23 Aralık 2022 Cuma

Cehennemden geçmem için bana 5000 dolar ödediler. - Bölüm 3

 "Ben Dr. Monason, dış iskeletin miğferindeki küçük hoparlör aracılığıyla seninle iletişim kuruyorum. Görünüşe göre dış iskeletin içinde kendini yaralamayı başardın. Deneyi şu an için duraklatmaya ve iskeletteki hatayı düzeltmeye karar verdik. Bekle – dış iskelet birazdan açılacak.”


Kısa süre sonra gözlerimi dolduran ışık beni neredeyse kör etti. Makine açıldığında, kulaklarım beni çevreleyen elektronik aletlerin ve önlüklü onlarca adamın sesiyle doldu. İğneler ve tüplerin bedenimden çıkarken verdiği acıyı hissetmek, sonunda gerçek dünyaya dönmek, hayatımda hiç hissetmediğim kadar harika hissettirmişti.


Özgürdüm.


Vücudum saatlerce uyuşmuştu. İlaç hâlâ etkisini tam olarak yitirmemişti, henüz hareket edemiyordum. Bu süre zarfında, bilim adamları verileri incelerken beni dış iskelette bıraktılar ve ayak başparmağımı bandajladılar. Söyledikleri her şeyi dinlemeye çalıştım ama konsantre olamıyordum. Üstümdeki parlak ışıklar, mükemmel karanlığa alışmış olan gözlerimi yakıyordu.


İlaçlar yavaş yavaş vücudumu terk ederken, eklemlerimde donuk bir ağrı oluştu. Bir süre sonra, vücudum laboratuvar önlüklerinden oluşan bir ekip tarafından dış iskeletten çıkarıldı. Başımın üzerinden bir sabahlığın geçirildiğini hissettim. Tekerlekli sandalyeye itildim. Hâlâ hareket edemiyordum, sandalyeyi laboratuvarlarının daha derinlerine iterlerken  tekerleklerin sesini dinledim.


--



"Uzayda süzüldüğünüz zamanı tekrar açıklayın. Nasıl bir duyguydu?”


"Lütfen bırak gideyim!"


"Yapamam. Bunu biliyorsun. Senden aldığımız veriler çok önemli. Hayatlar tehlikede. Ayrıca, polise gitme riskini alamayız. Makineye geri döneceksin.”


Bu konuşma, araştırma grubunun devasa yer altı laboratuvarında bir yere kurulmuş olan küçük sorgu odasında yaklaşık bir saattir sürüyordu. Konuşacak kadar hislerimi yeniden kazanmış olsam da, hareket etmekte oldukça zorlanıyordum. Deneyleri sona erene dek, ki bu muhtemelen öleceğim ana dek sürecekti, o lanet iskelette tutulacağım açıktı. Bilim adamlarının şimdiye kadar elde ettikleri veriler o kadar faydalıydı ki, beni iradem dışında tutmakta bir sakınca görmediler.


O küçücük metal odada, soğuk katlanır sandalyeye bağlı, sadece ince bir sabahlıkla otururken, kaderimi düşündüm. 5000 dolara hayatımın geri kalanını satmıştım. Monason'un sorgulamasına direndiğim sürece makineye geri dönmeyi erteleyebilirdim. Ama sadece kaçınılmazı geciktirdiğimi biliyordum.


Şimdi bir bandajla sarılı olan ayak başparmağıma baktım. Her nasılsa, makineden çıksam bile, bilim adamlarının benim oradan canlı ayrılmama izin vermeyecekleri şu ana dek aklıma gelmemişti.



"Ya sorulara cevap vermezsem?"


"Bu sorulardan almayı düşündüğümüz veriler kritik ve hayat kurtarabilir. Ama bunu sağlayamazsak, o zaman dış iskeletten alınan bilgi yeterli olacaktır. Cevap vermezsen, seni şimdi makineye geri götüreceğiz.”


Yani, önemli değildi. Ben zaten mahkumdum. Elimden gelen tek şey süreci olabildiğince uzatmaktı.


"İyi. Ne istiyorsan sor."


Yüzlerce soruyu yanıtladım, saatler sürdü. Bilim adamları sözlerimi zar zor dinlediler. Benimle birlikte odaya yerleştirilmiş bir kayıt cihazı vardı. Eminim birisi daha sonra cevaplarımı inceler, ama şu an için bu konuşma gelecek nesiller içinmiş gibi görünüyordu.


Yine de bir noktada bir şeyin farkına vardım. İlaçlar vücudumu tamamen terk etmişti. Teorik olarak tekrar hareket edebilirdim. Şimdilik bir sandalyeye bağlıydım. Ama makineye geri dönmemi isteseler bile beni bağlı tutamazlardı.



Ve bu düşünceden yola çıkarak bir plan yaptım. Sadece birkaç saniyem olacağını biliyordum. Hemen kaçamayacağımı biliyordum, yoksa beni yakalayacaklardı. Onları kaderime boyun eğdiğime ikna etmem gerekecekti. Sorgulama sona erdiğinde, kendimi dış iskeletin bulunduğu odaya geri çekilirken buldum. Belki de başka türlü kaçacağımı varsayarak, bilim adamları beni taşıma sırasında bağlı tuttular.


Ama sıra beni makineye atmaya geldiğinde bağları çözdüler. Geceliğimi çıkardılar ve beni makinenin içine doğru kaldırdılar. İlaçların etkisi geçmemiş gibi vücudumun gevşemesine izin verdim - yakın zamana kadar hareketimi kısıtlayan aynı uyuşukluk numarası yaparak. Dış iskeletin kauçuk iç kısmına uzanırken, Dr. Monason benimle tavandaki bir hoparlörden konuştu.


"Tekrar ayrılmak zorunda olduğumuz için üzgünüm. Cevaplarınız gelecekteki araştırmalar için paha biçilmez olacaktır. Şimdi kötü adamlarmışız gibi göründüğümüzü biliyorum. Ama elde ettiğimiz araştırma paha biçilmez. Bir gün hayat kurtaracak. Dünyaya değerli bir hizmet yapıyorsunuz.”


Konuşması sona erdiğinde, araştırmacılar tekrar yaklaştı ve vücudumu iğneler ve tüplerle doldurdu. Kaçmak için can atıyordum ama kendimi tuttum. Hareket edemediğime inanmak zorunda kalacaklardı.


Sağ kolumda iğne batması hissettim. Zaten uyuşturucuyla yüklüydüm. Zamanım kısalacaktı. Laboratuvar önlüklerinden bazıları başka bir serum takmak için sol tarafımdan bana yaklaşırken, kendimi yukarı doğru fırlattım. Ani hareketime şaşıran solumdaki bilim adamları geri çekildiler. İğneler ve tüpler ani hareketimin baskısına karşı gerilirken sağ kolumda keskin bir ağrı hissettim.



Odadakiler paniğe kapıldı. Çalışanlar her taraftan üzerime doğru koşmaya başladı. Vücudumun kendi iradesiyle hareket ettiğini hissettim. Sol kolum sağıma uzandı ve vücudumdan bir dizi tüp ve iğne kopardı. Makineye kan fışkırdı ve sağ kolum gevşekçe yanıma düştü.


Doğduğum günkü gibi çıplak bir şekilde kendimi makineden dışarı fırlattım. Uyuşturucu madde sağ kolumu devre dışı bırakmıştı ama vücudumun çoğu çalışıyordu. Laboratuvara girdiğim, şimdi bin yıl önceymiş gibi gelen kapıya doğru koştum. Takip edilip edilmediğimi görmek için arkamı dönmeye cesaret edemedim. Tek yapabildiğim koşmaktı.


Kapıyı iterek açtığımda, birbirini takip eden bir dizi merdivene çıkan uzun bir koridor gördüm. Deneye hazırlanırken defalarca inip çıktığım merdivenler. Hep bir gün son kez çıkacağımı sandığım merdivenler.


Vücudumu olabildiğince sert ittim. Merdivenlere ulaşana kadar sağ kolum yanımda sallanarak koştum. Arkamda, adamların öfkeli bağırışları ve ayak seslerinin gümbürtüsü tutarlıydı. Beni yakalarlarsa oyunun biteceğini biliyordum.


Merdivenlere ulaştığımda, neredeyse ilk katın tamamını atladım. Bir sonraki kata tırmanmak için döndüğümde, sadece iki kişinin bana ayak uydurduğunu gördüm. Birden içim umutla doldu. Belki de hepsini geçebilirdim. Sonra polise gider ve tüm bu operasyonu yakalatma şansı yakalardım. İkinci kat merdivenin tepesine çıkıp çıkış kapılarından geçer geçmez özgür olacaktım.


Merdivenlerin başına varır varmaz umutlarım yıkıldı. Binanın çıkışını en az on beş adam koruyordu. Belli ki kaçışım, tesisin hazırlıklı olduğu bir durumdu. Adamlar arkamdan ve önümden yaklaştıkça gidebileceğim tek bir yol olduğunu anladım.


Çatı.


Koşmaya devam ettim. Merdivendenler ve merdivenler. Ağrıyan bedenim her adımı protesto ediyordu. O merdivenlerden yukarı çıkarken sağ kolum merdiven korkuluklarına ve duvarlara çarpıyor, adım adım ilerlerken öfkeli adamların sesleri kulaklarımı dolduruyordu.


Çok geçmeden son merdivene gelmiştim. Tavandan sarkan bir merdiven binanın çatısındaki bir ambar kapısına çıkıyordu. Bu oydu. Dış dünyayı tekrar görecektim. Yukarı çıktığımda nereye gideceğimi bilmiyordum ama özgür olduğumu biliyordum.


Merdivene atladım ve kendimi yaklaşık iki metre havaya kaldırdım. En tepeye ulaştığımda kapıyı ittim. Ağırdı ve zar zor hareket ediyordu. Bir an için ambar kapağına yaslandım, sonra bileğimde sıkı bir kavrayış hissettim.



Adamlardan biri yetişmişti. Soğuk elini bacağıma sarmıştı ve beni merdivenden çekmeye çalışıyordu. Hafifçe döndüm ve Dr. Monason olduğunu gördüm. Gözleri kırmızıydı ve tabak kadar büyüktü. Şeytanın gözlerine bakmak gibiydi.


Tamamen içgüdüsel davrandım. Merdiveni daha sıkı kavradım ve serbest kalan ayağımı doktorun yüzüne doğru savurdum. Topuğum çenesine çarpıp dişlerini ve kanını her yöne fırlatırken gülümsedim. İnanmayacağım kadar acıttı ama bir şeyler hissetmek çok güzeldi.


Dr. Monason elini gevşetti. Tekrar yukarı ittim ve kapak açıldı. Binanın düz çatısına tırmandım. Çatıyı ince bir çakıl tabakası kaplamıştı. Keskin taşlar çıplak ayaklarıma saplandı ama hareket etmeye devam ettim. Çatının kenarına koştum ve şehre baktım.


Görüş alanımı gökdelenler ve yıldızlardan oluşan güzel bir ufuk doldurdu. Çıplak tenimde soğuk esintiyi hissettim. Çatının kenarına tırmanırken arkamdaki adamların sesleri zar zor duyuluyordu. Aşağıdaki kaldırımda yürüyen insanlara bir manzara olmuş olmalıyım. Daha önce hiç görmemiş gibi ufka bakan bir binanın kenarında duran çıplak bir adam.


"Lütfen oradan aşağı in. Makineye geri dönmek zorunda değilsin. Sadece aşağı gelmene ihtiyacımız var.”


Yine Dr. Monason'du. Şimdi birkaç dişi eksik olduğu için sesini anlamak zordu. Ona bakmak için ufuktan uzaklaştım. Laboratuvar önlüklü diğer adamlarla dört bir yanından çevrelenmişti.


O anda başka seçeneğim kalmadığını biliyordum. Monason'un beni tekrar makineye atmayacağına inanabilir miyim? Muhtemelen hayır. Ama bu noktada kaçma şansım yoktu. Kaçamayacağım kadar çoklardı.


Araştırmacılardan biri beni tutmak için uzandığında bir adım geri gittim.


Vücudum aşağıdaki toprağa düşerken, kendimi gülerken buldum. Tıpkı makinenin içindeyken gibiydim. Vücudum bir kez daha yüzüyordu. Soğuk hava bedenimi uyuşturdu ve bir kez daha hiçbir şey hissedemedim.


Yere çarpmadan hemen önce kilise çanlarının çaldığını duydum. Şükürler olsun. Cennete gidiyor olduğumu düşündüm.


--


Cennet gelmedi. Bunun yerine kendimi tamamen karanlıkta buldum. Hiçbir şey hissetmemek, hiçbir şey görmemek, sadece önceki eylemlerimi düşünmek.


Ölüm böyle bir şey mi?


Soruma cevaben tanıdık bir ses duydum.


"Merhaba, ben Dr. Monason. Dış iskeletin miğferinde bulunan küçük bir hoparlör aracılığıyla size bir kez daha sesleniyorum. Dış iskeletteki üç gününüzü başarıyla tamamladınız.”


Hâlâ uyuşturan ilaçlarla dolu olmasaydım, ağlardım.


“Şu anda makineyi açma sürecindeyiz. Bu noktada, fiziksel bir değerlendirme yapacağız. Eminim gitmek için can atıyorsundur. Bunu gerçekleştirmek için olabildiğince çabuk hareket edeceğimize sizi temin ederim. Bu projedeki yardımınız için çok teşekkür ederim. Eminim ki bu süreç senin için de paha biçilmez olmuştur.”


Üç gün. Tam üç gündür o makinenin içindeyim.


Beni makineden çıkarana kadar fark etmemiştim. Ayak başparmağımda bandaj yoktu, ayağımın yanında kendimi kesebileceğim bir iğne yoktu.


Tesis, deney sona erdikten sonraki saatlerde dinlenmemi sağlamaktan başka bir şey yapmadı. Uyuşturucunun geri kalanı sistemimden çıkarken bana dinlenmek için rahat bir yer sağladılar. Deneyimim hakkında sorular sormalarına rağmen, konuşmayı reddettiğimde düşmanca davranmadılar. Araştırmacılar, deneyimle ilgili sorularımı yanıtlamaktan mutlu oldular. Her şeyin kafamda olduğunu söylemekten mutluyum.


Deneyi takip eden günlerde Dr. Monason, talep ettiğim tüm akıl sağlığı kaynaklarının bana sağlandığından emin oldu. Bana birkaç haftada bir gördüğüm bir terapist ayarladı. Terapist bana günde iki kez aldığım bir antidepresan verdi. Normal hayatıma döndüm. Kiram ödendi. Yeni biriyle görüşüyorum. Başka bir yayınevinde yeni bir iş buldum.


