22 Mart 2017 Çarşamba

An Egg

Bir araba kazasıydı. Önemsiz fakat ölümcül. Arkada bir eş ve iki çocuk bıraktın. Acısız bir ölümdü. İlk yardım ekibi seni kurtarmak için çok uğraştı ancak vücudun o kadar kötü durumdaydı ki, ölmen en iyisiydi güven bana. 

Sonra benimle tanıştın.

"Ne... Ne oldu?" diye sordun, "Neredeyim ben?"

"Öldün." dedim açıkça, lafı dolandırmak anlamsız.

"Bir kamyon vardı... Bana doğru savruluyordu..."

"Evet." dedim.

"Öl... Öldüm mü?"

"Evet. Ama kötü hissetme, herkes ölür."

"Etrafına baktın. Koca bir hiçlik. Sadece sen ve ben. "Bu yer de neresi?" diye sordun, "Öbür dünya mı?"

"Aşağı yukarı." dedim.

"Sen Tanrı mısın?" diye sordun.

"Evet." diye cevapladım, "Ben Tanrı'yım."

"Çocuklarım... Karım..." dedin.

"Ne olmuş onlara?"

"İyi olacaklar mı?"

"İşte bunu görmek güzel." dedim, "Biraz önce öldün ve ilk düşüncen ailen, bunu görmek güzel."

Bana ilgiyle baktın. Sana Tanrı gibi görünmüyordum. Sıradan bir adam, belli belirsiz bir otorite figürü. Tanrıdan çok bir edebiyat öğretmeni gibi.

"Merak etme." dedim. "İyi olacaklar. Çocukların seni her yönden mükemmel anacak, senden nefret edecek kadar büyük değillerdi. Eşin dışarıdan ağlayacak ama içten içe rahatlamış olacak. Evliliğiniz sonlara doğru mutlu değildi. Eğer teselli olacaksa rahatladığı için vicdan azabı duyacak."

"Peki." dedin, "Şimdi ne olacak? Cennete veya cehenneme mi gideceğim?"

"Hiçbiri." dedim, "Yeniden doğacaksın."

"Yani Hindular haklıydı." dedin.

"Her din kendine göre haklı sayılır." dedim, "Benimle yürü."

Boşlukta yürürken beni takip ettin, "Nereye gidiyoruz?"

"Belirli bir yere değil. Sadece yürürken konuşmak hoşuma gidiyor."

"Peki anlamı ne?" diye sordun, “Yeniden doğduğumda boş bir levha olacak değil mi? Bu hayatımda yaşadığım bütün deneyimler önemsiz olacak.”

“Hiç de değil!” dedim. “Önceki hayatlarında elde ettiğin bütün bilgi ve deneyimleri barındırıyorsun. Sadece hatırında değiller.”

Yürümeyi bıraktım ve omuzlarından yakaladım. “Ruhun hayal edebileceğinden çok daha güzel ve görkemli. İnsan zihni ne olduğunun ancak küçük bir kısmını algılayabilir. Suyun sıcaklığını anlamak için parmağını bardağın içine sokmak gibi, küçük bir zerreni bir bedene yerleştiriyorsun ve geri aldığında o zerrenin kazandığı bütün bilgilere sahip oluyorsun.”

“Son 34 yıldır insandın, bu yüzden engin bilincini henüz algılayacak zamanın olamadı. Burada daha fazla vakit geçirseydik, her şeyi hatırlamaya başlardın. Ancak yaşamlar arasında bunu yapmanın bir manası yok.”

“Kaç kere yeniden doğdum?”

“Defalarca, ve her biri birbirinden farklı yaşamlar.” dedim, “Sıradaki yaşamında M.S. 540 yılında yaşayan Çinli bir köle kız olacaksın.”

“Nasıl yani?” diye sordun, “Beni zamanda geri mi gönderiyorsun?”

“Teknik olarak öyle oluyor sanırım. Sizin bildiğiniz anlamda zaman, sadece sizin evreninizde var. Benim geldiğim yerde her şey farklı.”

“Sen nereden geldin?” diye sordun.

“Elbette, ben de bir yerlerden geldim. Başka bir yerden. Benim gibi başkaları da var. Nasıl bir yer olduğunu bilmek isteyeceksin ama dürüst olmak gerekirse anlamazsın.”

“Peki.” dedin hayal kırıklığı içinde, “Eğer zamanda başka yerlere reenkarne ediliyorsam, herhangi bir noktada kendimle karşılaşma ihtimalim var mı?”

“Elbette. Bu her zaman olur ve genel olarak iki yaşam da kendi zamanlarının bilincinde olduğu için birbirlerinin farkında olmazlar.”

“Peki bütün bunların amacı ne?”

“Cidden mi?” diye sordum, “Gerçekten bana hayatın amacını mı soruyorsun? Sence de biraz klişe değil mi?”

