31 Mart 2021 Çarşamba

The M Show Fan Club

 9 yaşındayken çok sevdiğim bir televizyon programı vardı. Hayvan kıyafetleri giyen insan oyuncularının rol aldığı; eğlenceli-eğitici kesitleri vardı. Adını vermek istemiyorum, çünkü gerçekten çok iyi bir programdı ve bu hikayede, suç programa ait değil. Sadece ''M Show'' olarak bahsedeceğim.

M Show yıllardır devam ediyordu ve kendimi bildim bileli izliyordum.

Okuldan hemen sonra ablam Scarlett ve hemen yanımızda yaşayan en yakın arkadaşım Brandi ile daima otururduk. Bu bizim ayinimizdi, her gün üçümüz birlikte -tatlılarla, eğer annelerimiz izin veriyorsa. Yoksa elma veya üzümle- oturur, ve reklam aralarındayken; hayatımızla ilgili önemli sorunlar hakkında konuşup, dedikodu yapardık.

Sonra - sıcak bir yaz günü olduğunu hatırlıyorum - Scarlett gençlik dergilerinin birinde ödüllü bir yarışma buldu. Programımız hakkında sorular soruyordu, ve ilk ödül evebeynlerinizle birlikte Disney World'e bir yolculuktu. Daha da iyisi, doğru cevapları gönderen kişi ''M Show Club''ın bir üyesi olmaya hak kazanıyordu, programımız için bir hayran kulübüydü bu. 

Aynı gün, M Show'u izledikten sonra, üçümüz koltukta testi cevaplamak için bir araya gelmiştik. Sorular gerçekten çok zordu. Programın eski bölümleri hakkında detaylar soruluyordu. Scarlett, Brandi ve ben olmadan asla bütün soruları cevaplayamazdık. Scarlett zarflar ve pullar için annelerimize yalvardı ve üç zarfın her birini de içinde adımızın, iletişim bilgilerimizin ve soruların cevaplarının yazdığı kağıtlarla doldurdu. Hatta bizi cevaplarımızı biraz değiştirmemiz konusunda uyardı, böylece hile yaptığımız anlaşılmayacaktı. 

Mektuplarımızı göndermiştik, ve her gün posta kutusuna koşup M Show Kulübü rozetlerimizi kontrol etmeye giderdik. İlk kar düşmeye başladığında, kutuyu kontrol etmeyi bırakmıştık.

Brandi program hakkında hala tutku doluydu ve her gün izliyordu. Fakat Scarlett ve ben ilgimizi yitirmiştik. Scarlett izlemeyi bıraktığında, ben de bırakmaya başladım. Brandi hala bize geliyordu, fakat tek izleyen oydu. Scarlett'in eski gençlik dergilerini okurken, ben de yanına oturuyordum.

İlk baharın başlarıydı. Bahçemizde laleler olduğunu ve annemin; mutfak masasını süslemek için kopardığım iki tanesi yüzünden beni azarladığını hatırlıyorum. Fakat nutuktan hemen sonra; bana üzerinde adım yazan, küçük, kare bir mektup uzattı. Arkasında ''M Show Hayran Kulübüne Hoşgeldiniz.'' yazıyordu.

Zarfın içinde pek bir şey yoktu – sadece beni kulübe karşılayan kısa bir broşür vardı. Ayrıca üzerinde ismim, programın büyük bir logosu ve siyah harflerle ''The M Show Hayran Kulübü,'' ve aşağısında, büyük siyah harflerle ''Üye'' yazan bir kimlik kartı.

Brandi de kendi zarfını aynı gün almıştı. Mutlulukla parıldıyordu. Scarlett başta biraz kıskandı, fakat iki gün sonra o da kendi zarfını almıştı. O günden sonra, her cuma, her birimiz programla ilgili fotoğraflar, kısa hikayeler ve karakterlerin hikayeleriyle ilgili bilgi veren broşürler alırdık. Bazen de broşürler kulüp üyelerine programı tanıtır ve üyelere ''M Show Turu''nu beklemeleri gerektiğini söylerdi.

Her şekilde, işe yaramıştı: Programa yeniden bağlanmıştık. Sanırım o günden sonra her zaman üyelik kartımı çantamda gururla taşıdım, tek bir bölümü bile kaçırmadım. Sonrasında, Temmuzun ortalarında, hepimiz iki broşür aldık. İlki içinde bilgiler ve fotoğraflar olan, her zamankindendi. İkincisiyse bir reklamdı.

''Tur otobüsü kasabanızda – 'Elit Üye'ye dönüşme şansını yakalayın!''

Otobüs şehre bir sonraki pazar günü geliyordu. Hepimizin gitmek için izni vardı. Heyecanlı olmanın da ötesindeydik.

Broşürde pek bilgi verilmiyordu ve bu evde bilgisayarımız olmadan önceydi. Tur otobüsü 13:00 civarında şehre varıyordu ve şovun ana karakterleri de herkesi karşılamak ve bizimle oyunlar oynamak için orada olacaktı. En az dört oyuna katılanlar "Elit Üye" durumuna yükseltilecek ve yeni, altın bir üyelik kartı alacaktı.

''The M Show Turu''nu beklediğim o 9 gün, hayatımın en uzun geçen zamanlarından biriydi. Brandi, Scarlett ve ben her günümüzü nasıl karakterlerin her biriyle fotoğraf çektireceğimizi ve oyun oynayacağımızı planlayarak geçiriyorduk. Hatta gizliden gizliye, Scarlett'i program hakkındaki bilgimizi test edecek olan ''bilgelik oyunu''nda yenmeyi bile hayal ediyordum.

Cumartesi günü, Scarlett arkadaşlarının birinin evindeki bir doğum günü-pijama partisine gitmişti. Ailesinin de Scarlett'i Pazar günü saat 12'de getirmesi gerekiyordu. Saat 12:30 civarında, Brandi koşarak bize geldi. Arka kapıyı çaldı, her zaman yaptığı gibi, ben de onu içeri aldım. Brandi çok heyecanlıydı; annesi hiçbir şeyi kaçırmamamız için üçümüzü de erkenden bırakmaya gönüllü olmuştu bile.

Annem Scarlett'in arkadaşının evini aradı. Fakat telefonu açmadılar. Scarlett'in yakında evde olacağını söyledi – zamanında gitmek için yeterince erken bir zamanda.

Saat 12:45'de Brandi'nin annesi bizi almaya geldi. Gitmemiz gerektiğini, böylece sıranın çok uzun olmayacağını söyledi. Annem Scarlett'i beklememiz gerektiğini söyledi, fakat Brandi kıyameti koparmıştı; eğer geç gidersek bütün karakterlere sarılamayacağımızdan korkuyordu.

Brandi'nin annesi ayrılmaya karar verdi. Ben de onlara katılmak istedim – ama annem Scarlett ve beni birlikte bırakacağını söyledi. Scarlett'in geç kalması yüzünden cezalandırılıyormuş gibi hissettim. Yalvardım. Ağladım.

Hiçbiri işe yaramadı; Brandi tek başına gitmişti.

Arkadaşının evebeynleri Scarlett'i 13:40'ta bıraktı. Ona çok sinirlenmiştim, fakat annem olay çıkarırsam hiçbir şekilde gitmeyeceğimizi söyledi. Onu affetmek zorunda kaldım.

Yirmi dakika kadar sonrasında, tarif edilene göre otobüsün park edilmiş olması gereken yer olan, büyük park alanına ulaşmıştık. Kalabalığı uzak bir mesafeden gördük, arabayı park ettik ve yürüdük.

Anneme programın karakterlerinin nerede olduğunu sordum; kalabalığın arkasında olduklarını söyledi. Herkes ''The M Show Turu'' broşürlerini tutuyordu, fakat görünüşe göre kalabalığın çoğu ailelerden oluşuyordu. Otoparkın kenarında yarım daire şeklinde duruyorlardı. Bazıları endişeli görünüyordu, ama bir çoğu gülüyor ve sohbet ediyordu.

Annem, yarım dairenin diğer ucunda Brandi'nin annesini gördü; ona doğru yürüdük. Brandi'nin annesi endişeli olanlardan biriydi. 

"The M Show" daki hayvan figürleriyle birlikte otobüsün de orada olduğunu söyledi. “The M Show” logolu büyük bir otobüs gelmiş ve şeker dağıtmıştı. Hayvan figürlerinden biri; ebeveynlere, şehrin dışında, dizinin karakterleriyle kendi kısa filmimizi yapabileceğimiz bir set inşa ettiklerini açıklamıştı. Herkesi oraya götüreceklerini söylemişlerdi.

Önce çocukları almışlardı. Hepsi o kadar heyecanlıydı ki çok az ebeveyn itiraz etmişti. Yine de, üç veya dört ebeveyn endişeli olanları sakinleştirmişti. Bir sonraki otobüsün herkesi sete götürebilmek için birkaç dakika içinde orada olması gerekiyodu.

Bunu duyduğumda, daha önce hiç olmadığım kadar heyecanlanmıştım. Otobüse ilk ben binebilmek için, etrafa bakmak adına sokağa koştum. Scarlett beni takip etti.

Brandi'nin annesi benimkiyle konuşurken endişeli ifadeyi görmedim.

Polisin neden bir saat bile geçmeden geldiğini anlamadım.

Pazartesi günki ''The M Show'' bölümünde karakterlerden biri sahneye çıktı ve bize evebeynlerimizi programı izlemeleri için çağırmamızı söyledi. Annemiz çoktan ben ve Scarlett ile oturmaktaydı.

Karakter; ''The M Show''un bir hayran kulübü olmadığını açıkladı.

O hafta Brandi'nin ailesi çok ağladı. Brandi'nin iyi olduğundan hala emindim, çok eğlendiği için geri dönmek istemediğini düşünüyordum.

Çok eğlenmiş olmalıydı ki; asla geri dönmedi.

O cuma, küçük paket ulaştığında, Brandi'nin annesi çok daha fazla ağladı. İçinde Brandi için yeni bir “The M Show Fan Club” üyelik kartı vardı. Altın rengindeydi ve büyük, kalın harflerle “Elit Üye” yazıyordu.

Pakedin içinde ayrıca bir video kasedi de vardı. Yalnızca bir dakika uzunluğundaydı; Brandi'nin ''The M Show'' setinde olduğu bir dakika.

O pazar sabahı bize geldiğinde giydiği elbiseyi giyiyordu. 

Kayıtta, Brandi gülümsüyordu; Büyük bir hayvan kostümü giyen bir oyuncu, sessizce yanında duruyordu.

''Merhaba anne, burayı gerçekten çok sevdim,'' dedi Brandi. ''Burada olmanı gerçekten çok isterdim.''

Sonra güldü. ''Diğerleri geç kaldığı için üzgünüm. Eminim onlar da severdi.''


26 Mart 2021 Cuma

My Experience Using Slasher

 Korkuyu kesinlikle çok severim. Küçüklükten itibaren; tek isteği korku filmi izlemek olan, tuhaf bir çocuk oldum.