Sanki tüm hayallerim gerçek olmuş gibi.


Ama terapistle ne kadar konuşursam konuşayım, ne kadar hap alırsam alayım, makineyi kafamdan çıkaramıyorum. O üç günün nasıl sonsuza kadar uzadığını düşünmeden edemiyorum.


A: Ama makineden çıktın. Üç günün doldu!


B: Evet, ama…


C: Ama ne?


B: Daha önce bir kez makinenin dışındaydım.


C: Ama o gerçek değildi.


B: Ama gerçek gibi geldi.


C: Bu gerçek hissettiriyor mu?


B: . . . artık bilmiyorum


Üç gün daha fazlaymış gibi gelebilir mi? Bir terapist, bir iş, daha iyi bir yaşam hayal edebilir miyim? Bilmiyorum.



Bazen gözlerimi kapatıyorum ve açmaya korkuyorum çünkü açtığımda sadece karanlığı göreceğimden endişeleniyorum. Kendimi hâlâ o hayali yıldızların arasında yüzerken, hareketsiz bulurum diye korkuyorum.


22 Kasım 2022 Salı

Davetsiz Misafir

Davetsiz Misafir siyam kedisinin şekline sahip bir silüettir. Otururken 7.5 fit uzunluğundadır. Aşırı büyük, eğimli, florasan yeşili parlayan gözleri vardır ve göz bebekleri yoktur. Gözleri dışında herhangi fark edilebilir bir yüz veya vücut özelliği yoktur.

Hava kararıp eve geldiğinde seni sürekli izliyor. Görüş açından yaklaşık 10 fit uzakta oturur. Hareketsiz kalır ve varlığını saklamaya bile çalışmaz. Dışarıdayken aynı anda yalnızca bir kişi tarafından görülebilir. Eğer aynı anda iki kişinin görüş alanında olsaydı, Davetsiz Misafir’i ilk kişi onu görmeye devam ederken diğer herkes için tamamen görünmez kalır.

Kendisinin olan sesler çıkarmaz. Duyulabileceği tek zaman pençelerini bir ağaca veya evinin dış kaplamasına geçirip gerindiği zamandır. Eğer ona yaklaşırsan toprak ve taşları teperek çok hızlı ve şiddetli bir şekilde kaçacaktır. Davetsiz Misafir ’in hareketleriyle rüzgarın, ayaklarının altından ise uçan enkazın sesi duyulabilir. Ona bir obje fırlatırsan veya ateş edersen aynı etkiyi alırsın. Anahtarı kapıya takmak için döndüğünüzde sessizce seni izlediği pozisyona döndüğünü göreceksin. Bazıları kapıyı kilitlemeni dinlediğini söyler. Anahtarının şeklini sadece pimlerin hareketlerini duyarak anlayabileceğini söylerler. Anahtarının şeklini belirlemesi için kapının kilitlenme sesini kaç kere duymasının gerekli olduğu bilinmiyor.

Görüyorsun, Davetsiz Misafir seni öldürmek istiyor, yani eğer bu yaratık herhangi bir şeyi isteme kapasitesine sahipse. Muhtemelen seni öldürmek niyetinde olduğunu söylemek daha iyi olur. Ancak seni yalnızca evinin içindeyken öldürebilir ve zorla içeri giremez. Girebilmesi için zaten evde olman gerekir. O eve girdiğinde dışarı kaçarsan seni takip edip içeri geri sürükleyecek ve ardından öldürecektir. Eğer gecenin köründe kapının anahtarla açılmaya çalıştığını duyarsan belki de Davetsiz Misafir yaptığı anahtarı deniyor olabilir. O anahtarlarını sadece mükemmelleştirmeye yaklaştığında dener. Bu sebeple eğer kapınızın anahtarla zorlanma sesi duyarsan, birkaç gece sonra tam işlevli bir anahtara sahip olacağından emin olabilirsin. Evine başka yollardan örneğin garaj veya sineklikli kapıdan giriyorsan, kapıların aniden dışarıdan kumanda veya fiziksel olarak açılamaz halde bulabilirsin. Eğer onun anahtarınızın duymasını engellemek için kapınızı kilitlemeden bırakmaya çalışırsanız, eve geldiğinizde kapının kilitlenmiş olduğunu görerek hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Eğer kapınızın anahtarla zorlandığını duyarsan tüm ışıkları kapatıp Davetsiz Misafir’in girmesini engellemek için kapıyı itmen önerilir, ancak muhtemelen o ağır basacaktır. O eve girdiğinde mum ışığından daha parlak tüm ışık kaynakları Davetsiz Misafir dışında herkes için kör edici hale gelecektir. Eğer vakit varsa bir mum yakılması önerilir, çünkü bu kör olmadan silüeti görmeni sağlar. Sahip olabileceğin çok küçük bir avantaj, eve girdikten sonra tüm ev sakinlerinin onu aynı anda görebilmesidir. Evdeki tüm insanlı öldürecektir. Hayvanlara yalnızca onunla çatışmaya girmeye çalışırsa saldıracaktır. Çoğu hayvan çatışmaya girmemeyi tercih eder. Davetsiz Misafir ’in kendisine ait bir ses çıkaracağı tek vakit katliam vaktidir. Bu katliam sırasında hızlı bir tıslama sesi çıkarır ve bir dahaki kurbanını ele geçirene kadar bu sesi çıkartmayacaktır. Bu tıslama sesini çıkarmadan öldürücü darbeyi vurduğu görülmemiştir. Genellikle öldürücü darbeyi vurmadan önce kurbanını hareket edemeyecek kadar sakatlamaya çalışır. Davetsiz Misafir ’in avını öldürücü darbeyi vurmadan önce sakatlamasının nedeni tısladığı anın saldırılara karşı savunmasız olduğu tek zaman olması olabilir. Ancak bu fikir tamamen spekülasyondan ibaret.

15 Ekim 2022 Cumartesi

Somebody has been leaving notes around my house. They're starting to freak me out.

 Her şey oldukça masum bir şekilde başladı.


Anahtarlarını almayı unutma. Buzdolabımın kapağına yapıştırılmıştı.


Hemen dikkatimi çekti çünkü uzun süredir yalnız yaşıyordum ve bunu yazdığıma dair hiçbir anım yoktu. Üstelik el yazısı benimkiyle ya da tanıdığım hiç kimseninkiyle uyuşmuyordu. Biraz tedirgindim ama nasıl tepki vermem gerektiğinden emin değildim. Sonunda notu attım ve işe gittim. İkinci not birkaç gün sonra geldi, mutfak tezgahımın üzerine konulmuştu. Yapışkan not bu sefer pembeydi ama yine de aynı belirgin ilmekli el yazısına sahipti.


Bugün bir öğle yemeği hazırladığından emin ol.


Yine huzursuzdum. Şimdi, normal bir insan bunu polise ihbar edebilirdi, ama o sırada büyük bir depresif dönemden geçiriyordum. Arkadaşlarımdan ve ailemden uzakta yeni bir şehre taşınmıştım ve çabucak nefret ettiğimi ve maaşın hiçbir ödememe yetmediğini ancak fark ettiğim yeni bir işe başlamıştım. Evde yalnızdım ve iş beni fazlaca yıpratıyordu. Bırakın polisin ciddiye almayacağından emin olduğum bir rapor yazmayı, her sabah yataktan kalkmakta bile yeterince zorlanıyordum. Daha da stresli bir hâle bürünerek, notu attım. Ancak, kendim için küçük bir öğle yemeği hazırladım. Genelde çaba sarf etme zahmetine girmez ve kafeteryadan bir şeyler yerdim ama daha iyi hissetmeme yardımcı olacağını düşünerek notta yazanları yerine getirdim. O gün kafeterya kapalıydı. Ana kafeterya buzdolabı o gece bozulmuştu ve içerideki donmuş öğle yemeklerinin çoğu bozuldu. Yönetim, o gün için kapatmanın daha iyi olacağını düşündü. Haberi öğrendikten sonra içime bir huzursuzluk oturdu. Sanki not tahmin etmiş gibiydi. Notlar sonraki haftalar boyunca devam etti. Genellikle rastgele günlerde ortaya çıkardı, günde en fazla üç not. Hepsi dairemde bariz yerlerde, hepsi yapışkan notlarda ve o tanıdık olmayan dolambaçlı el yazısıyla bırakılmıştı. Gittikçe daha korkutucu olmaya başladılar.


Bugün eve yürüyerek dön. Yolda kötü bir kaza olacak.


Janet ofiste sana kurabiye ikram edecek. Kibarca reddet. Yersen zehirleneceksin.


Marie diyette. Zayıfladığı için ona iltifat et. Sonunda senin hakkında daha iyi şeyler düşünecek.


Tabii ki, doğru olup olmadıklarını görmek için notları test ettim. Ne zaman tavsiyelerini görmezden gelsem, notta bahsedilen her şey gerçek oldu. Bir gün bir not şemsiye almamı söyledi ve ben bilerek yapmadım. O gün havanın güneşli olması bekleniyordu, normal bir insan şemsiye taşımayı düşünmezdi ama o akşam arabama doğru yürürken sırılsıklam oldum. Notları kimin yazdığını inanılmaz merak ettim. Onlarla ilgili kafamda o kadar çok soru vardı ki, bu cevapsız sorular kafamın içini kemirip duruyordu. Karşılığında notlar yazmayı ve onları dışarıda bırakmayı denedim, ancak bir yanıt alamadım. Notu yazan kişi bir şekilde beni duyabiliyormuş gibi (ya da her ihtimale karşı) yüksek sesle konuşur ve sorular sorardım, ama bu sadece kendimi aptal gibi hissettirdi. Ara sıra, notu yazan kişiyi notlarını bırakırken yakalayıp yakalayamayacağımı görmek için tuhaf saatlerde eve sürpriz ziyaretler yapardım. Tabii ki onu hiç yakalayamadım. Daireme kameralar yerleştirmeyi denedim, hatta tüm kameraların tamamen gizlendiğinden iyice emin oldum, ancak ertesi gün kameraların her birin parçalanmış ve mutfak masasına yerleştirilmiş, yanlarında tek bir notla buldum:


Bunu bir daha asla yapma.


Bundan sonra notların gelmesi durdu, bu beni derinden pişman etti. Notalara alışmıştım. Hatta onlara güvenmeye başlamıştım. Son birkaç ayda hem zihinsel, hem finansal hem de sosyal olarak yaşam tarzımı önemli ölçüde iyileştirmişti. Hatta o tavsiyeler sayesinde ofiste arkadaş edinmeye başlamıştım ve hayatımda ilk defa biraz popüler bile olmuştum. Notlardan önce benimle pek ilgilenmeyen yöneticilerim şimdi varlığıma değer veriyor ve projeler hakkında fikrimi soruyordu. Terfi yolunda olduğum sır değildi. Bunu notlar olmadan da yapabilir miydim? Ayrıca notlara bir arkadaş olarak da değer verirdim, kulağa ne kadar tuhaf gelse de. Ya da daha çok bir koruyucu melek gibi. Nereden gelmiş olurlarsa olsunlar, beni her zaman koruyorlardı. Onlar olmadan gelecek birdenbire bilinmez ve tehlikeli bir hâle bürünmüştü. Kötü trafikten stresli çalışma durumlarına ve hatta küçük bir kağıt kesiğine kadar hafif bir sıkıntı çıksa, notlar elimde olsaydı, bunların nasıl önüne geçebileceğimi düşünürdüm.


Ertesi hafta, banyo aynamda parlak yeşil yapışkan bir not belirdi.


Bugün annemi aramayı unutma. Onun doğum günü.


Neredeyse ağlayacaktım. Notların nereden geldiğini araştırmaktan vazgeçmeye ve her şeyi olduğu gibi kabul etmeye karar verdim. Yavaş yavaş, depresif büyümün sisi kalkmaya başladı ve eski halime dönmeye başladım. Güvenim arttı ve uzun zamandır ilk defa huzurlu olduğumu hissettim. Dışarı çıktım, şakalar yaptım ve hatta dairemi baştan sona temizledim. Aynı zamanda bir kız arkadaş edinmeyi de başardım. Adı Amanda'ydı. Arkadaşlarımla takıldığımız bir gün gittiğimiz barda onunla tanıştım. Tüm bunların en iyi yanı, bir nedenden dolayı bana gerçekten aşıkmış gibi görünmesiydi. Tatlı ve sevgi dolu kahverengi gözleri ve sırtına kadar uzanan yumuşak kumral saçları ile muhteşemdi. (Gerçekten benim çok üzerimdeydi.) Gülüşü çok güzeldi ve kullanmayı sevdiği limon kokulu parfüm sarhoş ediciydi. O, saatlerce sohbet edebileceğiniz ve konuşacak şeyleri asla bitmeyen türden bir kızdı. İlişki hâlâ yeniydi, bu yüzden tüm geleceğimizi kafamda planlamamaya çalışıyordum ama o kadar sevimliydi ki, onunla ilgili geleceğe dair hayaller kurmamak çok zordu.


Bir noktada, ona, aldığım notlardan bahsetmeyi düşündüm. Hep bunu birine anlatmak istemiştim ama şimdiye kadar anlatacak kimsem olmamıştı. Yine de deli olduğumu düşünmesinden korktuğum için yapmamaya karar verdim. İlişkinin bu kadar erken döneminde benim bir aptal olduğumu düşünmesinin bir anlamı yoktu. Ayrıca notaların tekrar duracağından korktum. Onları bırakan kişi açıkça onları araştırmamı istemiyorsa, olanları biriyle paylaşsam nasıl tepki verirdi? O yüzden şu an için kendime sakladım. 

Amanda yemek hazırlamayı çok severdi ve cumartesi günü beni evine, kendi deyimiyle "yiyebileceğim en iyi spagetti" için davet etmişti. Bu onun evine ilk ziyaretim olduğu için heyecandan ölmek üzereydim. O akşam randevuya hazırlanırken iyi bir ruh halindeydim. Bunun ne kadar güzel olacağını düşünerek mutlu bir şekilde kendi kendime mırıldandım ve anahtarlarımı almak için aşağı indim. Mutfak tezgahında yeni,  pembe yapışkan bir not vardı. İçgüdüsel olarak aldım.


KIZ ARKADAŞINI ÖLDÜR.


Beynim bir an içim durdu. Bir, iki, üçüncü kez okudum, kelimeler beynimde yanıp sönüyordu ama her seferinde anlamayı reddediyordum. Notu yere bıraktım ve midemde bir yanma hissederek yutkundum. Endişeli bir şekilde arabama gittim ve sürmeye başladım. Notu düşünmemeye çalıştım ama kelimeler aklımda dönüp duruyordu. Kız arkadaşını öldür. Notlar beni daha önce hiç hayal kırıklığına uğratmamıştı ve bildiğim kadarıyla her zaman benim yararıma oldular... 