“Oldukça mantıklı bir soru.” Diye ısrar ettin.

Gözlerine baktım. “Hayatın amacı, bütün evreni yaratmamın sebebi, olgunlaşmak.”

“İnsanlığı mı kastediyorsun, insanlığın olgunlaşması mı?”

“Hayır, sadece senin. Bu evreni sadece senin için yaptım. Her yeni yaşam ile büyüyorsun, olgunlaşıyorsun, daha da bilgeleşiyorsun.”

“Sadece ben mi? Peki ya diğerleri?”

“Başka kimse yok. Bu evrende sadece sen ve ben varız.”

Boş gözlerle bana baktın. “Peki ya dünyadaki tüm insanlar…”

“Hepsi sensin. Senin farklı versiyonların.”

“Nasıl yani?! Ben herkes miyim?”

“İşte anlamaya başladın.” Dedim sırtına takdir ile okşayarak.

“Yaşayan her insan ben miydim?”

“Ve yaşayacak olan da, evet.” Dedim.

“Ben Abraham Lincoln muyum?”

“Ve John Wilkes Booth’sun.” Diye ekledim.

“Ben Hitler miyim?” dedin sarsılmış bir ifade ile.

“Ve onun öldürdüğü milyonlarca kişisin.”

“Ben İsa mıyım?”

“Ve onu takip eden herkessin.”

Sessizliğe gömüldün.

“Birini mağdur ettiğin her an, aslında kendini mağdur ediyordun. Nezaket gösterdiğin her an, kendine göstermiş oluyordun. Herhangi bir insan tarafından yaşanmış veya yaşanacak her mutlu ve mutsuz anıyı sen de yaşamış olacaksın.”

“Neden?” diye sordun, “Bunları neden yapıyorsun?”

“Çünkü bir gün, sen de benim gibi olacaksın. Çünkü sen de benim türümdensin. Benim çocuğumsun.”

“Nasıl yani? Ben de mi bir Tanrıyım demek istiyorsun?”

“Hayır. Henüz değil. Sen bir fetüssün. Hala büyüyorsun. Bütün zamanlar içinde yaşanacak bütün hayatları yaşadığında doğacak kadar büyümüş olacaksın.”

“Yani bütün evren…” dedin “Sadece…”

“Bir çeşit yumurta.” Diye cevapladım. “Şimdi bir sonraki yaşamına devam etmenin vakti geldi.”

Ve seni yoluna uğurladım.

21 Mart 2017 Salı

Facebook Message

Nathan, 5 yıldır birlikte olduğu kız arkadaşı Emily'yi 7 Ağustos 2012'de bir trafik kazasında kaybeder. Emily tam bir internet bağımlısıdır ve ölümünün ardından Nathan, kız arkadaşının tüm sosyal medya hesaplarını kapatır. Fakat ölümünden 13 ay sonra 4 Eylül 2013 günü Emily'nin facebook hesabı aktive edilir ve Nathan'a bu hesaptan mesajlar gelmeye başlar. Bu mesajlar şu şekildedir :
E:  Merhaba
N: Sen kimsin? Emily’nin hesabından mesaj almam çok garip.
N: ??? Tamam o zaman, her kimseniz ileride lütfen kendi hesabınızdan bana mesaj atın.
E: Merhaba
N: Susan? Emily’nin hesabını kullanan sen misin?
E: Merhaba. Bu Pazar bir yerlere gidelim mi?
N: Sen kimsin lan?
E:  Otobüsteki tekerlekler
N: Lütfen kim olduğunu söyler misin?
Başlangıçta Nathan, bu mesajları Emily'nin annesi Susan'ın gönderdiğini veya arkadaşlarının yaptığı kötü bir şaka olduğunu düşünür ve mesajları önemsemez. Fakat mesajlarda Emily'nin ölümünden önce çıkmayı planladıkları bir geziye ve yol için seçtikleri Wheel on The Bus şarkısına gönderme yapıldığını görünce korkmaya başlar. Aldığı her mesajın ekran görüntüsünü kaydedip arkadaşlarına yollar.Bir süre sonra Emily, Nathan'ın fotoğraflarında kendisini etiketlemeye başlar. Bunu fark eden bazı arkadaşları Nathan'a bunun bir virüs olabileceğini söylerler, bazıları ise arkadaş listesinden silinmeye başlar. Tüm bunlara rağmen Nathan ölen kız arkadaşıyla bir şekilde irtibata geçiyor olduğunu düşünerek facebook hesabını kapatmaya niyetlenmez.
Nathan, Emily’nin hesabını kullanan kişiye bunu neden yaptığını, neden resimlerde kendini etiketlediğini sorar fakat cevaplar oldukça anlamsızdır. Bir süre sonra ise Nathan’ın söylediği şeyleri tekrar etmeye başlar. Daha sonra Nathan bu mesajların daha önceki konuşmalarından alınmış cümleler olduğunu fark eder. Bu mesajların gönderildiği yeri tespit etmeye çalışır ve karşılaştığı sonuçlar onu bir kez daha korkutur. Mesajlar gelmeye başladığından beri Emily'nin facebook hesabına giriş yapılan yerler Nathan'ın evi, işyeri ve Emily'nin annesi Susan'ın ev adresi olarak görülmektedir. 
Birkaç gün sonra Emily'nin hesabından ilk kez daha önceki mesajlardan bağımsız bir mesaj gelir:
E: spor ayakkabılarım kurutucuda ve dışarısı gerçekten çok soğuk
gerçekten soğuk
soğuk
soğuk
Nathan 
lütfen dur
soğuk
DO-NUYO- RUM
neler oluyor bilmiyorum.
Olanlardan sonra Nathan artık geceleri uyuyamaz hâle gelir. Facebook hesabını kapatmayı düşünür. Birkaç gün sonra Emily'nin hesabından bu fotoğraf gönderilir. Burası Nathan'ın evidir, fotoğraf dış kapıdan çekilmiştir. Nathan fotoğrafı gördüğünde garajdadır. Tablet bilgisayarından arkadaşına yazdığı son şey şu olur:
"Bir arkadaşımda kalacağım, eve girmeye çok korkuyorum."
***
Ç.N: Gerçekten güzeldi *-* Bu da Nathan'ın evinden çekilmiş son fotoğraf. 
Bu da Emily'in kendini Nathan'ın fotoğraflarına etiketlediği fotoğraf:
Yalnız, 1. fotoğrafın arkasında canavar yüzü olduğunun farkında mısınız .-

