3 Eylül 2021 Cuma

Bullied

Dureyham adında küçük, sakin bir kasabada büyüdüm. Kasabanın yakınında güzel bir orman, ormanda da yaşadığımız ahşap kulübe vardı.

Babamla yaşıyordum, annem doğum esnasında ölmüştü. Varlığımın başlangıcı, onun varlığının sonu olmuştu ve ben bu konuda daima suçlu hissediyordum. Babamla ise çok yakın bir ilişkimiz vardı.

Kendimi bildim bileli kasabamdaki çocuklarla hiç sosyalleşememiştim, böyle bir isteğim de olmamıştı. Beni dışlıyorlardı. Daha sonra bunun ailevi durumumdan kaynaklandığını öğrendim, o dönemlerde bir çocuğun tek başına bir ebeveyn tarafından büyütülmesi garip sayılıyordu, özellikle de tek başına bir baba tarafından büyütülmesi. Belki de bu yüzden kasabanın içinde değil de ormanda yaşıyorduk, bu küçük insan topluluğundan uzakta.

Bir gün benim yaşlarımdaki bir çocuğun bana yaklaşıp konuştuğunu hatırlıyorum, "Annem senden uzak durmamı söylüyor. Senin ailenin iyi olmadığını söylüyor."

Altı yaşında bir çocuktum, neden böyle söylediğini ve bunun ne anlama geldiğini bilmiyordum. Omuz silkmiş ve tek başıma oyun alanındaki taşları sektirmeye devam etmiştim.

Ben yedi yaşlarındayken, sınıf arkadaşım Sarah Potts kayboldu. Sarah hakkında hatırlayabildiğim tek şey, parlak, saten kurdelelerle süslediği beyaza dönük, açık sarı saçlarının başının iki yanında, iki örgü halinde sallanması ve parlak mavi gözleriydi.
Sınıftaki sırasından sık sık bana bakar, arkadaşlarına bir şeyler fısıldayarak kıkırdardı, sonra hoşnutsuz gözlerini kalem ve kağıdına çevirirdi. Ben zaten kötü bakışlara alışkındım.

Kaybolmuş olması sakin kasabamız için son derece ekstrem bir olaydı. Komşular her gün birbirleriyle konuşurlardı, çocuklar her an gözetleniyorlardı ve ebeveynlerin çocuklarının dışarıda oynaması konusunda endişelenmeleri için hiçbir sebep yoktu. Taa ki, Sarah'nın kaybolmasından birkaç gün sonra, arama ekiplerinin kızı her yerde aramayı bıraktığı ve kasaba halkının, kızı bulmak için tüm umutlarının boşa olduğu korkunç gerçeği kabullendiği zamana kadar.

Kasabalılar arasındaki iletişim kesildi. Artık çocukların dışarıda oynamaları yasaktı ve hiçbir çocuk yanında ebeveyni olmadan görülmüyordu.
Dureyham hayalet kasaba olmuştu. Eve dönerken karanlık sokaklardan tek başıma geçtim, artık diğer çocukların sürekli katlandığım zorbalıklarına maruz kalmadan, tüm kasabada özgürce oynayabilirdim. Her küçük çocuk gibi, bunun için sevinmiştim.

Ahşap kapıyı gıcırdatarak açtım ve babamın akşam yemeğini hazırladığı mutfağa gittim. Açlıkla beklemeye başladım, okuldaki çocuklar her zamanki gibi öğle yemeğimi çaldıkları için tüm gün henüz hiçbir şey yiyememiştim.

"Otur, canım." babam gülümsedi. Dudaklarımı yalayarak eski, tahta sandalyelerden birine zıpladım.

"Sarah'yı bulamadılar," dedim ağız dolusu eti çiğnerken.

"Zavallı çocuk." diye mırıldandı babam, alnı düşünceli bir şekilde kırıştı. Sonra kendi yemeğinden bir ısırık aldı ve sordu.
"Bugün o kötü çocuklar sana bir şey yaptılar mı canım?"

Başımı salladım. "Bugün iyiydi. Sanırım kaybolma olayından sonra tüm kasaba sessizliğe büründü."

Bardağındaki suyu üç küçük yudumda bitirdi, odadan çıkmadan önce bardağını ve bulaşıklarını topladı.

Dişime takılmış bir kıkırdağı başarısızca emiyordum, sonunda onu küçük parmaklarımla çıkarttım. Elimdeki şeye baktım, kırmızı bir kurdele parçası ve bir tutam uzun, sarı saç.

Gülümsedim ve yemeye devam ettim.

17 Ağustos 2021 Salı

EYELESS JACK: You Can't Trust Everyone






Bu tarz hikayelere doğru dürüst nasıl başlanır emin değilim; ama olabildiğince hızlı bir şekilde sadede gelmeye çalışacağım. Bak, şu anda kısıtlı bir zamanım var. Şu anda bu hikayeyi üniversitenin kütüphanesindeki bilgisayarlardan birinde yazıyorum. Ben bunu yazarken gölgelerin içerisinden birisi beni izliyormuş gibi hissediyorum.

Biliyorum kulağa çılgınca geliyor; ama bunu bir şekilde birilerine anlatmalıyım. Söylediğim şeylere kimse inanmayacak. Akademik çalışmalarımdan o kadar geri kaldığım bir noktaya geldim ki, artık akademik denetime tabi tutulacağım. Ayrıca müşteri korkuttuğum için part time işimden de kovuldum. Neyse, en azından kendime buna değdiğini söyleyebileceğim bir şeyler yapmak istiyorum. Ama yine de, nihayetinde hiçbir anlamı olmayabilir de.

Geçen yıl Jack Driscoll adında biriyle tanıştım. Çoğunlukla soğuk bir tipti, ama biz cidden iyi arkadaş olmuştuk. Bu arada benim adım Ethan ve şu anda üniversitenin son yılını bitiriyorum. Aslında bitirmeye çalışıyorum diyelim. Neyse, dediğim gibi Jack ve ben birçok ortak noktamız olduğunu fark edince yakınlaşmaya başladık. İkimiz de aynı tarz oyunları, aynı tür filmleri ve hatta aynı tip kıyafetleri seviyorduk. Tabii başka arkadaşlarım da vardı ama hiçbiri benim ilgilendiğim şeylerle ilgilenmiyordu. Ne var ki bunların hepsi geçen kış değişti.

Jack sınıftan Elisa adlı bir kızla takılmaya başladı. Ona çıkma teklifi etmesi ve bir çift olmaları çok uzun sürmedi. Başlarda onun için mutluydum. Kızlardan yana şansı pek yaver gitmezdi, bu yüzden onu gerçekten seven biriyle görmek beni mutlu ediyordu. Zaman zaman hep birlikte takılırdık ve gerçekten bana da hoş biri gelmeye başlamıştı. Hatta bazen onları biraz kıskanırdım.

İlişkiye başlamalarından aşağı yukarı bir ay sonra bir şeylerin değişmeye başladığını fark ettim. Jack arkadaşlarıyla artık daha az zaman geçiriyor, zamanının çoğunu Elisa ile harcıyordu. İlk başta bu bana normal geldi. Pek çok insan en değerlileri ile daha çok zaman harcamak ister ve bunda yanlış bir şey yok. Onu hala görüyordum ve okuldan sonra birlikte oyun oynuyorduk, bu yüzden bunun üzerinde pek durmadım.

Sonra işler tuhaflaşmaya başladı. Bir sabah ikimiz kafeteryada sıra bekliyorduk. Okulun yemekleri harika olmasa da fena değildi. Biz de biraz geç kalınca sıra bayağı bir uzamıştı, ama bu alışkın olmadığımız bir şey değildi.

“Galiba biraz daha erken gelmeliydik değil mi?” diyerek güldüm. Jack hiçbir şey söylemedi.

Omuzunu dürterek “Hey dostum, hala uyuyor musun?” diye bir şaka yaptım.

“Kapa çeneni.” diye mırıldandı. Sesi gerçekten kızgın geliyordu ve verdiği cevap beni şaşırtmıştı.

“Şaka yapıyorum.” diye açıkladım. “Sanırım uykunu iyi alamadın ya da başka bir şeyin mi var?”

“Lanet sıra çok uzun. Buradan gitmem gerek!" Bazı öğrenciler bize bakmaya başlamıştı. Jack bunu farketti ve etrafında dönüp sırada hemen arkamızdaki kıza “Bir sorun mu var?” diye bağırdı.
Kız donup kaldı ve arkadaşının elini tuttu.

“Dostum n’oluyor? Sakin ol!” diye bağırdım. Neden böyle davrandığına dair bir fikrim yoktu; sanki kendisi gibi değildi.
Jack hiçbir şey söylemedi. Bunun yerine kapıya doğru dönüp koşarak binayı terk etti.

Bu olaydan sonra onunla konuşmadım. Bir süre sınıfta dikkatini çekmeye çalıştım ama bu hiç işe yaramadı.

Birkaç gün sonra bunu denemeyi tamamen bıraktım. Bir hafta sonra Jack derslere gelmeyi kesti.

Bir akşam koridorda Elisa’ya rastladım. O günki derslerim bitmişti ve eve dönüyordum.

Gülümseyerek, “Selam Elisa,” dedim.

