1 Nisan 2020 Çarşamba

KageKao (Part2)

Mark bulunduğu barı terk etti. Beatrice ile yüzleşmeden önce biraz içmek için buraya gelmek zorundaydı ama canı hiç de içki içmek istemiyordu ve satın aldığı şeye zar zor dokunabildi. Mark kendisine, gidip adam gibi özür dileyebileceğini ve kızın evine doğru yola koyulabileceğini söylüyordu. Mark yumruğunu uzattı ve kapıyı gürültülü bir şekilde çaldı. Bekledi. Kimse cevap vermedi. Birçok kez kapı zilini çaldı ve evden zilin çaldığını duyabiliyordu. Yine kimse cevap vermedi. Endişelenerek kapıya vurdu ve kızın ismini haykırdı. Yine kimse cevap vermemişti. Kapı tokmağını denedi ve açıldı. Bu garipti; o daima kapıyı kilitli tutardı. Girdiğinde fark ettiği ilk şey açık pencerenin ahşap kenarlarında,  sanki daha önce orda bir kedi varmışçasına, birçok pençe izinin olmasıydı. Kızın ismini haykırarak yemek odasına yürüdü. Masada şampanya şişesini gördüğünde durdu. Dolabında bulundurduğu şişeydi. Açıktı. Onu aldı ve inceledi. Yanına bantlanmış bir not vardı. Notta yazan:

"Beatrice, kavga ettiğimiz için üzgünüm! Gerçekten  gönlünü almak istiyorum çünkü seni tüm kalbimle ve ruhumla seviyorum." - Mark

"Seviyorum" kelimesinin ardından gelen küçük kalbe bakarak nota bakakaldı. Bunu ona gönderdiğini hatırlamıyordu. "Beatrice?!" diye bağırdı. Masanın etrafında yürüdü ve tüyleri ürperdi. Onu, sevgilisi Beatrice'i, yerde gördü. Hareket etmiyordu ve kırık cam parçaları etrafını çevreliyordu.

"Beatrice!" diye bağırdı ve cam kırıklarının onu kesmesine aldırış etmeden kızı almak için yere düştü. Şekillerinden  şarap bardağı olduğunu anladı. Gözyaşları gözlerinden sel gibi aktı ve ona sarıldı. Öldüğünü biliyordu.

"Ne kadar da tatlı!"

Mark durdu ve baktı. Canavar ordaydı. Onun sesini taklit ederek pencere pervazında oturuyordu. "Her şeyden önce tartıştığımız için bile üzgünüm!" Mark ona baktı, kan beynine sıçramıştı.

それがのんだ。死んだ!ケケケ! 毒だよ!ケケケ!”  (Sonra onu içti ve öldü!) -Kahkaha- (O bir zehirdi) -Kahkaha-

Çok gülüyordu ve durmaya çalışmak için elini yüzüne götürdü.
"Komik olduğunu mu sanıyorsun? Sen onu öldürdün! Seni öldüreceğim!" Mark ayağa kalktı ve şişeyi kaptı.

"おまえ 怒ってるかい~?" (Sinirlendin mi?)

Mark şişeyi fırlattı ama şişe canavara ulaşmadan canavar pencereden aşağı atladı. Onu öldürecekti. Ona yaptıklarını ödetecekti. Beatrice'in şifonyerine doğru yürüdü. Kendisini korumak için tabanca sakladığı yeri biliyordu. Çekip çıkardı ve şarjörü açtı. Sadece 4 kurşun kalmıştı. Sorun değildi sadece bir tanesini istiyordu. Mark kapıya koştu, hiçbir yerde canavardan bir iz yoktu. Gerçi dairesine geri döneceğini biliyordu. Mark, diğer insanlara ve yaya geçidi işaretlerine aldırmadan koşabildiği kadar hızlı koşuyordu, sadece koşuyordu. Apartman binasına ulaştı ve dairesine koştu. Kapıyı açtı. Haklıydı, canavar oradaydı. Bir elinde şarap bardağı diğer elinde şarap şişesi tutarak kitaplığın üstünde uzanıyordu. 


“ワイン がもない!” (Tüm şaraplar bitti!)