Bana göre adrenalinin kanımda dolaşması heyecan vericiydi. 

Ve bu filmleri kaçar kez izlersem izleyeyim; yine de, ne zaman bir canavar belirse veya beklenmedik bir şey olsa yerimden zıplardım.

Ergenlik yıllarımda ise biraz daha takıntılıydım. Cadılar Bayramı'nda ikonik film canavarları gibi giyinir, aşırıya kaçan lanetli evlerde gezerdim. 

Gerçekten çok tuhaf davranışlara meyilli olduğumu farkeden arkadaşlarımsa benden uzaklaşırdı. Fazla kan ve vahşet beni etkilemezdi. Nasılsa kurguydu.

Büyüdükçe, çocukluğumun bu olayını daha çok özledim. Benimle aynı zevklere sahip insanlarla iletişim kurabildiğimi hissetmiyordum. 

Ve dürüst olmak gerekirse uzun bir süre böyle devam etti.

Sonrasında, bir gün Reddit'te dolaşırken -her gün yatağa gitmeden önce yaptığım gibi- Slasher denilen bir sosyal ağ sitesi reklamına denk geldim.

Korkutucu tahtalarla karıştırılmış ismin koyu kan kırmızısı rengi; ve tipik korku hissiyatı veren diğer unsurlar bana bunun neyle ilgili olduğunu kesin bir şekilde belirtiyordu.

Topluluğun bir üyesi gibi hissetmek isteyen, korku hayranları için bir yer.

Anında katıldım. Profilimi oluşturdum, etraftaki insanları bulmaya çalışmak; aynı zamanda bu uygulamanın özelliklerinden biriydi. Şaşırtmayıcı bir şekilde, etrafta pek kimse yoktu.

Daha sonrasında önerilenlerimi kontrol ettim. Uygulamanın insanları nasıl seçtiğinden pek emin değildim, büyük ihtimalle karmaşık bir algoritması vardı.

Ama bir çoğu yaptığım şeylerden hoşlanıyor gibi görünüyordu. Korku filmleri, Dean Koontz romanları ve elbette ''The Walking Dead''. 

Birkaç kişiye arkadaşlık isteği gönderip uyumaya karar verdim.

Bir sonraki gün, diğer korku hayranları tarafından arkadaşlık isteğimin kabul edilmesi beni şaşırtmıştı. Üstelik birkaç mesaj da gelmişti. 

''Hey, benim gibi başka korku bağımlılarıyla tanışmak güzel! Görüşmek üzere''

''En sevdiğin korku filmi nedir? Bana bir link atıver!''

Sonrasında kaçınılmaz olarak; bazılarının sadece reklam, veya yaklaşan küçük, bağımsız bir film için zavallı bir etkinlik pazarlaması olduğunu farketmeye başladım.

Beni yanlış anlamayın, Yaratıcı satış fikirlerini sonuna kadar destekliyorum. İstekleri aldığımda takip edebildiğim kadarını takip ettim. Fakat, nakit sıkıntısı da çekiyordum.

Yeni kitaplar, filmler, ve diğer hatıralık korku eşyaları bütçeme pek de uygun değildi.

Bu yüzden genel olarak, kullanıcıya kibarca mesaj gönderir ve ne üzerinde çalıştıklarını görmeyi ne kadar istediğimi, ve gelecekte satın almak için kaydedebileceğimi söylerdim.

Kibar bir hareketti ve hatta fazladan bir adım atıp, eğer yapabiliyorsam farklı bir medyada yaptıkları şeyi desteklemeyi önerirdim.

Bir çoğu bu fikire oldukça sıcak baktı. Bu günlerde sınırlı bir bütçeye sahip olmanın nasıl olduğunu hepimizin anladığını farkettim, bu da uygulamanın başka bir güzel tarafıydı.

Yeni insanlarla tanışmak, korku eşyaları almak için uzun, ve asla bitmek bilmeyen istek listeme yeni ürünler eklemek... Bunda kötü bir şey görmüyordum.

Sonrasında; Emerald olarak tanıtacağım kişiden bir arkadaşlık isteği aldım. Bir çok farklı sebepten dolayı gerçek kullanıcı isimlerini vermek istemiyorum fakat 

inanın eğer verseydim güvenliğinizi tehlikeye atıyor olurdum.

Emerald'ın bir profil fotoğrafı yoktu. Bana bir mesaj gönderdi ve yazdıkları, kısa zamanda yayınlamayı düşündükleri kısa bir hikayeyi okumakla ilgilenip ilgilenmediğimi sordu.

Anında cevap vermedim fakat hikayelerini istek listeme kaydettim, kulağa sanki sokağımın biraz ötesindelermiş gibi geldiğini düşünerek

Sonrasında web sitelerini ziyaret edip etmediğimi sordukları bir mesaj daha aldım.

''Üzgünüm dostum, henüz bakamadım'' diye cevapladım.

Sonrasında olan şey ise; kendilerinden biraz korkmama sebep olan; öfkeyle dolu, aşırı tepkili mesajlar almak oldu. İşte birkaç tanesi:

''Korkuyu desteklemekle çok mu meşgulsün? Neden bu uygulamayı kullanıyorsun ki bile??''

''Neyin var lan senin?! Al gitsin işte. Kanla yazıldı bu!''

''Aynı diğerleri gibisin. Kendini beğenmiş bir şekilde sana herhangibir şey için güvendiğimizi sanıyorsun. Bunu hiçbir yardıma ihtiyacım olmadan yazdım.''

''Bak aşırı tepki verdiğim için üzgünüm. Ama sadece beni dinleyecek ve hikayeyi okuyacak birine ihtiyacım var. Tek sahip olduğum şey bu...''

''Şu lanet mesajlarını cevapla artık!!!''

Tahmin edebileceğiniz gibi, böyle bir davranış biçimiyle başa çıkmaktansa onları engellemeye karar verdim.

Bunun son olduğunu sanıyordum; oysa ki ertesi gün, komik bir karşılaşma daha yaşadık.

Fakat sonraki gün yeni bir hesaptan başka bir istek aldım. Aynı kişi, farklı bir isimle. Mesajlar bu sefer çok daha nefret doluydu.

''Yani sen de mi beni herkes gibi kendinden uzaklaştıracaksın? Seni zavallı şunun bunun evladı, umarım cehennemde çürürsün.''

''Kiminle uğraştığın hakkında hiçbir fikrin yok dostum. Beni görmezden geldiğin için hayatığını sefalete çevireceğim''

''Sadece anlamıyorsun. Bunun korku mu olduğunu sanıyorsun? Sana gerçek korkunun ne olduğunu göstereceğim. Çok yakında kendi hikayene bakıyor olacaksın. Kurgu gerçeğe dönüşecek.''

''Nereye gidersen git, ne yaparsan yap. Seni bulacağım.''

Sonra bir fotoğraf gönderdiler.

Evimin fotoğrafıydı.

Bu sefer onları şikayet edip engelledim. Huzursuz ve paranoyak hissettim, kafam karışmıştı. Nerde yaşadığımı nerden bilebilirlerdi ki bile? Nasıl bulabilirlerdi beni?

Uygulamaya; bana yardım etmesi için ve bu kullanıcının beni asla bulamaması için bir talep gönderdim. Belki hesabımı gizliye almak, onlardan mesaj almamı arkadaşım olmadıkları sürece engelleyebilirdi?

Ama sonrasındaysa aldığım her mesaj, her arkadaşlık isteği benim için sınırdı. Takipçi bu muydu? Sinir bozucu bir durumdu.

En sonunda sadece uygulamayı silmem gerekti. Bu; eminim ki, durumun sonuydu. Artık bana zarar veremezlerdi.

Ama sonraki gün bir paket aldım. Üstünde geri dönüş adresi yazmıyordu ama medyanın kendisiyle ünlü olduğu şu tanıdık, kan kırmızısı rengi vardı.

Beni takip eden bu kişi geliştiriciler için mi çalışıyordu? Ne tür hastalıklı bir oyundu bu?

Oturma odamda açtım; içindeki DVD gibi görünen kapalı bir kutuyu, ve üstünde ''Aptalca bir şey yapmadan önce beni izle'' yazan notu gördüğümde ellerim titriyordu.

Oynatıcıya koydum; ve kameranın, günden güne yaptığım her şeyi çekmiş olduğunu görmek içime oturdu. Kayıttaki nefes sesini, cızırtılı bir sesin takip edişi duyuldu.

''Herhangibir yetkiliyle irtibata geçersen, bu gece ölürsün. Gün batımına kadar, kan ayinini yatıştırmazsan, kurbanım sen olacaksın.''

Bu bir tür şaka olmalıydı değil mi? Gerçek olamazdı.

Sonra bana ne kadar ciddi olduklarını göstermek için, evimin etrafında bir saatten önce çekilmiş bir video gönderdiler. Beni izliyorlardı.

Kendi evimde; bu manyak takipçiden dolayı bir mahkum haline gelmiştim. Issızlığın ortasında hissettim, ne yapacağımdan emin değildim. 911'i aramayı birkaç kez düşündüm.

Sonrasında bir umutsuz, ve belki biraz da karanlık bir düşünce aklıma geldi.

Odama gidip telefonumu kaptım, Slasher'ı yeniden indiriyordum.

Sonrasında, konumları sitede kayıtlı olan bazı ölümcül derecede korku hayranlarına bir mesaj gönderdim.

Sonrasında takipçinin ta kendisine mesaj attım.

''Beni mi istiyorsun? Öyleyse gel de al, s*rtük.''

Mutfak çekmecelerimin birinden bir bıçak kaptım ve kapının ötesini herhangibir zorla giriş belirtisi olup olmadığını görmek için izledim. Kalbim gümbür gümbür atıyordu.

Eğer zamanlamayı yeterince iyi ayarlayabilmişsem, işe yarardı. Bütün ışıkları kapattım ve tamamen hareketsiz kaldım.

Sonraysa, çimlerin üzerinde bir gölge gördüm. Garip, siyah bir kostüm giyen bir adamınkine benziyordu. Bu, saldırgan olmalıydı.

Sonrasında ön bahçemdeki bütün ışıkları açtım, tiz bir çığlık attım.

Tıpkı bir saat gibi, mesaj attığım bütün hayranların zıplayıp korku içinde koştuğunu duydum.

Takipçiyi ezmişlerdi.

Hemen sonrasında polisi aradım ve birkaç detayı açıkladım. Hayranlara Slasher'dan ne gönderdiğime emin olmuştum.

Bildikleri tek şey, o yalnızca yanlış zamanda, yanlış yerde bulunan bir hırsızdı.

Gerçek şuydu ki; adresimi siteye koymuş ve o gece yapılacak olan bir hayalet araştırması için paranormal araştırmacıları davet etmiştim.