O da gülümseyerek, “Selam Ethan!” diye cevapladı. Bazı sebeplerden ötürü, gülümseyebiliyor olması tüylerimi diken diken etti. Erkek arkadaşı bu halde olmasına rağmen nasıl bu kadar mutlu gözükebiliyordu? Tekrar konuşmadan önce sırt çantamı hafifçe düzelttim.

“Ee, Jack’le işler yolunda mı? O nasıl?”

Elisa, sanki bir matematik problemini nasıl çözeceğini düşünüyormuş gibi kafasını kaldırıp bana baktı.
Bana doğru dönüp gayet neşeli bir şekilde “Her şey harika,” diye cevapladı.

“O her zamankinden daha iyi.”

Pek ikna olmamış bir şekilde “Peki.” dedim. “Güzel, o halde ona şunu söyleyebilir misin-”

“Her. Zamankinden. Daha. İyi.” diyerek konuşmamı kesti. Bu durum beni bayağı bir şaşırttı. Nedeninden tam emin değilim ama bu kızdaki bir şey bana kötü hissettiriyordu.
Orada beni kafası allak bullak olmuş bir şekilde bırakarak gitti. İçinde bulunduğum transdan bir anda çıktım.

“Bu çok saçma,” diye düşündüm kendi kendime. “Ona tekrar ulaşmayı deneyeceğim.” Onu daha önce de aramıştım ama ısrarla yanıtlamayınca vazgeçmiştim.

O gece, onu arayıp yanına gelip gelemeyeceğimi sormaya karar verdim. Şaşırtıcı bir şekilde hemen telefonu yanıtladı.

“Hey!” diye telefonu açtı.

“Selam dostum. Nasılsın?”

“Ne istiyorsun?”

“Her şey yolunda mı? Son zamanlarda pek iyi gözükmüyorsun.” Cevap gelmedi. “Orada mısın?”

“Evde misin?”

“Evet, neden ki?”

“Yanına geliyorum."

Jack yola çıkacağını söyler söylemez çağrı sona erdi. Yalan söylemeyeceğim, bayağı korkmuştum. Sesi panik doluydu, sanki, nasıl berbat bir durumun içindeyse, bundan kurtulmaya çalışıyor gibiydi.

Telefon kapandıktan aşağı yukarı 45 dakika sonra kapım çaldı.

Jack’i kapıda karşılarken mümkün olduğunca sakin kalmaya çalışarak, “Selam, nasılsın?” dedim. Jack’in iyi olmadığı çok bariz bir şekilde ortadaydı.

Gözleriyle etrafı tararken “Bilmiyorum.” diye fısıldadı. “Evde kimse var mı?”

Kafamı iki yana doğru salladım ve bu zavallı adamı içeri aldım. Televizyonun önündeki eski kanepeye oturdu. Ev arkadaşlarım bu geceyi dışarıda geçirecekti, bu sebeple yakın zamanda eve birinin geleceğinden endişelenmeme gerek yoktu.

“Dostum, ne gibi bir problemin…”

“Işıkları kapat!”

Bir anlığına donup kaldım. “Jack beni korkutuyorsun. Neler olu…”

“KAPAT ŞU IŞIKLARI! BENİ BULAMASIN!”

Dediğini yaptım. Bu karanlık tahmin ettiğimden de beterdi.

“Elisa’dan mı bahsediyorsun?” diye sordum. Sesim hafifçe titreyerek çıkmıştı. “Sana bir şey mi yaptı?” 

Jack cevap vermedi. Elimi omzuna koydum ve konuştum.
“Dostum sana yardım etmeye çalışıyorum. Ama ne olduğunu bilmezsem hiçbir şey yapamam.”

Jack şiddetle parmaklarını bacaklarına vuruyordu. Yere bakmaya devam ederek bana cevap verdi.
"Onda bir sorun var dostum," sızlandı. "Bence o... Sanki... Bir tarikatın üyesi gibi."

Kaşlarımı kaldırdım. Korktuğunu anlayabiliyordum, ama sanki bu biraz fazlaydı. Yine de, Jack'in böyle düşünmesi için ona gerçekten berbat bir şey yapmış olmalıydı.

"Neden böyle düşünüyorsun?" sordum. "Ayrıca, birinden yardım istedin mi? Seni bu kadar korkutuyorsa, polise gidebilirsin, biliyorsun değil mi?"

"Yapamam!" benimle yüzleşmek için başını bana doğru kaldırdı, neredeyse kusacaktım. Jack ağlıyordu, ama gözyaşları simsiyahtı. Başta ışıklar kapalı olduğu için yanlış gördüğümü sandım, ama daha sonra dediği şeyle, şüphelerimi doğruladı.

"Bana bunu o yaptı! Nasıl yaptı bilmiyorum, ama onun yaptığını biliyorum!" ağlamaya devam etti, siyah sıvı koltuk minderlerinde mürekkep gibi leke bırakıyordu.

"Geçen gece, beni bu lanet iğrenç gözyaşlarıyla ağlarken yakaladı ve 'hazır' olduğumu söyledi. Bu da ne demek oluyor ha!?"

Ona nasıl cevap vereceğimi bilmiyordum. Bu benim anlayabileceğim bir şey değildi, ve onu rahatlatmak için söyleyebileceğim bir şeyin olmadığını biliyordum.

"Biz... Bir şeyler düşüneceğiz," dedim yaklaşık bir dakikalık sessizlikten sonra. "Ama polisi aramalıyız. Ayrıca hastaneye gitmelisin. Gözlerine her ne olduysa iyi bir şeye benzemiyor ve bakılması gerekiyor."

Jack kapüşonlusunun koluyla yüzünü sildi. "Beni bulamaz." dedi az da olsa rahatlamış bir sesle.
"Eğer bulursa, ben-" kapıda yumuşak bir tıklama ile sustu.

"Jackie, orada olduğunu biliyorum." bu kızın sesiydi. "Gitme zamanı, bizi bekliyorlar. İstiyorsa arkadaşın da gelebilir."

Jack kanepeden fırlayıp kalktı, arka kapıdan dışarı koştu ve dairemin arkasındaki ormanlık alanda gözden kayboldu.

"Jack, bekle!" bağırdım. Faydasızdı.
Arkadaşımın peşinden koşarken cep telefonumdan 911'i aradım. Polise hızlıca neler olduğunu anlattım. Bana polis memurlarının en kısa sürede yola çıkacaklarına dair güvence verdiler. Yanıt veremeden, başıma bir şey çarptı ve görüntüm karardı.

Buradan sonra olanlar hala korkunç bir kabus gibi geliyor, ama gördüklerimin gerçek olduğunu biliyorum.

Sonunda kendime geldiğimde, bir ağaç gövdesine bağlanmıştım. Daire şeklinde toplanmış figürler vardı, sandalyeye bağlanmış başka bir figürü çevreliyorlardı. Yeniden net görebilmeye başladığımda, her figürün uzun siyah bir cüppe giydiğini ve mavi bir maske taktığını görebiliyordum. Sandalyeye bağlanmış figüre odaklandım.

Bu Jack'ti.

Çığlık atmaya çalıştım ama ağzım bantla kapatılmıştı.
Düşünerek sonunda korkunç bir sonuca vardım, bu bir kurban etme ayinine benziyordu. Sadece bir tarikat toplantısına misafirlik etmekle kalmıyordum, aynı zamanında bir insanın kurban edilişine tanık olacaktım.

Tarikatçılardan biri Jack'e doğru yürüdü ve maskesini kaldırdı. Bu Elisa'ydı. Onu çenesinden tutarak kendisine yaklaştırdı ve öptü. Jack geri çekildi ve kıza saydırmaya başladı. Onu suçlayamazdım, ben de bir şeyler söylemek istiyordum ama yapamıyordum.

Uzun boylu, başka bir tarikatçı, siyah, eski görünümlü bir kitaptan bir şeyler okumaya başladı. Okurken, diğer tarikatçılar Jack'in etrafını aç akbabalar gibi kuşattı. Bir tarikatçı ağzını bantla kapatırken, iki tanesi sandalyesini tuttu.
Dördüncü tarikatçının paslı bir demiri çıkarmasını korku içinde izledim. Tarikatçı demiri Jack'in gözlerine daldırdı ve yavaşça onları dışarı çıkarttı. Göz yuvalarından akan kan, şimdi katran gibi yoğun görünüyordu.

Bitirmek için, Jack'in gözlerini alan tarikatçı yüzüne mavi bir maske taktı. Jack hala yaşıyordu, ama daha fazla ne kadar yaşayabilirdi, hiçbir fikrim yoktu.
Diğer tarikatçı kitabı okumaya devam ederken, Jack'in altındaki zemin titremeye başladı. Siyah dallar şeytani otlar gibi filizlendi. Bazı dallar beline, bazıları ayak bileklerine dolandı, hatta biri boğazına dolandı.

Bayılmaya başlamıştım. Birden uzaktan gelen siren sesleri duydum, bu, kitabı okuyan tarikatçının durmasına neden oldu.

"Ne yapıyorsun seni aptal?" diğer tarikatçılardan biri bağırdı. "Eğer şimdi durursan o-"

Yer sarsılmayı durdurdu ve dallar hangi cehennemden geliyorlarsa, oraya geri çekildiler. Herkes sustu.Tarikatçıların hepsi donmuş gibiydi, heykel gibi görünüyorlardı.