17 Mart 2017 Cuma

Autopilot

Hiç telefonunu unuttun mu?

Onu unuttuğunu ne zaman fark ettin?Sanıyorum alnına vurup hiçliğe, lanet olsun diye bağırmadın.Farkındalık büyük ihtimalle kendiliğinden gelmemiştir.Büyük ihtimalle elini cebine atıp,orada bulamamanla şaşırmışsındır.Ardından da yerini saptayabilmek için o günkü olayları aklında canlandırmışsındır.
Lanet olsun.

Benim durumumda,telefonum her zamanki gibi beni alarmla uyandırdı,fakat pilin beklediğimden düşük olduğunu fark ettim.Yeni bir telefondu ve geceleri arka planda uygulamaları açık bırakmak gibi kötü bir özelliğe sahipti.Bu nedenle duş alırken onu her zamanki gibi çantama koymak yerine şarja taktım.Normal rutinimdeki anlık bir kaymaydı.Duştayken beynim her sabah uyduğum rutinime geri dönmüştü.

Unutmuştum.

Bu sadece benim sakarlığım değildi,sonradan araştırdığıma göre bu alışılmış beyin fonksiyonuydu.Beyniniz sadece tek bir şey üzerinde çalışmazdı.Mesela yürürken gideceğiniz yer hakkında düşünür ve tehlikelerden kaçınırdınız,ama ayaklarınızı hareket ettirmek için sürekli düşünmeniz gerekmezdi.Eğer düşünseydiniz herkes birer ip cambazına dönüşürdü.Nefes almak hakkında düşünmüyordum,işe giderken hangi kahveyi alacağım hakkında düşünüyordum.Kahvaltımı bağırsaklarıma itelemeyi düşünmüyordum.Kızım Emily’yi işten sonra hastaneye yetiştirmek veya yine kaçırıp bir dahaki randevuyu beklemek hakkında düşünüyordum.İşte bu beynin rutininizi uygulama şekliydi,böylece beynin geri kalanı bu şeylerle uğraşmak zorunda kalmazdı

Bunun hakkında düşün.İş yerini son ziyaretin hakkında düşün.Gerçekten ne hatırlıyorsun?Belki az bir şey,belki de hiçbir şey.Çoğu günlük atraksiyonlar bir yerde bulanıklaşır,ve özellikle bir kısmını hatırlamanın zorluğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır.Bir şeyi sıkça yaparsanız o şey rutine dönüşür.Bunu yapmaya devam ederseniz bunun hakkında düşünmeyi bırakırsınız,ve bu şey beyninizin rutinle baş ettiği kümeye ait olur.Beyniniz bunu düşünmeseniz dahi yapmaya devam eder.Kısa süre sonra işe gidişiniz hakkında  yürümeniz kadar düşünmeye başlarsınız.
Çoğu insan buna autopilot der.Ama burada bir sorun vardır.Eğer rutininizde bir duraksama olursa hatırlama yeteneğiniz ve ara verme nedeniniz sadece beyninizi rutin moda sokma çabanız kadar yeterli olur.Telefonumu sehpaya koyduğuma dair anım sadece günlük rutinimi aksatma yeteneğim kadar güvenilirdir ki bu bizi telefonumun aslında çantamda olduğu sonucuna çıkarır.Ama beynimin rutin moda girmesini engellemedim.Her zamanki gibi duş aldım.Rutin başladı.İstisna unutuldu.