Dürüst olması gerekirse, durumun ilerleyişini engelleyebilmek için aklımda bir anda beliren bir dürtüydü bu. İşe yarayacağından bile emin değildim.

Ama işe yaradığı için memnunum. Biliyorum yaptığım şey çılgıncaydı, ve büyük ihtimalle de bir çok yönden yanlıştı ama başka şansım yoktu ki!

Şimdi, çektiğim çileden birkaç gün sonra, uygulamayı nihayet geri yükleyebilir ve geriye bakmak zorunda olmadan hayatıma kaldığı yerden devam edebilirdim.

Ama şaşırtıcı bir sonunun olacağını tahmin etmem gerekirdi. Ne de olsa, korku bu.

Başka bir istek daha aldım. Emerald'dan. Bu sefer; ne yapacağım veya bunu nasıl durduracağım hakkında hiçbir fikrim yok.

''Ölüm kadar sıradan bir şeyin beni durdurabileceğini mi düşündün? Yeniden düşün.''

Uygulamayı siliyorum ve dualara sığınıyorum. Umuyorum ki yeterlidir.


Ç.N.: Uzun ve uğraştırıcıydı, eğer çeviride tamamlanmamış bir kısım görürseniz veya anlamsız bir cümleyle karşılaşırsanız, şimdiden özür dilerim.

20 Mart 2021 Cumartesi

Every Year on My Birthday, I Have to Die

İlk kez 18 Ağustos 2006’da öldüm. Ne hoş bir ölümdü, ne de beklediğim bir şeydi. Hayatımı mahveden şey rastgele gerçekleşen bir şiddet eylemiydi ve ansızın gerçekleşti.

Sadece bir barda, yoğun geçen bir iş gününden sonra birkaç kadeh içip kafa dağıtıyorduk. İçkileri alma sırası bendeydi, bu yüzden barmenin dikkatini çekmeye çalışıyordum.

Birinin bana bir yumruk attığını hissettim. İlk başta, birinin sadece bana vurduğunu sandım; ama daha sonra bir sıcaklık ve gömleğimden aşağıya doğru hızlıca akan kanı hissettim. O zaman bıçaklandığımı anladım.

Hatırladığım kadarıyla öyle pek de acı verici bir şey değildi. Yine de bacaklarım daha fazla direnemedi ve yere yığıldım. Belki de ölüyordum ancak o an pahalı takım elbiselerimi mahvetmiş olmak daha endişe vericiydi.

İşte yaklaşmakta olan ölüm bu kadar komik bir şey. Herkes evrenin kendilerine dayattığı o korkunç sondan kaçabilecek bir istisna olduğunu düşünür.

En azından kan bedenimden çekilirken ben böyle düşünüyordum. Dünyam kararmıştı, ne olduğunu bile anlayamadan ölmüştüm.

Sonrası bir boşluktu. İlk başta karanlıktan biraz daha fazlasıydı; karanlığı uzaktaki tuhaf şekiller ve renkler bozuyordu. Çevreyi yeniden hissetmeye başladıkça acının, kederin ya da ölümün olmadığı bir dünyaya doğru sürükleniyordum. Burada olan tek şey, başka başka yerlere seyahat eden insanlardı. Hepsi benim gibi ölmüş müydü, yoksa daha hiç doğmamışlar mıydı bilmiyordum. Bildiğim tek şey artık korkmadığımdı. Tüm endişelerim, kuruntularım ve korkularım gitmişti.

Uzakta, neredeyse sonsuzlukta bir ışık belirdi. Bu benim gideceğim son istikametti, yaşadığım kısa hayattaki son amacım. Ne yazık ki, pek de uzağa gidemedim.

Kendi yatağımda şaşkına dönmüş bir şekilde uyandım, terden sırılsıklam olmuştum ve deli gibi titriyordum. Elimle refleks olarak bıçaklandığım yerdeki yarayı kapattım; ancak, artık orada bir yara yoktu. Aslına bakarsanız, tek bir çizik bile yoktu.

Hepsi bir rüya olabilir miydi?

Komodinin üzerindeki telefonumun ışığı yandı. ,

Düzinelerce kısa mesaj ve cevapsız çağrı vardı.

Okuduğum ilk mesaj “Dostum, bardayız. Gelmiyor musun?” oldu ve saat 21.43’te gönderilmişti.

İkinci mesaj “Hey, Rick, hangi cehennemdesin?"di. 22.23’te gönderilmişti.

Birkaç çağrı ve bir mesaj daha vardı.

“Sanırım uyuyakaldın, ya da belki de şansın iyiye gidiyordur? Neyse, senin şerefine bir kadeh daha içiyorum. İyi ki doğdun Rick.”

Sonra yirmiden fazla çağrı ve tüylerimi diken diken eden tek bir mesaj aldım.

“Tanrı aşkına, şu lanet telefonunu aç! Danny’e bir şey oldu.”

Hemen geri aradım. Parmaklarım hem beklediğim şeyden dolayı hem de dün geceki anılarımdan dolayı tir tir titriyordu. Ölümüm bir kabustan biraz daha fazlası olsa bile bu gece arkadaşlarımla barda buluşacağımdan emindim.

Telefon üç kez çaldı ve telefonu Jake açtı.

Jack telefonu yorgun ve paniklemiş bir sesle “Rick, sen misin? Hangi cehennemdesin?” diye cevapladı.

Yarı soru sorar yarı da cevap verir şekilde “Ne oldu bilmiyorum. Sanırım uyuyakaldım.” diye cevapladım.

Jake açıklamamı dinlemeden “Danny dün gece bıçaklandı.” diye cevapladı.

“Bıçaklandı mı? Nasıl?”

“Bilmiyorum. Kaçığın biri üzerine yürüyüp onu bıçakladı.”

Şoka girmiştim, neredeyse telefonumu düşürüyordum. Danny aynı yerde, tıpkı benim uğradığım gibi saldırıya uğramıştı. Binlerce düşünce zihnime hücum etti; ancak korku hızlıca asıl sorunum haline geldi.

“O iyi mi?”

“Hala ameliyatta. Eşine haber veriyorlar. İşte eşi geliyor.”

Jake telefonu aşağıya indirdi; ancak tartıştıkları için o boğuk seslerini hala duyabiliyordum. Danny’nin eşinin sesi üzgün geliyordu; ancak ne dediğini tam anlayamadım.

“Jake ?” diye seslendim.

“O, o öldü… Danny öldü.”

Sonraki birkaç dakika zihnim iyice bulanıklaştı. Hepimiz Danny’i çocukluktan beri tanırdık ve şimdi o gitmişti. Katil de bardan çıkamadı. Görünüşe göre başka birine de dalaşınca müşterilerden biri onu vurmuş.

Hala, o gece ölmesi gereken kişinin ben olmam gerektiği hissinden kurtulamamıştım.

Her şeye rağmen zaman ilerlemeye devam etti. Çalışanlarımızdan bazıları Danny’nin ölümünden sonra işten ayrıldılar, umutsuzca hayatlarına devam etmeyi deneyeceklerdi. Onları asla suçlamadım, hem benim de biraz zamana ihtiyacım vardı. Onlara o gece ne yaşadığımı asla anlatmadım, zaten bunun bir faydası da olmazdı.

Bir yıl geçmişti ve ben arkadaşlarımla çok çok nadir konuşmuştum. Danny’nin ölümünden sonra biraz normale dönmeye başlamıştım; ancak bu durum 18 Ağustos 2007’de sona erdi.

Doğum günüm yine geldi çattı ve ben kesinlikle kutlamayı düşünmüyordum. Bunun yerine hastayım deyip işe gitmedim, bir şişe viski aldım ve bütün günü video oyunu oynayarak geçirdim.

Akşama neredeyse şişeyi bitirmiştim. Her ne kadar iri yarı bir adam olsam da alkol beni baya bir etkilemişti. Saat 9 civarı, yatağa doğru gittim, sabaha akşamdan kalma olacağım kesindi.

Gece yarısı kapının zorla açılışını takip eden ayak sesleri ve fısıltıları duyunca uyandım. Alkolden dolayı ayakta duramaz halde ayağa kalkmaya çalıştım. Yataktan kalkınca bir adım atmama kalmadan ayağım kaydı ve yere yapıştım. Evime giren davetsiz misafirlerimin de duyacağı kadar yüksek bir ses çıkmıştı.

Birisi öfkeyle “Evde kimse olmayacak dememiş miydin sen?” dedi.

“Endişelenme, onlarla ben ilgileneceğim.”

Ayak sesleri bana doğru yaklaşıyordu. Kapıyı kilitlemeye çalıştım ancak kapıyı tekmeleyerek açıp beni yere düşürdüler.

İçeri giren maskeli adam elinde bir silah tutuyordu. Silahı bana doğrultup tetiği çekmeden önce sadece tek bir cümle söyledi.

“Sessiz kalmalıydın.”

Ne yazık ki, herif korkunç bir atış yaptı. Başıma nişan almasına rağmen boynumdan vurdu. Orada öylece uzanıp nefes almaya çalışırken çaresizce kendi kanımda boğuluyordum. Uzaklaşamadım, yardım çağıramadım.

Kendi odamda tıpkı geçen seneki gibi kendi doğum günümde ölmüştüm.

Kan bedenimden çekilip o korkunç acı dinince yine öteki dünyaya döndüm. Yine aynı şekilde, karanlığı bozan o tuhaf renkli şekillere doğru yürüdüm. Oradan geçerken o şekillere ve renklere hayran kaldım.

Uzakta, gövdesinden sonsuzluğa doğru uzanan dallar olan bir ağaç gördüm. Her daldan bir insan sarkıyordu, gerçeklerdi; ancak henüz bizim dünyamızda var olmamışlardı. Onları ziyaret etmek istedim, ancak benim gitmem gereken yer başkaydı. Çünkü tıpkı bir önceki seferki gibi, kendi yatağımda hiçbir zarar görmeden uyanmalıydım.

Telefonum çaldığında derin bir korku hissediyordum. Hala tam olarak inanamıyordum; ancak benim yerine bir başkasının öleceğini anlamaya başlamıştım.

“Alo?”

“Rick, ben baban. Annen… Onu… Onu dün gece kaybettik.”

Boğazımda bir yumru oluştu. Bana ne cevap vereceğini biliyordum ama yine de sordum.

“Nasıl oldu?”

“Polis işlerin yolunda gitmediği bir hırsızlık girişimi olduğunu söyledi. Tam olarak bilmiyorum, ben işteydim… Onun yanında olmalıydım.”

Artık konuşmamız canlılığını yitirmişti. Babam aklını yitirmişti ve çok zor anlamlı cümleler kurabiliyordu. Orada olmadığı için kendisini suçluyordu; ama ben gerçeği biliyordum. Suç benimdi.

Önümüzdeki iki ay boyunca babam fena bir depresyona girdi. Onu suçlamıyordum, o sadece hayatının aşkını kaybetmişti. Sırf kendisini toparlamasına yardım etmek için yanına taşındım. Güçlü gözükmeye, ayakta kalmaya çalışıyordu; ancak yıkılmak üzere olduğunu söyleyebilirdim.