Sessizliği birazdan Jack'ten gelen çatlak, şeytani kahkahalar bozdu.

"Onu kızdırdın!" Jack tısladı. Bunlar, arkadaşımdan duyduğum son sözlerdi.

Sanki yok olmuşlar gibi, onu sandalyeye bağlayan iplerinden kurtulmasını izledim. Tarikatçıların hepsine saldırdı, onları parçalara ayırdı ve bağırsaklarını buzla kaplanmış zemine sıçrattı. Görüşüm kararmaya başladı, ve duyduğum tarikatçıların çığlıkları uzaklaşıyor gibi kısıldı.

Keşke o korkunç çıtırtıyı duymadan önce tamamen kendimden geçmiş olsaydım...
Kemiklerin kırılma ve organların yutulma sesini.

Arkadaşım kurbanlarını yiyordu, ve sıradakinin ben olacağımdan emindim.


Yüzüme bir polis memurunun ışık tutmasıyla uyandım.

"Uyandı! Çabuk, burada bir sağlık görevlisine ihtiyacımız var!"

Oturdum ve etrafıma baktım. "Ben... Hayattayım?" mırıldandım, her şey hala bulanıktı.

"Berbat şeyler yaşadığını biliyorum evlat, ama neler olduğu hakkında bize anlatabileceğin bir şey var mı?" memur sordu.

"Onu rahat bırakın," başka bir memur emretti. "Onu bu cehennem çukurundan çıkarttıktan sonra sorguya çekebiliriz. Çocuğun vücudunda büyük bir kesik var!"

"Doğru. Üzgünüm, evlat."

Aşağıya baktım ve gömleğimin kendi kanıma bulanmış olduğunu farkettim. Şu anki durumumdan dolayı hiçbir şey hissetmiyordum ama kötü görünüyordu.

Hastaneye kadar yol boyunca konuşmadım. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Doktor bana iyi olacağımı anlatırken böbreklerimden birini kaybettiğimi söylediğinde, işler daha da kötüleşti.

Her şeyin tepetaklak olmasından bu yana bir yıldan fazla zaman geçti. Herkes olanları haberlerde duydu ve okul, kampüslerinin yakınında bu kadar büyük şeyler döndüğünü fark edemediği için zor duruma düştü. Jack Driscoll hala kayıp ve 10 öğrencinin ölümünden ve 1 öğrenciyi öldürmeye teşebbüs etmekten sorumlu.

Yeterince anlattım. Sanırım bir şekilde içimi dökmem gerekiyordu. Hala o tarikatın ne için olduğunu, neden kurulduğunu ya da neyi çağırmaya çalıştıklarını bilmiyorum. Açıkçası kimse bunu araştırmayacak, çünkü kulağa çok saçma geliyor. Ama bunu okuyan birinin araştırmasını umuyorum. Ama yapmayacaksan, o zaman, sanırım sadece dikkatli ol. Sonuçta herkese güvenemezsin.




Ç/N : dönüşüm Eyeless Jack ile oldu. :) çevirideki yardımları için yardımcım Cornelia'ya teşekkürler.





7 Ağustos 2021 Cumartesi

Neden İnsanlar Yüzüme Dik Dik Bakıyor?

Bölmeme otururken "Onun sıkıntısı ne?" diye düşündüm. Angela, bir iş arkadaşım, bana gözünü dikmiş bakıyordu. Daha doğrusu yüzüme bakakalmıştı. Ona bağırmak istedim, masamı devirip ona sıkıntısının ne olduğunu sormak istedim ama öyle bir şey yapmadım. Bakın, bu burada işe başladığımdan beri oluyor. Aslında, ne zaman yeni bir işe başlasam bu oluyor, iş arkadaşlarım yüzüme dik dik bakıyordu.

Halka açık alanda da oldu bu. Sokakta, trende, ne zaman bir yere gitsem insanlar yüzüme dik dik bakıyor ve neden bilmiyorum. Yanından geçtiğim en azında bana bir yan bakış atıyordu. Çok rahatsız ediciydi. Biri bana her baktığında, kör edici bir öfke vücudumdaki her elektriksel dalgaya süzülüyordu.

Eve gidip aynada yüzümü taramaya karar verdim. Gözlerimi yüzüme kitledim ve internetteki milyarlarca insanla karşılaştırdım. Benim yüzümde en az oradaki insanlar kadar insana benziyordu. O yüzden yüzümü değiştirip, yeni bir işe bakmaya karar verdim. Belki bu sefer farklı olur ve insanlar yüzüme bakmazdı.

Sonraki gün işimi bıraktım ve yeni bir iş görüşmesine gittim. Yolda kimse bana bakıyor gibi görünmüyordu. Tek bir bakış bile yoktu. Şimdi sadece diğer seferler gibi bir hafta sürse ne güzel olurdu. Kendimi akvaryumda gibi hissetmediğim bir hafta.

İş görüşmesi iyi geçti ama eve dönerken trende ki bir herif bana doğru bakıyordu. Hayır. Yüzüme bakıyordu. Sadece bir kişi diye düşündüm. Trende her zaman böyle garip tipler oluyordu. Değil mi?

Dikkatimi dağıtmak için gazeteyi aldım ve başlıklara bir göz gezdirdim. “Android birimler, sensör modüllerinde sanal paranoya yaratan bir hata yüzünden geri çağrıldı.” yazıyordu. Fotoğrafın altında beni yapan şirketin logosunu gördüm ve beni bir korku aldı. Umarım beni bulamazlar. Diğer başlıklara bakmaya devam ettim. ”Cinayet çılgınlığının dördüncü kurbanı bulundu.” gözlerim hafifçe açıldı ve okumaya devam ettim:

“Berbat saldırıların son kurbanı, genç bir erkeğin cesedi parkta bulundu. Diğer cesetler gibi, neredeyse cerrahi olarak yüzü kesilip, çıkarılmış ve ölüme terk edilmiş.”

Gazeteden kafamı hafifçe yukarı kaldırdım.

Bu herif bana niye dik dik bakıyor?



6 Ağustos 2021 Cuma

The Theater

Hiç “The Theater” isimli eski bir PC oyunu duydunuz mu? Evet, ben de öyle düşünmüştüm. Muhtemelen birçok kişi böyle bir oyunun bile var olmadığını söylediği içindir. The Theater, Doom ile aynı zamanlarda piyasaya sürülen eski bir bilgisayar oyunudur. Bugün, eğer bulabilirseniz yalnızca, çoğu zaman oyunu bile içermeyen boktan korsan CD-ROM' larda mevcuttur. O günlerde piyasaya sürüldüğü söylenen gerçek meşru kopyalar, o zamandan beri ‘Biletçi’ olarak adlandırılan şeyin görüntüsünden başka hiçbir şey olmayan boş bir kapak içeriyordu. Biletçi, beyaz bir gömlek üzerine kırmızı bir yelek ve siyah pantolon giyen, büyük kırmızı dudaklı, kötü çizilmiş, pikselli, beyaz, kel bir adamdır ve tamamen duygusuzdur. Bazıları, eğer diski kırarsanız, kapağa bir daha baktığınızda yüzünün kızgın göründüğünü söylese de bu sadece bir şehir efsanesi olarak önemsenmez. The Theater' ın asıl tuhaf yanı, oyun kutusunun üzerinde ne herhangi bir geliştirici ismi ne de arka kısmında bir oyun açıklaması bulunmamasıdır. Her iki tarafta da beyaz bir zemin üzerinde sadece Biletçi bulunur.

Oyun öncelikle düzgün şekilde yüklenememesiyle biliniyordu. Yükleme işlemi, kullanıcı lisans sözleşmesine ulaştığı anda bilgisayarı kilitlemekteydi. The Theater' ın lisans sözleşmesiyle ilgili garip olan şey ise, ne zaman geliştirici stüdyonun adının geçmesi gerekse metnin boş bir satırdan ibaret olmasıydı. Her neyse, orijinal CD' lerden birine sahip olduğunu iddia eden çoğu kişi, oyunu nasıl kuracaklarını basitçe lisans sözleşmesindeyken bilgisayarı içindeki disk ile birlikte yeniden başlatarak çözdüklerini söylemektedir. Ardından, başlangıçta "KABUL EDİYORUM" butonuna basmaları istenir. Daha sonra kuruluma devam ederler. Oyun basitçe boş bir şehir sokağındaki bir sinema salonunun dış tarafının görüntüsü olan ana menü dışında herhangi bir tanıtım olmadan başlar. Başlık kaybolur ve ardından 3 menü butonu 'YENİ OYUN, YÜKLE, AYARLAR' belirir. AYARLAR' ı seçmek anında oyunu masaüstüne çökertir. YÜKLE' nin hiç çalışmadığı söylenir. Kaydedilmiş bir oyununuz olsa bile bastığınızda hiçbir şey olmaz. Böylece eldeki çalışan tek menü seçeneği YENİ OYUN olarak kalır.