Autopilot devreye girdi.

İş için çıktım.Şiddetli derecede sıcak bir gündü.Sinsice kaybolmuş telefonum beni uyandırana kadar güneş cayır cayır yakıyordu.Direksiyon dokunulamayacak kadar sıcaktı.Emily’nin güneş ışığından korunmak için arka koltukta kaydığını sandım.Ama çalışmam lazımdı.Raporları teslim ettim,toplantılara katıldım.Sonra kısa bir kahve molası verdim ve telefonuma uzandım işte o zaman yanılsama parçalandı.Zihinsel bir geri dönüş yaşadım.Biten pili hatırladım,onu şarja koyuşumu hatırladım,onu orada bırakışımı hatırladım.

Telefonum hala sehpadaydı.

Autopilot devreden çıkıyor.

Yine tehlike vardı.O anı yaşayana kadar,telefonuna uzanıp yanılsamayı parçalayana kadar beynin bir parçası hala rutin moddadır.Rutinin olgularını sorgulayamazsınız,bu nedenle buna rutin denir.Tekrar etme eylemi.Birinin neden telefonunu hatırlamadın veya farkına varmadın mı diye sorması gibi bir şey değildi.Bu meseleyi anlamamak demekti,beynim bana rutinin her zamanki gibi normal devam ettiğini söylüyordu,normal devam etmemiş olması gerçeğine rağmen.Telefonumu unutmamıştım,beynime göre,rutinime göre telefonum hala çantamdaydı.Neden bunu sorgulayacakmışım ki,neden kontrol edecekmişim ki?Neden bir anda telefonumun sehpada olduğunu hatırladım ki?
Beynim rutine bağlanmıştı ve buna göre telefon hala çantadaydı.

Ensem pişmeye devam etti.Sabahın pusu öğlene acımasız bir sıcak dalgası armağan etti.Asfalt kabardı.Dik ışınlar kaldırımları kırmakla tehdit etti.İnsanlar kahveleri buzlu içeceklerle değişti.Ceketler çıkarıldı,kollar sıvandı.Kravatlar gevşetildi,kaşlar çatıldı.Park yavaşça barbekülerle ve güneşlenen insanlarla doldu.Termometredeki cıva yükselmeye devam etti.Şükür ki ofiste klimalar vardı.
Ancak her zaman olduğu gibi günün fırını yerini akşamın soğuğuna bıraktı.Yeni bir gün yeni bir para.Hala telefonumu unuttuğum için kendime kızıyordum.Eve sürdüm,günün sıcağı arabayı hamama çevirmişti,bir yerlerden korkunç bir koku geliyordu.Evin kapısına ulaştığımda yerdeki çakıl taşları tekerlerin arasına takıldı ve arabayı sarstı.Karım beni kapıda karşıladı.
‘’Emily nerede?’’

Lanet olsun.

Telefonu unutmam yeteri kadar kötü değilken bir de Emily’yi hastanede bırakmıştım.Hızla hastaneye sürdüm.Kapıya dayandım ve bahane düşünmeye başladım.Bu sırada kapıya asılı kağıdı gördüm.

‘’Dün geceki vandalizmden dolayı lütfen yan kapıyı kullanınız.Sadece bugünlük.’’

Dün geceki mi?Ne?Kapıdan daha bu sabah-

Dondum.Dizlerim titremeye başladı.
Vandallar,rutinde değişiklik.
Telefonum sehpadaydı.
Bu sabah buraya gelmemiştim.
Telefonum sehpadaydı.
Buranın yanından geçiyordum çünkü kahve içiyordum,Emily’yi bırakmamıştım.
Telefonum sehpadaydı.
Yerinde hareket etmişti.Onu aynadan görememiştim.
Telefonum sehpadaydı.
Sıcak nedeniyle uyuyakalmıştı.Bu nedenle hastaneyi geçince bir şey dememişti.
Telefonum sehpadaydı.
O,rutini değiştirmişti.
Telefonum sehpadaydı.
O rutini değiştirmişti ve onu bırakmayı unutmuştum.Telefonum sehpadaydı.
9 saat.Arabada,kavurucu güneşin altında.Ne hava,ne su,ne elektrik,ne de yardım.O sıcak...Direksiyon dokunulamayacak kadar sıcaktı.
O koku.
Araba kapısına yürüdüm.Uyuşma,şok.
Kapıyı açtım.
Telefonum sehpadaydı ve kızım ölmüştü.
Autopilot devreden çıkıyor.

Ç.N:Anlaması çok kolay olmayan bir CP,ama bu kalitesini azaltmıyor .)