Belki bu sefer yanılmıştır? Belki de kelimenin tam anlamıyla orada yazan şey amaçlanmamıştır? "Öldür", "ayrılmak" ile benzer anlamlı olabilir, değil mi? Aklım yol boyunca çaresizce bahaneler uydurmaya çalıştı. 


Yüzümü kontrol etmek için güneşliğimi indirdim ve parlak yeşil, yapışkan bir not çıktı. Buz kestim. Notlar daha önce evimin dışında hiç görünmemişti. Ellerim titreyerek notu aldım ve okudum.


AMANDA'YI ÖLDÜR. TORPİDODAN SİLAHINI AL VE ONU VUR.


Gözlerim dolu dolu torpido gözüne baktım. Güvenlik amacıyla torpido gözünde gerçekten de bir tabanca bulundururdum. Kusmak, bunun gerçek olmadığına inanmak istedim. Yine notu görmezden geldim ve mesajı aklımdan silmeye çalışarak Amanda'nın evine doğru yürüdüm. Ben zili çaldıktan hemen sonra kapıyı açtı.


"Naber!" Parlak bir gülümsemeyle söyledi, ama yüzümü görünce gülümsemesi düştü.


"İyi misin Gary, sorun ne?" Endişe içinde sordu.


"Hiçbir şey." Zorla gülümsemeye çalışarak yalan söyledim. "Şey, aslında sanırım biraz midem ağrıyor..."


"İçeri, içeri," dedi beni buyur ederek. Evinin içi şirin ve sadeydi. Beni mutfak masasına götürürken endişeyle sarıldı, ardından elimi tuttu ve rahatlatıcı bir şekilde ovuşturdu.


“Eğer spagetti istemiyorsan, her zaman başka bir zamana erteleyebiliriz. Bunun için endişelenme. Herhangi bir ilaç ya da başka bir şey ister misin?”


Gülümsedim. Basit bir mide ağrısından dolayı benim için bu kadar endişelenmesi ona yeniden aşık olmamı sağladı. Kalbim hem aşk hem de suçlulukla sızladı. Pişmiş spagettinin kokusu son derece güçlüydü ve iyi olduğunu söylese de, tüm o spagettiyi yaptıktan sonra yemememizin onu fazlaca üzeceğini biliyordum.


"İyiyim tatlım. Muhtemelen bugün fazla yemek yemediğim için midem ağrıyor. Spagettini dört gözle bekliyordum.”


Gülümsemesi tekrar geri geldi. Bir şeylere ne kadar hızlı gülümsediğini her zaman sevmişimdir.


"Pekala o zaman Bay Aç, size bir tabak hazırlayayım!"


Mutfağa gitti. Arkama yaslandım ve ellerimi ceplerime sokarak derin bir nefes aldım. Bir kağıdın varlığını hissettim. Siktir. Siktir. Kağıdı cebimden çıkardım.


SANDALYEYİ AL VE KAFASINDA PARÇALA.


Notu cebime geri koyarken nefesimi kontrol etmekte zorlanıyordum. Diğer cebimde ikinci bir kağıt hissettim ve durmam için bağıran zihnime karşın, onu çıkardım. Korkmuş bir şekilde notu açtım.


SPAGETTİYİ YEME. ZEHİRLİ.


"Bu nedir, Gary?" Arkamdan beliren Amanda sordu.


Neredeyse yerimden fırlayacaktım. Notları cebime geri koydum.


"Oh, sadece cebimde olduğunu unuttuğum işten bir not, hepsi bu!" Dedim tuhaf bir sesle.


Kaşlarını çattı, bir şey söylemek istiyormuş gibi görünüyordu ama sonra vazgeçti.


"İşte bebeğim" dedi nazikçe, bana bir kase spagetti uzatarak. Cennet gibi görünüyordu. kusmak istedim.


Kendi kasesiyle yanıma oturdu. Başını ellerinin arasına aldı ve heyecanla, beklentiyle bana baktı. Ona boş boş baktım.


"Pekala, bir ısırık al aptal!" Dedi tabağımı göstererek.


“Ah, çok üzgünüm. Gerçekten banyonu kullanmam gerekiyor."


Ayağa kalkıp banyosunu aramaya başladım. Kafası karışmış bir şekilde arkamdan atladı.


"Gary? Sorun nedir? Garip davranıyorsun."


Doğru kapıyı bulunca içeri girdim ve kapıyı arkamdan kilitledim. Kapıyı tıklamaya devam etti.


"Gary? Gary! Cidden, senin neyin var? Karın ağrın o kadar kötü mü? Konuş benimle Gary, lütfen!”


Geri geri gidip banyo duvarına yaslandım, sonra yere çöktüm. Cebimden notları çıkardım ve kalan kısmı okudum. Kalbim durdu.


O AMANDA DEĞİL.



10 Eylül 2022 Cumartesi

Cehennemden geçmem için bana 5000 dolar ödediler. - Bölüm 2

 Araştırmacılar dış iskeletin kaskını kafamın iki yanından içeriye doğru iterek kulaklarımı kapattılar. Dünya sessizleşti. Alnımdan bir ter damlası süzülmeye başladı. Sonra bir ses duydum, sanki kendi kafamın içinden yayılıyormuş gibi. "Merhaba. Ben Dr.Monason. Sizinle dış iskeletin miğferinde bulunan küçük bir hoparlör aracılığıyla konuşuyorum. Hayati belirtileriniz paniklemeye başladığınızı gösteriyor. Bu normal. Biz sizi hazırlamayı bitirirken lütfen rahatlamak için elinizden gelenin en iyisini yapın. Söz veriyorum, süreç çok yakında eğlenceli bir hâle gelecek. ”


Bir şekilde bana rahatlamamı söylemesi beni daha da endişelendirdi. Tepki veremeden önce, makinenin vücudumu sardığını hissettim. Kan dolaşımıma sızan uyuşturucu madde şimdiden uzuvlarımın kontrolünü elimden almaya başlamıştı. Makineyi itmeye çalıştım ama kollarımın kıpırdamadığını fark ettim. Çığlık atmaya çalıştım ama solunum cihazı dilimi sıkıca yerinde tuttu. Hareket edemiyordum, hiçbir şey yapamıyordum.


İzlemek dışında.


Araştırmacılar hayati değerlerimi kontrol etmek ve dış iskeleti, kapanışı bitirmek için hazırlama amacıyla etrafımda dolaşırken onları hâlâ izleyebiliyordum. Üstümdeki bir televizyon ekranında dev bir analog zamanlayıcı belirip bir saat yayınlamaya başladığında hâlâ izleyebiliyordum.


00:00:01:00 Deneyin başlaması için son 1 dakika.


Tekrar çığlık atmaya çalıştım. Dışarı çıkmak için tekrar yalvarmaya çalıştım. Vücudumun hiçbir yerini hissedemediğimi fark ettim. Birinin dikkatini çekmek için gözlerimi zorladım ama kimse bana bakmıyor gibiydi.


00:00:00:30 Son 30 saniye.


Gözyaşı kanallarım çalışıyor olsaydı, ağlamaya başlardım. Bunun kötü bir rüya olması için dua etmeye başladım. Bu odada değil, evimde, yatağımda yatıyor olmak için dua ettim.


00:00:00:05 Son 5 saniye.


Gördüğüm son şey Dr. Monason'ın üzerime eğilmiş yüzüydü. Bana el sallıyordu. Tam olarak anlayamadığım bir şeyler söyledi. Dış iskelet yüzümü tamamen kapladı.

00:00:00:00 Yoksunluk süresi başladı.


Ve sonra her şey karardı.


Kendi nefesimi kontrol edebilseydim, hemen hiperventilasyona (yüksek hızda soluk alıp verme) başlardım. O anki kadar derin bir karanlık duygusu hiç hissetmemiştim. Kendi bedenimi bile göremezken, varoluştan silinmiş gibiydim. Gözlerim tek bir ışık zerresi aramak için her yöne döndü ama hiçbir şey sezemedim. Bir an düşündükten sonra, bir süredir makinenin içinde olduğumu fark ettim. Tam olarak ne kadar süredir burada olduğuma dair bir fikrim yoktu. Herhangi bir dış uyaran olmadan, zamanı takip etmek için tek mekanizmam, kafamda tek tek saniyeleri saymaktı.

Yine de zaman ilerledi. Hayatımın durumunu düşünmeye başladım. İşsizliğim. Yakın arkadaşlarımın olmaması. Bir depresyon dalgasının üzerime geldiğini hissettim. Hayatım gerçekten o kadar anlamsız mıydı ki, üç gün boyunca yok olup gidecektim ve kimse benim nerede olduğumu merak etmeyecekti?İzolasyonumun kaynağını düşündüm. İşimde daha çok çalışabileceğim zamanları düşündüm. İçime kapanıklık ve asosyalliğimden yok olmasına izin verdiğim dostlukların görüntüleri aklımdan geçti. Sonra kafamda bir düşünceyle karşılaştım ki, eğer vücudum hareketsiz kalacak kadar uyuşmuş olmasaydı, beni kahkahalara boğacaktı.

Yalnız hissettim. Tabii ki de kendimi yalnız hissedecektim. O anda, oradaki en yalnız insan bendim. Elbette bedenimden sadece birkaç metre ötede araştırmacılar vardı, ama zihnim tamamen izole edilmişti. Birinin olabileceği en üst derecede yalnızdım. Aklımın çeşitli düşüncelerde gezinmesine izin verdim. Bu noktada saatlerce odadaymışım gibi hissettim. Bu zamanı bir tür yaratıcı düşünmeyi -belki de büyük Amerikan bir romanı- planlayarak geçirmeyi planlamış olsam da, zihnimin tekrar tekrar şu anki çıkmaza döndüğünü fark ettim.

Takıntılı bir şekilde bedenimi ve şu anda onu barındıran kabı düşündüm. Uyuşturucu ilaç gerçekten de oldukça ağır bir şey olmalıydı. Burun boşluklarımdan geçen en ufak bir nefes tutamını ya da midemin guruldamasını hissedemiyordum.


İşte o an kafamda birbirine dolanan bir çift düşünce çarpıştı.


A: Ölmüş olabilir miyim?

B: Hayır, elbette hayır. Bu çok saçma olurdu.



Buraya nasıl geldiğimi biliyordum - beni tam olarak bu çıkmaza sokacak bir deneye katılmak için kaydolduğumu biliyordum. Ama itiraf etmeliyim ki, artık o kadar da canlı hissetmiyordum. Referans noktası olarak bedenim ya da çevremdeki dünya olmadan, hâlâ var olduğumdan emin olamıyormuşum gibi geliyordu. Düşüncelerim birbiriyle düello yapmaya başladı.


A: Elbette ölmedim. Deneyin yapması gereken tam olarak buydu.

B: Madem ölmedin, neden hiçbir şey hissetmiyorsun? Neden nefesini, tükürüğünü ya da HİÇBİR ŞEYİ hissedemiyorsun?

C: Ama ölmediğimi biliyorum çünkü şu anda düşünüyorum.

B: Bu ne anlama geliyor?

A: Biliyor musun? Düşünüyorum öyleyse varım.


Düşünüyorum öyleyse varım. Bunu kimin söylediğini size daha akıllı bir adam söyleyebilirdi. Ama yaşadığımın tek güvencesi olarak bilinmeyen bir kaynaktan gelen o bildiriyle baş başa kalmıştım. Düşündüğüm sürece, hâlâ hayattaydım.

Kendimi uzayda bir boşlukta yüzerken hayal etmeye başladım. Gözümün önündeki görüntü netti. Yıldızların ve tanıdık olmayan gezegenlerin yanından hızla geçerken vücudum dümdüz yatıyordu, kollarım kaskatıydı. Vücudumun asteroitleri ve gezegen halkalarını geçmesini izledim. Güneşin sıcaklığını vücudumda, donmuş gezegenlerin soğukluğunu tenimde hissettim.

Ama ben bunları gerçekten hissetmedim. Bunu kendime hatırlatmam gerekiyordu. Gerçekten orada olmayan duyguları hayal etmeye başlamıştım. Bu duygulardan ne kadar kaçınmaya çalışmam gerektiğinden veya deney süresince onları ne kadar kucaklamam gerektiğinden emin değildim. Düşünmek için başka bir soru, sanırım.

Uzun zamandır duyusal yoksunluk içinde olduğumu fark ettiğim bir zaman geldi. Saymadığım için, ne kadar süredir olduğunu bilmek imkansızdı. Sanki günler geçmiş gibiydi.

Günler geçmiş miydi?




Bu endişe verici bir düşünceydi. Zamansız bir boşlukta, üç gün sonsuz bir milenyum gibi uzadı.

Bana makinenin içinde sadece üç gün kalacağıma dair güvence verdiler. Ama nasıl emin olabilirdim? İçeri girdikten sonra, çıkma şansım yoktu. Beni istedikleri kadar tutabilirlerdi. Belki de baştan beri onların planı buydu.



C: Bundan öylece sıyrılıp kurtulamazlar, değil mi?

B: İmzaladığım tüm sorumluluk feragatnamelerinin ne dediğini kim bilir. Üçüncü veya dördüncüsünden sonra onları okumayı bıraktım. Belki de bunu kabul ettim.

A: Deliriyorsun.

B: Deli olup olmadığımı bilmiyorum. Ne zamandır buradayım bilmiyorum.

C: Öyleyse say!

Bu doğruydu. Makinenin içinde ne kadar kaldığımı söylemenin bir yolu vardı. Saymak.

Bir.

İki.

Üç.

Dört.

Beş.

Ve tekrar tekrar. 60'a kadar saydım. Bu bir dakikaydı. Sonra bir dakika daha saydım. Ve bir tane daha ve bir tane daha ve bir tane daha. Sadece devam ettim ve devam ettim. Elimdeki göreve odaklanmayı asla kaybetmedim. Sonra 1000 dakikaya geldim. Teknik olarak 1000 dakika, 16 buçuk saatten biraz fazlaydı. Kesinlikle makinenin içinde olmam gereken üç günlük süre değildi. Ama bu, hayatımı düşünerek ve uzayda süzülmeyi hayal ederek geçirdiğim zamanın üstüne 16 buçuk saatti. Kendi kendime saymaktan daha uzun süre düşünmüştüm kuşkusuz.

Ne kadar süredir makinede olduğumu tahmin etmeye çalıştım. Üç günden fazla zaman geçmiş gibi geldi. Kendime yakında makineden çıkacağımı söylemeye çalıştım. Aklımın tekrar dağılmasına izin verdim.