YENİ OYUN seçildiğinde birinci şahıs görünümündesinizdir. Karanlık bir koridorun (Sinema salonlarına çıktığı varsayılabilir) önünde duran Biletçi haricinde boş bir sinema lobisinde duruyorsunuz. Kötü çizilmiş, çoğunlukla okunaksız film afişlerine bakmaktan veya Biletçi’ ye yaklaşmaktan başka yapacak bir şey yoktur. Oyuncu Biletçi’ ye doğru hareket ettiğinde çok düşük kaliteli bir ses klibi çalar ve aynı şeyi söyleyen bir konuşma kutusuyla birlikte “TEŞEKKÜR EDERİZ, LÜTFEN FİLMİN KEYFİNİ ÇIKARIN” der. Daha sonra koridora girersiniz ve ekran kararır. Boş lobiye geri dönmüşsünüzdür ve aynı şeyi tekrar tekrar yaparsınız.

Bu kulağa gerçekten berbat bir oyun gibi gelse de, oynamaya devam ettikçe bazı tuhaf şeyler olur. Garip olaylar gerçekleşmeden önce kaç kez biletinizi Biletçi’ ye verip salona devam etmeniz gerektiği bilinmiyor. Çoğu, tamamen rastgele olduğunu ve ilk oynanıştan dört yüzüncü oynanışa kadar herhangi bir yerde olabileceğini belirtiyor. Ardından yaşananlar ise bazı oyuncuları derinden rahatsız etmiştir.

İlk olay, oyuncunun koridora girdikten sonra geri gelmesiyle yaşanır. Bu sefer Biletçi' nin tamamen ortadan kaybolduğu fark edilir. Ardından oyuncu, başka bir seçeneği olmadan karanlık koridora girmeye karar verir. Daha önce bahsedilen metin kutusu eşliğindeki ses klibi, Biletçi' nin yokluğunda da çalmaya devam eder, ancak oyuncu koridorlara girdiği anda ekran kararmaz. Koridorun derinliklerine doğru yüründükçe ekran zifiri karanlığa bürünür, buna rağmen klavyedeki ileri butonuna basılmaya devam edildiği sürece oyuncunun ayak sesi klibi çalmaya devam eder. Orijinal oyunu oynadığını iddia edenler, koridorda yürürken tüm yol boyunca korkunç bir şey olacağını sezdiklerini ve son derece rahatsız olduklarını bildirirler. Sonunda oyuncu ilerleyemez. Birkaç dakika hiçbir şey yoktur ta ki 'Yüzü Yerinde Bir Girdap Olan Biletçi' olarak tanımlanan garip bir görüntü belirip oyuncunun önünde durana kadar. Oyunun orijinal oyuncuları, bu görüntüyü (uygun bir şekilde 'Girdap Kafalı Adam' olarak adlandırılmıştır) gördüklerinde vücutlarının hemen donduğunu ve midelerinin bulandığını söylüyorlar. Girdap Kafalı Adam önlerinde dururken hiçbir şey olmaz. Sonra aniden keskin bir çığlık duyulur ve oyun donar. Bu durum, sürekli devam eden çığlık ile birlikte birkaç dakika sürer. Ardından oyuncu lobiye geri döner. Lobide tüm sesler ve grafikler olması gerektiği gibidir.

Oyun, birkaç "koridora girme döngüsü" boyunca normal bir şekilde devam eder. Bazı orijinal oyuncular, Girdap Kafalı Adam' ın kısa bir süreliğine ekranın köşesinde faal bir "ciyaklama" ses efekti çalarken belirip kaybolduğunu iddia etmektedir. Ardından, Girdap Kafalı Adam ile karşılaştıktan sonra bir noktada, oyuncu Biletçi' nin endişeli bir yüz ifadesini simüle ederek gözleri geniş ve ağzı açık bir ileri bir geri adım attığını görür (yine de yürüme animasyonu yoktur - görüntünün uzuvları tamamen sabittir, bu yüzden alternatif olarak hafifçe yukarı ve aşağı zıplar). Bazı oyuncular, film afişlerinin Girdap Kafalı Adam' ın resimleriyle değiştirildiğini ve bunun da karakterlerinin kafasını posterlerden uzaklaştırıp Biletçi' ye yaklaşmasına sebep olduğunu belirtiyorlar. Ardından, değişik, düşük kaliteli bir ses klibi daha çalar, ancak konuşma kutusu, kutuda olabilecek herhangi bir metnin tamamen okunaksız olmasına neden olan bozuk karakterlerden başka bir şey içermez. Sesin son derece düşük kalitesi nedeniyle, Biletçi' nin bu noktada tam olarak ne söylediği oyuncular tarafından tartışılmaktadır, ancak yaygın olarak 'DİĞER SEVİYELERE ASLA GEÇME. ' dediği kabul edilir. Ardından ekran bir kez daha kararır ve oyuncuyu lobideki başlangıç ​​noktasına geri döndürür ama Biletçi gitmiştir ve koridor büyük bir tuğla duvar görüntüsü tarafından kapatılmıştır. Tuğla duvara dokunmak oyunu hemen çökertir. Ve hepsi bu kadar… Kimse 'Diğer Seviyeler' in ne olduğunu veya onlara nasıl ulaşılabilineceğini bilmiyor. Bununla birlikte Girdap Kafalı Adam 'ın onu oyunda görenlerde neden bu kadar şiddetli bir korkuya yol açtığı da bilinmiyor. The Theater' ın tüm orijinal kopyaları ya kayboldu ya da yok edildi. Ancak en ürkütücü kısım, oyunun tüm orijinal oyuncularının ara sıra göz ucuyla Girdap Kafalı Adam 'ın kısa bir bakışını gördüklerini iddia etmeleri gerçeğidir.

Çevirmen Notu:
Merhaba, ben Cyber. Umarım ilk çevirim sizi biraz da olsa ürkütebilmiştir :) İleride daha korkunç pastalarda buluşmak üzere, hoşçakalın...

24 Temmuz 2021 Cumartesi

The God Experiment Part 3

Part 3

Siz hiç kamerada 7 tane hayatın karardığını izlemenin nasıl olduğunu merak ettiniz mi?

Kendiniz buzla kaplı bir dağın üzerinde bir tren yolculuğunda hayal edin. Çığı duyabilirsiniz. Yer değiştiren kayaların monoton gürültüsü ve dalgalanan kar soğuk havaya fazla yükleniyor. Bu ses tek bir şey demek olabilir, değil mi? Ölümün geldiğine eminsin. Ama vagondaki kimse çığlık atmıyor. Kimse ağlamıyor. Bunun yerine her şey sonuna kadar sakin ve sessizdi.

Denek003 Courtney isimli transseksüel bir erkekti.

Biyografimize göre 1.67 boyundaydı. 68 kiloydu. Fotoğrafta; siyah kusursuz teni bir tarafı kısaca tıraş edilmiş şık siyah saçıyla buluşuyordu. Courtney'in bir kadınla ilişkisi vardı. Ama bu mutlu çift birlikte taşınmamışlardı. Sıkışık stüdyo daire içinde kamera yerleştirmenin ideal olduğunu düşündüm.

Eski zamanlardan beri, Courtney, doğru bedenle eşleşmediğine dair kesin işaretler sergiledi. Erken başlangıç kimlik krizleri, gençlik yıllarında tedavi edilmeyen depresyon ve anksiyete gibi karmaşıklıklara yol açtı. Bu çılgınlık tıp profesörlerinin ömür boyu sürecek bir hayali gerçekleştirmek için çareler bulmasıyla sona erdi. Sağlık hizmetleri endüstrisinde yüksek maaşlı bir işte çalıştı ve bu durumda para yüklü bir sağlık tasarruf hesabı oluşturdu. Tüm prosedürü kendisi karşıladı. Ama yine de, Courtney'in ebeveynleri tüm iletişimi kesti. Bu gerçek onun peşini bırakmadı.

Courtney asla kendisini dindar olarak düşünmedi. Anket sonuçları, birkaç ana kavramla özdeşleşmenin olduğunu göstermiştir. Tanrıya inanıyordu. Yargıya ve cezaya ve sonunda hepimiz için bir tür barışa inanıyordu. Herkes gibi Courtney'in de Big Man ya da Big Lady ile sorunları vardı. Mutlak kudret adına şunları yazdı;

"Eğer burada bir kukla ustası varsa, ben onun kayıp sicimiyim."

Bunu biraz karanlık buldum. Ama o yine de o bazı şeyler için dua ediyordu. Gecenin karanlığında yatağının baş ucu tarafından gönderilen mesajlar özel olarak kimseye değildi. Her bir teklif şöyle bir şeyle başlıyordu;

"Dinleyen var mı bilmiyorum ama.."

Çünkü bu şekilde daha güvenli hissettiriyordu. Bir başkasıyla şansınız varsa başka biriyle kendinizi lanetlememek daha kolay. Ailesinin yine onunla konuşması için dua etti. Kabul edilmesi için dua etti. Küçük kız kardeşininn sağlığı, başka bir terfi, daha iyi bir tedavi ve daha az makyaj için dua etti. Ama hepsinden önce çoğu kişinin anlayabileceği bir şey istedi. Kız arkadaşıyla evlenebilmek ve yeni bir hayata başlamak için yeterli para için dua etti.