10 Mart 2017 Cuma

Public Restrooms

Geç olmuştu, akşam 8 gibiydi. Kasım ayında bu, gölgenin dünyayı çoktan yutmaya başladığını gösteriyordu. Çok soğuk değildi gerçi. Rüzgar yumuşaktı ve kampüsü saran çeşitli bahçelere teşekkür olarak türlü türlü yeşillik kokularını taşıyordu.

 Havaya hayran kalırken, kampüsü aylak aylak dolaştım. Geceleri çok severdim, özellikle yıldızlı olanlarını. Maalesef okul şehrin dışında olduğundan, en berrak gecede bile yıldızlar görünmüyorlardı.

Dost canlısı bir sincap yolumu kesti. Yüzüme bakmadan ve sanki yanlış bir şey yapmışım gibi insani sesler çıkarmadan önce yanıma geldi. Hayvanda hiç korkmuş gibi bir hal yoktu, bu nedenle ani bir hareketle ayağımı yere vurdum. Kaçmak yerine  yere yattı.Diz çöküp onu elime alabilirmişim gibi hissettim. Buna rağmen bu kampüse aylardır geliyordum, ve bu canlıların en ufak bir temasta geri dönmemek üzere kaçacağını bilecek kadar tecrübem vardı.

Bunun yerine yoluma devam ettim. Aklımda bir istikamet vardı ve daha fazla geciktirilemezdi.

 Önümde kampüsün dış sınırı boyunca bu saatte açık olan tek yer; kadınlar tuvaleti vardı. Cuma günleri kampüs erkenden kapanırdı, bu yüzden burayı açık bulmam şansımın bir göstergesiydi, özellikle bir saatlik eve dönüşü göz önüne alacak olursak.

Son binayı dönünce yalnız yapıya vardım. Bana göre burası ek bir dış bina olarak hizmet edebilecek kadar büyüktü, fakat bu tür konular hakkında bir bilgim yoktu. Tek bir amaca hizmet eden yalnız bir binaydı sadece.

 Ani bir rüzgar dikkatimi çekince arkama baktım. Park yeri birkaç metre uzaklıktaydı, okulun düz yeşil çimleri ile sarılmıştı. Kampüsteki binaların çoğu karanlıktı, ve hiçbirinde şu an faaliyet yoktu. Bir şey göremeyince yoluma devam ettim.

 İçeri girerken kapı acı bir çığlıkla açıldı. Paslı menteşeler telaşla gıcırdıyordu. Ses küçük odada yankılandı. Normal olarak zemin muşambaydı.

Sadece iki lavabo vardı ve çöpün üzerinde bir kağıt rulosu sarkıyordu. İlerledim ve her zamanki gibi engelli tuvaletini seçtim.

Genel inanışın aksine kadınlar tuvaleti erkeklerinkinden daha iyi kokmaz. Çeşitli nedenlerden dolayı daha kötü kokar. Bunu biliyorum çünkü küçükken tam bir şeytan olduğumdan okuldaki her erkekler tuvaletine girerdim.

Bu sefer daha da kötü kokuyordu. Sanki bir şey ölmüş ve duvarda asılı çöp kutularının içine atılmıştı. Buradaki çöplere çeşitli şeylerin atıldığını bildiğimden umursamadım ve işimi bitirmeye odaklandım.

Sesi duyduğumda işimi daha bitirmemiştim. Hafif bir hırıltı sesiydi sanki yanımdaki kabinde astımlı biri vardı.

 
Başta bir şey göremedim. Hepsi boştu, böylece sesin arkamdaki engelli tuvaletinden geldiğini anladım.  Kafamı döndüremeden  köşedeki kabinden bir çift ayağın sarktığını gördüm.

İşte o zaman birinin o kabinde olduğunu anladım. Bacakları çıplaktı, büyük ihtimalle şort veya etek giyiyordu. Kayıp ayakkabılar içinse.. emin değildim. İnsanlar şehirde yalın ayak dolaşmazdı.

Suçluyu bulmanın rahatlığıyla derin bir nefes aldım ve gözlerimi kapadım. Bir şey olduğunda çıkmaya hazırdım. Son kabinden bir kafa belirdi, bacaklarla aynı kişiye aitti, buna rağmen bir şeyler yanlıştı.

  Yabani, dağınık saçlı bir esmer gibi görünüyordu. Derisi çok soluktu, sanki yıllardır gün ışığı görmemişti. Yüzü belirgin ince ve gölgeliydi. Bir üniversite için fazla gençti, belki de yenilerdendi.

Her şekilde gözleri ve yanakları anormal bir şekilde içe göçüktü. Her nasılsa gözleri aksız siyahtı.

 Şimdi ondan dört kabin ötedeydim, ve gözetleme yapmaya müsaitliğimden onu her yönden inceleyip yargılıyordum. Bu nedenle utanç içinde ve hızla doğruldum.