Bedenim bir kez daha boşlukta süzülüyordu. Giderek daha da uzağa, sonsuz bir karanlık boşluğuna doğru sürüklenmesini izledim. Gezegenler ve güneşler, unutulmaya yüz tuttu. Kara uçurumda, ürpertici bir soğukluk hissi yerleşmeye başladı. Isırıcı iğnesi bacaklarımı ve gövdemi yüzüme kadar yaydı. Çıplak tenim soluk maviye döndü ve kristalimsi bir kabuğa dönüşmeye başladı. Vücudum karanlığa daha da sürüklenirken, midemin yüzeyinin çatladığını ve parçalandığını gördüm.

Yavaş yavaş, vücudumun parçaları kırılmaya ve karanlığa doğru yüzmeye başladı. Her dışarı atılan et parçasıyla, vücuduma yeni bir acı dalgası yayıldı. Kendimi donmuş bedenime tutunup tekrar bir araya getirmeye çalışırken buldum ama kollarım ve bacaklarım o kadar soğuktu ki kıpırdayamıyordum. Çığlık atmaya çalıştım ama dilim o kadar şişmişti ki parçalanıp buz gibi ağzımı doldurdu. Bir anda vücudum pürüzlü, kanlı buz parçaları dizisine dönüştü. Acı tarif edilemezdi.

Sonra yine karanlıkta yalnızdım. Bedensiz. Panik halindeki hızlı nefesleri dışarı atacak ciğerlerim olmadan çok çaresizdim. Kendime söylemeye devam etmem gerekiyordu - bu gerçek değildi. Hâlâ hayattayım. Bedenim hâlâ burada, bir yerlerde.


A: Ama tanrım, gerçek hissettirmedi mi?

B: Ama gerçek değildi.

A: Gerçek ya da değil, acıtmadı mı?

B: Evet.

A: Korkuyor musun?

B: Evet.

. . .

C: Bekle. Bunu duyuyor musun?

Milyonlarca mil ötedeki kulaklardan dinledim. Bana ait olmayan bir ses kafamın içinde patladı. Sert aksanı tanıdıktı.

"Merhaba! Ben Dr.Monason. Dış iskeletin miğferinde bulunan küçük hoparlörler aracılığıyla sizinle tekrar iletişim kuruyorum. Makinede üç günü başarıyla tamamladığınızı duyurmaktan gurur duyuyorum.”

Alarmımın çabucak rahatlayarak eridiğini hissettim. Gülümsemeye çalıştım, pek bir faydası olmadı.

"Bu noktada, sizi deneyimizin durumu hakkında güncellemek istiyoruz. Beyin taramalarınızdan elde ettiğimiz veriler inanılmaz derecede faydalı oluyor. Tıbbi olarak pek çok bilgi keşfettik. Kurumsal inceleme kurulumuzla iletişime geçtik ve deneyi süresiz olarak uzatmak için izin aldık. Bu, elbette, daha önce imzaladığınız sorumluluk muafiyetlerine uygundur. Makine, vücudunuz onu daha fazla destekleyemeyecek duruma gelene kadar sizi birkaç hafta daha hayatta tutabilmelidir. Endişelenmeyin, yine de hesabınıza 5000$ yatırılacaktır. Katkınız için teşekkürler. Fedakarlığın hayat kurtaracak.”

Çığlık atmaya çalıştım. Kollarımı protesto etmek için sallamaya ve doktorun sözlerine karşı geri itmeye çalıştım ama çığlıklarım sessizdi ve kollarım artık benim bir parçam değildi.

İçimde derin, yankılanan bir korkunun büyüdüğünü hissettim. Yine de bir daha asla gerçekten bir şey hissedemeyecektim.

Bu odada ölecektim. Günler alacaktı. Ve o günler aylar gibi gelirdi. Ve o aylar işkence olurdu.

Kendimi yeniden ölçülemez bir karanlıkta yüzerken gördüm. Yıldızlar ya da gezegenler yoktu. Sadece bedenim vardı. Kesinlikle yalnız. Muhtemelen canlı, ama kaçınılmaz olarak ölü.

Saniyeleri saymayı bıraktım ve zihnimin sürüklenmesine izin verdim.

--

Aklım bu sefer çok daha uzun süre dolaştı. Çocukluğumun ve asla yönetemeyeceğim bir geleceğin hayalini kurdum. Hayali bir yapılacaklar listesi yaptım ve henüz kontrol etmediğim kutular için pişmanlık duydum. Kafamda eski dostlar ve aşıklar arasında konuşmalar yaptım.

Ve bazen hiç düşünmedim. Bazen varoluştan tamamen kayboldum.

Ama sonra hissettim. Bir şey hissettim. İlk başta ne olduğunu anlayamadım. Hayal edip etmediğimi anlayamadığım bir şey hissetmeyeli o kadar uzun zaman olmuştu ki.

O benim baş parmağımdı. Sağ ayağımda. Bir şekilde, bir şekilde, hâlâ bir hissi vardı. Çok fazla bir his değil – elinizin üzerine oturduğunuzda sanki neredeyse, ama tam olarak değil, uyuşmuş gibi hissettim. Sanki iğneler ve iğneler tarafından masaj yapılıyormuş gibi.

Bu hissin nasıl geri döndüğünü anlamaya çalışmak için parmağımı olabildiğince az hareket ettirdim.

Sonra hissettim - küçük bir nokta. Ayak başparmağımda en ufak bir acı damlası. Keskin bir şey.

IV iğne.

Bir şekilde yerinden çıkmış olmalı. Belki de laboratuvar önlüğü giyen ahmaklardan biri ona takılmıştır ya da başka bir şey. Tek bildiğim tekrar hissedebildiğimdi. Birden yeniden doğmuş gibi hissettim. Sanki ölüp küllerimden yeniden doğmuş gibiydim.

Bu iğne, uyuşturan kimyasalı vücuduma vermesi gereken iğnelerden biri olmalıydı. Bir şekilde yerinden çıktı ve şimdi sadece ayak parmağımda küçük bir his vardı. Ne yazık ki ayak başparmağım, büyük kaçışımı düzenlemeye en uygun vücudumun kalıntısı değildi.

Ama yine de, ölçülemez bir mutluluk hissettim. Çünkü yanımda gizli bir silahım vardı.

Zaman. “Bir maymuna daktilo ve sonsuz zaman verirseniz, eninde sonunda Shakespeare'in tüm eserlerini yazacaktır” diye eski bir atasözü vardır. Benzer şekilde, kısmen uyuşmuş bir başparmağım ve sonsuz düşünmek için zamanım olduğu için büyük kaçışımı gerçekleştirebilirdim.

Ayak baş parmağım dış iskeleti açmak için çok zayıftı. Zorlanmama rağmen, onları çıkarmak için başka iplere ulaşamadım. Ulaşabildiğim tek şey, zaten çekilmiş olan IV iğnesiydi. Ve o IV iğnesiyle planımı yaptım. Parmağımı üzerine sürttüm. Canımı yakmıştı ama işe yarayacağını biliyordum. O aptal bilim adamlarının ellerini zorladığımı biliyordum. Çabalarım ayak parmağımın derisini kesmişti. Ve şimdi iyi olacağımı biliyordum.

Sadece iki seçenekleri vardı. Kanamama göz yumacaklardı, bu durumda en azından bu cehennemden kurtulmuş olurdum ya da en azından IV'ü tekrar takmaya yetecek kadar iskeletten çıkartacaklardı. Her iki durumda da, planım kusursuzdu. Her iki durumda da, en azından bir an için özgür olacaktım.

Ne yaptığımı fark etmeleri sadece birkaç dakika sürdü.

20 Ağustos 2022 Cumartesi

Cehennemden geçmem için bana 5000 dolar ödediler. - Bölüm 1

 Dikkatimi çeken, reklamın düpedüz sadeliğiydi.

“Bilimde devrim yapın! 5000 $ kazanın! Bizi şimdi ara!"

Keşke onları neden aradığımı bilmediğimi söyleyebilseydim. Beni onların bekleyen kollarına iten şeyin Tanrı'nın bir eylemi ya da bir aldatmaca olduğunu söyleyebilmeyi isterdim. Ama bu bir yalan olurdu. Gerçek şu ki onları aradım çünkü paraya ihtiyacım vardı. Çalıştığım yayınevinde işten çıkarıldığım için düzenli iş bulmakta zorlanıyordum. Çünkü kirada aylarca gerideydim ve ikinci tahliye tebligatımla karşı karşıyaydım. Çünkü başarısız olmak istemedim.


Onları bencil sebeplerden dolayı aradım.


Onlar kim? Tam olarak emin değilim. Geriye dönüp baktığımda, kimliklerini açıkça gizlemeleri benim için kırmızı bir bayrak olmalıydı. Ama o zaman, istekleri çok ilginç, ödülleri ise oldukça baştan çıkarıcı görünüyordu, onlara yardım etme şansını kaybetme riskini alamadım. En iyi tahminim, onların bir süper şirket tarafından finanse edilen bir grup gizli araştırmacı olduğuydu. Olmalılardı. Aksi takdirde, makine için bu kadar para harcamış olmaları mümkün değildi. Onlarla ilk tanıştığımda bana makineyi gösterdiler. Beş katlı bir ofis binasının bodrum katındaki kavernöz bir odadaydı. O zamanlar devam eden bir işti - hala boruları birleştiriyor ve telleri lehimliyorlardı. Ancak bitmemiş bir durumda bile, gerçekten muhteşem görünüyordu.


"Duyusal yoksunluk odası diye bir şey duydun mu hiç?"


Duymuştum. Aslında, daha önce, üniversitedeyken deneyimlemiştim de. O zamanlar, gerçek bir hippi-ruhsal yolculuğundaydım. Bilirsin, çok meditasyon yapmak, psikiyatrik ilaçlarla deneyler yapmak. Başta sihirli mantarlar. Bu yolculuğun bir noktasında, yerel bir kaplıcada bir duyusal yoksunluk odasında hayatımın bir saatini (ve öğrenci kredilerimin altmış dolarını) geçirmek için motive oldum. Standart duyusal yoksunluk odası, yaklaşık bir fit tuzlu su ile dolu büyük bir metal tanktır. İçeri girip suda yüzersiniz, sonra biri (benim durumumda bir spa görevlisi) tankı kapatır, böylece tamamen karanlık olur. Görüşünüz bulanık ve vücudunuz suda asılıyken, artık iki temel duyunuz yokmuş gibi hissetmeniz gerekiyor. Kime sorduğunuza bağlı olarak, bunun rahatlatıcı olması, yaratıcı düşünme sürecinizi geliştirmesi ya da bilinçdışı ile bilinçli hâlde iken bir çeşit bağ kurmanızı sağlayan bir işlemdi.


Kolejde oda ile olan deneyimim oldukça lüzumsuzdu. Suyun çok soğuk olduğunu ve tuzun cildimi kaşındırdığını hatırlıyorum. İç çakramı meditasyona ve kanalize etmeye veya spa'nın vaat ettiği her şeye konsantre olmak zordu. Doğrusu, sihirli mantarlara takılırken o şeylerden birine girmenin nasıl bir şey olduğunu hep merak etmişimdir ama hiç fırsatım olmadı. Bu duyusal yoksunluk odası, üniversitede kullandığıma hiç benzemiyordu. Bu oda, büyük bir metal masanın üzerine saçılmış, canlı olarak kesilmiş bir ortaçağ zırhına benziyordu. Kendi vücudumdan yaklaşık üç kat daha büyük olan metal gövdeye bağlı binlerce tüp ve tel. Odanın başı ya da "miğferi" devasa ve yuvarlaktı, tepesinden altındaki kiremitli zemine uzanan büyük bir pirinç boru vardı.


Makinenin elektrik faturalarının ve bilgisayarların, bana teklif ettikleri 5000 dolardan onlarca kat daha yüksek olması gerektiğini ve bu bilgisayar ekranlarını yöneten düzinelerce laboratuvar önlüğü giymiş bilim insanının maaşlarından bahsetmiyorum bile, şimdi aklıma geliyor. Yine, belki de bu da alarm zillerini yükseltmeliydi, ama evsizliğin eşiğinde olan bir adamın odaklanmış cehaleti ile görmezden geldim. Bana makineyi gösteren adam adının Dr. Monason olduğunu söyledi. Temiz bir tıraş ve odaklanmış mavi gözleri olan buruşuk, saçsız bir adamdı. Onu her gördüğümde, her zaman mavi önlük ve temiz beyaz bir laboratuvar önlüğü giyerdi.

Dr. Monason, bu projeye dahil olmamdaki başlıca irtibat kişisiydi. Makinenin amacını açıkladı, bana gerekli muafiyetleri getirdi ve tüm sorularımı yanıtladı.


“Peki tam olarak ne yapmam gerekiyor?” gibi sorular.

"Üç gün boyunca duyusal yoksunluk odamızda kalmanızı istiyoruz."


Yüz ifademin şok duygumu ele verdiğinden eminim.


"Üç gün? Bu mu – yani – Bu beni öldürür mü?”

“Muhtemelen ağır bir şekilde hastalanacak ve aşırı dehidrasyondan acı çekecek olsan da, saf izolasyonda üç gün sonra muhtemelen hâlâ hayatta olurdun. Endişelenme, makine deney sırasında senin hidratasyonunu sağlayacak, besleyecek ve başka her türlü şekilde destekleyecektir. Yani herhangi bir bedensel zarar riski yok.”


Dr. Monason, makinenin nasıl çalıştığını açıklamaya devam etti.


“Standart yoksunluk odanızda, yolcu görme, hissetme ve daha az ölçüde işitme duyularından yoksundur. Bu yoksunluk, bu dış dünyayı kişinin zihninden uzaklaştırma süreci, beynin üzerindeki yükü azaltır. Böylece, işgalcinin zihni daha özgürce dolaşmakta – daha yaratıcı düşünmekte, daha derin bir düşünme durumundan geçmekte, meditasyon yapmakta vb. özgürdür.


"Fakat standart duyusal yoksunluk odalarında bir sorun var. Beyin çoğu dış uyaranlardan, görsel ve işitsel uyaranlardan kurtulmuş olsa da, beyin iç uyaranların yükünü taşımaya devam edecektir. Yani beyin hala kendi taşıyıcısının – insan vücudunun – farkındadır. Beyin, kendisini taşıyan geminin açlığına ve susuzluğuna hala tepki verecektir. Yine de hem idrara çıkma hem de dışkılama ihtiyacını ve eylemini işleyecektir. Bu içsel kesintiler sürekli devam eder, ancak mesele şu ki, standart duyusal yoksunluk odalarının, yolcuyu duyularından yoksun bıraktığı söylenemez.


"Bu makine senin standart duyusal yoksunluk odan değil."