Çalışmamızın ikinci haftasında, işlerin doğru yolda gittiği görünüyordu. Samantha'yla birlikte yatak odasında geç bir gece konuşması evlilik konusunu açtı. Küçük kız kardeşi Sarah, daha sık yazıyordu ve iyi olduğunu iddia ediyordu. Kariyeri boyunca yükselme eğiliminde olmaya devam etti.

Ancak, Denek002'nin kaybolmasının ardından salı günü benzer semptomları fark etmeye başladık. Courtney'in annesi o sabah aradı.

Konuşma gayet iyi başladı. Çoğunlukla kendisi hakkında konuştu. Kütüphanedeki dedikodu, en sevdiği televizyon programları, her günkü şeyler. Fakat konu nihayet her zamanki gittiği yere gitti: babasının içki problemine.

Babası dolaşırken son kısmı duymuş olmalıydı. Anne odadan kaçmaya çalışırken alıcıya moral bozucu bir tavsiyede bulundu.

"Küçük kızıma selam söyle."

Tom ve ben ikimiz de o sırada ofisteydik. O tek bir cümlenin sonuçları katlanılmayacak kadar korkunçtu. Courtney arabasındaydı ve bir köprüye yaklaşıyordu. Telefonun bağlantısı kesildi ama hala ona bağırıyordu.

"Anne? Baba? Bu sen misin? Bana söyleyebilecek hiçbir şeyin yok mu? Neden beni aradın ki? Neden bunu bana yapıyosun?"

Hat acımasız bir şekilde ses çıkardı.

Zavallı adamın gözlerinin içinde bir şey ölü görünüyordu. Acı ve yenilginin ifadesini doğru bir şekilde ayırt edebilmek için araç kamerasının içinde 720p'ye ihtiyacı yoktu. Ona yardım etmek istedim ama her zamanki gibi zaman yoktu. Üstelik, Tanrı Deneyi etkileşimi yasaklıyordu.

Courtney arabayı kenara çekip arabadan indiğinde Tommy bir istisna yapmaya hazır görünüyordu. Kameraları değiştirdik. Katılımcımız dar kaldırımda durup birkaç dakika uzaklara baktı. Sonra ileri yürüdü. Sis bu rakımda görünmeye başlamıştı.Yağmur, akşam boyunca alanın en ince ayrıntısına kadar birikti. Sessizce, Courtney tek bir satırı döngüde fısıldamaya başladı. Tıpkı diğerleri gibi.

"Ben senin kayıp siciminim. Ben.. Ben sadece senin kayıp siciminim. Heh. Ben senin kayıp siciminim. Ben senin kayıp siciminim."

Tommy o sırada çok endişeli görünüyordu. Telefonunu aldı ve öfkeli bir şekilde tanımadığım bir numaraya mesaj yazdı. Sonra videoya uzanıp durdurdu. Bunun yerine karşı yönde olan monitörü işaret etti. Kamera 4 arabanın içini gösterdi.

"Bu ne lan böyle?" diye sordu.

Herhangi bir özellik görmek imkansızdı. Ama bir durum net görünüyordu. Yaklaşık orta boylu siyah bir şekil arka koltukta hareketsiz duruyordu. Birkaç dakika sonra, kapı yandan açıldı ve bir şey zıt yönden çıktı. Çılgına dönmüş bir şekilde bir görüş alabilmek için kameraları ayarladık. Ama görünürde kimse yoktu.

Videoya devam ettim ve Courtney'i kontrol ettim. En sevdiğim küfürlerimi saydırırken o ise dikkatsiz bir şekilde çelik destek kirişini sallandırıyordu. Birkaç yüz fit aşağıdaki soğuk ve sert zemin, Tom ve benim dışımda kimseyi endişelendiriyormuş gibi görünmüyordu.

"Tüm kayıp sicimler nereye gider?" diye sordu Courtney.

Sonra tişörtünü çıkardı. Mikrofonu çıkardı. Direğin etrafında dairesel bir dans gerçekleştirdi.

Sonra Denek003 aşağıya doğru dramatik bir kuğu dalışı yaptı.

Hala sorusunu merak ediyorum. Sanırım kimse gerçekten bilmiyor.

13 Temmuz 2021 Salı

Satan Offered Me a Job (part1-part2)

part1:

''pardon, şeytan mı dediniz?''

Verandamda duran genç adam hevesle başını salladı.

''evet efendim.'' dedi. "Efendimiz ve kurtarıcımız Şeytan'ın mesajını yaymaya geldik."

bakışımı ondan arkadaşına çevirdim. Her ikisi de üzerine tam oturmayan beyaz düğmeli gömlekler ve siyah pantolonlar giymişlerdi, yanları jöle olmuş saç kesimleri ve hafif manik gülümsemeleri vardı.

''tamam.'' dedim. ''Pekala, lord ve kurtarıcı olayına pek takılmıyorum o yüzden sanırım boşvermek zorunda kalacağım."

kapıyı kapatmaya yeltendim fakat adamlardan birinin ayağı buna engel oldu. kapıyı tekrar açtım ve iç çektim.

''sadece bir kaç dakikanızı alacağım, efendim'' dedi genç adam."Belki literatürümüze bir göz atmak sizi ikna edebilir."

diğer genç adam çantasını kaldırdı ve kilitlerini açtı. içinde ne olduğunu gördüğümde neredeyse kalbim göğsümden fırlayacaktı.

''bu... gerçek mi?''sordum

''oh evet efendim'' bunu ilk konuşan adam söyledi. ''devam edin daha yakından bakın''

Yavaşça uzandım destelerden birini aldım ve inceledim. Uzman değildim, ama bana kesinlikle gerçek bir yüz dolarlık banknot yığını gibi geldi.

bakışlarımı paradan, ürkütücü ama zararsız görünen genç adamlara baktım sonra içeri girmelerine izin verdim. kahve masamın etrafına oturduk. garip bi sessizlik oldu.

''yani...uh'' sessizliği ben bitirdim ve boğazımı temizledim '' benim adım david ve sizin de?''

''oh, kabalığımı mazur görün efendim'' ilk konuşan adam yanıtladı ''ben rahip paul ve bu da rahip stephen.''

''uh...pekii, içecek bir şeyler ister misiniz?''

''ah hayır efendim ölümlülerin yaptığı gibi gıda tüketmeye ihtiyacımız yok'' dedi paul.

''doğru''dedim.

bir gece önceden yarım kalan biramdan bir yudum aldım

İki genç adam sessizce oturdular, ben içerken bana sırıttılar. Biraz öksürdüm ve biranın sonunda dudaklarımdaki köpüğü sildim.

'' bir mesaj yaymak için geldiğinizi söylediniz. yanlış mıyım?''dedim ''nedir o mesaj?''

''sorduğunuz için sevindik,'' dedi paul ''Şeytan, Cehennemde vasıflı işgücü pozisyonları için eleman alıyor ve sizi en iyi aday olarak belirledik! Tebrikler efendim, bu sizin için harika bir haber.”




Gözlerim içi para dolu bavula kaydı.

“Ve uh… nasıl bir iş?” Diye sordum.

Paul, "Bütün doğru soruları soruyorsunuz" diye yanıtladı. "Sen keskin bir adamsın, David. Ayrıntıların tümü burada bu sözleşmede belirtilmiştir. Stephen?”

Stephen göremediğim bir yerden tek bir kağıt parçası çıkardı ve sehpanın üzerine koydu.

kağıdı alıp baktım.

''bu bir kontrat mı?''diye sordum.

'' ah evet efendim''dedi paul

''hangi dilde bu?''

''eski enokyancada yazılmış, meleklerin dili''

kontratı masanın üzerine geri koydum.

''peki, ne yazıyor?'' dedim.

''üzgünüm efendim'' dedi paul '' eski enokyanca okuyamıyorum. Üstümüz tarafından, sözleşmeyi imzalamanız bonusuyla birlikte teslim etmemiz talimatı verildi.”

''imzalama bonusu mu?'' diye sordum.

stephen bir kez daha çantayı açtı.

"Yani bana," dedim, biramı bırakırken, "o kağıdı imzalarsam, bana bir çanta dolusu para vereceksiniz."

'' evet efendim anlaşma bu'' paul hevesle söyledi.

biramdan bir yudum daha aldım.

''kaleminiz var mı?''

Paul bana kalemi verdi . ben de kağıdın altına dağınık bir şekilde adımı yazdım, Stephen hemen kaptı ve görmediğim bir yere sakladı.

''vay harika'' dedi paul ''sanırım gitsek iyi olur.''

''pekala.'' dedim '' sonra görüşürüz''

"Çok komik efendim," dedi Paul. "Elbette üçümüzün gitmesini kastetmiştim."

'' ne demek istiyorsun-''

Üçümüz yere düşerken sesim kükreyen bir sesle kesildi. Altımızdaki uzak kırmızı parıltıya doğru düşerken, sıcak hava hızla yanımızdan geçti. Kravatları uçup yüzlerini kamçılarken Paul ve Stephen'ın yüzleri, manik sırıtışlarında donup kaldı.

Aşağıdaki parlayan kırmızı toprağa sert bir şekilde düştük. etrafımızda toz bulutu havalandı. Toz temizlendiğinde kendimi bir mağara ile bir ofis arasındaki garip bir odada arkasında yüksek arkalıklı deri bir sandalyede birinin oturduğu büyük bir obsidiyen masanın karşısında buldum.