"Orada olsaydım.."

"Senin hatan değil baba. Orada olsaydın sen de ölebilirdin."

"Bunu bilemezsin."

Ama biliyordum, çünkü hırsızların ailemin evine gelmemesi gerekiyordu. Onların öldürmesi gereken kişi bendim. Kafamı toplamalıydım, babama gerçeği anlatmalıydım. Ama bunu nasıl yapabilirdim ki?

6 ay geçti, ve bu sır beni yiyip bitirdi. Tüm olanlardan sonra, hala nasıl açıklayacağımı bilmiyordum. Yine de bir gün, bu lanetimi paylaşma zamanının geldiğine karar verdim.

"Baba, konuşabilir miyiz?"

"Tabii. sorun ne?" yüzünde endişeli bir ifadeyle sordu. Beni iyi tanıyordu ve şu an ağır bir yükün altında ezildiğimi anlayabiliyordu.

Ona ilk ölümü anlatarak başladım, en ince detayına kadar. Anlattıklarım tabii ki o gece barda olaya tanık olan insanların anlattığı her şeye uyuyordu, bıçak yarasına kadar. Ona Danny'nin benim yerime öldüğünü, bu yüzden suçlu hissettiğimi söyledim.

Doğal olarak, başta şüpheci yaklaştı. Ama sonra ona anneme olanları anlattım. Detay vermedim, sadece vurulduğum anı anlattım. Kapının kırıldığını ve iki adamın orada olduğunu. Her şey tamamen mektupta yazanlara uyuyordu.

"Özür dilerim baba. Benim hatam. Onu ben öldürdüm."

Sadece sessiz bir şekilde oturdu, ona anlattıklarımı sindirmeye çalışıyordu.

"Senin hatan değildi."

Aklım karışmıştı. Sesinde azıcık bile öfke yoktu, sadece fazlasıyla empati vardı.

"Bunu nasıl söylersin? Ölmek zorunda değildi."

Bu kez konuşmadan önce sözleri hakkında düşündü. "Yanlış bir şey yapmadın Rick. Bu şey sana oldu. Neden geri getirildin, ya da nasıl, bilmiyorum, ama sana yapılan bu şey için suçlu sen değilsin."

"Yani bana inanıyorsun?" sordum.

Başıyla onayladı, sonra bana sarıldı. Aniden, artık dünyada yalnız değildim, olanları bilen biri vardı.

"Ya yine olursa?"

"O zaman beraber üstesinden geliriz."

Sözlerinin arkasında durdu, sıradaki doğum günüm yaklaştığında bile. Bu kez ölüm daha yumuşaktı, sadece duşta kaydım ve düşüp boynumu kırdım. Üçüncü kez dünyadan ayrılmadan önce, aklımdaki son düşünce şuydu, "Ne klişe ama."

Bir kez daha, yatağımda uyandım, Hemen babamı seslendim, hayatta olduğundan emin olmak istemiştim, benim yerimi almasından çok korkmuştum. Koşarak benim yanıma gelerek ne olduğunu sorana kadar nefes bile alamadım.

"Boynumu kırdım... Ama iyiyim, sanırım."

Yerimi kimin aldığını bulmak biraz zamanımı aldı. Ama patronumun öldüğünü duyduğumda, içimde bir şeyler kırıldı, Tanıdığım en nazik adamdı, tam da benim gibi, düşüp boynunu kırmıştı.

Bu bardağı taşıran son damlaydı. Bu boşverebileceğim, öylesine bir tesadüf değildi, bir çeşit önsezi de değildi. Bu sorumlulukla yaşayamayacağıma karar vermiştim. Bunu durdurmalıydım, bu hayatımdan vazgeçmek demek olsa bile.

Eğer kendi kaderimi kontrol altına alabilirsem, ve kendimi doğum günümden önce öldürürsem, belki daha fazla insanı ölmekten kurtarabileceğimi düşündüm.

Öncelikle, babama neden gitmeyi seçtiğimle ilgili uzun bir mektup bıraktım. Onunla karşılıklı yüzleşemezdim, beni ikna etmeye çalışacağını biliyordum, bunu yapmak zorundaydım. Daha fazla insanın benim adıma ölmesine izin veremezdim.

Ne yazık ki, kader dönek bir pislik. Ne kadar denersem deneyeyim, hayatıma son veremedim.

Kendimi asmayı denedim, ama ip koptu. Sonra kendimi vurmayı denedim, ama kurşun sıkıştı. Bu da işe yaramadığında, arabamı bir ağaca doğru sürdüm, ama oradan da bir şekilde sağ çıktım... Her girişimim başarısızlıkla sonuçlanıyordu. Tek yapabildiğim doğum günümü, ve birinin benim yerime ölmesini beklemekti. Ne kadar uğraştıysam da ölemedim. Kadere karşı gelemiyordum, ve bu beni mahvediyordu.

2009'da, sarhoş bir sürücü bana çarptı... Ve yerimi kız arkadaşım aldı.

2010'da, boğuldum... Ve kibar komşum o şekilde öldü.

2011'de, beynimde damar genişlemesinden öldüm.... Halam böyle öldü.

Böyle devam etti... Her yıl öldüm, ve bana yakın biri benim yerime öldü. Bir yolunu bulmak için çok uğraştım, ama kadere karşı başarılı olamadım.

Yıllar geçti, ve 18 Ağustos 2019'da, 14. kez öldüm. Bir hafta öncesinden hastalanmaya başlamıştım, ki bu doktorları çok şaşırtmıştı. Tüm laboratuvar değerlerime göre gayet iyiydim, ama gittikçe daha çok hastalanıyordum. Babam da ben de zamanımın geldiğini biliyorduk, ama zorla geri döndürüleceğimi de biliyorduk.

Sonra, doğum günümün gece yarısı, kalbim durdu. Yatağımda sarsılarak uyandım, artık hasta değildim.

"Baba?" seslendim.

Cevap gelmedi.

Yataktan kalktım, yine seslendim. Tek karşılaştığım sessizlikti. Üçüncü kez seslenmeme gerek yoktu, ne olduğunu biliyordum. Dikkatle odasına girdim, düşündüğüm şeyin olmuş olmasından korkarak...

Ölmüştü... Kalp krizinden. Benim yerimi almıştı, ve ben onu kurtarmak için hiçbir şey yapamamıştım.

Cenaze benim için bulanıktı. Tek fark edebildiğim boş sandalyelerdi, ondan önce ölmüş insanların sandalyeleri. Kimileri kendi hayatlarını yaşamış ve doğal yollarla ölmüşlerdi, ama çoğunun aslında hayatta olmaları gerekiyordu... Ama benim yerime ölmüşlerdi.

Babamdan birkaç şey miras kalmıştı. Bunlardan biri, bana yazılmış bir mektuptu. Oldukça eskimiş görünüyordu, bunu bana çok uzun zaman önce yazmış olmalıydı.

"Sevgili Richard,

Bugün senin doğum günün, annen öleli tam bir yıl oldu. Onu fazlasıyla özlemiş olsam da, sen hala burada olduğun için şükrediyorum. Biliyorum ki annenin bir seçim şansı olsaydı senin yaşamanı isterdi, ben de öyle.

Bir gün senin yerini alacağımı sen de ben de biliyorduk. Hiç şüphesiz, senin yaşaman için canımı veririm. Bu laneti sen seçmedin, bu yüzden asla kendini suçlama, sadece yapman gerekeni yap; çevrendeki insanlara değer ver, çünkü onların son günlerinin ne zaman olduğunu bilemezsin.

Seni seviyorum,

Baban"

O mektubu okuduğumdan beri, bir çıkış yolu arıyorum. Babam bir şey yapamayacağımı söylemişti, ama nasıl bu şekilde yaşayabilirdim, başkası yerine hayatta olduğumu bilerek?

Şehirden ayrıldım, bir kulübede, insanlardan uzakta bir yerde yaşamaya başladım. Beni önemseyen birileri olmazsa, kimsenin ölmeyeceğini umuyordum. Bir çözüm yolu bulana kadar, kimseyle iletişim kurmamaya karar vermiştim.

Taa ki karımla tanışana dek.

Katy anlayışlıydı, ona başımdan geçenleri anlattığımda dehşete düşse de her zaman bana destek oldu. Şimdi çocuklarımız var, neyse ki ikisi de hala hayatta ve iyi.

Ama beni bir şekilde tanıyan, iletişim kurduğum insanlardan biri her yıl öleceğine göre, eğer bu insanları çoğaltırsam, ailemden birinin ölmesinin olasılığını azaltmış olacağımı düşündüm. Basit matematik, seçenekler arttıkça ailemin seçilme olasılığı azalıyor.


Ben Richard Mcqueen,

Özür dilerim.



28 Şubat 2021 Pazar

The Only Sensible Ritual Pasta

Uyanıyorsun ve kendini tanıdık olmayan, tamamen pis bir odada dümdüz yatarken buluyorsun. Oturup etrafındakileri incelemeye başlarken başın ağrıyor.

"Ahhh... Ne oldu bana?"

Odanın her an titreşen, asılmış bir ampul tarafından loş bir şekilde aydınlatıldığını fark ediyorsun. Büyük enkaz yığınları küçük odanın içinde dağılmış, ve hiç pencere yok.

"Hey, kim konuştu? Neredeyim ben?"

Solunda, sağında ve karşında gizemli görünen kapılar var. Durumunu tam olarak anlayabilmiş değilsin, ama sanki bu kapılardan birini seçmen gerekiyor. Bir kapı-

"Hey? Beni duymazdan mı geliyorsun?"

-seni kurtuluşa götürür. Biri seni sonsuza dek hapsedecek bir labirente ve geçitlere, üçüncüsü ise ebedi bir lanete götürür. Zorundasın-

"Bekle, ne? Sen ciddi misin?"

BİR KAPI SEÇMEK ZORUNDASIN.

"Neden? Çıkış orada işte."

Kalbinin soğuk, korkmuş özünde, kendini içinde bulduğun bu ıssız çıkmazdan bir kaçışının olmadığını biliyorsun.

"Dostum, kapı orada. Ayrıca yazıyor da. Gördün mü? 'Çıkış', sağ tarafında. Hem de büyük harflerle."

Bir süre mücadele ettikten sonra, direnmenin anlamsızlığının farkına varıyorsun ve geçitlerin kavşağına geri dönüyorsun. Çıkış yolu yok.

"Çünkü bir gerizekalı çıkışı kilitlemiş-"

Düşünürken kendi kendine homurdanıyorsun.

"Sen kilitledin değil mi? Gerizekalı."

KADERİNİ DÜŞÜNÜRKEN.

"Tamam, tamam. Oo piti piti... Şu kapı."