Makineye üstünkörü bir bakış bile doktorun ne demek istediğini açıkça ortaya koydu.


“Makinenin dış iskelet bölümünün içi, insan derisinin tam sıcaklığını korumaya alışacak yumuşak bir kauçukla kaplanmıştır. Tüpler ve teller çok çeşitli vücut fonksiyonlarını kontrol eder ve düzenler. Bu tüpler sayesinde vücut otomatik olarak beslenir ve sulanır. Vücudun tatsız işlevleri, bir kateter ve başka bir dizi tüp ile gerçekleştirilir. Bir solunum cihazı nefes almayı otomatikleştirir ve tükürük üretimini düzenler.


“Makinenin içindeyken vücudun doğal dokunma hissi bile tamamen ortadan kalkıyor. Bu IV kordonu, kan dolaşımına tüm hisleri tamamen kapatan bir uyuşturma solüsyonu enjekte eder. Uyuşturma ajanı, duyusal yoksunluk sürecimizin en kritik varlığıdır.”

Liste uzayıp gitti. Gerçekten her şeyin hesabını verdikleri ortaya çıktı. Benim için bile. Deneyin bir parçası olmak için başvuran yüzlerce kişiden biriydim. Hayatımda ilk kez, ilk tur hakkı benimdi. Bilim adamları bana üç nedenden dolayı seçildiğimi açıkladılar.

Birincisi: Odadaki deneyimimi “araya giren değişkenlere” tabi kılacak daha önce zihinsel veya fiziksel bir hastalık geçmişim yoktu. Onların sözleri, benim değil.
  
İki numara: Boyum ve kilom, makinenin orijinal şekline çok yakındı.

"Bacakların biraz daha uzatılması gerekecek olsa da, ilk tasarımımıza açık ara en yakın olan sizsiniz."

Ve üçüncüsü, en kritik olanı: O odanın dışında deneyin erken sonlandırılmasına yol açacak hiçbir şey olmadı. Başka önemli bir işim yoktu, yaşayan aile üyem yoktu - bakmam gereken bir ev bitkisi bile yoktu. Deneyin tüm uzunluğu boyunca kendi düzeneklerinin içinde huzur içinde kalacağımı bilerek rahat nefes alabiliyorlardı.

Üç numara bilim adamları için önemliydi. Makineyi, üç tam günlük izolasyona izin verecek şekilde özel olarak tasarlamışlardı. Makinenin işlemi erken kesintiye uğramak zorunda olsaydı, makineyi sıfırlamaları ve deneyi yeniden çalıştırmaları bir ay sürerdi.

Ne yazık ki, üçüncü neden beni aramaya kimsenin gelmeyeceği anlamına geliyordu.

Alım süreci uzun ve ayrıntılıydı. Yüzlerce, sorumluluk feragatnamesi gibi hissettiren şeyleri imzaladım. Olası yan etkiler hakkında uyarıdan sonra Dr. Monason'u dinledim.

“Temiz bir sağlık geçmişiniz olduğu açık olsa da, izolasyon sürecinin size yük olabileceğinin farkında olmalısınız. Ön araştırmamız, ayrışma, işitsel ve görsel halüsinasyonlar, depresyon, zaman genişlemesi, kaygı, intihar düşünceleri ve diğer nevrozların potansiyel etkiler olduğunu öne sürüyor. Ancak, bu tür etkilerin olası olmadığına inanıyoruz.”

Deneye hazırlanmam için bana birkaç hafta verdiler. Bu süre zarfında tek şartım, vücut ağırlığımı önemli ölçüde değiştirmemem veya bir şekilde bipolar bozukluk geliştirmememdi. Bir şekilde başardım. O birkaç haftayı normal bir şekilde yaşayarak geçirdim - film izleyerek, iş başvurusunda bulunarak, bu işler için reddedilerek ve birkaç kitap okuyarak.

Günü geldiğinde, Dr. Monason'ın beni hazırlama çabalarına rağmen gergindim.

“Süreç aşamalı olarak gerçekleşecek. İlk başta, hafif bir stres durumuna maruz kalabilirsiniz. Kısa bir süre sonra, sürecin geri kalanı için ılımlı bir coşku durumuna sürükleneceğinizi tahmin ediyoruz. Deneyin bitmesine birkaç dakika kala kısa bir ses kuyruğu ile bilgilendirileceksiniz. Bu şekilde, duyusal yoksunluk durumunuzdan yavaşça çıkacak ve herhangi bir şok riski olmadan yeniden alışabileceksiniz."

Beni yoksunluk sürecinden ayıracak zili, unutmamam amacıyla çaldılar. Sonra, küçük bir törenle giysilerimi çıkarmam ve makinenin içine tırmanmam istendi.

Dış iskeletin içine uzanırken, çıplak tenimde sıcak kauçuğu hissettim. Hazne hala açıkken bile, makinenin metal kabuğu tarafından dört bir yandan hapsedildim. Yavaş yavaş, araştırmacılar vücuduma çok sayıda tıbbi cihaz bağlamaya başladılar. Her damar içi serumun ve tüpün rahatsız edici şekilde yerleştirilmesi sırasında garip bir şekilde sakin hissettim. Ama yüzüme solunum cihazı yerleştirildiğinde, içgüdüsel bir huzursuzluk hissetmeye başladım. Vücudumun sıkıştığını ve kelepçelerle tutulduğunu hissettiğimde, zihnimi tek bir düşünce doldurdu.

Aman Tanrım, ben ne yaptım?

15 Ağustos 2022 Pazartesi

Yıllar önceki intihar notumu buldum. Bu notu ben yazmadım.

 Ben oldukça mutlu bir adamım. Liseden sonra üniversite için eyaletten ayrıldım, psikoloji diploması aldım ve şimdi lise çağındaki çocuklar için danışman olarak çalışıyorum. Küçük kardeşim Mack, mutlu bir evliliğe sahip ve iki yaşında bir oğlu var, bu da onun annemin dikkatini bana çevirmesine ve ona ne zaman daha fazla torun verebileceğim konusunda beni kandırmasına neden oluyor. Hayat çok güzeldi ama son zamanlarda her şeyi alt üst edebilecek bir şey keşfettim.

Babamın tavan arasını temizlemek için yardıma ihtiyacı vardı,Yıllardır yapılmadığını söylediği bir şey. Yardım etmeyi kabul ettim ama ağabeyim işi olduğu için bize katılmayacaktı. Tüm çocukluğum boyunca tavan arasında sadece birkaç kez bulundum, bu yüzden tekrar orada olmak gerçeküstü hissettim. Görünürdeki her kutu, sandalye ve biblo toz ve örümcek ağları ile kaplanmıştı. Etrafta koşuşturan birkaç fare yüzünden neredeyse iki kez kalp krizi geçirecektim ama babam ve ben bir çok şeyi halletmeyi, neye ihtiyaç olduğunu ve neyi atabileceğimizi çözmeyi başardık. Babam annemle bir şeyler içmek için mutfağa inerken, ben de merakla tavan arasını incelemeye devam ettim. O sırada gözüme renkli bir şey takıldı.

Eski çizgi romanlarımdan biriydi, köşedeki bir sandalyede öylece yatıyordu. Onu elime aldım, en sevdiğim süper kahraman Hulk'ın bir arabayı başının üzerine kaldırdığını, dişlerini sıktığını gösteren ön kapağa hayranlıkla bakarken içimden nostalji dalgaları yükseldi. O kitabı son gördüğümden bu yana neredeyse 15 yıl geçmiş olmalıydı. Ne kadar iyi durumda olduğuna şaşırdım; fareler ona dokunmamıştı. Kapağı açtım ve unutulmuş geçmişimin küçük bir parçasının tadını çıkararak sayfaları karıştırmaya başladım. Ancak kitabın ortasına yaklaştığımda, yatay olarak katlanmış tek bir beyaz kağıt, dışarı kaydı ve yavaşça yere süzülerek ayaklarımın dibine geldi. Yerimi kaybetmemek için okuduğum son sayfaya parmağımı koydum ve kağıdı almak için eğildim. Bununla ne yapacağımı bilmiyorum, bu sebeple belki içinizden biri bana bir fikir verebilir diyerek notta yazanları sizinle paylaşıyorum.


Artık katlanamıyorum. Keşke birileri neler yaşadığımı anlayabilse, ama kimse asla anlamayacak. Anne, seni çok seviyorum ve sana bunu yapacak olmaktan nefret ediyorum ama elimdeki tek seçenek bu. Baba, ben ve Mack için elinden geleni yaptın ama yine de gitmeliyim. Bunu okuduğunda, her şey için çok geç olacağını biliyorum. Arkadaşlarıma olanlar hakkında gerçeği söyleme. Beni de gömme, solucan yemi olmak istemiyorum. Mack, sen dünyanın en iyi kardeşiydin ve bunun senin hatan olmadığını bil. Şu andan itibaren meleklerle şarkı söyleyeceğim ve hepinizi izleyeceğim.


Darby


Okumayı bitirdikten sonra uzun bir süre nota baktım. Şaka mı değil mi bilmeden tekrar tekrar okudum. Eğer öyleyse, berbat ve acımasızca bir şakaydı ve tanıdığım hiç kimsenin böyle bir şey yapabileceğini düşünmüyordum. Kelimelere daha çok baktım. Notun... bu kadar gerçekçi olma ihtimalini düşünürken kalp atışlarım göğüs kafesime çarptı. El yazısı benimkine çok benziyordu ve günlüğüme yazarken ya da gençken hikaye yazarken kullanmayı en sevdiğim renk olan turuncu mürekkeple yazılmıştı. Başım dönüyordu. Bunu yazmış ve sonradan bilinçalrımın derinliklerine gömmüş olmam mümkün olabilir mi? Kendimi öldürmeyi düşünmeme neden olabilecek herhangi bir olumsuz deneyim hatırlamıyordum ve böyle bir şey yaşamış olsaydım da ilerleyen yıllarda çeşitli şekillerde bu travmaların gün yüzüne çıkmaya çalışacağından emindim.


"Darb?"


Zıpladım, arkamı döndüm ve içgüdüsel olarak notu arkama sakladım. Babam çatı katının girişinin yanında duruyordu, yüzünde şaşkın bir ifade vardı. "Her şey yolunda mı?" 

"Evet, baba, iyiyim, teşekkür ederim. Sadece uh...biraz susadım, sanırım ben de mola vermeliydim. Bana bir bardak su getirebilir misin?" 

"Bir bardak su, hemen geliyor!" diye yanıtladı, ama merdivenlerden inerken beni dikkatle izlediğini görebiliyordum. O gözden kaybolur kaybolmaz notu kare şeklinde katlayıp cebime koydum. Babama bazı işleri halletmem gerektiğini ve başka bir zaman çatı katını bitirmesine yardım edeceğimi söylemeden önce suyumu bitirene kadar bekledim.

Eve gittim ve hemen nottaki el yazısını kendi el yazısıyla karşılaştırmaya çalıştım. Şu anki el yazım çok daha düzgündü, ama kendimi tamamen mesajın yazıldığı şekilde yazan bir ergen olarak hayal edebiliyorum. Sonra tekrar düşündüğümde birinin benim yazı stilimi kopyalamaya çalışmış olabileceğini ve bu durumun şimdiki yazımla arasındaki küçük farklılıkları açıklayabileceğini fark ettim. Birkaç saat çocukluğumu sorguladıktan sonraşimdilik bir kenara bırakmaya karar verdim. Belki kardeşimi arar ve ona biz küçükken yaşadığımız travmatik bir şey hatırlayıp hatırlamadığını sorardım. Saatlerce yatakta uzandım, tam uyumak üzereyken annemden bir mesaj aldım.


"Buldun değil mi?"





16 Temmuz 2022 Cumartesi

Something went wrong with my heart transplant

Her zaman zayıf bir kalbim oldu.

Sadece fiziksel olarak değil, her zaman kendi gölgesinden bile korkan biriydim. Doktorların bana hastalığımın sadece kalp üfürümü olmadığını söylemesi şaşırtıcı değildi. Testlerle dolu bir yıl. Bir yıllık terapi, sürekli hastane gezileri ve en sonunda bana her şeyin boşuna olduğu söylendi. Zavallı zayıf kalbim Noel'e kadar dayanamazmış. Ölmekte olduğunuzun söylenmesi garip bir şey. İlk başta bunu kabullenemedim. İçtim ve paramı harcadım. Çok korktuğum için pervasız, aptalca şeyler yaptım.


Sonra haberi aldım. Laura adındaki genç bir kadının beyin ölümü gerçekleşmiş ve ben, seçilmiş şanslı kişi, bir hafta sonra yepyeni bir kalbe sahip olacağım. Yavaşça, dikkatli bir şekilde hastaneye gittim ve ameliyat için kendimi hazırladım. Yatakta uzanırken, Laura kafamda dönüp durdu. Sanki gözlerimi her kapattığımda adı beni çevreleyen karanlıkta yanıp sönüyordu.

Yanlıştı, biliyorum ama bana kalbini veren kadını görmem gerekiyordu. Hayatımı kurtaran kişinin yüzünü bile bilmemek doğru gelmiyordu. Adını biliyordum, hangi koğuşta kaldığını biliyordum - iki hemşirenin bu konuyu tartıştığını duymuştum. Aradığım şeyi bulana kadar dolambaçlı koridorlarda dolaştım, tüm dikkatimi vererek, hiçbir ismi kaçırmadığımdan emin oldum. Sondan ikinci odada, yatakta yatıyordu. Yatağın yanına bir kadın oturdu, elini tuttu ve benim zayıf kalbim tekledi.


"Affedersiniz." Ona ne diyeceğim hakkında hiçbir fikrim yoktu. "Ben Jenna. Ben kalbin verileceği kişiyim… Yarın ameliyat olacağım ve..” Laura'nın annesinin ayağa kalktığını varsaydım ve gözlerindeki ifadeden kim olduğumu bildiğini anlayabiliyordum.

"Ziyaret ettiğiniz için teşekkürler. Garip olduğunu biliyorum ama onun bir parçası sende yaşıyor olacak. Seninle tanışmak istedim." Orada durdum, çaresiz ve kelimeler için kayboldum. Laura'nın annesi beni yanına çağırdı.

"Lütfen." dedi. "Rahatsız olma. Bu onun isteyeceği şeydi.” Laura'nın yanındaki koltuğa oturdum.

"Nasıl-" sustum. Sormak çok korkunçtu. Laura'nın annesi bana hafifçe gülümsedi.