Sandalye yavaşça döndü ve takım elbiseli gülümseyen kırmızı bir iblis ortaya çıktı.

''merhaba david'' dedi '' ben şeytan. hadi şu işin hakkında konuşalım''

part2:

"Tanrı aşkına burada neler oluyor?" diye bağırdım

şeytan ince siyah kaşlarından birini kaldırdı

''kimin aşkına?''

''ben sadece demek istemiştim ki-''

cevap verecektim fakat şeytan beni iyi huylu bi kahkahayla böldü

'' sadece şaka yapıyorum''dedi şeytan. "Ama oğlum sen hiç oda okumayı bilmiyor musun, Jerry. Cehennemde başarılı olacaksan bunun üzerinde çalışman gerekecek."

''ama benim adım david'' dedim.

Şeytan masasında bir dosya klasörü açtı ve bir çeşit okuma gözlüğü taktı. Bana bakmadan önce bir an için dosyayı taradı.

'' sen jerry smith değil misin? satanist kült lideri ve kara büyü ustası''

''ah hayır ben bir muhasebeciyim''diye cevapladım

şeytan keçi sakalını kaşıdı

"Eh, bu hiç iyi değil," dedi. "En azından kara büyüde lisans derecen var mı?"

''hayır''dedim''böyle bir şey gerçekten var mı?''

''tabi ki var''dedi şeytan ''phoenix üniversitesinde online derslerimiz var''

''ah ama orası şey değil mi... bir çeşit''

''aldatmaca? dedi."Neden? Saf gençleri daha iyi bir gelecek vaadiyle cezbettikleri ve sonra da üzerine basıldığı kağıda değmeyecek bir derece karşılığında onları binlerce dolardan kurtardıkları için mi?”

''ah evet''dedim ''düşündüğüm sebep buydu''

''jerry,jerry,jerry'' dedi şeytan kafasını sallayarak

''aslında benim adım-''

"Daha az aydınlanmış kişilerin gözünde bir aldatmaca gibi görünebileceğini biliyorum," diye devam etti, "ama burada Cehennemde buna pratik iş etiğinde bir ustalık sınıfı diyoruz. Artı bazı akıllı yasal manevralar sayesinde, mezunlarının %20'sini öldükten sonra istihdam etme hakkımız da var."




"Ben şey... tamam o zaman."

Şeytan iç çekti ve gözlüğünü çıkarmadan önce dosyayı kapattı ve nazikçe masanın üzerine bıraktı.

"Pekala," dedi, "muhtemelen buraya uygun olmayacağınızı söyleyebilirim, ancak sözleşmeyi zaten imzaladığınızı ve ihlal için oldukça yüksek cezalar olduğunu göz önünde bulundurarak, sadece gidiyorsun ve elinden gelenin en iyisini yapmak zorundasın."

Dikkatini, hâlâ manik Cheshire kedisi sırıtışlarıyla odanın köşesinde duran Paul ve Stephen'a yönlendirdi.

"Ve siz ikinize gelince," dedi, "şu insan kıyafetlerini çıkarın. Beni ürpertiyorsunuz."

''peki efendim, hemen'' dedi paul.

Islak bir yırtılma sesi duyuldu ve boyunlarından iki devasa, böceğe benzer kafa çıkarken Paul ve Stephen'ın yüzleri ortadan ikiye ayrıldı. Derinin geri kalanı, atılan bir giysi yığını gibi zemine kaydı.

Şeytan, ofisinde duran iki çıplak iblise bakarken başını salladı.

''kıyafetlerinizin altına hiç bir şey giymediniz mi'' dedi

''üzgünüm bay şeytan efendim.'' dedi paul ''bu kıyafetleri giyince gerçekten çok sıcak oluyor''

"Şu anda cehennemde olduğumuzun farkındasın, değil mi?" dedi Şeytan. "Artık sıcağa alışmış olmalısınız."

"Evet, Bay Şeytan, efendim," dedi Paul.

şeytan iç çekti ve masasının üzerinde duran telefondaki kırmızı tuşa bastı

''tina?'' dedi

''evet bay şeytan?''yorgun bir kadın sesi geldi

"Lütfen Fyrznal'ı, Yardımcı Paul ve Stephen'a HR'daki Ağrı Canavarı'na kadar eşlik etmesi için gönderir misiniz?"

''evet bay şeytan''

ofisin kapısı açıldı ve kafatasının arkasına saplanmış bir balta olan dev mavi tenli bir iblis içeri girdi. İki yardımcıyı omzuna astı ve çığlıklar içinde ofisten dışarı taşıdı.

"Bu ikisini uzun zaman önce kovmalıydım," dedi Şeytan, başını iki yana sallayarak. "Ama onlar karımın yeğenleri - ne yapabilirim?"

''ah...bilmiyorum''

Şeytan masasındaki dosya klasörüne göz gezdirirken, ofisin köşesindeki iki insan derisinden takım elbiseye baktım ve eskiden iblisler yerine insanlarla mı dolu olduklarını merak ettim. Düşüncelerim kısa süre sonra Şeytan'ın boğazını temizlemesiyle bölündü.

"Eh, zaman kaybetmenin anlamı yok," dedi, "pirinç çivilere geçelim. Orznak'ın Ebedi Ruh Entropisi ve Hiperenflasyon Yasasına aşina olduğunuzu varsayıyorum."

"Orznak ne?" Diye sordum.




Şeytan içini çekti ve dosyaya bir not karaladı…




"En azından Baal'ın İnsan Kötülüğü Endeksi ve bir ruhun mikro-Hitler'lerdeki değerini ölçmenin doğru yolu hakkında bilgi sahibi olmalısınız," dedi.




başımı salladım.




"Üzgünüm, hayır" dedim.

Şeytan kaşlarını çattı ve klasörün içine başka bir not karaladı. Sonra kapattı ve ofisin arka köşesindeki şömineye fırlattı. Ateş bir an için parlak mor renkte parladı ve sonra dosya kayboldu.

"Sorun değil," dedi hafif bir gülümsemeyle. “Her şey nispeten basit; Kısa sürede alacağınızdan eminim. Bu arada, sana ipleri öğrenmene ve ilerlemeni izlemene yardım etmesi için bir eğitim subayı atayacağım."

şeytan tuşa tekrar bastı

''tina?''dedi

''evet bay şeytan'' yorgun kadın sesi cevapladı.

''frenken teddyi yollayabilir misin''

''evet bay şeytan'' ses tekrar cevap verdi

şeytan elini tuştan çekti bir dakika sonra ofis kapısı menteşelerinden fırladı ve devasa bir şeytani oyuncak ayı ofise daldı. Kürkü griydi ve şüpheli bir şekilde eski kan lekelerine benzeyen bir şeyle lekeliydi gözlerinden biri yanan kömür gibi kıpkırmızıydı. Konuştuğunda, o kadar gürültülü, derin, çınlayan bir tondaydı ki dişlerimi takırdattı.




“EVET, BAY ŞEYTAN?” diye gürledi




"Merhaba Franken Teddy," dedi Şeytan. "Bu, Şeytani Muhasebenin Üstadı Jerry Smith. Darryl'ın departmanından çıkan yeni projenin iplerini ona göstermeni istiyorum. Bunu benim için yapabileceğini düşünüyor musun?”




Franken Teddy, “Görevimi TAMAMLAYACAĞIM YA DA MUHTEŞEM YÜKÜMLÜLÜĞÜNDE ÖLECEĞİM” dedi. Sonra dikkatini bana çevirerek, “ GEL İNSAN. YAPILACAK İŞİMİZ VAR."

Yine de ayağa kalkmaya çalıştığımda bacaklarımın garip bir şekilde işbirliği yapmadığını gördüm. Midem kıvranıyordu ve iblisin köz gözü odanın karşısından içimde bir delik açıyormuş gibi hissettim.

''uh şeytan?''

''evet jerry''

"Sizin uh... hiç uh... insan eğitim görevlileriniz yok mu?"

''neden? ırkçı mısın ya da onun gibi bir şey''dedi şeytan.

"Hayır, sadece—yani, oyuncak ayılar teknik olarak bir ırk mı?"

"ŞEYTAN'IN ŞEYTANİ LEJYONUNDA BİR KOMUTANIM" diye gürledi Franken Teddy. “OYUNCAK AYI DEĞİL.”

"Gerçekten duyarsızsın, Jerry," dedi Şeytan, başını sallayarak. "Ayrıca endişelenmene gerek yok. Franken Teddy, en iyi eğitim görevlilerimizden biridir. Ve sadece olağanüstü durumlarda ölümcül güç kullanma yetkisi var."

"Ah," dedim. "Bu... içimi rahatlattı."




"GEL, KÜÇÜK İNSAN," diye gürledi Franken Teddy.




Onu ofisten dışarı çıkarmamı işaret etti ve ben de öyle yaptım. Koridora çıktığımızda dedi ki:




“İLK VE EN ÖNEMLİ DERSİNİN ZAMANI GELDİ, İNSAN. CENNETİN SONSUZ KRALLIĞINDA, TÜM DURUMLAR OLAĞANÜSTÜ OLARAK BELİRTİLMİŞTİR.”