Soldaki kapıyı seçtiğini kendine söylüyorsun. Bilmediğin şey ise bu özel kapının yalnızca sefalete, ölüme ve ruhun yok olmasına yol açtığı.

"Ne? Oh hayır!"

Ani bir önseziyle kaderini belirleyecek kapı kapanmadan önce geriye sıçrıyorsun.

"Önsezi değildi, senin o kapı hakkında az önce söylediklerin-"

Şimdi seçimini kalan iki kapı arasında yapmak zorundasın. İç geçirerek ortadakine yaklaşıyorsun.

"Ne yaptığımı biliyorum-"

Homurdanıyorsun-

"Yaptığım şeyi söylemene gerek yok. Aptal."

Yakında başına geleceklerden habersiz bir şekilde seni sonsuza dek labirentte dolaşmaya götürecek kapının kolunu tuttun. Ölümsüz, akılsız ve umutsuz, çürüyen cesedin daima yürüyecek-

"AAh!"

-Yine bir kapıdan geriye sıçrarken ağlıyorsun.

"Benimle dalga geçme. Yani geriye sadece bir kapı kaldı? Kurtuluş, işte."

-Diyorsun son kapıya yaklaşıp kapı kolunu tutarken. Seçtiğin yol uzun ve tehlikelerle dolu olacak. Yenilmez, kana susamış düşmanlarla karşılaşacak ve "yaşam ve ölüm" olarak düşündüğün  basit alemlerden uzağa seyahat edeceksin. Başarısız olursan, parçalanmış ruhun yeraltı dünyasının efendisi Gwyn ap Nudd'un işkence hizmetkarlarından biri olarak hizmet edecek.

"Bekle bi dakika..."

Başardın. Gwyn'in sağ kolu olarak yeraltı dünyasında kalmaya mahkum olmana rağmen, bu dünyanın ve bir sonraki dünyanın hayal edilemeyecek tüm zevklerine sahip olacaksın.

"DUR BAKALIM SENİ BİLGE YALANCI PİSLİK! Bu kapılardan birinin beni buradan çıkaracağını söylemiştin! Kurtuluş dedin, hatırladın mı? Çıkar beni-"

Kaçış yok-

"Hayır! Her zaman bir çıkış yolu vardır."

Kaçış yo- Ne yapıyorsun? O boruyu nereden buldun?

"Şu çöp yığınlarının içindeydi. Ne yapıyormuşum gibi görünüyor? Çıkış kapısını kıracağım."

Yapamazsın! Bu kurallara aykırı!

"Oh şimdi birden kurallar oldu öyle mi? Büyük, korkunç, hikaye anlatan sesine ne oldu?"

Kaçış yolu yok!

"Olacak, bir dakika! Biraz daha... İşte! Ha, kırdım!"

Yapamazsın-

"Yaptım. Görüşürüz ve iyi şanslar, Bay Korkunç Ses! Ben eve gidiyorum, kendine başka bir kurban bul."

Ben, ah, olamaz! Ben de buradan gidiyorum! Burası beni tedirgin ediyor.



22 Şubat 2021 Pazartesi

Deeper darkness

Her artık yılda 29 Şubat sabahı saat 3:03'te özel bir an vardır. Cesaretiniz varsa o anda karanlık bir odada başka hiç kimse olmadan bekleyin. Elinizle yüzünüzü kapatırsanız hiçbir şey göremezsiniz. Ama bunu yapmamalısın, çünkü bu anı boşa harcamak olur. Bunun yerine, o aşılmaz karanlığa bakmalısın. 

Ve size ulaşacak. Görünmeyen bir el sizinkini kavrayacak. Kaçmamalı ve sıkılmamalısın, eğer yaparsan onu örten yıpranmış et değişecek ve görünmeyen sahibini kızdıracaktır. Solmuş parmaklar avucunuzun üzerinde hareket ederken ve bilinmez desenleri takip ederken tamamen hareketsiz kalmalısın. Yavaşça kolunuzda gezinirken bir santim kıpırdamayın. Ve en önemlisi yüzünüzü okşarken, görünmez bir şeye dokunurken nefes bile almayın.

Bu durumda hareketsiz kalırsanız, el geri çekilecek ve bir ses konuşacaktır. O kadar yakın ki nefesini yüzünüzde hissedeceksiniz, taşıdığı çürüme kokusunu duyacaksınız. Sizden basit bir bilgi isteyecektir: adınız. Doğru cevap verirseniz karanlık kalkarken havada sadece bir fısıltı bırakarak varlık geri çekilecektir. "halloldu."

O günden itibaren, anlaşılmaz, iyi bir talih sizin gücünüz olacaktır. Hiçbir şeyden yoksun olmayacaksın, her şeye sahip olacaksın. Ama belki bir ya da iki yıl içinde, cildinizin çürümeye başladığını hissedecek ve nefesinizdeki tatlı ölümün kokusunu duyacaksınız...

Ç.N: Güzel bir giriş yapayım diyerek iki tane cp paylaştım, kısa oldu ama umarım beğenirsiniz. Hepinize iyi günler dilerim.

Decay



Çocuk ameliyathaneye götürülürken bana ''ölecek miyim?''

diye sordu.




Bu soruyu daha önce binlerce kez duymuş olsam da

hala cevap vermek çok zordu.''Tabii ki hayır seni hemen iyileştireceğiz'' diye yalan söyledim.




Korkunç bir araba kazasında ezilmişti ve tüm çabamızı harcasak bile çok az umut vardı.Çok fazla kan kaybetmesine rağmen bilincinin açık olması bile yeterince tuhaftı.Ama aradan 10 yıl geçmesine rağmen hala bu kadar şaşırtıcı bir şey yaşamadım.




Biz onu temizlerken anestezi uzmanı onu susturmaya çalışıyordu.Damien çoklu travma vakalarında uzman bir cerrahtı.Hayal kırıklığı yaşayacağımızın bilinciyle onu açtık.Hayatta kalma şansı yoktu.




Yaşayacağına dair inancımız çok az olsa da elimizden gelenin en iyisini yaptık.Ancak masada yarım saat kaldıktan sonra kalbi durdu.




Damien ölüm zamanını bildirdi ve temizlememiz üzere bizi yalnız bıraktı.Çocuğu morg için temizleme görevini üstlendim.Daha önce defalarca aldığım bir görev.Zevk aldığım bir şey değildi,sadece ölülere saygı göstermek için son şansımdı.




Çocuk on beş yaşından fazla olamazdı.Ve duyduğum kadarıyla araba kullanmayı öğreniyordu.Deneyimsizdi ve kaygan bir yolda ilk yolculuğunu yapmaya çalışırken bir hendeğe düştü.Babası çarpışma sonucu öldü ancak kendisi ameliyatla yüzleşecek kadar yaşadı.




İğneyi karnına soktuğumda vücudu bir an seğirdi.Otopsi spazmına neyin sebep olduğunu merak ederek iğneyi şaşkınlıkla geri çektim.Sonra çocuk aniden nefesini tuttu, hayata dönerken akla gelebilecek en şiddetli çığlığı çıkardı.




"Bana yardım et!" panik içinde tökezlediğimde ve yere kaydığımda gırtlaksı bir sesle yalvardı.




Yardım çağırdım ve ekibin geri kalanı ameliyathaneye koşarak geldi, her biri ameliyat masasında ölü çocuğun çığlığına tanık olurken paniğe kapıldı.




Omurgası kırıktı, bu yüzden acı içinde bağırmasına rağmen hareket edemedi.Biz hayati değerlerini kontrol ederken anestezi uzmanı onu hemen sakinleştirmeye çalıştı.Ama her nasılsa kalbi hala atmıyordu.




Ölmüş olması gerekiyordu.




Çaresizce kalbini çalıştırmaya çalışarak göğüs kompresyonlarına başladım. Ellerimin altında çatırdayan kaburgalarının sesine ürktüm.Çocuğun çığlıkları nefes alamadığı için daha çok boğulmaya döndü.




''O ölmeyecek!'' Anestezi uzmanı çocuğa ikinci doz propofol verirken bağırdı. işleyen bir kalp olmadan, ona pompalamak için elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışsam bile, ilacın damarlarından akması mümkün olmazdı.




Bir saatlik kompresyondan sonra ameliyathane şefi müdahale etti ve durmamızı emretti. O noktada yardım ettiğimizden daha fazla hasara neden olurduk.




"Ne-bana ne oluyor?" Çocuk kekeledi, hâlâ bilinci yerindeydi.




Hiçbirimiz yanıt vermedik, önümüzdeki korkunç manzarayı tarif edecek bir kelime bulamadık. Personelin çoğu oradan ayrıldı.Kariyerimizde birçok zorlukla karşılaştık, ama bunun gibisini hiç görmedik.




''Adın ne?'' Dosyada görmüş olmama rağmen rahatlaması için sordum.




''Brian Dawson'' diye cevap verdi.




Soğukkanlılığımı korumak için elimden gelenin en iyisini yaparak derin bir nefes aldım.




"Bir kaza geçirdin Brian." Ona söyledim.




Nerede olduğunu anlamaya başladığında gözleri çılgınca odanın etrafında dolaştı, boynunu kaldırmaya çalıştı, ancak omurga kırığı nedeniyle tamamen felç oldu.




"Hareket edemiyorum, hareket edemiyorum." Diyerek ağladı.




Ona yaklaştım. Brian, kalbin atmıyor. Dedim.




Cerrahi şef George beni omzumdan yakaladı ve kulağıma fısıldadı.




"Ameliyathaneyi izole etmemiz gerekiyor, burada her ne oluyorsa, bizi aşar ve bulaşıcı olabilir." dedi George.




Hazırlık odasına koştu ve telefonu aldı. Cam kapıdan ne dediğini duyamadım, ama koğuşu kapatmak için güvenliği aradığını varsaydım.




"B-babam ne olacak?" Brian gözyaşlarını tutmaya çalışarak sordu.




Sorusu beni şaşırttı. Ona kalbinin mahvolduğunu ve aslında ölmüş olduğunu söyledim, ancak ilk endişesi babasıyla ilgiliydi.




Üzgünüm Brian, çarpışma sonucu öldü.




Sessizce ağladı.




"Öyleyse bana ne olacak, öleceğim, değil mi?" diye sordu.




Ne diyeceğimi bilmiyordum, asla benzer bir durumla karşılaşmadım, bu yüzden onu sadece biraz rahatlatmak için,




"Yalnız değilsin, sonuna kadar burada kalıyorum." dedim.




George ameliyathaneyi çoktan kapatmıştı ve Hastalık Kontrol Merkezi de durumumuz konusunda çoktan uyarılmıştı. Beklemek ve Brian'ın hastalığının bulaşıcı olmaması için Tanrı'ya dua etmekten başka yapacak bir şeyimiz yoktu.




Zaten uzun zamandır onun yanındaydım, bu yüzden Brian'ı inceledim ve durumunu iyileştirme şansım olup olmadığını kontrol ettim.