“O bir bakım görevlisiydi. Eşleri tarafından dayak yiyen kadınlara baktı, taciz edilen kadınları kolladı. Geçen ay bir adamla tanıştı ve... Şey. Sanırım, aşık olduğunda yıllarca aldığın eğitimi göz ardı edebiliyorsun. Tüm işaretleri görmezden geldi. Ve öldürüldü. Hayatını her zaman ona ihtiyacı olanlara adadı.” Laura'nın annesi yere baktı. Bunu neden yaptığımı bilmiyorum ama uzandım ve Laura'nın elini tuttum.

"Çok üzgünüm. Bir zamanlar öyle bir erkek arkadaşım vardı... Laura gibi biri beni ayrılmaya ikna etti.” Laura'nın annesi bana yarım bir gülümseme daha verdi. Gözlerindeki yaşları görebiliyordum.


Sonra Laura elimi sıktı. Sıkıca. Beni o kadar sıkı kavradı ki tırnakları tenime battı. Geri çekildim, yüzümde bir korku ifadesi vardı. Laura'nın annesi sakince bana baktı.


"Bazen elimi sıkıyor. Doktorlar buna kas spazmları dedi. Her neyse, artık orada Laura'ya dair bir şey kalmadı." Avucumun içinde kanamaya başlayan küçük hilallere baktım.


Ameliyat mükemmel geçti. Göğsümdeki kabarmış yarayı gazlı bezle kapatarak işim bittikten sonra tekerlekli sandalyeyle kurtarma odasına götürüldüm. Görmesem daha iyi, diye düşündüm. Daha fazla kalp sorununa ihtiyacım yoktu. İlk günü ağrı kesici ilaçlarla uyuşmuş, sadece biraz yemek yiyerek ve belki iki kez oturarak geçirdim. Uzun bir süreçti, bana güvence verdiler.

Ayrılmamdan bir gün önce Laura'nın annesi beni ziyarete geldi. Sakin tavrı değişmemişti ama acı çektiğini görebiliyordum. On yaş daha büyük görünüyordu ve bana sarıldığında elleri titriyordu.


"Ne zaman eve gidiyorsun?"

"Yarın." Ona söyledim. "Lütfen, ne zaman istersen ziyarete gel." Adresimi onun için bir kağıda yazdım, gözümün ucuyla kapıda bir parıltı sezdim fakat oraya baktığımda hiçbir şey göremedim.

"Ah!" birden bağırdım. Sanki biri elimi o kadar sert sıkmıştı ki neredeyse kemiklerimi kıracaktı. Laura'nın annesi, gözlerinde endişeli bir ifadeyle yanıma koştu.


"Sorun nedir? Kalbin mi?" Dediklerinin ağırlığını yüzünde bir an görebildim. Onu rahatlatmaya çalıştım ve doktorlara haber vereceğimi söyledim. Yüzünde endişeli bir ifadeyle ayrıldı.

Aşağıya baktığımda, Laura'nın yaptığının altında yeni bir dizi hilal tırnağı izi vardı.


Eve yolculuğum kısa sürdü ve farkına varmadan kendi daireme dönmüştüm. Kaldığım yerden yeniden başlayacak olmak garip hissettirdi, buraya son geldiğimde neredeyse bana biçilen ömür bitmişti. Ben öldüğümde ailemin yapması gerekmesin diye gözyaşları içinde eşyalarımı toplayıp saklamaya çalıştığım bir gecenin kalıntılarına, dağınıklığa ve karton kutulara baktım. Laura'nın kalbi o kadar hızlı atıyordu ki göğsümden çıkacakmış gibi hissettim. Bunu hep yaptı ve sağlıklı bir kalbin böyle hissetmesi gerektiğini anladım. Öyleyse neden huzursuzluğumu üzerimden atamıyordum?


O gece bir rüya gördüm.


Laura hastane yatağındaydı ama annesi gitmişti. Kalbimin, Laura'nın kalbinin, kulak zarlarımda çok yüksek sesle attığını duyabiliyordum, acı vericiydi. Üstlerini örtmeye çalıştım ama ellerim yanlarımdaydı. Açıklanamayan bir güç beni Laura'nın yataktaki hareketsiz figürüne doğru çekiyordu, dudakları maviydi ve pencere açılmıştı, sarı saçlarını yüzüne savurdu.

Gözlerini açtığında neredeyse üstündeydim.


"Kaç." Sesi hırıltılıydı. Daha fazla dayanamayacağımı düşünene kadar kalp atışlarını duymaya devam ettim.


Sonra uyandım. Ses gerçekti. Laura'nın kalbi o kadar gürültülüydü ki kulak zarlarım yırtılacakmış gibi hissettim ve acı içinde çığlık atarak kulaklarımı kapatmaya çalıştım. İşe yaramadı, içimde derin bir yerden geliyordu, göğsümün boşluklarında yankılandığını hissedebiliyordum. Nefes nefese yataktan kalktım ve telefonumu bulmaya çalıştım. Birini, herhangi birini, ambulansı veya annemi aramam gerekiyordu. Kim açarsa.


"Kaç." Bu, Laura'nın kalbinin güm güm atmaları arasında seçtiğim hafif bir fısıltıydı, sanki bir hayvan tarafından yapılmış gibi çıkan alçak bir gırtlak sesiydi ve kapıya, sürünerek ve çığlık çığlığa bağırarak gittim. Kapıyı komşum açtı, yerde göğsümü tutarak beni görünce gözleri irileşti.


Arabasının yolcu koltuğunda ağlarken beni hastaneye götürdü. Yaklaşık elli farklı muayeneden sonra doktorlar bana kesinlikle hiçbir sorun olmadığını söylediler. Kalbimin sorunsuz olduğunu, tansiyonumun normal olduğunu ve her şeyin yolunda gittiğini söylediler. Bekleme alanında durdum, utanç ve hayal kırıklığı içinde eve döndüm. Ama yine de düşünmekten kendimi alamadım.


O kalp bana ait değildi.


Telefonum tezgahta titredi, bilmediğim bir numara. Harika. Tek ihtiyacım olan buydu, telefonun ucundaki bir yabancı gibi daha açıklanamayan, korkutucu şeyler. 


"Merhaba?"


"Günaydın, ben Thames Valley polisi, bugün saat 1.30 sıralarında dairenizde meydana gelen bir olayı bildirmek için aradık." Bir utanç dalgası hissettim.


“Çok üzgünüm, yakın zamanda ameliyat oldum ve kendimi iyi hissetmiyordum. Komşumun beni hastaneye götürmesi gerekiyordu ve sanırım ayrılmadan önce koridorda biraz panikledim.” Telefonun diğer ucunda küçük bir sessizlik oldu.


“Korkarım bu, sizi arama sebebimiz değil.” Laura'nın kalbinin sakince attığını hissettim. "Bay Samuel Matthews'in evinize zorla girmeye çalıştığını tespit ettik, kayıtlarımıza göre o sizin eski sevgiliniz ve eylül 2017'de ona karşı bir yasaklama emri çıkardınız. Doğru mu?" Kanım dondu.


"Doğru."


"Şu an gözaltına alındı. Üzerinde otomatik bir silah bulduk ve size zarar verme niyetinde olduğunu düşünüyoruz. Şu anda dairenizde, hastanede kalış sürenize bağlı olarak evinizi koruyacak bir memurumuz var.”


Ona teşekkür ettim ve telefonu kapattım.

Bir an için duvara yaslandım, korku yavaşça yayıldı. O gece evden çıkmamış olsaydım beni bulurdu.

Laura'nın kalp atışları yine kulaklarımı doldurdu ama şimdi nazik ve sakinleştiriciydiler. Annesi, her parçasını ihtiyacı olanlara yardım etmeye adadığını söylemişti.

Minnettarlığımın altında ezilmiş bir halde ellerimi göğsüme koydum ve Laura'yı dinledim.




13 Temmuz 2022 Çarşamba

James Webb Teleskobu Derin Uzayda Korkunç Bir Şey Keşfetti

NASA için astronom olarak çalışıyorum ve halktan sakladığımız bazı şeyler var. Hayır, dünya düz değil ve uzaylılar hükümeti kontrol etmiyor. Kahretsin, keşke durum böyle olsaydı, çünkü gerçek çok, çok daha kötü.

1993 yılında Hubble Uzay Teleskobu bir yıldızın kaybolduğunu gördü. Süpernovaya dönüşmedi ya da doğal olarak ölmedi, sadece birkaç dakika içinde karardı. Bu yıldız zaten çıplak gözle görülemeyecek kadar sönüktü ve yer tabanlı teleskoplar onu çevreleyen yıldızların arasından seçmekte zorlanıyordu, bu yüzden olay halk tarafından yaygın olarak bilinmiyordu. O zamanlar, en olası açıklamanın, dünya ile yıldız arasında bir yıldızlararası toz bulutunun sürüklenmesi ve onu görüş alanını kapatması olduğunu düşündük. Not edildi ve uzun bir süre için unutuldu.

2007'de iki yıldız daha kayboldu. Olayın gelişimi nedeniyle, bu seferki çok daha endişe vericiydi. Söz konusu iki yıldız, oldukça yakın bir mesafede birbirlerinin yörüngesinde dönen ikili bir sistemin parçasıydı. Suçlu yine bir yıldızlararası toz bulutu olsaydı, ikisi de aynı anda veya ona çok yakın bir yerde ortadan kaybolmuş gibi görünürdü. Bunun yerine, her iki yıldız da birbirinden yaklaşık 8 saatlik bir süre ile ayrılarak dakikalar içinde ayrı ayrı karardk. Bu ikili sistem ayrıca, 1993'te daha önce kaybolan yıldıza nazaran Dünya'ya yaklaşık 15 ışık yılı daha yakındı.

Yüzlerce Hubble teleskop görüntüsünü dikkatlice inceledikten sonra, 1995 ve 2002 yıllarında 'sönmüş' iki yıldız daha tespit edildi. Bunların hepsi aynı yıldız bölgesindendi, birbirlerinden sadece bir avuç ışık yılı uzaklıktaydı. Çıkarabileceğimiz tek sonuç, ışık hızına yakın hareket eden bilinmeyen bir etkinin bu yıldızları örttüğü (veya yok ettiği) idi. Ne yazık ki, Hubble bize bundan daha fazlasını söyleyecek kadar hassas değildi.

James Webb Uzay Teleskobu ilk olarak birkaç ay önce çevrimiçi oldu. Resmi kanallar size hala testte olduğunu söylese de, şubat ayının başından beri aktif olarak veri topluyoruz. Yaptığımız ilk şeylerden biri, teleskobu uzayın kaybolan yıldızların kapladığı bölgelere yöneltmek oldu. Toz bulutları tarafından bloke edilmişlerse (bazılarımızın hala tutunduğu bir umut), JWUT'nin arttırılmış hassasiyeti onların içini görebilir ve yıldızların hala orada olduğunu doğrulayabilirdi. Maalesef böyle bir şansımız olmadı. Kaybolan ilk 3 yıldız hâlâ tamamen karanlıktı. Yine de yerçekimi dalgası dedektörleri kısa süre sonra garip bir şey buldu. Tüm durumlarda, yıldız kütleleri eskisi ile aynı değildi, azalmak yerine tam aksi şekilde artmıştı. Daha hassas gözlemler, şu anda kararmış olan bu yıldızları birbirine bağlayan ve uzayda uzanan bir tür 'dizi' veya 'ağ' tespit etmişti.

Teleskopu 2007'de ortadan kaybolan ikili sistem üzerine yönelttiğimizde, ki bu fenomenin şimdiye kadar gözlemlendiği en yakın noktaydı, sonunda bir kütle spektrometresi okumasını denemek için yeterli ortam elektromanyetik spektrum radyasyonu kaldı. Bilmiyorsanız, kütle spektrometrisi, bir nesne tarafından yayılan veya yansıtılan ışık dalga boylarının modellerini ölçerek, sıcaklığı, hızı ve hareket yönü gibi tonlarca yararlı bilgiyi öğrenebileceğimiz inanılmaz derecede faydalı bir süreçtir. Birtakım kimyasallar yöntemler, kısaca. Yine de ikili yıldızlardan aldığımız okumalar bir anlam ifade etmiyordu. Her şeyden önce, soğuktular - neredeyse etraflarındaki yıldızlararası ortam kadar soğuk. Bu yıldızlara her ne olduysa onları tamamen söndürmüş ya da bir şekilde ışıklarının yayılmasını engellemişti. Ancak gerçekten şaşırtıcı olan şey, kütle spektrometresi tarafından döndürülen emisyon çizgileriydi. Hidrojen, Karbon, Azot, Oksijen ve Magnezyum gibi birkaç tanıdık element tanımlanmıştı, ancak tanıdık elementlerin oranı çok azdı. Okumaların çoğu bilinen herhangi bir kimyasal elemente karşılık gelmiyordu ve hatta ışık, madde ve kimya fiziği hakkında bildiklerimize meydan okuyor gibiydi. Bu devasa, yıldızları kapsayan yapı, esasen adını bile bilmediğimiz ve anladığımız anlamda madde olmayabilecek malzemelerden oluşuyordu.

Spekülasyon yaygınlaştı. Açıkçası, böyle bir şey doğal bir fenomen olamazdı. Sonunda, dünya dışı yaşamın kanıtını bulduk. Ama keşfettiğimiz bu şey neydi ve hangi amaçla yapılıyordu? Önde gelen hipotez, enerji çıktılarının %100'ünü yakalamak için yıldızları tamamen sarmak üzere inşa edilmiş devasa güneş kollektörleri olan bir dizi Dyson küresine* bakıyor olmamızdı. Böyle bir kavram, 20. yüzyılın başlarında, yıldızlararası bir uygarlık için potansiyel bir enerji kaynağı olarak tasavvur edilmişti. O zamandan beri, fikir popüler bilimkurguda kendine yer buldu. Bu devasa yapıların inşası, bir gün tespit edebileceğimiz akıllı dünya dışı yaşamın ilk işaretlerinden biri olarak teorize edilmişti. Sanki o gün bugündü.

*Dyson Küresi: Muhtemel gelecekte var olduğu farz edilen, yıldızların enerjisini %100 kapasiteyle depolayabilen devasa, küresel, astro-mühendislik yapı. Sadece bir hipotezdir.



Teori yine de her şeyi açıklamadı. Her şeyden önce, yıldızların kaplandığı imkansız hız vardı. Birkaç dakika içinde sıfırdan bir Dyson küresi inşa etmek, bilim adamlarının ve bilim kurgu yazarlarının en çılgın spekülasyonlarının bile ötesindeydi. Sonra, ışık yılı uzaklıklarında bu soluk yıldızları birbirine bağlayan gizemli 'filamentler' vardı. Bunların hangi amaca hizmet edebileceği ve hatta nasıl inşa edilebileceği hakkında kimsenin bir fikri yoktu.