Mark çileden çıkmıştı. Üzerine silahı doğrulttu ve bir kurşun ateşledi. Çarptı ve duvara sıçradı. Şarap bardağını bırakarak pençeleriyle duvara tırmandı böylece sırtı Mark'a dönüktü. İkinci kez ateşledi ve ters döndü. Şimdi Mark'la yüzyüzeydi. Sol bacağı ve kolu normal bir insanınkinden daha fazla bükülüyordu. Tekrar ateşledi ve dört ayak üzerine yere düştü. Mark bir kez daha ateşledi ve kaçmak için yuvarlandı. Sonra tekrar duvara sıçradı ve orda kalıp ona baktı. Mark ona doğru sinirli bir şekilde yürüdü ve silahı alnına doğrulttu. Tetiği çekti ama daha fazla kurşun kalmadığını gösteren bir klik sesi vardı. Canavar delicesine gülmeye başladı. 


“フェイル!” (Fiyasko!)


Mark hiddetlenip yakın dövüş saldırısı için silahı ona savurmuştu ancak canavar yana doğru sürünerek kitaplıkta bıraktığı şarap bardağını aldı. Şarap bardağını Mark'a fırlattı ama Mark yana kaçıp kurtuldu. Sonra şarap şişesini fırlattı ve gözlerine çarptı. Mark bayılmıştı.


Mark'ın bilinci tekrar yerine geldi. Canavarla yüz yüzeydi. Tavana tırmanıyordu. Kolları ve bacakları 90 derecelik açıyla bükülüyordu böylece ona bakıyordu. Maskesi yine değişti. Maskesinin siyah tarafındaki parlak gülüş kayboldu; maskesinin beyaz tarafında suratı çatılmış sinirli ifade tekrar ortaya çıktı. Önceki mutlu oyunculuktan yoksun bir halde karanlık bir sesle ona "おまえは面白くない。” (Sıkıcısın) dedi. 


Alçak bir hırıltılı tıslama sesi çıkardı ve üzerine atıldı.


O gün daha sonra Mark'ın evine polis geldi. Komşuları polisi aramıştı çünkü silah sesleri duymuşlardı. Mark'ın vücudunun her tarafında pençe izleri ve boğazı tırmalanmış bir halde ölü bulundu. Öldürme hayvan gibiydi, duvarlar ve tavan boyunca pençe izleri bulundu. Kanlı ayak izleri pencereye doğru giderken bulundu. Bunun üzerine bir insan tarafından yapıldığına karar verildi. Cesedin incelenmesinin üzerine alnına bir şeyin kazınmış olduğunu buldular.


“退屈な。” (Sıkıcı)...

10 Mart 2020 Salı

Mommy Sleeps in the Basement

“Daha yüksek sesle konuş lütfen.”

Elimi kulağımın yanına doğru götürerek odanın arkasına doğru, sesini yükseltmesini işaret ettim.
Derin bir nefes aldı. Endişesini pancar gibi kızarmış yanağından, her gün yaptığı atkuyruğundan düşen birkaç tel sarı saçtan anlayabiliyordum. Onda çok tanıdık bir şey vardı; ancak bir türlü ne olduğunu çıkaramamıştım. Gözünü kâğıda dikmişti; göz kontağı kurmaktan çok korkuyordu, hızlı ve anlaşılmaz bir şekilde konuşmaya başladı.
“ Merhaba, ben Paisley Jackson ve bu da “Ailem” adlı şiirim.”
Paisley, utangaç küçük bir kızdı. Aslında, 10 yıllık eğitim hayatım boyunca gördüğüm en sessiz
öğrencilerden biriydi. Sanırım 11 kardeşten en küçüğü iseniz bunu yapmanız kaçınılmaz. Şaşırtıcı bir şekilde, bir kutu taştan bile daha avanak olan kardeşlerinin aksine, zeki biriydi. Tanrım, Paisley’i saymazsak Jackson kardeşler böyle bir baş belasıydı. Keşke geleceğini daha iyi inşa edebilmesi için ona daha çok seçenek sunabilseydim.
Beni yanlış anlamayın. Paisley’e gerçekten yardım etmeye çalıştım. Ona kıyafet, yemek ve hatta para verdim; ancak çölün ortasındaki bir barakada pis bir hayat sürmek onun için büyük bir
handikaptı. Ne yaparsam yapayım hiçbir değişiklik meydana getiremedim; herkes yoksulluk döngüsünü kırmanın neredeyse imkânsız olduğunu bilir.
Elime kalemimi alıp bacak bacak üstüne attım; asla tanışmayacağım bir aile ile ilgili mülayim bir
hikâye hazırlıyordum. Sosyal imkânları kısıtlı çocuklarla çalıştıysanız velilerin ne kadar seyrek geldiğini bilirsiniz.