"Bunu hissedebiliyor musun?" Tüm uzuvlarını kontrol ederken sordum.




"Çok değil." Cevap verdi. "Ama içi çok acıtıyor."




"Tam olarak neresi acıyor?" Diye sordum.




"Her yeri, lütfen bir şeyler yapın!" Yalvardı.




Brian'a bir doz fentanil verdim, ancak ilacı hareket ettirecek bir kalp atışı olmadan, herhangi bir etki yaratacağına dair pek umudum yoktu.




Dikkatini acıdan uzaklaştırmak için hayat, hobilerinin neler olduğu, aile meseleleri hakkında sıradan şeyler sordum. Benim niyetimi anlayacak kadar zekiydi, ama korkudan ya da birisinin onu kurtarabileceğini umduğu için buna ayak uydurdu.




Birinin bize ne yapacağımızı söylemesini beklerken saatler geçti, cerrahi personelin yarısı enfekte olabileceğinden korkarak karantinaya alındı.




Sonunda CDC (Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezleri), tamamen güvenli giysiler giymiş olarak sahneye çıktı. Brian'ı kendi alanına götürmemize izin verdiler; bir operasyon öncesi oda, biraz rahat kalabilmesi için boşaltılmıştı. Geri kalanımız durum değerlendirilirken cerrahi ofise konacaktık.




Brian ile kalmaya karar verdim, kimse yalnız acı çekmemeli. Kalmama izin vermelerinin tek nedeni, onu nispeten sakin tutmamdı.




Gece boyunca konuştuk, prosedürler bittikten sonra uyuyamadım ve Brian'ın fiziksel olarak bunu yapabileceğinden şüpheliyim.




Gözlerim biraz tuhaf geliyor. Dedi.




Acıyorlar mı?




"Hayır, kenarlar biraz bulanık, bu tuhaf."




Hala yirmi dört saat çalışan, etrafı arayan ve diğer hastaların başka bir yere yönlendirildiğinden emin olan George ile konuşmak için ayrıldım.




Ya çocuğu bir kalbe, akciğer makinesine koyarsak? Diye sordum.




George telefonu bir anlığına bırakıp içini çekti.




"Sonra ne? İşleyen bir karaciğeri yok, aortu parçalara ayrıldı ve bağırsakları parçalandı, ona yeni bir kalp versek bile asla hayatta kalamaz. " Ve ekledi "Yapabiliyorken ona arkadaşlık et yeter."




"Doktor!" Brian bağırdı.




Onun tarafına koştum.




"Göremiyorum!" Kekeledi.




Bir el feneri çıkarıp gözlerini inceledim.Her iki gözbebeği de tepkisizdi ve gözleri, ayrışma aşamalarından biri olan neredeyse sönmeye başlamıştı.




Brian çürümeye başlamıştı.




Lütfen, çok korkuyorum. Brian cesur bir çocuktu ama koğuştaki herkes gibi soğukkanlılığını kaybetmeye başladı.




Onunla konuşmaya devam ettim, ama kaçınılmaz gerçek şuydu, eğer çürümeye devam ederse, çok geçmeden tüm duyularını kaybederken, bunu deneyimlemek için bilinçliydi. Kulağa korkunç gelse de, onun iyileşmesi için yalvardım.




Konuşmaya devam ettik. Aramak istediği biri olup olmadığını sordum, ama diğerlerinden duyduğuma göre: Brian'ın annesi doğum sırasında ölmüştü ve babası da kendisiyle aynı kazaya uğramıştı.




Biz konuşurken, Brian'ın sesi duymaya çabalıyormuş gibi gittikçe yükseliyordu.




Beni iyi duyuyor musun? Diye sordum.




"Ne dedin?" Brian kısaca bağırdı.




Daha ben yardım etmeye bile başlayamadan, işitme duyusu birkaç dakika içinde kötüleşmişti.




Kör ve sağır olduğu için artık bir iletişim şeklimiz kalmamıştı. Teşebbüslerim ne olursa olsun, ölen çocuğu rahatlatamadım ve CDC, varlığımın gereksiz olduğuna hemen karar verdi.




Brian, ben gittikten sonra korku ve ıstırap içinde çığlık atmaya devam etti. Her geçen saniye kendi vücudu kendini sindirmeye başladı ve yapabileceğimiz hiçbir şey acıyı dindiremezdi.




Sabaha çığlıkları sustu.




Ajanların dehşetiyle odaya girdim. Brian, kalbini, beynini, kaslarını ve hayati değerlerini izlemek için yüzlerce kabloya bağlanmıştı.




Elbette kalbi hiçbir hareket göstermedi ve çürüme ilerleyerek tüm kaslarını sardı. Ağrısı geçtiği için değil, artık çığlık atamayacağı için sustu.




Vücudunun hala çalışan tek parçası beyniydi.




"Ne oldu?" Diye sordum.




Onu buradan çıkarın! Adamlardan biri istedi.




Diğer adam razı oldu ama durumu açıklamak için benimle dışarı çıktı.




"Bulaşıcı olduğu konusunda endişelenmenize gerek yok, karantinayı birazdan kaldıracağız." Dedi.




Bu kelimeleri söylerken tuhaf bir şekilde kasvetli görünüyordu.




Brian ne olacak, ona ne olacak?




Halen bilinci yerinde ama artık solunum fonksiyonu yok. Bu yüzden iletişim kurma yolumuz yok. "




Beyin hala hayattaydı. Kör, sağır ve dilsiz, yalnızlık içinde acı çekmek zorunda kaldı, ölemiyordu.




Ne kadar acı çekmesi gerekiyor diye sordum?




"Onu uzman tesisimize taşıdığımızda daha fazlasını öğreneceğiz."




Üst düzey CDC ajanı, meslektaşının bana başka bir şey söyleyemeden sessiz kalmasını talep etti.




Brian'la birlikte gittiler, onu hava geçirmez bir kapsülle kapattılar, böylece kimse cerrahi koğuşumuzda meydana gelen dehşeti görmesin.




Karantina kaldırılır kaldırılmaz, istifa mektubumu yazmak için eve gittim.




CDC ile iyi bir bağlantım vardı, ancak daha fazla bilgi almaya çalıştıktan sonra, kendilerine Brian Dawson adı altında hiç kimsenin tesislerine kabul edilmediğini bile iddia ettiler.




Yaklaşık bir ay sonra, bir doktorun eşlik ettiği bir avukat, bir sürü belgeyle kapıma geldi; Her şey doktor-hasta gizliliği ile ilgili.




Avukat, sanki daha önce bu tür pek çok yolculuk yapmış gibi yorgun görünüyordu, sonuna kadar çalıştı. Belgeleri imzalamamı ve bunu bir daha asla konuşmamamı istedi ve eğer yaparsam tıbbi ehliyetimi kaybedeceğimi söyledi. Benim için önemli olduğundan değil, sadece iyilik yaptım.




Doktor bana bir iğne yaptı, bana Brian'ın hastalığının onlara yabancı olmadığını ve son derece bulaşıcı olduğunu, sadece ölüm üzerine olduğunu söyledi.




Nüfusun yarısının, beyni ölümden saatlerce hatta günlerce bilinçli tutan bir hastalığa yakalandığını açıkladı. Brian'ın durumu, aslında bazı motor fonksiyonlarını sürdürmesi ve bizimle konuşabilmesi açısından özeldi.




Verilen enjeksiyon bir tedavi değildi, sadece hastalığı yaymamı engelleyecekti, ancak öldüğümde Brian'ınkine benzer bir kader yaşayacağım.




Umarım biri ölürken benimle kalır.







Ç.N: İlk çevirim, yorumlarda eleştirirseniz daha güzel şeyler yapabilirim. Çok korkunç değil ama hoşuma gitti umarım beğenirsiniz.

13 Şubat 2021 Cumartesi

The Burdener

  David bilgisayarının başına oturdu ve o günkü işine baktı. Liste uzundu ama tamamlandı, en önemlisi zamanında. Aynı üniversitede iki yıl daha. Soğuk, zar zor yalıtılmış evinde iki yıl daha. Sadece iki yıl daha.

  Sandalyesinde döndü, masanın yanına baktı, haftanın çöpleriyle ağzına kadar doldurulmuş küçük çöp tenekesine baktı. Masadan uzaklaşıp rafa yaklaştı. Çöp poşetini çekerek bütün canlıları içine çekebilecek yığını çıkardı.

  Evin yan tarafındaki kapıyı açarak büyüklere baktı, kısa araba yolunun sonunda yeşil çöp tenekesi. Dışarı çıktı, botları bir çıtırtıyla karın santimine çarptı. Evinin duvarları ile komşunun duvarları arasında yankılandı ses. Rüzgar iki ev arasında sıçrarken yavaşça tenekeye doğru ilerledi. 

  David tenekeyi açtı. Yüzünü uzakta tutarak poşeti plastik çöp kutusuna attı. Kapağı kapattı ve komşusunun evlerinden birine bakmak için döndü. Bay Crawfield's, 40 yaşındaki bir kapıcıydı. David ve Bay Crawfield asla anlaşamamıştı. David, evinin etrafında gizlice dolaşanın Crawfield olduğunu varsayıyor, bulabildiği her şeyi dışarıda ve hatta verandasında alıyor. David için, Bay Crawfield ve ailesi, bir yaşam israfından başka bir şey değildi. Arkadaşlarıyla bir şaka yaparak "Mr. Crawfield, dünyanın çöpü olan gerçek ailesiyle birlikte çalışıyor. ".

  David evin yan tarafındaki kapıya indi. Rüzgarın sessiz ulumalarını kırarak telefonunun titrediğini hissetti. Kapıyı bir eliyle açarken, diğeri telefonu cebinden çıkarmaya çalışıyordu. Kapıyı kapatırken telefona baktı. Onun atanmış ortağıydı; Will. Mesaja bakınca kalbi neredeyse düşüyordu.

  ''Dave, gelecek hafta sunum için pratik yapmak için burada olacağını söylemiştin neredeyse 6''

  O projeyi tamamen unutmuştu. Mesaj midede bir tekme gibiydi. David paltosunu ve çantasını aldı ve ön kapıyı açarak arabasına doğru yürümeye başladı.

  Will’in evine yol uzun değildi. 

  Beyaza boyanmış, mavi süslemeli güzel görünümlü, iki katlı bir ev olan Will’in evine geldi. Kar, kapıya koşup kapıyı çaldığında düşüşü daha da ağırlaştırdı. Will'in kapıyı açması uzun sürmedi. 

''Ahbap, yine unuttun mu? Bir haftamız kaldı ve o zaman bile doğru yapmak için daha az zamanımız var'' David eve girerken Will yoldan çekildi.

  ''Bir kez olsun beni kızdırmayı bırakır mısın, sana projenin o kadar önemli olmadığını söyledim.''

''O kadar önemli değil mi? Dave, notumuzun yüzde onu çok önemli!'' Will kızmayı bitirirken, kurduğu çalışma odasına götüren kapıya döndü.