NASA'daki herkes bu gizemden etkilenmişti. Geriye dönüp baktığımızda, gerçeği hiç keşfetmemiş olsaydık daha iyi durumda olabilirdik diye düşünmeden edemiyorum.

Bir aydan kısa bir süre önce JWUT, yıldızlararası boşluktan yayılan bir dizi olağandışı enerji patlaması tespit etti. Bunlar, 2007'de ortadan kaybolan ikili sistemden yaklaşık 12 ışık yılı uzaklıktaki bir yıldız sisteminin en ucunda meydana geliyordu. Teleskobu bu sisteme odakladığımızda, bunların da doğal fenomenler olmadığını kısa sürede belirledik. Hâlâ aralıklı olarak yanıp sönen enerji imzaları, termonükleer ve antimadde tabanlı patlamalardan ve tanımlayamadığımız diğer birkaç enerji türünden beklenenlerle eşleşiyordu. Bu patlamalar, o mesafeden dünyada çıplak gözle hala görülemese de, büyüklük olarak kesinlikle muazzamdı - insanlığın makul bir şekilde inşa edebileceği herhangi bir nükleer bombadan kolayca milyarlarca kat daha güçlüydü.

Teleskopun ayarlarını yaptıktan sonra, neler olup bittiğine dair daha net bir resim elde edebildik: Dyson sistemini birbirine bağlayan yıldızlararası 'filamentlerden' birinin ucu, uzak yıldız sisteminin Oort Bulutu’ndan* geçiyor ve kendi güneş sistemini kaplamaya çalışıyordu. Ve orada yaşayan her kimse karşılık veriyordu. Silahları, nesnenin gezegen büyüklüğündeki parçalarını parçalayarak, koparak ve buharlaştırarak, nesnenin ilerlemesini yavaşlatmayı başardı, ancak neredeyse yok edildiği kadar hızlı bir şekilde kendini yeniden inşa ediyor gibiydi. Bir haftadan kısa bir süre sonra patlamalar durdu. Görünüşe göre cephaneleri bitmişti. Yıldızlar arasındaki boşlukta, bu şeylerin neredeyse ışık hızında hareket ettiğini biliyorduk, ancak iç yıldız sistemine yaklaştığını gördükçe, sistemin yıldızını yutmaya hazırlanarak boyut olarak şiştikçe hızı yavaşladı.

*Oort Bulutu: Bir yıldız sisteminin içerisindeki alt güneş sistemindeki, sistemin en dışarısını çevreleyen, buz kütleleri ve uzay atıklarından oluşan bulutsu. Güneş sisteminin en uç noktası. Alt güneş sisteminin güneşinden ortalama 5000 AB uzaklığındadır. (5000×150 milyon km)



Teleskopun merceklerini hızla kararan güneşe çevirdik. Bu şey her neyse, başka bir yıldızı silip atmak üzereydikl, hem de gerçek zamanlı olarak. Kendi güneşimizden biraz daha büyük olan bir anakol yıldızının yok oluşunun görüntüsünü izlerken hepimiz nefesimizi tuttuk. İlk başta hiçbir şey olmuyormuş gibi görünüyordu ama kısa süre sonra parlak kürenin kenarında küçük bir gölge belirdi, kısa süre sonra başka bir gölge ve ardından üçüncü bir gölge izledi. Gölgeler, yıldızın ışığını engellerken garip ama bir şekilde tanıdık bir desen oluşturarak bir araya gelmeye başladı.

"Onlar ne?" Meslektaşlarımdan biri nefesini tuttu. "Sanki şeye benziyorlar..." diye duraksadı, sanki alay edilmekten korktuğu için bir sonraki kelimeyi söylemekten korkuyordu. Ancak ben böyle bir tereddüt yaşamadım.

"Yapraklar," dedim, sesim monotondu. Durum, herhangi bir duygusal tepkiyi ifade edemeyecek kadar inanılmazdı, hatta saf şoku bile. "Yapraklara benziyorlar."

Birkaç dakika boyunca, dikdörtgen yaprakların ve ince asmaların tanıdık şekillerine uyan gölgeli bir ana hatlar ağının uzak yıldızdan kalan ışığı silmeye başladığını izledik.

O sırada odadaki herkes gerçeği anlamıştı. Bunca yıldır takip ettiğimiz fenomen hiper-gelişmiş uzaylı mega yapısı değildi. Hidrojen, Karbon, Azot, Oksijen ve Magnezyum, tespit ettiğimiz birkaç tanıdık element. Hepsi klorofilin bileşenleriydi. Bir bitkiydi. Işık yıllarını kapsayan devasa bir bitki. Ve dünyadaki karasal bitkiler gibi, kendini beslemek için ışık aramıştı. Yıldızları yıldızlararası uzayda birbirine bağlayan filamentler onun dallarıydı. Algıladığı en yakın yıldızlar yönünde büyüyecek, onları tamamen saracak ve sonra yoluna devam edecekti. Bu yıldızların yörüngesinde dönen gezegenlerde yaşayan herhangi bir yaşam donarak ölüme terk edilecekti veya daha da korkuncu, bitki o gezegenleri de kendine kütle katmak için yok edecekti.

Teleskop veri toplamaya devam ederken herkes sessizdi. Sonunda, sonsuz gibi gelen bir sürenin ardından, odanın uzak ucundan genç bir astronom amirimize seslenerek konuştu.

"Efendim, sistemden ayrılan başka bir dalın oluşumunu tespit ettik. Vektörü..." yutkundu. Daha fazlasını söylemesine gerek yoktu ama yine de söyledi. "Doğrudan güneşimize doğru gidiyor."

"Ne kadar zamanımız var?" müfettiş sert bir şekilde sordu.

"Bu şeyin zaman gecikmesine, uzaklığına, göreli özelliklerine ve daha önce gözlemlenen hızlarına bakılırsa... en fazla yirmi yedi yıl tahmin ediyorum efendim."

Yirmi yedi yıl. Bu galaksiler arası otun, teknolojik olarak en azından binlerce yıl önümüzde olan bir uygarlığı alt ettiğini izlemiştik ve otuz yıldan az zamanımız vardı.

Bunu yazdığım için muhtemelen bulunup susturulacağım. Ama umurumda değil. Birine söylemeliyim. Bunu daha fazla sır olarak tutamam. Güneş karardığında ve dünya donmaya başladığında, en azından neler olduğu hakkında bir fikriniz olacak.


Bu çeviri de Mantus tarafından yapılmıştır~

24 Haziran 2022 Cuma

Me and my brother hunt monsters. Yesterday we found God.

 

Ben ve erkek kardeşim canavar avlıyoruz. Kulağa nasıl geldiğini anlıyorum.

Dünyamızda doğaüstü bir şeyin gerçekten var olmasına imkan yok, değil mi?

Eğer bu senin ilk düşündüğün şeyse pekala yanılıyorsun. Çok yanılıyorsun.

Ben ve erkek kardeşim bunu herkesten daha iyi biliyoruz. Kardeşim ve ben hep çok yakındık.

Doğduğumuz andan itibaren bizi ele geçirmeye çalışan bir dünyada birbirimizin arkasını kollamak zorundaydık. Bununla ne kastetmek istediğimi açıklamama izin verin. Başta da bahsettiğim gibi, dışarıda bir şeyler var. herhangi bir insanın olabileceğinden daha kötü, çok daha güçlü şeyler.

Bir tür olarak kendimizi besin zincirinin tepesinde olarak düşünmeyi severiz. Şimdi bu hayvanlar alemi söz konusu olduğunda doğru olabilir, ama paranormal alem söz konusu olunca kesinlikle değil. İnsanlar gezegene ve içindeki canlılara büyük miktarda zarar verir. Bu şekilde benzersiz bir yaratık türüyüz. Ayıların dünyayı zehirlediğini ve kitle imha silahları yaptığını göremezsiniz. Biz istisnayız. Ancak, biz insanlardan çok daha kötü şeyler var. Çoğumuzun anlamaya bile başlayamadığı şeyler.

  İblisler, hayaletler, melekler... liste böyle uzayıp gidiyor. Bu yaratıklar gerçekten var, inan ya da inanma. Senin ve benim gibi yeryüzünde yürüyorlar. Bazıları diğerlerinden daha tehlikeli ve uğursuz, ve bazıları varlığımız için büyük tehdit oluşturuyor. Ben ve Chris (kardeşim) burada devreye giriyoruz. Çoğu insanın hayatı boyunca göremeyeceğinden daha çok şey gördük.

iblislerin çılgınca gülerken masum çocukların uzuvlarını parçaladıklarını gördük. Hayaletler, iblisler, kurt adamlar, wendigo'larla uğraştık, adını siz koyun. Yani ‘biraz’ tecrübemiz olduğunu söylemek cidden yetersiz olur. Ama hiçbiri bizi dün karşılaştığımız şeye hazırlamaya yetmedi

o gün de diğer günler gibi başladı. Ben ve chris yeni uyanmıştık. Saat sabah 06.34 dü. Daha fazla iş yapabilmek için güne erken başlamaya karar vermiştik. Sıkışık mutfağımıza yürüdüm ve kendime bir fincan kahve koydum. Chris bilgisayarına baktı ve ‘’ günaydın, gel de şunu bi kontrol et.’’ dedi. Yemek masasına doğru ilerledim ve oturdum. Chris, bir çiftçinin tüm hayvanlarının kaybolduğunu bildirdiğini açıkladı. ‘’ tuhaf, değil mi?’’ dedi Chris kupasından bir yudum alırken. İtiraf etmeliyim ki en hafif tabirle garipti. Yüzlerce hayvanın hiçbir iz bırakmadan aniden ortadan kaybolması oldukça sıra dışı bir durum. "Eh, kesinlikle bizim tarzımıza benziyor." Dedim. Chris dizüstü bilgisayarı kapattı ve heyecanla sandalyesinden atladı. "Görünüşe göre Idaho'ya gidiyoruz!" dedi, sesinde heyecan vardı. Tüm eşyalarımızı topladık ve yola çıktık.


Hızlı geçen birkaç saatin ardından nihayet hedefimiz olan yere ulaşmıştık. En yakın otele gidip yerleştik. ‘’ burası bok gibi pis’’ diye bağırdı Chris. Odaya baktığımda halıda, plastik ambalajlarda ve diğer pisliklerde birden fazla leke olduğunu fark ettim. "Evet, 5 yıldızlı bir otel değil ama idare eder." Chris eski televizyonu açtı ve yatağına uzandı. Dişlerimi fırçaladım ve ben de uzandım, neredeyse anında uykuya daldım.

ertesi sabah erkenden kalktık ve hemen işe koyulduk. Bu tarz olayların gerçekleştiği yerlere gitmeden önce, neyle karşılaşacağımıza dair birkaç fikir sahibi olmak için daha fazla araştırmamız gerekiyordu. Gerçekten neyle uğraştığımız hakkında çok az fikrimiz vardı. “Belki de bir deri yürüyüşçüydü. Kurbanlarına dair çok az kanıt bıraktıkları biliniyor.” dedim. "Bir deri yürüyüşçü tüm bu hayvanları kendi başına nasıl öldürür?" diye sordu. Haklıydı. Tek bir deri yürüyüşçünün tüm bunları yapmasına imkan yoktu ve onlardan büyük bir grubun olması da pek olası değil. Ayrıca, ‘deri yürüyüşçüler’ insan etini tercih ediyor ve çiftlik sahipleri de zarar görmedi.

  chris ve ben araştırmaya devam ettik ama bütün bunlara gerçek bir cevap bulamadık. Demek istediğim, bunun paranormal olmaması mümkün mü? Evet. Bu mümkün ama neden biri böyle bir şey uydursun ki? Devam etmeye ve çiftçilerle görüşmeye karar vermeden önce yaklaşık 3 saat boyunca birlikte üzerine düşündük ve fikirlerimizi tartıştık. İlk gittiğimiz çiftlik arabayla gidildiğinde otelden sadece 30 dakika uzaklıktaydı. Vardığımızda, çiftlik sahibi olduğunu tahmin ettiğimiz birinin tarlanın ortasında diz çökmüş olduğunu fark ettik.Hem ben hem de Chris onu telaşlandırmamaya dikkat ederek temkinli bir şekilde ona yaklaştık. "Merhaba efendim, benim adım Zack, bu da kardeşim Chris. Tüm hayvanlarınızın ortadan kaybolması durumu için buradayız.” yaşlı adam bize baktı. Altmışlarının ortasında olmalıydı. Yüzü kırışıklıklarla kaplanmıştı. "Araştırılacak ne var? Ben zaten polise ifade verdim. Bir çeşit dedektif falan mısınız?” Orada olduğumuz için pek heyecanlı görünmüyordu, ama yine de bu şeyler hakkında konuştuğumuz insanların hiçbiri öyle görünmüyordu.

 ‘’ öyle de diyebilirsiniz’’ dedi chris, devam etmeden önce bana bir bakış attı. ‘’ biz sadece bunu yapan kişi ya da şeyle baş etmenize yardım etmek istiyoruz.’’ Adam dizlerinin üstünden kalktı ve tulumundaki tozları sildi, tavrı belirgin şekilde daha az tartışmacı hale gelmişti. "Bana inanmayacaksın. Polisler de inanmadı." diye açıkladı. "Pekala biz polis değiliz. Bu olayın gerçekleştiği gece görmüş veya duymuş olabileceğiniz her şeyi bize anlatın.” dedim gülümseyerek ve gözlerine bakarak. ‘’uzun hikaye. Yaklaşık iki hafta önceydi. Yatağa gitmek için hazırlanıyordum ve gecelik çiftlik konrtolümü henüz bitirmiştim. Sorunsuz şekilde uykuya daldım. Normalde bir saatten önce uykuya dalamazdım...’’ fark edilebilir bir rahatsızlıkla durakladı. "Perdelerimden sızan parlak bir ışıkla uyandım. Yavaşça oturdum sonra ön kapıya doğru ilerledim. Kapının arkasından bakınca devasa, parlayan beyaz bir ışık topu gördüm.” sesi şimdi titriyordu, sanki bir şeylerin ortaya çıkmasını bekliyormuş gibi etrafa bakınıyordu. Chris yaşlı adamı sakinleştirmek için ellerini adamın omzuna koydu. ‘’ peki sonra ne oldu? Parlayan beyaz ışık topunu gördükten sonra?’’ dedim son derece meraklı şekilde.

