekmeye çalıştım ama bu hiç işe yaramadı.

Birkaç gün sonra bunu denemeyi tamamen bıraktım. Bir hafta sonra Jack derslere gelmeyi kesti.

Bir akşam koridorda Elisa’ya rastladım. O günki derslerim bitmişti ve eve dönüyordum.

Gülümseyerek, “Selam Elisa,” dedim.

O da gülümseyerek, “Selam Ethan!” diye cevapladı. Bazı sebeplerden ötürü, gülümseyebiliyor olması tüylerimi diken diken etti. Erkek arkadaşı bu halde olmasına rağmen nasıl bu kadar mutlu gözükebiliyordu? Tekrar konuşmadan önce sırt çantamı hafifçe düzelttim.

“Ee, Jack’le işler yolunda mı? O nasıl?”

Elisa, sanki bir matematik problemini nasıl çözeceğini düşünüyormuş gibi kafasını kaldırıp bana baktı.
Bana doğru dönüp gayet neşeli bir şekilde “Her şey harika,” diye cevapladı.

“O her zamankinden daha iyi.”

Pek ikna olmamış bir şekilde “Peki.” dedim. “Güzel, o halde ona şunu söyleyebilir misin-”

“Her. Zamankinden. Daha. İyi.” diyerek konuşmamı kesti. Bu durum beni bayağı bir şaşırttı. Nedeninden tam emin değilim ama bu kızdaki bir şey bana kötü hissettiriyordu.
Orada beni kafası allak bullak olmuş bir şekilde bırakarak gitti. İçinde bulunduğum transdan bir anda çıktım.

“Bu çok saçma,” diye düşündüm kendi kendime. “Ona tekrar ulaşmayı deneyeceğim.” Onu daha önce de aramıştım ama ısrarla yanıtlamayınca vazgeçmiştim.

O gece, onu arayıp yanına gelip gelemeyeceğimi sormaya karar verdim. Şaşırtıcı bir şekilde hemen telefonu yanıtladı.

“Hey!” diye telefonu açtı.

“Selam dostum. Nasılsın?”

“Ne istiyorsun?”

“Her şey yolunda mı? Son zamanlarda pek iyi gözükmüyorsun.” Cevap gelmedi. “Orada mısın?”

“Evde misin?”

“Evet, neden ki?”

“Yanına geliyorum."

Jack yola çıkacağını söyler söylemez çağrı sona erdi. Yalan söylemeyeceğim, bayağı korkmuştum. Sesi panik doluydu, sanki, nasıl berbat bir durumun içindeyse, bundan kurtulmaya çalışıyor gibiydi.

Telefon kapandıktan aşağı yukarı 45 dakika sonra kapım çaldı.

Jack’i kapıda karşılarken mümkün olduğunca sakin kalmaya çalışarak, “Selam, nasılsın?” dedim. Jack’in iyi olmadığı çok bariz bir şekilde ortadaydı.

Gözleriyle etrafı tararken “Bilmiyorum.” diye fısıldadı. “Evde kimse var mı?”

Kafamı iki yana doğru salladım ve bu zavallı adamı içeri aldım. Televizyonun önündeki eski kanepeye oturdu. Ev arkadaşlarım bu geceyi dışarıda geçirecekti, bu sebeple yakın zamanda eve birinin geleceğinden endişelenmeme gerek yoktu.

“Dostum, ne gibi bir problemin…”

“Işıkları kapat!”

Bir anlığına donup kaldım. “Jack beni korkutuyorsun. Neler olu…”

“KAPAT ŞU IŞIKLARI! BENİ BULAMASIN!”

Dediğini yaptım. Bu karanlık tahmin ettiğimden de beterdi.

“Elisa’dan mı bahsediyorsun?” diye sordum. Sesim hafifçe titreyerek çıkmıştı. “Sana bir şey mi yaptı?” 

Jack cevap vermedi. Elimi omzuna koydum ve konuştum.
“Dostum sana yardım etmeye çalışıyorum. Ama ne olduğunu bilmezsem hiçbir şey yapamam.”