“İki annem var. Birisinin adı Betty ve çok iyi spagetti yapar. Ben ona anne derim ve babam Tom’la evlidir. Birisi ise Claire ki onun çok güzel sarı saçları vardır. Ben ona anneciğim derim; babam ise projem ya da hobim der.”
Utah’ın ortasında yüzlerce çok eşli aile gördüm; yani bu beni pek şaşırtmadı. Her ne kadar çok
eşlilik yasal olmasa da ben burnumu başkalarının işine sokmamaya çalışıyorum.
“Annem çok uzun olduğu için hepimizle ilgilenebilir. Anneciğim ise ünlü olduğu için oldukça güzel bir gümüş bilezik takar.”
Çocukların sıradan hayatlarına heyecan katmak için ünlü ebeveynleri ile ilgili hikâye uydurmaları
benim için yeni bir şey değil; ancak bunu Paisley’nin yapmasını beklemezdim.
“Ben ve Tommy anneciğimdeniz. Tommy benim ağabeylerimden biri. Annem epey yaşlı. Kalanların hepsi ondan.”
Onun adına çok utandım. Demek ki Paisley’nin annelerinden biri 9 çocuk doğurmuştu. Bu kadar
çok hamilelik süreci geçirdiğimi hayal bile edemiyordum.

“Babam Tommy ve benim Tanrı’dan bir armağan olduğumuzu söyler. O bize asla sopayla vurmaz.
Onun gururu ve neşe kaynağı Tommy’dir; ancak babam hep gerçekten sevdiği tek kişinin anneciğim olduğunu söyler.”
Bir sopanın dikkatimi çekmesiyle birlikte, bakışlarımı kitabımdan yukarıya doğru kaldırdım.
Öğrencilerim suistimal eylemlerini ilk kez yanlışlıkla bildirmiyorlardı. Gerçek şu ki, Çocuk Esirgeme Kurumu yardım etmek istediği çocukları seçer ve alır.
“Annemin bir bebeği daha var. Babam bu çocuğa Daisy adını koymak istediği için annem biraz
kızgın. Anneciğim daha fazla çocuk yapamaz. Onun son çocuğu ani bebek ölümü sendromu yüzünden öldü.”
Koltuğumda doğrulurken, kızımın eski elbiselerini Jacksonların kulübesine göndermemi hatırlatan
bir not karaladım. Bir anne olarak, bebeklerin masraflı olabileceğini biliyorum.

“Babam bunu bilerek yaptığını; çünkü onun kaçıp sirke katılmak istediğini söylüyor. Annem onun
hatası olmadığını söylüyor. Bu sırrı benim ve onun mahzenlerinde saklamaya söz verdim.”
Keder içerisinde başımı salladım. Kendi kontrolünde olmayan bir şey için nasıl yas içindeki bir anneyi suçlayabilir?
“Anneciğim babamın seçtiği tek kişiydi. Onun tüm okul gösterilerini izledi. Bir gece bir araya
geldiler. Babam onun bir sürü mücadele içerisinde olduğunu söyler. Annem bu sadece bir bahane, baban onu gerçekten sevmiyor diyor.”

Öğrencilerime öğrettiğim “dur” anlamına gelen bir hareketle elimi yukarıya kaldırdım; ancak
Paisley bakmıyordu. Hoşnutsuz suratımı fark etmeden okumaya devam etti. Kardeşlerinden biri bunu şaka olarak kabul etti.
“Anneciğim gitmesi gerektiğini söylüyor. Bana hayatın ne olduğunu göstermek istiyor. Babam buna çok kızar, o onun en büyük evcil hayvanı. Anneciğim bu duruma çok üzülüyor; o sadece ayrılmak istiyor.”
“Anneciğim bana en sevdiği şarkıyı söyler. Annem, babamın tam bir deli olduğunu söyler.”
Başımı sallayarak iç çektim. Çok büyük bir potansiyele ve böyle temiz bir kalbe sahip olan bir başka çocuk daha kendisini hiç ilgilendirmeyen bir aşk üçgeninin tam ortasında kalmıştı.