 Bizi bu olayı yaşadığı yere götürüp anlatmaya devam etti."İlk başta ışık topu havada yükseldi, belki yerden 10 fit yükseğe. Onu ilk gördüğümde, bir dinginlik duygusu hissettim ve içimi ezici bir sevinç kapladı. ışığın büyüsüne kapıldım. Gözlerimi ondan alamadım. bu şey başka dünyeviydi. Ama sonra, birdenbire, bu neşe ve merak hızla mutlak bir dehşete dönüştü.” etrafa bakınırken gözleri gözyaşlarıyla dolmaya başlamıştı. "Birdenbire neden dehşete düştüğümü tam olarak açıklayamam. Ama sana şunu söyleyeceğim, hayatımda en çok korktuğum şey buydu. Korkum zirveye ulaşır ulaşmaz ışık topu o kadar parlak parladı ki hiçbir şey göremedim. tiz bir çınlama her yönden gelmeye başladı ve acı içinde yere düşmeme neden oldu.” Chris yüzünde endişeli bir ifadeyle bana baktı. Şahsen ben hayrete düşmüştüm. Bunca yıldır hiç böyle bir şey duymamıştım. "Sabah çiftlik yolunun ortasında uyandım. Hayvanlara bakmaya gittiğimde, hepsi gitmişti. Sanki bir anda gözden kaybolmuşlar gibi." dedi.

 Chris ve ben bize zaman ayırdığı için yaşlı adama teşekkür ettik, ve ayrıldık. Bunlardan ne çıkaracağımızdan emin değildik, zihinlerimiz tüm bunlara bir cevap bulmak için çabalıyordu. Otele döner dönmez hemen araştırmaya başladık. Hiçbir şey bulamadan saatlerimizi araştırmaya harcamış olmalıydık. ‘’ bu hiçbir şey ifade etmiyor. ‘’ dedi Chris şaşkınlık dolu sesiyle. "Yani, kelimenin tam anlamıyla hiç böyle bir şey görmedik. Kahretsin, hiç böyle bir şey duymadık. Bundan ne çıkarmamız gerekiyor?" Biraz daha düşündüm, en iyi hamlenin bölgede bir gözetleme yapmak olacağına karar verdim. O gecenin ilerleyen saatlerinde çiftliğe gittik ve karşıdaki bir hendeğe park ettik. Bize yardımcı olması için çeşitli eşyalar/araçlar getirmiştik. Bütün gece olaysız geçti. En kötü, tarlalarda dolaşan bazı çakallar oluyordu. Ancak bu bizi yıldırmadı. Yüzlerce riske girdik ve genellikle böyle oluyordu. Kahretsin, iki hayaletin musallat olduğu bir evi hiçbir şey görmeden gözetlemek için bir hafta harcamıştık. Bu iş bazen aşırı sabır gerektirirdi. Neyse ki hem ben hem de Chris çok sabırlı insanlarız. Eh.. çoğu zaman.

 Ertesi gün farklı bir yaklaşımla gitmeye karar verdik. Çiftçiye haber vermeden mülkün çevresine gece görüşlü kameralar kurduk. Bu, birden çok açıdan daha iyi bir görünüm elde etmemizi sağlardı. Kameralarda bir şeyler yakalayabileceğimizi umuyorduk. Geriye dönüp baktığımda tüm bunların bir aldatmaca olmasını dilerdim. İkinci gecemize yaklaşık 3 saat kala bir şey fark ettik. "Chris şu boku görüyor musun?" dedim sesimdeki endişeyi gizlemeye çalışarak. "Oh evet. Bu ne lan?." İkimiz de şaşkınlık ve korku içinde önümüzde olan şeye baktık. Havada rahat bir otuz fit olmalıydı. Parlayan beyaz küre, biz inanamayarak izlerken yavaşça yere doğru yol aldı. Çiftçi daha önce bir sakinlik ve sevinç hissettiğini söylemişti. Ama hissettiğim şey bu değildi. Terör hissettim. Chris'e baktığımda, onun da aynı şeyi hissettiğini görebiliyordum. Yüzünün her yerinde korku vardı. Onu suçlayamam, muhtemelen ben de aynı görünüyordum.

 Gözümüzün önünde gerçekleşen bu dünya dışı olayı izlemeye devam ettik. Yere ulaşması yaklaşık bir dakika sürdü. Bu şey orada kaldı. Bir dakikadan fazla hareket etmedi. Yaşadığım şoktan kurtulup Chris'i salladım. Başını bana doğru eğdi ve bana bir selam verdi. İkimiz de arabadan indik ve dikkatli bir şekilde küreye doğru yol aldık. Ölüm meleğim ne olur ne olmaz diye sağ elimdeydi. Yaklaşık 4 metre ötede durduk. Işık dayanılmaz derecede parlaktı. Orada öylece durup onu izliyorduk, ne yapacağımızdan veya ne söyleyeceğimizden emin değildik. Bir iki dakikalık sessizlikten sonra bir şey söylemeye karar verdim. "m-merhaba..?" Başka ne diyeceğimi bilemeden mırıldandım. Işık birdenbire insan şekline dönüştü. Işık yavaş yavaş azalmaya başladı. Biz farkına varmadan, normal görünümlü bir adamla karşı karşıya kaldık. Yirmili yaşlarının başında görünüyordu. Kısa kahverengi saçlı, kahverengi gözlü ve tamamen beyaz bir takım elbise giyiyordu.

Yüzünde bir sırıtışla bize baktı, gözleri beyaz beyaz parlıyordu. "Pekala, ikiniz sadece bakacak mısınız?" Dedi alaycı bir ses tonuyla. Ben ve Chris birbirimize baktık. Melek bıçağımı daha sıkı kavradım, gerekirse bu şeyle savaşmaya hazırlandım. "Sen tam olarak nesin? Bu çiftçiden ne istiyorsun?” diye bağırdım, mimiksiz suratımı korumaya çalıştım ama başaramadım. Chris sorularımı destekleyerek başını salladı. Sözünü kesmeden önce "Dinle Zack" diye başladı. "Adımı nereden biliyorsun?" Hiç bahsetmediğim düşünülürse bu adil bir soruydu. "Herkesin adını biliyorum. Kahretsin, dünyadaki herkes hakkında her şeyi biliyorum. Seni ben yarattım, sadece seni değil. Herkesi ve her şeyi ben yarattım.” Kendini beğenmiş bir sesle açıkladı. Söylediği şey önce beynime oturmadı. Demek istediğim, kesinlikle ciddi olamazdı. Bu şey her ne ise, hayal ürünü olmalıydı. Chris konuştu, "Bu saçmalığa gerçekten inanmamızı mı bekliyorsun?" "Şey" ifadesinden rahatsız görünüyordu. "Sizin insanların aptal olduğunu biliyordum ama bu yeni bir seviye. Söyle bana, hiç benim gibi bir şey gördün mü?” Kabul ediyorum, haklı olduğu bir nokta vardı. Ama bu beni tam olarak ikna etmedi.

  Bu noktada sabrımız tükeniyordu. "Tamam, sadece Tanrı'nın yapabileceği bir şey yap." Chris yarı düşünceli bir şekilde söyledi. Takım elbiseli şey ona uğursuz bir sırıtışla baktı."Tamam, tabi. Bu konuşmayı hızlandıracaksa neden olmasın.” Parmaklarını şıklattı ve sonra hepimizin beyaz bir odada olduğumuzu anladık. Hem ben hem de Chris şaşırmıştık. tamamen şoktaydım. Uzun zamandır canavarları avlıyorduk ve bu, şey, daha önce hiç böyle bir şey görmemiştik. "siktir." dedi Chris hevesli bir sesle. “O adam olmaktan nefret ediyorum ama hadi diline dikkat et” dedi Tanrı ona bir bakış atarak. "Ah kahretsin özür dilerim öyle demek istemedim." dedi chris. Chris'in davranış şekli bana tuhaf gelmişti. Daha önce birine karşı bu kadar uysal davrandığını görmemiştim. "Tamam.. şimdi bunu aradan çıkardığımıza göre. Çiftçiden ne istiyorsun? Sen tanrısın, Tanrı neden tek bir çiftçiyi umursar ki?” dedim gerçekten merak ederek. "Karmaşık. Ama bunu insan beyinlerinizin anlayabileceği şekilde açıklamaya çalışacağım. Onunla uğraşmak için hayvanlarını elinden aldım. Ona bilerek gerçek halimi gösterdim. Bakın, geçenlerde siz insanların açgözlü olduğunuz sonucuna vardım. Şimdi bunu uzun zamandır biliyorum. Ama son yüz yılda hepiniz daha kötü oldunuz." Tanrı açıkladı, bunu yaparken ileri geri yürüyordu. "Görülmeden ne kadar yaşadım biliyor musun? Elbette insanlar beni tanıdıklarını sanıyorlar ama tanımıyorlar. Tam olarak değil. Bu hayal kırıklığı yaratan bir gerçek."

  ne diyeceğimizi bilemiyorduk. Tanrı'nın bu şekilde konuştuğunu duymak en hafif tabirle hastalıklı bir şeydi. Sadece gerçekmiş gibi hissetmiyordu. "Bununla neyi amaçladığımı anlıyor musun? Bu çiftçi, uğraştığım tek insan değil. İnsanların sorunlarını bana yüklemelerinden bıktım. Yardım için bana bakıyor. Sanki onlara borçluymuşum gibi. Hiçbirinize bir şey borçlu değilim. Bu evreni ben yarattım, hayatınıza bir amaç verdim ama yine de bu yeterli değildi. Bir gün bir şeyler yapmam gerektiğine karar verdim. Sadece hayatlarında benden yardım isteyenlere. Her birinden nefret etmeye başladım. Bu yüzden onlarla dalga geçtim. Ne isterlerse, tam tersini alacaklardı. Hayatlarını olduğundan 10 kat daha kötü hale getirdim.” Bu noktada Chris'in ağzı inanamayarak açıldı. Beynim olan biten hiçbir şeyi algılayamıyordu. Bu yüzden devam etmesine izin verdim. "Sorunuza cevap vermek gerekirse, bunu yapıyorum çünkü insanlığın bencilliğinden bıktım. Başka bir şey yok."

  Tanrı bir cevap beklercesine gözlerimin içine baktı. Açıkçası ne diyeceğimi bilemedim. Chris'e baktığımda, onun da aynı durumda olduğunu söyleyebilirim. Bunların hepsi kabul edilecek çok şey demekti. Çoğunlukla aslında Tanrı ile konuşuyor olmamızdan dolayıydı. Beni yanlış anlama, bu karşılaşmadan önce tanrının var olduğunu biliyorduk. Ama bu kuşkusuz kanıttı. "Yani burada işimiz bitti mi?" Tanrı, sanki bu onu sıkıyormuş gibi dedi. "Ben çok meşgul bir adamım ve ikinizle bütün gece konuşacak vaktim yok." Ben ve Chris birbirimize baktık. "Şuan ciddi misin? Tüm bunları kendi yaratılışın hakkında nasıl söylersin?” Dedim, öfkem hızla artıyordu. Chris bana "yapma" der gibi baktı. Ama kendime yardım edemedim. Nasıl bir Tanrı bunu insanlara yapar? Ona inanan ve ona tapan insanlara. Bu sadece yanlış.

  Tanrı bana baktı. Tüm bu süre boyunca yüzünde duran gülümsemesi şimdi soluyordu. "Zack dinle. anlamanı beklemiyorum. Sen insansın, duygularının yaptığın ve söylediğin her şeyin önüne geçmesine izin veriyorsun. Ama bu sana kendi yaratıcını sorgulama hakkını vermez. Beni sınama." dedi. “Sana yarattıklarını karıştırma hakkını ne veriyor? Sırf senden yardım istedikleri için mi? Bunun seni ne yaptığını biliyorsun değil mi? Bir pislik. Sen kinci, bencil bir hıyardan başka bir şey değilsin." Açıkça söyledim, yüzüm öfkeden yanmaya başlamıştı. Chris az önce söylediğim şeyle dehşete düşmüş bir şekilde bana baktı. Çok geç olana kadar ne olduğunu algılayamadım. Bundan sonra olanlar hakkında bir şey yapabileceğimden değil. Tanrı kaşlarını çattı, damarları beyazlaşmaya başladı. O noktada tüm zamanların en büyük batırışını yaptığımı biliyordum. "Benimle bu şekilde konuşamazsın!" Duyduğum en yüksek, en derin sesle bağırdı. Bulunduğumuz oda sallanmaya ve yavaş yavaş bir zil sesi gelmeye başladı. "Sizin sorununuz bu millet! Ne zaman duracağını bilmiyorsunuz. Anlamadığınız hiçbir şeye saygı duymazsınız! Pekala, şunu anlayın.’’ Kolunu Chris'e doğru kaldırdı ve dokunmadan onu havaya kaldırdı. Tanrı kardeşimin kemiklerini yavaş ve dayanılmaz şekilde kırarken dehşet içinde donup kaldım. Chris, kaburgaları kırılana ve ciğerlerini patlatana kadar acı içinde çığlık attı. Bu noktada bayılmak üzereymiş gibi görünüyordu. "Yerini bilmediğin zaman böyle oluyor Zack. Sevdiğin insanları kaybedersin." Tanrı Chris'in boynunu kırdı ve yere düştü. Her şey çok hızlı oldu. Tepki verecek zamanım yoktu. şoktaydım. Benim hatamdı. "Merak etme Zack, zamanın geldiğinde onu cehennemde göreceksin. Ama şimdilik, kardeşinin ölümüyle yaşamak zorundasın." Tanrı parmağını şıklatarak beni çiftçinin yoluna geri gönderdi.

Sonunda güneş doğmaya başladı. Işık hüzmeleri tarlaların üzerinde yavaşça ilerliyordu. Az önce olan her şeyi anlamaya çalışarak saatlerce orada oturmuş olmalıym. Ne düşüneceğimi bilmiyordum. Az önce öz kardeşimin önümde ölmesini izlemiştim. Hızlı bir şekilde de değil. Acı çekti. Tanrı, Chris'in acı çekmesini, karşılığında benim de acı çekmemi istedi. Kardeşimi öldürttüğümü bilerek hayatımı yaşamamı istiyor. Veda etme fırsatım bile olmadı. Aklımdaki tek şey kardeşimin yüzündeki ifadeydi. Ne kadar uğraşsam da hafızamı silemiyorum. Sonunda arabaya bindim ve otele sürdüm. Şu an neredeyim. Görüyorsunuz, bu sadece olan her şeyin bir tekrarı değil. Bu benim intihar notum. Bu suçluluk duygusuyla yaşayamam. Sadece bu da değil, Tanrı'nın istediğini elde etmesini istemiyorum. Belki de kendimden geçmemi istiyordu. Ama gerçekten o kadar da umurumda değil. Tek umursadığım şey kardeşimle birlikte olmak. İşte bu kadar. Tanrı'ya ne için dua ettiğinize dikkat edin, yoksa sıradaki siz olabilirsiniz.