Jack şiddetle parmaklarını bacaklarına vuruyordu. Yere bakmaya devam ederek bana cevap verdi.
"Onda bir sorun var dostum," sızlandı. "Bence o... Sanki... Bir tarikatın üyesi gibi."

Kaşlarımı kaldırdım. Korktuğunu anlayabiliyordum, ama sanki bu biraz fazlaydı. Yine de, Jack'in böyle düşünmesi için ona gerçekten berbat bir şey yapmış olmalıydı.

"Neden böyle düşünüyorsun?" sordum. "Ayrıca, birinden yardım istedin mi? Seni bu kadar korkutuyorsa, polise gidebilirsin, biliyorsun değil mi?"

"Yapamam!" benimle yüzleşmek için başını bana doğru kaldırdı, neredeyse kusacaktım. Jack ağlıyordu, ama gözyaşları simsiyahtı. Başta ışıklar kapalı olduğu için yanlış gördüğümü sandım, ama daha sonra dediği şeyle, şüphelerimi doğruladı.

"Bana bunu o yaptı! Nasıl yaptı bilmiyorum, ama onun yaptığını biliyorum!" ağlamaya devam etti, siyah sıvı koltuk minderlerinde mürekkep gibi leke bırakıyordu.

"Geçen gece, beni bu lanet iğrenç gözyaşlarıyla ağlarken yakaladı ve 'hazır' olduğumu söyledi. Bu da ne demek oluyor ha!?"

Ona nasıl cevap vereceğimi bilmiyordum. Bu benim anlayabileceğim bir şey değildi, ve onu rahatlatmak için söyleyebileceğim bir şeyin olmadığını biliyordum.

"Biz... Bir şeyler düşüneceğiz," dedim yaklaşık bir dakikalık sessizlikten sonra. "Ama polisi aramalıyız. Ayrıca hastaneye gitmelisin. Gözlerine her ne olduysa iyi bir şeye benzemiyor ve bakılması gerekiyor."

Jack kapüşonlusunun koluyla yüzünü sildi. "Beni bulamaz." dedi az da olsa rahatlamış bir sesle.
"Eğer bulursa, ben-" kapıda yumuşak bir tıklama ile sustu.

"Jackie, orada olduğunu biliyorum." bu kızın sesiydi. "Gitme zamanı, bizi bekliyorlar. İstiyorsa arkadaşın da gelebilir."

Jack kanepeden fırlayıp kalktı, arka kapıdan dışarı koştu ve dairemin arkasındaki ormanlık alanda gözden kayboldu.

"Jack, bekle!" bağırdım. Faydasızdı.
Arkadaşımın peşinden koşarken cep telefonumdan 911'i aradım. Polise hızlıca neler olduğunu anlattım. Bana polis memurlarının en kısa sürede yola çıkacaklarına dair güvence verdiler. Yanıt veremeden, başıma bir şey çarptı ve görüntüm karardı.

Buradan sonra olanlar hala korkunç bir kabus gibi geliyor, ama gördüklerimin gerçek olduğunu biliyorum.

Sonunda kendime geldiğimde, bir ağaç gövdesine bağlanmıştım. Daire şeklinde toplanmış figürler vardı, sandalyeye bağlanmış başka bir figürü çevreliyorlardı. Yeniden net görebilmeye başladığımda, her figürün uzun siyah bir cüppe giydiğini ve mavi bir maske taktığını görebiliyordum. Sandalyeye bağlanmış figüre odaklandım.

Bu Jack'ti.

Çığlık atmaya çalıştım ama ağzım bantla kapatılmıştı.
Düşünerek sonunda korkunç bir sonuca vardım, bu bir kurban etme ayinine benziyordu. Sadece bir tarikat toplantısına misafirlik etmekle kalmıyordum, aynı zamanında bir insanın kurban edilişine tanık olacaktım.