“Geçen doğum günümde, anneciğimle birlikte en sevdiği futbol takımını görmek istedim. Annem
buzlu kremalı bir pasta yaptı. Knicks’i görmem gerekirdi; ancak babam düzeltemeyeceği bir hata
yaptığını söyledi.”
“Artık hiçbir şey aynı değil. Neden böyle olduğundan tam emin değilim. Artık babam geceleri yalnız başına ağlıyor. Tanrıya “Ben ne yaptım?” diye soruyor. Anneme artık bakmıyor bile. Annem bebeğin durumu düzelteceğini düşünüyor.”

Paisley bir gülümseme eşliğinde başını kaldırdı; benim onayımı bekliyordu. Her ne kadar şiirin
uygunsuzluğu ile dehşete düşmüş olsam da; onu incitmek istemedim. O bununla çok gurur
duyuyordu ve onu hiçbir suçu olmayan bir şeyden dolayı kırmak aylardır kırmaya çalıştığım kabuğuna geri dönmesine sebep olacaktı.


Bunu yapmak yerine alkışladım; durumun vahametini algılayamayacak kadar genç olan sınıfın geri kalan kısmı da alkışladı.
“Bayan June, daha iyi bir not için anneciğimin bir fotoğrafını getirdim. Sınıfa gösterebilir miyim?”
Başımı salladım, daha önce anlattıklarından daha kötü bir ayrıntı içeremezdi.
Paisley, eski elbisesinin ön cebine uzanarak eskimiş bir fotoğraf çıkardı. Soyulmuş fotoğrafı, sanki en değerli varlığıymışçasına göstererek, çevirdi.
Kanım dondu. Sonunda Paisley’nin bana neden bu kadar tanıdık geldiğini anladım.
Okul fotoğrafı gibi görünen şeyde, tıpkı Paisley gibi otuz iki diş gülümseyen, Claire Daisy adında
genç bir kız vardı. Okulun her oyununda liderlik kazanma becerisiyle ünlü, 12 yıl önce ortadan
kaybolmuş bir lise öğrencisiydi. En son bir gece, geç saatlerde tiyatro pratiğinden dönerken görülmüş.
Bir daha da haber alınamamış. Hiçbir boğuşma izi, tanık, kanıt olmadan... Davası insanlar ilgisini kaybedene kadar bir süre, her haber istasyonunda gündemdeydi.
Paisley mutlu bir şekilde devam etti. O kadar şok olmuştum ki fotoğrafın arkasındaki yazıyı okurken onu durduramadım.
“Anlamadığım bir şey var, belki cevabı sizdedir. Babamın anneciğime olan aşkı hiçbir şekilde
etkilenmeyecekse neden anneciğime böyle davrandı? Annem başını güzel, yumuşak bir yatağa bırakır; ama anneciğim ise büyük bir çimento levhası altındaki bodrum katında uyur.”

1 Mart 2020 Pazar

Her Silence

Direksiyonu farklı yönlerde çeviriyor, gerektiğinde başka yönlere sapıyor. Gideceği yer için ormandan geçmesi gerekiyor. Kafası karışık, ama bu konuda değil.

Kafasını karıştıran, arka koltukta oturan kız kardeşinin neden bu kadar sessiz olduğu.

Saat tam 6:36'da, Emily'i arkadaşı Julia'nın evinden aldı. Arabadan çıkıp kapıyı çalmasına gerek kalmadığı için müteşekkirdi, kız çoktan bahçede onu bekliyordu. Onunla sohbet konusu açmayı denedi, "Julia ile nasıl vakit geçirdin?" "Eğlendiniz mi?" "Tavşanı iyileşmiş mi?" ama dediği her şey, sessizlikle karşılaştı.

Garipsiyor, endişeleniyor. O iyi mi?

Ama aynadan ona bakıp kızın ona baktığını- ya da daha net bir şekilde, gözlerinde açlığa benzer bir duyguyla boynuna baktığını gördüğünde huzursuz hissediyor.

"İyi misin, Em?" Cevap vermiyor. Ağzından tuhaf bir ses yükselmesiyle tekrar arkaya bakıyor, küçük kızın dudaklarını yaladığını görüyor. "Ne yapıyorsun?" Cevap yok.

Titrek bir nefes veriyor, sonra radyoya uzanıp bu tuhaf durumdan dikkatini uzaklaştırmak için müzik açıyor. Sonunda vardıklarında, arabayı durdurup park ediyor, kilidi açıp kapısını açıyor. Dönüp kıza bakıyor, ama hala arabada oturuyor, hareket etmiyor, gözleriyle onu takip ediyor.