Özür dilemeli miydim? Tuvaletlerde insanlar bunu yapar mıydı? Peki ya gözleri?

Son soruyu boş verdim, bunun hayal gücümün bir oyunu olduğunu varsaydım. Çünkü buradan onu tamamen göremiyordum. Muhtemelen çok koyu gözlere sahipti.

Durdum, kabinden ayrılmaya ve utancımdan derhal kurtulmaya hazırlanmıştım ki başka bir şey…. Sıradışı bir şey duydum.

Bu bir ayak sürüme sesiydi. Sanki biri kabin duvarının altından kayıyordu.

Boyun kıllarım dikildi ve bu durumun ne kadar tuhaf olduğunu fark ettim. Neden duvarların altından geçiyordu? Otistikti ve kayıp mı olmuştu? Bu görünüşünü de açıklıyordu. Belki korumayı atlatıp tuvalette oyun oynamak istemişti. Ne de olsa burası hiç kilitlenmemişti.

Polisi arayıp kayıp kişi olma durumunda onu ihbar etmeye karar verdim. Hasta göründüğünden ve büyük ihtimalle açlığından onu korkutmak istemedim.

Bu yüzden, oturdum ve öne eğildim,sadece kadının bir kabin mesafede bana baktığını öğrenebilmek için.Aslında adını öğrenmeye çalışacaktım ama onu gördüğümde donakaldım.

Gözleri simsiyahtı, kömür gibi. Derisi solgundu ve sanki kurumuş ve uzun süre nemle temas etmemişçesine üzerinde çatlaklar vardı. Boğazı -ki bunu daha önce fark etmemiştim- koyulaşmış kurumuş bir tortuyla baştan başa kesilmiş gibiydi. Kabinin altından sadece kafası çıktığından vücudunun geri kalanını tanıyamadım. Bu noktada istemiyordum da zaten.

Bu şey insan değildi.

 Ayağa kalktığımda korkuya kapıldım. Duyularım keskinleşmişti, ve nefesim hızlanmaya başlamıştı. Sanki kalbim göğsümden çıkacaktı.

Eğer lavabodan kaçmaya çalışacaksam o şeyin yanından geçmem gerekecekti.

 O şeyin üzerime atladığı ve beni parçalara ayırdığı manzarası gözlerimin önüne geldi. Onu nasıl geçecektim.

Panik halde orada ne kadar kaldığımı bilmiyorum fakat, onun tekrar harekete başladığını fark ettim. Fakat bu sefer çok daha yüksek sesler duydum. Sanki nazik bir şekilde duvara vuruyordu. Sakin kalmaya çalıştığımda kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. Bir anlığına yanından geçip gitmeyi düşündüm. Başka imkanım olmadığından tek seçeneğim buydu. Sonra bir şeyi fark ettim.

Durdu.

 Yaratığı duyabilmek için kulaklarımı zorladım fakat hiçbir şey duyamadım. Soluma sesleri gitmişti ve o şeyin duvara vurduğunu duymuyordum. Hala orada mıydı?

Bakmam gerektiğini biliyordum. Çıkışta bekliyor olma ihtimali vardı. Veya daha kötüsü kabinin hemen dışında.

 Olasılıkları düşünürken kararımı hızla vermem gerekiyordu. Sonunda cesaretimi topladım ve kabin duvarının altından dışarı son bir kez baktım. Sola göz attım fakat yaratığı göremedim. Böylece çıkışa göz gezdirirken nefesimi kontrolsüzce tuttum.

Hiçbir şey yoktu. Bir rahatlama dalgası bedenimi ele geçirdi ta ki sağdan ayak sürüme sesleri duyana kadar. Ne olduğunu anlayamadan kafamı yana döndürdüm, suratımdan milim uzaklıkta bana bakıyor olmasının korkusuyla sadece bir çift dağcı ayakkabısı gördüm.

 Anlamam bir saniyemi aldı. Engelli kabininde biri vardı. Ne zaman oraya girmişti?

Kimin umrundaydı ki! Benimle birlikte biri daha vardı. Onun kim olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Artık yalnız olmamanın verdiği rahatlık hissine kapılmıştım.

Normal olarak rahatlamam, soluma sesini kabinimin içinde işitmemle yarıda kesildi.

Bakmaya cesaret edemeden önce neredeyse sonsuz bir süre kadar duraksadım.

Oradaydı.

  Kokuşmuş bir hava dalgası yüzüme vurdu, öncekinden çok daha güçlüydü. Suratı öfkeyle doluydu. Kara gözleri ruhumu korkuyla doldururken dağınık saçları düğüm düğüm bir şekilde kafasının etrafında uçuşuyordu. Ağzı sertçe buruşmuştu.Dudakları aralanmış  çürük dişlerini açığa çıkartıyordu. İşte o zaman farkına varmıştım.