Tarikatçılardan biri Jack'e doğru yürüdü ve maskesini kaldırdı. Bu Elisa'ydı. Onu çenesinden tutarak kendisine yaklaştırdı ve öptü. Jack geri çekildi ve kıza saydırmaya başladı. Onu suçlayamazdım, ben de bir şeyler söylemek istiyordum ama yapamıyordum.

Uzun boylu, başka bir tarikatçı, siyah, eski görünümlü bir kitaptan bir şeyler okumaya başladı. Okurken, diğer tarikatçılar Jack'in etrafını aç akbabalar gibi kuşattı. Bir tarikatçı ağzını bantla kapatırken, iki tanesi sandalyesini tuttu.
Dördüncü tarikatçının paslı bir demiri çıkarmasını korku içinde izledim. Tarikatçı demiri Jack'in gözlerine daldırdı ve yavaşça onları dışarı çıkarttı. Göz yuvalarından akan kan, şimdi katran gibi yoğun görünüyordu.

Bitirmek için, Jack'in gözlerini alan tarikatçı yüzüne mavi bir maske taktı. Jack hala yaşıyordu, ama daha fazla ne kadar yaşayabilirdi, hiçbir fikrim yoktu.
Diğer tarikatçı kitabı okumaya devam ederken, Jack'in altındaki zemin titremeye başladı. Siyah dallar şeytani otlar gibi filizlendi. Bazı dallar beline, bazıları ayak bileklerine dolandı, hatta biri boğazına dolandı.

Bayılmaya başlamıştım. Birden uzaktan gelen siren sesleri duydum, bu, kitabı okuyan tarikatçının durmasına neden oldu.

"Ne yapıyorsun seni aptal?" diğer tarikatçılardan biri bağırdı. "Eğer şimdi durursan o-"

Yer sarsılmayı durdurdu ve dallar hangi cehennemden geliyorlarsa, oraya geri çekildiler. Herkes sustu.Tarikatçıların hepsi donmuş gibiydi, heykel gibi görünüyorlardı.

Sessizliği birazdan Jack'ten gelen çatlak, şeytani kahkahalar bozdu.

"Onu kızdırdın!" Jack tısladı. Bunlar, arkadaşımdan duyduğum son sözlerdi.

Sanki yok olmuşlar gibi, onu sandalyeye bağlayan iplerinden kurtulmasını izledim. Tarikatçıların hepsine saldırdı, onları parçalara ayırdı ve bağırsaklarını buzla kaplanmış zemine sıçrattı. Görüşüm kararmaya başladı, ve duyduğum tarikatçıların çığlıkları uzaklaşıyor gibi kısıldı.

Keşke o korkunç çıtırtıyı duymadan önce tamamen kendimden geçmiş olsaydım...
Kemiklerin kırılma ve organların yutulma sesini.

Arkadaşım kurbanlarını yiyordu, ve sıradakinin ben olacağımdan emindim.


Yüzüme bir polis memurunun ışık tutmasıyla uyandım.

"Uyandı! Çabuk, burada bir sağlık görevlisine ihtiyacımız var!"

Oturdum ve etrafıma baktım. "Ben... Hayattayım?" mırıldandım, her şey hala bulanıktı.

"Berbat şeyler yaşadığını biliyorum evlat, ama neler olduğu hakkında bize anlatabileceğin bir şey var mı?" memur sordu.

"Onu rahat bırakın," başka bir memur emretti. "Onu bu cehennem çukurundan çıkarttıktan sonra sorguya çekebiliriz. Çocuğun vücudunda büyük bir kesik var!"

"Doğru. Üzgünüm, evlat."

Aşağıya baktım ve gömleğimin kendi kanıma bulanmış olduğunu farkettim. Şu anki durumumdan dolayı hiçbir şey hissetmiyordum ama kötü görünüyordu.

Hastaneye kadar yol boyunca konuşmadım. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Doktor bana iyi olacağımı anlatırken böbreklerimden birini kaybettiğimi söylediğinde, işler daha da kötüleşti.