Dizlerimin gücünün kaybettiğini hissettim. Cevap vermek için ağzımı açtım ama çıkan tek şey hafif bir nefes alma sesiydi.




Franken Teddy ile birlikte yürüdüğümüz koridor kapalı kapılarla doluydu; arkamızdaki odalardan gelen çığlıklar yüzünden Midemde derin bir korkunun kabarmaya başladığını hissettim.




Umarım birkaç gün sonra hala hayatta olurum.

12 Temmuz 2021 Pazartesi

Slenderman

Kız bir sarsıntıyla uyandıktan sonra birkaç saniye daha yatakta yattı. Başucu lambasını yakmak için uzandı tatlı uykusunu neyin çaldığını tam olarak anlamaya çalıştı. anlayamayınca esmer bacaklarını yatağın kenarından sarkıttı ve kendini kaldırdı. telefonundan saatini kontrol etti. Telefonundan saate baktığında,- gece yarısı- cadılar bayramı olduğunu görünce burnundan soludu. gidip kahve almaya karar verdi. Ön kapısının önünden geçerken, omurgasından aşağı sıvı bir ateş gibi ürperti yayıldı. tekrar kahve planına odaklanarak sadece kış, dedi kendi kendine, . suyu ölçmek ve fincanını hazırlamak kafasını meşgul etti, ancak koyu renkli sıvı kaynadıkça, aklını başka yöne gitmekten alıkoyacak hiçbir şey kalmamıştı. soğuk ürpertiyi tekrar hissetti. dönüp ön kapıya baktı. her zamanki gibi görünüyordu. sürgü hala yerindeydi yanlış giden bi şey var gibi görünmüyordu. Kahvesine dönerek bu hissi unutmak için elinden geleni yaptı. elinde kahvesiyle odasına yürümeye başladı. Ön kapının önünden geçerken gözetleme deliğinden dışarı hızlı bir bakışın huzursuz zihnini sakinleştirmeye yardımcı olacağına karar verdi. Kapıya doğru attığı her adımda , battaniyesinin güvenliğinden ve sıcaklığından uzaklaştıkça soğukluk daha da artıyordu.Boş elini soğuk, metal kapıya dayadı gözünü kapı deliğine götürmeden önce derin bir nefes aldı.İlk başta, sadece mürekkep gibi bir karanlık görebiliyordu ve bir şekilde kendi içinde dönüyor gibiydi. Şaşkınlıkla gözlerini kırptığında boşluk eriyip gitti. Onun yerinde, bir zamanlar erkek olduğunu tahmin edebileceği bir şey vardı.Uzuvlar uzun ve insanlık dışı bir şekilde garipti, hantal eklemler bir ağacın dallarından farklı olarak birkaç kola ayrılıyordu. Yaratığın üzerinde siyah bir takım elbise vardı bu da bir şekilde bu şeyi onun için daha korkunç yapıyordu. bununla birlikte yüzü görünmüyordu sanki zihni bu korkunç şeyi bulanıklaştırmış gibiydi. kendini ittirip kapıdan uzaklaştırdı .sıcak kahve fincanı yere düştü, geriye doğru düşüp kapıdan sürünerek uzaklaşmaya çalışırken kahve çıplak bacaklarını yaktı.Bir şekilde, zihninin ona oyun oynamadığını biliyordu. sürünerek kapıdan uzaklaşırken çatlakların arasından giren siyah yılanımsı şeyleri gördü.Kız, kaçma içgüdüsü ile kapıya sırtını dönmeme içgüdüsü arasında sıkışıp kalmıştı.Kapı sarsıldığında, kaçma dürtüsü onu ele geçirdi ve odasına geri dönmeye çalışırken yerdeki kaynar kahvenin içine kaydı. Kendini bir köşeye sıkıştırdığını içten içe biliyordu ama kapıdan uzaklaşması gerekiyordu.Kız daha önce kilitli olan kapının gıcırdayarak açıldığını duyduğunda koridorun yarısındaydı. çığlık attı ve duvara yaslandı.siyah yılanımsı uzluvlar çenesini kırdı sonrasında sadece karanlık vardı.






*****




"Nicole?" sıcak bir erkek sesi kadını transtan çıkardı.Arkasını döndüğünde, kız kardeşinin doktoru tarafından karşılandı. Başını salladı, bir şey söylemesi gerekip gerekmediğinden ya da söyleyecek bir şeyi varsa bile sesinin çıkıp çıkmayacağından emin değildi.O sabah hastaneden, ablası Lindsay'in orada olduğunu söyleyen acil bir telefon almıştı.Onu görmesine izin vermeden önce, doktor onu kenara çekmiş ve dün gece neler olmuş olabileceği hakkında onunla konuşması için ısrar etmişti."Kendini değiştirmiş" ve "saldırı" gibi ifadeler etrafa saçılmıştı Nicole kafasının karıştığını hissetti. ne dediklerini hâlâ tam olarak anlamamıştı ta ki Lindsay'i kendi gözleriyle görene kadar. Küçük kız kardeşinin başına sarılmış bir bandaj vardı, hem kulaklarını hem de gözlerini kapatmıştı. Artık görmeyen gözlerinin kurumasını ve Lindsay'nin kulaklarında açtığı yaraların enfeksiyon kapmasını önlemek için yapıldığını söylediler. Doktorlar, bir başkasının, dengesini bozmak ya da bir şeye karşı sağır etmek için kulağının içine bir kurşun kalem soktuğunu düşünmüşlerdi.Ellerinde, bacaklarında ve ayaklarında, komşularının evinin girişinden sızmış halde bulduğu kahveden dolayı olduğu düşünülen birinci ve ikinci derece yanıklar vardı.Nicole, ablasının hastane odasına ilk girdiğinde, pencerede bir adamın siluetini gördüğünü sandı ama bunun imkansız olduğunu biliyordu çünkü ablasının odası hastanenin üçüncü katındaydı.

6 Temmuz 2021 Salı

They Were Devils

Büyükbabamla creepypasta hakında konuşuyorduk. Bu terimi daha önce hiç duymamıştı ve duyduğunda kıs kıs güldü. Ona ne olduğunu açıkladığımda bana ‘’biz onlara şehir efsanesi derdik’’ dedi

Benden bi kaç örnek istedi ben de ona en öne çıkanlardan birkaç örnek verdim- slenderman, ben drowned, vb. sonrasında henüz okuduğum bi creepypastadan bahsettim. Hikayenin adı ‘’the milk boy’’idi. 1800 lerde geçen ve uzun zamandır ölü olan adamlar tarafından ormana çekilen bir çocukla ilgiliydi. Ardından çocuk, içinde ölü adamların ruhunun olduğu bilyeler buluyor ve kaybediyor. Onları bulmaya kafayı takıyor. Sonucunda kasabasında yaşayan herkesi öldürüyor. Bilyeleri bulmayı başaramıyor ve bulana kadar herkesi öldüreceğine yemin ediyor.

Büyükbabama anlattıklarımı bitirdikten sonra verdiği tepki beni şaşırttı. Yüzü sertleşti ve sessizleşti. Ona iyi olup olmadığını sordum. Sadece başını salladı. Zayıflamış ve dengesini kaybetmiş görünüyordu. Bu hallerinin vertigodan dolayı olduğunu düşündüm. Ondan sonra büyükannem onu alıp dinlenmesi için eve götürdü.

Bir hafta sonra ailem büyükannem ve büyükbabamın evine biraz yiyecek bıraktık. O olaydan sonra konuşmadığımız için biraz gergin hissediyordum. İçeri girdik. onu koltuğunda siyah beyaz eski bir kovboy filmi izlerken buldum. Şimdi iyi görünüyordu. Yanına gittiğimde bana gülümsedi ve sarıldı. Annem ve büyükannem mutfakta poşetleri boşaltıyor ve aldıklarımızı yerleştiriyordu. Oturma odasında yalnızca büyükbabam ben ve babam kalmıştı. Kovboy filmi televizyonda devam ediyordu ve kimse hiçbir şey söylemiyordu. Ben telefonumla oynamaya başladım, babam sadece oturuyordu, büyükbabam ise filmini izlemeye devam ediyordu. Büyükbabam en sonunda konuştu. Arabasının kontrol ışığının nasıl yandığından bahsetti. Konuşma başlatmak için söylediği şeyin biraz tuhaf olduğunu düşündüm ama babamın arablar üzerine çalıştığını biliyordu. Babam bu sessizlikten kaçmak için konuya adeta atladı ve eski arabayı kontrol etmek için garaja gitti.

Babam gittikten sonra Büyükbabam hemen televizyonun sesini kapattı. Kanepede oturan bana baktı. Sertçe yutkundu ve dedi ki ’’onlar şeytandı’’

Anında tedirgin oldum. Neden bahsettiğini bilmiyordum ve her şey biraz … tuhaf görünüyordu. Ona sordum ama o aynı iki kelimeyi tekrar etti

‘’onlar şeytandı’’

‘’kim?’’