''Pekala, dinle tuvaleti kullanmama izin ver, o zaman bu aptal projeyi bitirebiliriz. Bundan sonra birbirimizle tanıştığımızı unutabiliriz''

  Will nefesini tutarak David'e baktı ve iç çekerek sessizce çalışma odasına girdi ve kapıyı kapattı. David merdivenlerden çıkıp banyoya giderken rüzgar evin duvarlarına çarptığı duyuluyordu. 

  Zirveye çıktığında üzerinde hafif tırmalamaların sesini duydu. Will her zaman fareler ya da yarasalar olduğunu söylemişti, ikisinden biri. David, kemirgenlerle kendi sorunları olduğunu düşünerek bunu hiç sorgulamamıştı.

  Bir şey dikkatini çektiğinde banyo kapısına gitti, Will'in odasının kapısı ardına kadar açıktı. Sadece bir saniyeliğine baktı, sonra odanın ortasındaki tavan arasına çıkan merdivene benzeyen bir şeyi gördü.

  David, Will’in evinin her köşesini görmüştü ama tavan arasını hiç görmemişti. Aslında oraya bakabilirdi. Will yokluğunu farketmezdi bile. David odaya girdi ve hızla merdiveni yukarı çıkarıp başını çatı arasına uzattı. Duvarların şeklini bile ayırt edemedi. Karanlığa adım atarken flash açarak hızla telefonunu çıkardı. Etrafında dolaştı, çatı katı yüzyıllardır toz içinde kalmış olması gereken eski eşyalarla doluydu. Mümkün olduğunca sessiz olmaya çalışarak kendi yolunu değiştirdi. O zaman bir şeylerin yanlış olduğunu fark etti. Zemin çöplerle, ambalajlarla, çöp poşetleriyle ve sığmayan diğer şeylerle kaplıydı. David birşeylerin yolunda olmadığını hissetti. Ayağını bir yere vurdu, sert ve tuhaf şekli vardı. Neye takıldığını görmek için dönerken devrilmesini engelledi. Sakinleşince yere baktı. 

  Bir köpeğin kafatasıydı, etinden ve kılından temizlenmişti. Kafatasının tepesinde bir şeyin delinmiş gibi göründüğü çukurlar ve delikler vardı. 

  David bir adım geri gitti. Bir ses duydu.Gürültünün kaynağıyla yüzleşmeye çalışırken döndü, ama her döndüğünde başka bir yerden başlayacaktı. Çılgınca ışığı döndürmeye başladı, sessiz kalmaya çalışıyordu ve Will'in tavan arasında dolanıp durduğunu söylememeye çalışıyordu. Aniden gürültünün durduğunu duydu, yüzünü şifonyere çevirdi.

  Üzerine tünemiş büyük, insansı bir yaratık vardı. Üstü açık olan çekmeceyi tutan eller. Cildi soluk, boğulmuş bir maviydi, teninde ıslak bir görünüm vardı. Ayakları uzun ve kemerliydi, bacakları vurmaya hazır bir kedi gibi konumlandırılmıştı. Derisinin altından görünen küçük, sert görünümlü çıkıntıları vardı. Göğsü inceydi, kaburgaların altında sürekli hareket eden ve sallanan üç parmaklı iki küçük kol vardı. Yaratığın arkasına iki takım yarasa benzeri kanat açıldı. Yüzünden parlayan iki küçük sap vardı, ucunda siyah boş küreler vardı. Yaratık, David’in bakışlarıyla karşılaştığında saplar sallandı.  Ağzı yavaşça açıldı, dişler insan gibiydi ama yontulmuştu, diş etleri hastalıklı ve kanlı görünüyordu. Dil ince ve yuvarlaktı, neredeyse bir noktaya kadar keskinleşmişti. 

'' David, nedensiz ev sahibimin bu kadar çok konuştuğu, senin korkulu bakışların nedir?''

  Yaratık ara vere vere ve yumuşak bir şekilde konuştu. Zorlanıyordu. Sesinin tonu her duraklama ile değişti, bazen düşük bir mırıldandı, diğer zamanlarda neredeyse David'e bağırıyordu.  David cevap veremedi ve kaçamadı, su canavarına baktı, neredeyse yüzünden akmaya hazırdı. 

'' Sevgili arkadaşım, arkadaşım. Ağlamaya gerek yok, lütfen sözlerimi dinleyin ve iyi dinleyin. ''

  David geri adım atmaya başladı, ancak kalmak zorunda hissetti. Bu şey her neyse, ölmesini isteseydi karanlıktan saldırıya uğrardı. Bu şey her neyse onu öldürmek istemedi, henüz değil. 

'' Bu benim ilk kez kendimi tanıtmıyorum, ne de son olacak. Lütfen oturun, sinirlerinizi sakinleştirin.''

''Ne - ne yapıyorsun?''

''Her zaman daha az bilgili ağızlardan çıkan ilk şey ve büyük olasılıkla sizden gelen, Son soru değil''  Yaratık, daha az tehdit edici bir poz haline geldiğinde kanatlarını geri katladı.

''İnsanlarla olan birlikteliğimin uzun yıllar boyunca birçok şey çağrıldı. Eski krallar bana ‘breoşan etend’, Romalılar ‘vastum dolor ' derdi, çok uzun zaman önce Rhode Island'da bir Amerikalı tarafından bir isim bile verildi. Yine de bu isim en az sevdiğim isim.''

  Yaratık dik durdu, David'e baktı. ''Bana Burdener diyebilirsin. Ve isim, diğerleri kadar açık olmasa da, bunu söylemek benim için en eğlenceli olanıdır''

  David geri adım attı ve ışığı Burdener üzerinde tuttu. '' Benden ne istiyorsun?''

''İstediğim şey, bir evcil hayvan gibi, yaşamak için bir yer. Sıcak kalmak için bir yer ve beni beslemeye istekli biri''

Burdener hızla çekmeceden atladı ve David'in önünde çömeldi.

'' Eğer sıradaki sorun buysa; insan yemiyorum, hiç tercihim olmadı.''

  Burdener zeminin etrafında sürünmeye başladı, David'in etrafında ve tavan arasında yığılmış kutular ve eşyalar arasında hareket etti. 

''Sadece ev sahibimin değersiz bulduğu şeyleri yiyebilirim. Atmak istediği her şeyi. Sadece kaseme koyduğunu yiyebilirim, iyi bir evcil hayvan gibi, bana verilen her şeyi yiyorum ve sadece bana verilen her şeyi yiyorum''

''Neden bunu bana söylüyorsun?''  

'' Çünkü şu anki ev sahibim William'a inancımı kaybettim. Bana sadece hayatta kalabileceğim kadar en azını veriyor, yıllardır doğru düzgün  muamele görmedim. ''

Kısa bir sessizlik anı oldu ve Burdener David'in arkasına geçti. 

''Senin için bir teklifim var sevgili dostum, yeni ev sahibim olabilirsin, yeni evcil hayvanın olabilirim. Ama herhangi bir kedi ya da köpeğin aksine, size sadece geçici bir mutluluk duygusundan daha fazlasını verebilirim. Bunu anlamanı kolaylaştırmak için sana ayrıntılarla yük olmayacağım. Çöpünü hazineye, her türlü paraya veya değere dönüştürebilirim. Beni doğru beslersen her hafta bin dolar daha zengin olabilirsin.''

  David durdu, tekrar beklemeden önce bir an düşündü, Burdener sadece cevap vermesini bekliyordu. David'in ne söyleyeceğine karar vermesi biraz zaman aldı.

'' Ne yapmam gerekiyor?''

  Bir hafta geçti, David üniversiteden gidiyordu. Sunum beklenenden daha iyi gitti. Her ne kadar William'ın trajik ortadan kaybolması nedeniyle tüm konuşmayı yapmak zorunda kalsa da. Arabasının kapısını açtı ve çöp kutusuna doğru yürüdü. 

  Kutunun altındaki küçük bir kutunun yanı sıra tamamen boş bulmak için kapağı açtı. Kutuyu yana doğru eğdi ve kutuyu karda kaydırmak için eğdi. Kutuyu eski haline getirdi ve kutuyu aldı. Onu açtı ve çenesi düştü, küçük bir yüz dolarlık banknot demetinin mavi bir iplikle ince bir şekilde yuvarlandığını gördü. 

  Kutuyu kapattı ve evin yan tarafındaki kapıya döndü, Bay Crawfield'ın evine bakarken durarak ona doğru yürüdü.  Burdener'ın sözleri kafasında çaldığında yüzünde bir gülümseme büyüdü.

''Hepimiz aslında çöpüz.''

Kapıyı açtı, caddenin karşısındaki eve baktı ve tek ses evinin çatı katından gelen çizikler oldu.


Anladığım kadarıyla, David yaratık Burdener için Will'i ortadan kaldırdı :'

umarım beğenmişsinizdir <3

Knocking

Altı yaşındayken başladı.

Okuldaydım, okuma dersinin ortasındaydı ve fena çişim gelmişti. Aslında, o yaşta, birçok çocuk altını ıslatır ve ben de kendimi toplum içinde bu şekilde gülünç duruma düşürmekten hep çok korkardım. Elimi kaldırdım ve Bayan Zebby’ye tuvalete gitmem gerektiğini söyledim. Klasik “teneffüste gitmeliydin” konuşmasından sonra engelli tuvaletinin anahtarını verdi. (Sınıfa en yakın olan tuvalet oydu.)

Beşinci dersin ortasındaydık, dolayısıyla da koridor bomboştu ve bana sanki bir mağaraymış gibi gözüktü. O zamanlar kısa, sıska bir şeydim. Bazen kapılarla sorun yaşardım, özellikle de kilitlerini açmak konusunda; bu yüzden bu lanet şeyi açmak bir iki dakikamı aldı.

Her neyse, o porselen tahta oturduğumda, kapı çalındı.

Bu kargaşadan hoşnutsuz bir şekilde “dolu” diye seslendim.

Biraz durakladıktan sonra kapıyı çalmaya devam etti. Bu sefer daha hızlıydı, daha belirgindi.

“Bir dakika bekle.”

Tıklamalar yavaşladı ve ses cevap verdi:

“İçeri girmeme izin ver. İçeri gelmeliyim.”

Ses tonu zayıf ve tizdi. Tanımadığım bir yetişkine aitti. Altı yaşında olabilirdim; ama tuvaletteki görgü kurallarını gayet iyi biliyordum. Esasen, dolaptan birazcık daha büyük bir yere birden fazla kişinin girmesine izin vermezsiniz.

“Yürü git!”

Tıklama tekrardan şiddetlendi, ta ki çılgın bir davul sesine dönüşüne kadar, benden sadece birkaç metre uzakta ve görüş açımın dışındaydı. Sesin bağırdığını duydum, gittikçe daha da çaresizleşiyordu.

“Bırak gireyim! Sadece kapıyı aç, lütfen.”