Her şeyin tepetaklak olmasından bu yana bir yıldan fazla zaman geçti. Herkes olanları haberlerde duydu ve okul, kampüslerinin yakınında bu kadar büyük şeyler döndüğünü fark edemediği için zor duruma düştü. Jack Driscoll hala kayıp ve 10 öğrencinin ölümünden ve 1 öğrenciyi öldürmeye teşebbüs etmekten sorumlu.

Yeterince anlattım. Sanırım bir şekilde içimi dökmem gerekiyordu. Hala o tarikatın ne için olduğunu, neden kurulduğunu ya da neyi çağırmaya çalıştıklarını bilmiyorum. Açıkçası kimse bunu araştırmayacak, çünkü kulağa çok saçma geliyor. Ama bunu okuyan birinin araştırmasını umuyorum. Ama yapmayacaksan, o zaman, sanırım sadece dikkatli ol. Sonuçta herkese güvenemezsin.




Ç/N : dönüşüm Eyeless Jack ile oldu. :) çevirideki yardımları için yardımcım Cornelia'ya teşekkürler.





7 Ağustos 2021 Cumartesi

Neden İnsanlar Yüzüme Dik Dik Bakıyor?

Bölmeme otururken "Onun sıkıntısı ne?" diye düşündüm. Angela, bir iş arkadaşım, bana gözünü dikmiş bakıyordu. Daha doğrusu yüzüme bakakalmıştı. Ona bağırmak istedim, masamı devirip ona sıkıntısının ne olduğunu sormak istedim ama öyle bir şey yapmadım. Bakın, bu burada işe başladığımdan beri oluyor. Aslında, ne zaman yeni bir işe başlasam bu oluyor, iş arkadaşlarım yüzüme dik dik bakıyordu.

Halka açık alanda da oldu bu. Sokakta, trende, ne zaman bir yere gitsem insanlar yüzüme dik dik bakıyor ve neden bilmiyorum. Yanından geçtiğim en azında bana bir yan bakış atıyordu. Çok rahatsız ediciydi. Biri bana her baktığında, kör edici bir öfke vücudumdaki her elektriksel dalgaya süzülüyordu.

Eve gidip aynada yüzümü taramaya karar verdim. Gözlerimi yüzüme kitledim ve internetteki milyarlarca insanla karşılaştırdım. Benim yüzümde en az oradaki insanlar kadar insana benziyordu. O yüzden yüzümü değiştirip, yeni bir işe bakmaya karar verdim. Belki bu sefer farklı olur ve insanlar yüzüme bakmazdı.

Sonraki gün işimi bıraktım ve yeni bir iş görüşmesine gittim. Yolda kimse bana bakıyor gibi görünmüyordu. Tek bir bakış bile yoktu. Şimdi sadece diğer seferler gibi bir hafta sürse ne güzel olurdu. Kendimi akvaryumda gibi hissetmediğim bir hafta.

İş görüşmesi iyi geçti ama eve dönerken trende ki bir herif bana doğru bakıyordu. Hayır. Yüzüme bakıyordu. Sadece bir kişi diye düşündüm. Trende her zaman böyle garip tipler oluyordu. Değil mi?

Dikkatimi dağıtmak için gazeteyi aldım ve başlıklara bir göz gezdirdim. “Android birimler, sensör modüllerinde sanal paranoya yaratan bir hata yüzünden geri çağrıldı.” yazıyordu. Fotoğrafın altında beni yapan şirketin logosunu gördüm ve beni bir korku aldı. Umarım beni bulamazlar. Diğer başlıklara bakmaya devam ettim. ”Cinayet çılgınlığının dördüncü kurbanı bulundu.” gözlerim hafifçe açıldı ve okumaya devam ettim:

“Berbat saldırıların son kurbanı, genç bir erkeğin cesedi parkta bulundu. Diğer cesetler gibi, neredeyse cerrahi olarak yüzü kesilip, çıkarılmış ve ölüme terk edilmiş.”

Gazeteden kafamı hafifçe yukarı kaldırdım.

Bu herif bana niye dik dik bakıyor?