‘’ormandaki uzun ölü adam…şu bana anlattığın hikayedeki’’

O zaman, bir hafta önce baş dönmesi nöbeti geçirmeden hemen önce ona anlattığım hikaye olan “the milk boy”dan bahsettiğini biliyordum. Dedeme de babası tarafından benzer bir hikaye anlatıldığı ortaya çıktı. Bana hikayeyi anlatmaya başladığında, nedense içimden telefonumdaki sesli not özelliğine kaydetmek geldi. İşte kayıttan aktarabildiklerim:

Ben küçükken, New England'da yaşıyorduk. Çok güzel bir yerdi, bu yüzden gördüklerim ve duyduklarım çok yersiz görünüyordu. Onuncu doğum günümden bir iki gün önce bir yaz gecesiydi. uyuyamadım. Güneş henüz batmamıştı ve hala enerjim vardı. Bu yüzden pencereme gittim ve açtım. Neredeyse kırk beş dakika orada oturdum ve güneşin dağların ardından batışını izledim. Hava tamamen karardığında hala yorgun değildim. O yüzden öylece oturmaya devam ettim. Ormandan kaçan ve garajın yanındaki çöp kutularını koklayan rakunları gördüm. Ağaçların üzerinde uçan yarasalar gördüm. Bunların hepsi yaşadığımız yerde görülecek normal manzaralardı. Sonra tam yorulmaya başladığımda, evimizin arkasındaki ormandan biraz daha hışırtı geldiğini duydum. İlk başta sadece başka bir rakun olduğunu düşündüm. O gece ay her zamankinden daha parlak görünüyordu, bu yüzden penceremdeki her şey ayın parıltısıyla aydınlandı. Ağaçların içinde hareket eden karanlık bir şey gördüm ve sonra durdu. Tekrar hareket etti ve sonra durdu. Yorgunluğumu üzerimden atıp ormanda hareket eden her şeye odaklanmaya çalıştım. Daha sonra ağaçların içinden uzun bir gölge uzadı. Uzadı ve sonra aynı hızla ortadan kayboldu. Gölge bunu tekrar yaptı ve sonra ikinci bir gölge ona katıldı. Gölgeler avlu boyunca uzanırken çöp kutularına ulaştılar. Gölgeler onlara temas edince çöp kutuları hareket etti ve metal kapaklardan biri yere düştü. İşte o zaman onların gölge olmadığını anladım. Yüksek sesle nefesimi tuttum ve karanlık uzantılar korkmuş gibi hızla ormana geri çekildi. Onlar gözden kaybolur kaybolmaz, karanlıktan korkunç, kuru bir uluma çıktı. Gerildim ve geriye düştüm. Hemen yatağıma koştum ve yorganı kafama attım. Hâlâ ulumayı duyabiliyordum ama sesi solmuştu - sanki her ne ise şimdi ters yöne geri çekiliyordu. Ondan sonra başım döndü, hiç böyle tuhaf bir an yaşamamıştım. Bayıldım ve sabaha kadar uyanmadım. Uyandığımda ilk işim pencereme gitmek oldu. Hâlâ açıktı ve şimdi bir gecede içini bir küf kokusu kaplamıştı. Dışarısı sisliydi, bu yüzden garip koku için sisi suçladım. Çöp kutuları hâlâ oradaydı ve kapaklardan biri hâlâ yerdeydi. Kahvaltıda babama gördüklerimi anlattım. İlk başta pek bir şey söylemedi, o sırada uyanık ve yataktan çıkmış olmam dışında. Ama günün ilerleyen saatlerinde, sis dağıldıktan sonra, onunla dışarıda, odunların evin yan tarafına taşınmasına yardım ediyordum. Metal kapağı aldı ve çöp kutusuna geri koydu. Küçük evimizi çevreleyen uçsuz bucaksız vahşi denize baktı ve bana yaklaşmamı söyledi. Dediğimde, ormanı işaret etti.

"Gördüğün yer orası mı?" babam sordu.



"Evet’’ dedim.

Sonra bana beni korkutan tuhaf bir hikaye anlattı. Yaklaşık yüz yıl önce evimizde dört kişilik bir aile yaşamış. Ortalıkta dolaşan bir hastalık , babayı hasta etmiş . birkaç gün sonra baba ölmüş. Bir kız ve erkek çocukları bakması için yalnızca anneye kalmıştı. Anne her gün işe giderdi bazen sekiz ya da dokuz saate kadar eve gelmezmiş. küçük kız kardeşini çocuğa emanet edermiş. On yaşında, iki çocuğun en büyüğüymüş. Kız kardeşine yemek hazırlar, onunla oynar, ona bir şeyler öğretmesine yardım edermiş. Bir öğleden sonra çocuk, kız kardeşine bir bardak süt doldurmuş. Süt bozulmuş, ama o bunu bilmiyormuş. Kız onu içmiş ve iğrençliğinden çığlık atmış Hemen hastalanmış, şiddetle kusmuş ve ateşi yükselmiş. Çocuk paniklemiş ve yardım getireceğini söylemiş. En yakın komşu aşağı yukarı bir mil uzaktaymış, ama çocuk, ormandan kestirmeden giderse çeyrek mil kadar yolu kısaltacağını biliyormuş. Kız kardeşini başında ıslak bir bezle yatağına yatırmış ve ormana doğru yola koyulmuş. Koşmuş, koşmuş, ama orman ona farklı görünüyormuş. Çarpık, hatta geriye doğru görünüyorlarmış. Çocuk kaybolduğunu anlayınca durmuş. O sırada bir ses duymuş. Neredeyse insana ait olamayacak, derin bir sesmiş. Etrafına bakmış ama kimseyi görememiş. Seslenmiş ve sonra sesi tekrar duymuş. Ses “ALTINCI OLACAK…”diyormuş. Çocuk tekrar dönmüş ve bu sefer gördüğü şey kanını dondurmuş. Önünde duran küçük bir ağaç grubu varmış, her birine insan kalıntıları bağlıymış. Çürümenin ezici kokusu duyularına baskın çıkarken çocuk ağzını kapatmış. Çocuk sesi tekrar duymuş. Bu ses kim olduğunu sormuş. "Doyle," diye yanıtlamış çocuk, sesin nereden geldiğinden hâlâ emin değilmiş. Ses yine farklı bir dilde konuşmuş. Doyle duyduğu kelimeleri anlamamış ama önündeki şeyleri görmeye başlamış. Ağaçlar çıplakmış ve bir yerlerden bir köylü kalabalığı beş çıplak adamı ormanın içinden sürüklüyormuş. Beş adamı bağlayıp ağzını tıkamışlar, ama adamlar kavga ediyor gibi görünmüyorlarmış. Sanki kaderlerini kabullenmişler, hatta bunu istiyorlar gibiymişler. Doyle, köylülerin beş adamı ağaçlara bağlayıp onları karanlık uygulamaları için ölüme mahkûm ederken her birine şeytan derken onları izlemiş. Köylülerden biri bir tür uzun bir bıçak tutuyordu ve ardından sistematik olarak beş adamın hepsini baştan aşağı keserek geçmiş. Cesetlerin hepsi orada asılı, kanlarını aşağıdaki toprağa akıtırken, köylülerin hepsinin ölü adamlardan geldiğini düşündükleri hayalet kahkahaları duyduklarını iddia ediyorlarmış.

Cesetler orada çürümeye bırakılmış ve bu güne kadar hala ormanda bir yerde olduğu söyleniyor. Doyle, o gece annesinin eve gelip onu gittiğini ve kız kardeşinin yatağında öldüğünü gördüğünde doyle un kayıp olduğu bildirildi. Doyle'a ne olduğuna dair resmi hikaye belirsiz, ancak beş şeytanın onu altıncı, bir tane daha korkunç ve itici hale getirdiği düşünülüyor. Doğal olmayan bir şekilde ormanda sürünen, acımasız bir uluyuşla beş şeytanın emrettiği aşağılık eylemleri gerçekleştiren biri. Ondan sonra ses kayıt cihazını kapattım. Dedem bana bu hikayeyi anlatırken, hikayeyle “The Milk Boy” arasındaki benzerlikleri görebildim. Her iki hikaye de New England bölgesinde gerçekleşti, benzer temaları ele aldı ve Doyle adında bir çocuğu içeriyordu. Büyükbabam, o yaz gecesi ormandan geldiğini gördüklerinin gölgeli uzantılarının Doyle'un daha korkunç bir tekrarı olduğuna ikna olmuş durumda. Gördüklerinin gerçek olduğunu söyledi ve babasının ona anlattığı hikayeyle birleştiğinde tanık olduklarına dair başka bir açıklama yoktu. Böyle bir şeyin gerçek olduğunu bile hayal edemiyorum ama şimdi aynı hikayenin birden fazla versiyonu var gibi görünüyor. Creepypasta hikayesine daha derinden baktığımda, bunun "The Whool" adlı daha büyük bir hikayenin parçası olduğunu fark ettim - doğaüstü bir varlıkla (the milk boy tarafından tasarlandı) küçük kasabalardaki insanları sakatlayan, kuru, boşa ağlayan

Şimdi, belki de bunun gibi daha fazla hikaye olduğuna ikna oldum. Belki başkaları New England'daki ormanın derinliklerinden korkunç bir çığlık duymuşlardır. Belki başkaları açıklanamayan kötü kokuları koklamıştır. Hikaye gerçek olsun ya da olmasın, dedem bana hiç yalan söylemedi. Ona inanıyorum.



Bu güne kadar hissettiği korku inkar edilemez derecede gerçektir.