Açtı ve beni istiyordu.

Bu düşünce cesaretimi toplamak için ihtiyacım olan tek motivasyondu. Kabin kapısına o kadar sert vurdum ki kilit kendiliğinden açılırken çıkışa fırtına hızıyla koştum.

Eve dönebilmek için arabaya koşmak istedim, yatağıma kıvrılıp hepsinin korkunç bir rüya olduğunu ummak için. Bunu yapardım, tabi araba neredeyse çarpacağım kıza ait olmasaydı.

Neredeyse çarpışmıştık fakat tam zamanında yoldan çekilmeyi başarabilmiştim. Kız moda bir mini ceket, yırtıklı pantolon ve beyaz bir bluz giyiyordu. Tuvalete girmeden önce tuhaf bir bakış attı.

Bir şeyler söylemeliydim, belki onu bekleyen şey hakkında kızı uyarmalıydım. Ama dikilirken sesleri duymak için kulaklarımı zorladım tek duyabildiğim gecenin o huzursuz uğultusuydu.

Bir süre sonra parçaları birleştirdim. Her şey anlam kazanmaya başlayınca farkındalık düşüncelerime hakim oldu. Engelli tuvaletindeki kimse ben oraya girdiğimde ayaklarını toplamış olmalıydı. Büyük ihtimalle sesleri kaydediyorlardı, bir çığlık umarak. Veya daha kötüsü beni kabinde kaydediyorlardı. Genç kadın büyük ihtimalle oraya giren kurbanları korkutmak için iyi makyaj yapmış bir aktristi.

Lanet olsun onlara!

Arabama koştum, polise beni kabinde kaydeden adileri bildirdim. Şaka yollu ya da başka bir nedenle tuvalette kayıt yapmanın yasa dışı olduğunu biliyordum.

Bunu araştıracaklarını söylediler, ben de endişesiz bir şekilde evime dönebilirdim artık.

Ah nasıl pişman oldum…

Sonraki gün kampüsü kapalı ve polis araçları ile dolu halde buldum. Dün gece kadınlar tuvaletinde bir kız öldürülmüştü. Tahmini ölüm saati 8.34’tü. O çarptığım kızdı.

Görünüşe göre şehirde bir seri cinayet işleniliyordu. Olay mahallinde bir adam kadınlar tuvaletini terk ederken görülüyordu. Kadınlar ellerini yıkamaya çıkana kadar engelli tuvaletinde bekliyor çıkınca da onların boğazını kesiyordu.

Tuvaletteki şey her ne ise beni kurtarmıştı.