"Hadi ama Emily, orada kalamazsın. Ne yapıyorsun ki?" hiçbir şey.
"Cidden, ne oluyor sana? Tek kelime etmedin." Kız yine ses çıkarmıyor, ama kapıyı açıp dışarı çıkıyor.

Hafif bir kafa karışıklığı ve rahatlama ile elini saçlarına götürüyor, daha sonra arkadan arabaya uzanıp bardaklıktaki telefonunu alıyor. Arabanın kapısını kapatırken telefonun kilit tuşuna basıyor, bir yandan önlerindeki eve yöneliyor, kız kardeşi arkasında onu takip ediyor.

Emily'den 2 cevapsız arama ve 12 okunmamış mesaj.

"Ne?" mırıldanıyor, sesinde şaşkınlık var. Düşünüyor, neden bana mesaj attı? Ne ara mesaj yazıyordu? Saat şimdi 7:13.

Huzursuz hissediyor. Sanki bir şey tam olarak yolunda gitmiyor, ama ne olduğunu bilmiyor. Anahtarı çıkarıp tokmağa yerleştiriyor, kapıyı açıyor ve içeri giriyor.

Arkasına baktığında Emily orada değil. Tek kaşını havaya kaldırıp çevresine bakınıyor.
"Emily? Nereye gittin?" onu göremiyor. "Em?" aniden Emily'nin gölgesi bahçeden geçiyor, onu takip ediyor. "Ne yapıyorsun? Sen-" ama duruyor.

Orada hiçkimse yok.

Evin yanındaki karanlık ormana baktığında göğsünden bir ürperme geçiyor. Ağaçların tam arkasında, ayakta duran birini görüyor. Kısa boylu, uzun saçları var, aynı Emily gibi. Neler oluyor? Aklını mı kaçırdı?

Belki de aklını kaçıran ta kendisi. Kıza yaklaştıkça omurgasından aşağıya ürpertiler yayılıyor. "Emily! Ne yapıyorsun?" Emily arkasını dönüp koşmaya başlıyor, görüş alanından çıkıyor. Bu hiç mantıklı değil, aslında ormandan çok korkar, özellikle de geceleri. Bir şeyler ters gitmediği sürece oraya gitmesinin imkanı yok.

Düşünmeden, ağaçların arasından geçiyor. Neler oluyor bilmiyor ama Emily'nin kendisini tehlikeye atmasına izin veremez. Telefonunun flaş ışığını açıp bir şeye takılmayı önlüyor, yolundaki otların üstünden geçiyor. "Emily!" sesleniyor. "Hemen buraya gel!" Bir dalın çıtırdadığını duyduğunda başını çeviriyor. "Hadi Emily! Eğer bu bir şakaysa hiç komik değil!" sessizlik büyüdükçe gerginlik seviyesi artıyor.

Aman tanrım, bu bir ayı mı? Yoksa bir panter mi? Flaş ışığını her yöne döndürüyor, bir şey görmeye çalışıyor, herhangi bir şey. Nefeslerinin hızlandığını hissedebiliyor. Emily iyi mi?

Çıtırtı. Başka bir dal.

Hayır, hayır, hayır, hayır, Onu burada yalnız bırakmayacak. Onu bulacak, denerken ölse bile.

Elindeki telefonun titremesi ile ekrana bakıyor. Emily'den bir yeni mesaj gelmiş, rahatlamış bir nefes veriyor. En azından hala hayatta. Mesajlarını açıp zorlukla soluyarak okumaya başlıyor.

Çatırtı. Bu kez yapraklardan, ve tam arkasından geliyor. Yavaşça dönüp gözlerini ona çevirdiğinde elleri titriyor. Kısık sesli bir hırıltı.

Bir çığlık...

Sessizlik.

Telefonu titreşiyor ve bedeni yerden yükseliyor.

6:34

Abi, hani beni alacaktın?

6:36

Mike.

Cevap ver bana.

6:37

Napıyorsun??

6:41

Aptal, cevap ver

6:43

Mike?

6:50

MIKE.

7:02

Annem de cevap vermiyor

7:05

LÜTFEN BİRİ ARTIK CEVAP VERSİN

7:11

HADİ AMA

7:14

SONSUZA DEK JULIA'LARDA KALAMAM

7:16

YAŞIYOR MUSUN MIKE

7:20

KONUŞ BENİMLE

7:34

Geliyorum


Ç/N : evet biliyorum, kısa bir cp. ama yakında sizi uzun çevirilerin beklediği haberini vermekten mutluluk duyuyorum. :3