Bu noktada bayağı bir korkmuştum. Vurma ve bağırma sesleri çok yüksekti, ancak hala kimse bakmak için gelmemişti. Nihayet, neredeyse yarım saattir olmadığım için öğretmenim öfkeli bir şekilde bana bakmaya gelmişti. Ben kapıyı açmayı reddedince danışmadan yedek anahtarı aldı ve beni müdürün odasına götürüp ailemi aradı. Haftanın geri kalanı için uzaklaştırma aldım. Orada yaşananları kimseye anlatmadım.

Bu doğaüstü olayın başımdan tekrar geçmesinden birkaç hafta öncesiydi. Yedinci yaş günümü yeni kutlamıştım ve ailem bunun şerefine barbekü yapıyordu. Güneşli, harika bir gündü; ancak evimizin hemen arkasındaki bahçeye her şeyi kurunca kömür bir türlü tutuşmadı. Babam ön bahçedeki kulübeden kömürü tutuşturmamıza yardım edecek şeyler getirmemi istedi.

İçerisi bayağı bir sıkışıktı ve benim içeri sığmam mümkün değildi, ben de sadece kapısını açıp rafa ulaşabilmek için parmak uçlarımın üzerinde yukarıya uzandım ve kapıyı kapattım. Arkamı döner dönmez, kapının öbür tarafından korkunç bir şekilde vuruldu.

“Aç! İçeri girmeliyim!” Bu seferki ses bir önceki duyduğum ile aynı değildi. Daha derinden, daha saplantılı ve daha kızgındı.

Hiçbir şey söylemedim ve hızlıca uzaklaştım. Orada ne olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu, ancak bayağı bir korkmuştum. Uzaklaşırken sanki tahtaya yumruk atılırmışçasına bir gümbürtü geldi ve onun sesini tekrar duydum:

“Seni pislik. Senin o lanet dişlerini sökeceğim. Bırak da geçeyim!”

Partime doğru kaçtım ve günün geri kalanını omuzlarımın üzerinden oraya kısa bakışlar atarak geçirdim.

Şimdiye kadar tahmin edebileceğiniz gibi, bu seslerden bir sürü vardı. Toplamda en az otuz tane saydım. Her ay onları duyuyordum, kapıdan geçmek için yalvarıyorlardı. Neredeyse her zaman kapıyı kapatır kapatmaz olurdu; sanki bu tuhaf yaratıklar beni takip ediyorlardı. Hiç kimseye anlatmadım; ancak dürüst olmak gerekirse biraz da bu duruma alıştım. Beni her zaman korkuturlardı ve bazı sesler tedirgin hissetmeme sebep olurdu; ancak kapıyı açmadığım sürece güvende olduğumu bilirdim. Bu duruma seslerin bazılarına isim takacak kadar alışmıştım. Bir tanesi sürekli evdeki dış kapıda belirirdi. Buzlu camlarımız olduğu için orta boylu şapka takan bir adamın siluetini görebiliyordum. Hiç konuşmazdı; ancak arada bir içinde kâğıt parçaları olan zarfları posta kutusuna atardı. Ona “postacı” adını taktım. Postacı en tedirgin edici olanlardan biriydi. Onunla konuşmaya çalıştığım zamanlarda hızlıca yukarıya bakıp kapıya vurmaya başlardı. Postacıya genellikle ilişmezdim.

Yirmi yıl boyunca bu durumu olağan bir şekilde sürdürdüm. Birçok arkadaşım, hatta geçen sene tanıştığım bir kızla bir küs bir barışık olduğumuz bir ilişkimiz bile var. Gecenin bir yarısında uyanan ve sizlerin duyamadığı sesleri dikkatli bir şekilde dinleyen birisi için o kadar da kötü değil. Evet, arkadaşlarım tuhaf ve kafamdaki tahtalardan birinin eksik olduğunu düşünüyor olabilirler; ancak buna katlanıyorlar. Hepsi harika insanlar. Onları özleyeceğim.

Anlayacağınız üzere, durum biraz tuhaflaşmaya başladı. Yani, her zamankinden de tuhaf demeye çalışıyorum. Üç hafta önce, neden bilmiyorum ama, terli bir şekilde ağlayarak uyandım. Gördüğüm rüya, hatırladığım kadarıyla, her şeyin üzerine ansızın koca bir karanlık çökene kadar gayet normaldi. Tam olarak gözlerimi açar açmaz, yatak odamın kapısından vurma sesleri geldi. Bu normal bir vurma değildi, zıvanadan çıkmış gibiydi.

“Kim o?” diye bağırdım.

“Lütfen, bize yardım et...” diye cevapladı. Şaşırmıştım. Yedinci yaş günümde babamın kulübesinden hatırladığım sadist, kızgın sesti; ama hakikaten samimi gözüküyordu. Sanki ağır bir yara almış gibi bir ses tonuyla konuşuyordu. Doğrusu kendimi kalkmak için çarşafları üzerimden çekerken buldum; ama tereddüt ettim. Sesler daha önce hiç kapıyı açmam için aklımı çelmemişti. Sanırım çocukken kapıya davul çalarmış gibi o kadar sert vurmuştu ki, kapının ardındaki şeyin kötü bir şey olduğu yönünde bir sağduyum oluşmuştu. Dürüst olmak gerekirse, o sabah, bir şeyin odama girmesine az daha izin verecektim; ancak sonunda direndim.

Sonra daha da kötüleşti. Sadece iki gün sonra, mahalledeki köşe başındaki dükkandaydım. Aldığım bir şişe sütün ve gazetenin parasını öder ödemez dükkânın kapısı şiddetle çarptı. Aynı anda acı dolu, uzun bir çığlık duydum. Kapıya doğru hızlıca döndüm; ancak cama yapışmış o kadar çok el ilanı vardı ki, camın ardındaki kadını ancak avuç içlerini cama yaslayınca fark edebildim. Satıcı bana deliymişim gibi baktı. Nihayet, ona saçma sapan bir bahane mırıldanarak, kullanabileceğim bir lavabosu olup olmadığını sordum ve çığlıklar kesilene kadar on dakika boyunca orada saklandım. O günden bu yana dört olay daha yaşadım. Acıklı bir yalvarmayla karışık çığlıklar. Dün de postacı uğradı. Her zamanki gibi mektuplarını posta kutusuna koymadan önce nazikçe kapıyı çaldı.

Sonra bir başka zarf daha. Daha sonra bir tane daha.

Toplamda on tane sade, kahverengi zarf. Postacı birkaç dakika bekledi. Arada bir kapımı çaldı, sonra da beni yalnız bıraktı.

Her zarfın içinde bir A4 kâğıdı vardı. Sayfaların bazıları siyah bir kalemle o kadar şiddetli karalanmıştı ki ortalarında büyük delikler ve kenarlarında yıpranmalar vardı. Onları zarflara geri koyup unutmaya çalıştım.

Öncesinde, kapım çok şiddetli bir şekilde sarsıldı. Gerçi, duyduğum şey bir çığlık, inilti ya da kükreme değildi. Sadece ağlıyordu. Düzinelerce ses, sessizce hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Bir başka rüzgâr kapımı şiddetli bir şekilde çarptı. Duvardaki alçı döküldü ve halı kıvrıldı. Hala bir istekte bulunmuyor ya da yalvarmıyordu, sadece hıçkırarak ağlıyordu.

Şiddetli bir kapı çarpması.

Sandalyeden fırlayıverdim.

Şiddetli bir kapı çarpması.

İnce bir çatlak kapının çerçevesinin bir köşesini yardı.

Telefonum çalmaya başladı ve perdelerin arkasında, penceremin camında şiddetli bir tıklama duydum. Telefona cevap vermeye çalıştım ama sadece ağlayan daha fazla ses vardı; ancak bunlar hıçkırmıyordu. Daha çok ıstırap çekiyor, yas tutuyor gibiydiler. Telefonu kapattım; ancak çalmaya devam etti. Ben de bataryasını çıkardım.

Mobilyalarımın birçoğunu kapıya ve pencereye doğru ittim. Odama son giriş denemelerinin başlamasının üzerinden üç saat geçti. Kapıya vurmaları hiç azalmadı. Tabi ki ağlamalar da azalmadı. Eminim ki kapım onları pek de fazla engelleyemeyecek. Kurduğum vasat barakaya gelince, iki dakikada geçebilirler. Kendimi ölümün kıyısında buldum, bu anılarımı başıma bir şey gelirse diye yazıyorum.

Şiddetli bir kapı çarpması.

Ne istiyorlar ki?

Şiddetli bir kapı çarpması.

Bana zarar vermek istiyor olabilirler mi?

Şiddetli bir kapı çarpması.

Öncekinden bile daha korkusuz ve kötü niyetli gözüküyorlardı.

Şiddetli bir kapı çarpması.

Bunu yapmalarına sebep olan şey ne ki?

Şiddetli bir kapı çarpması.

Belki de kapıyı açmalıyım.

Şiddetli bir kapı çarpması.

Belki de girmelerine izin vermeliyim.


* * * * * *


Sessizlik çöktü. Hatta ağlamaların bile kesildiğini fark ettim. Bütün bir dakika öylece oturdum. Sonra bu klostrofobik durumdan kaçmaya hevesli bir şekilde kalkıp aceleyle kapıya doğru koştum. Belki herhangi bir kapının olmadığı ve lanet olası kapı vuruşlarından uzak olabileceğim bir yere kaçabilirdim. Barikatımı kenara çektim ve kapının kolunu çevirdim.

Kilitliydi.

Diz çöküp kapının aralığından baktım. Yatak odamın ardında koridor yoktu, sanırım bir tür kütüphane ya da sınıf vardı. İçerisi boş görünüyordu; ancak bir çocuk sırtını bana dönük oturmuş bir şeyler okuyordu. Kapıya sert bir şekilde vurdum.

“Hey, çocuk. Beni buradan çıkar, olur mu?”

Omuzlarının üzerinden bana baktı.

“Evet, buradayım. Lütfen kapıyı açabilir misin?”

“Açamam. Cezalıyım. Kimseyle konuşmamalıyım. Yürü git.”

Arkasını döndü. Kızgın ve kafam karışmış bir şekilde ayağa kalktım. Gürültülü bir vurma sessizliği bozdu. Fark ettim ki ses bir cama vurulmuş gibiydi. Benim penceremin camına.

Sesi tekrar duydum. Bu sefer içeri girmek isteyen birinin çılgınca cama vurması gibi değildi. İçeriye girmeye bile çalışmıyordu. Perdenin ve camın arkasındaki her neyse, benim içeride olduğumu biliyordu. Beni feci korkuttuğunu da biliyordu. En vahşi ve sadistik biçimde beni korkutmak istiyordu.

Kapıya doğru döndüm ve çılgınca kapıyı yumruklamaya başladım.

“Hey! Bırak da gireyim. Gerçekten kapıyı açmana ihtiyacım var...”