3 Mart 2017 Cuma

Mr. Widemouth

Çocukluğumda ailem bir su damlası gibiydi,asla bir noktada uzun süre kalmazlardı.8 yaşımdayken Rhode Island’a yerleştik ve Colorado Springs’te üniversiteye gidene kadar da orada kaldık.Hatırlarımın çoğu Rhode Island’a aitti,ama beynimin çatısında ben çok daha gençken kaldığımız çeşitli evlere ait anılar vardı.
Bu anıların çoğu belirsizdi ve anlamsızdı.Kuzey Carolina’da bir çocuğu kovalamak,Pennsylvania’da kaldığımız apartmanın arkasında yüzmek için tekne yapmak gibi.Ama cam gibi berrak bir anılar setim vardı,neredeyse dün yaşanmış gibiydi..Bazen düşünürdüm bunlar uzun süre hasta yattığım o bahar gördüğüm lüsid rüyalar mı diye,ama kalbimde onların gerçek olduklarını biliyordum.
New Vineyard Maine’de kalabalık metropolün hemen dışında 63 odalıbir yapıda. oturuyorduk.Büyük bir binaydı, özellikle üç kişilik bir aile için.Orada kaldığımız beş ay boyunca bile göremediğim bir süre oda vardı.Başka bir deyişle alan israfıydı,ama o sıralar satılık olan tek evdi,en azından babamın işine bir saat uzaklıktaydı.
Beşinci yaş günümden sonra ateşli bir hastalıkla yıkıldım.Doktorlar Mononükleoz’a yakalandığımı söylemişlerdi,bu fazla sert hareket yapamayacağım ve önümüzdeki birkaç hafta da daha fazla hastalanacağım anlamına geliyordu.Hastalanmak için kötü bir zamandı Pennsylvania’ya taşınmak için eşyalarımızı yeni topluyorduk,ve eşyalarımın çoğu paketlenmiş, odamı boş bırakıyordu.Annem bana günde birkaç kere zencefilli gazoz ve kitap getirirdi,bunlar önümüzdeki birkaç hafta benim başlıca eğlence kaynağım olma işlevi görecekti.Can sıkıntısı her zaman sefaletime eşlik edebilmek için çirkin başını köşeden gösterirdi.
Mr.Widemouth ile nasıl tanıştığımı tam olarak hatırlayamıyorum.Sanırım hastalığın teşhisinden birkaç hafta sonra.Küçük yaratıkla ilk anım ona adının olup olmadığını sormak olmuştu.Ona Mr.Widemouth dendiğini çünkü kocaman bir ağıza sahip olduğunu söylemişti.Hatta vücuduna oranla her şeyi kocamandı.
‘’Bir Furby oyuncağına benziyorsun’’dedim o kitaplarımın birinin üzerine hoplarken.
Mr.Widemouth duraksadı ve bana şaşkın bir bakış attı.’’Furby,o nedir?’’
Omuz silktim.’’Bilirsin...oyuncak.Koca kulaklı küçük bir robot.Onları evcilleştirip eğitebilirsin,gerçek bir hayvan gibi.’’
Annem odaya beni kontrole her gelişinde Mr. Widemouth’un kaybolduğunu hatırlıyorum.Sonra yatağımın altında yattığını söyleyerek açıklamıştı durumu.’’Ailenin beni görmesini istemiyorum,ikimizin oynamasına izin vereceklerini sanmıyorum’’ dedi.
İlk günler pek bir şey yapmadık.Sadece kitaplarıma baktı,resimli hikayelerden etkilenmiş görünüyordu.Üçüncü veya dördüncü gün konuşmaya başladık.Yüzünde kocaman bir sırıtışla ‘’Oynayabileceğimiz yeni bir oyunum var.’’ dedi.’’Annenin seni kontrole gelmesini beklemeliyiz önce,çünkü bu gizli bir oyun.’’
Annem her zamanki gibi gazoz ve kitap getirince, Mr. Widemouth yatağın altından çıktı ve elimi tuttu.’’Koridorun sonundaki odaya gitmeliyiz. dedi.Başta itiraz ettim,ailem yatağı terk etmemi bana yasaklamıştı,pes edene kadar itiraz etti.
Bahsettiği odada hiç eşya veya duvar kağıdı yoktu.Tek farklı özelliği karşıdaki pencereydi.Mr. Widemouth odanın karşısına fırladı ve pencereyi sertçe ittirdi,pencere savrularak açıldı.Sonra bana zemini gösterdi.
Evin ikinci katındaydık,ama bir tepenin üstündeydi,yani yerle buranın uzaklığı eğim yüzünden iki kattan fazlaydı.’’Ben,hayal etme oyununu severim.Aşağıda kocaman yumuşak bir trambolin olduğunu hayal ediyorum,eğer sen de yeteri kadar hayal edersen tüy gibi sekersin,denemeni istiyorum.’’
5 yaşında hasta bir çocuktum,aşağı bakıp olasılıkları hesapladıkça sadece bir şüphe duygusu düşüncelerimi deldi.’’Bu uzun bir atlayış.’’dedim.
‘’Ama hepsi eğlencenin bir parçası.Kısa bir atlayış olsa eğlenceli olmaz.Eğer öyle olsaydı gerçek bir tramboline sıçrayabilirdin.’’
Fikirle dalga geçtim,kendimi camdan atışımı ardından görünmez bir şeyin üzerinden sekişimi hayal ettim.Ama içimdeki realist duygular hakim geldi ve ‘’Belki başka zaman’’ dedim.’’Yeteri kadar hayal gücüm olduğunu sanmıyorum.Zarar görebilirim.’’
Mr Widemouth’un suratı kısa bir süreliğine hırlar gibi oldu.Öfkenin yerini hayal kırıklığı aldı ve ‘’Eğer öyle diyorsan’’ dedi.Günün geri kalanını yatağımın altında bir fare kadar sessiz bir şekilde geçirdi.
Sonraki gün Mr.Widemouth elinde bir kutuyla geldi.’’Sana nasıl hokkabazlık yapılacağını öğretmek istiyorum.’’ dedi.’’Sana ders vermeye başlamadan önce pratik yapabileceğin birkaç şey’’diyip kutuyu gösterdi.
Kutu bıçak doluydu.’’Ailem beni öldürür!’’ diye bağırdım.’’Beni bir sene odama kapatırlar.’’
‘’Bunlarla hokkabazlık yapmak eğlenceli,denemeni istiyorum.’’
Kutuyu ittirdim.’’Yapamam,başım belaya girer.Bıçaklar havaya atmak için güvenli değil.’’
Mr.Widemouth hoşnutsuzluğunu kaşlarını çatarak gösterdi.Bıçak kutusunu aldı ve yatağımın altına girdi,günün geri kalanında dışarı çıkmadı.Ne kadar süredir yatağımın altında olduğunu düşünmeye başladım.
Mr. Widemouth’un geceleri beni uyandırmasından sonra uyku problemleri yaşamaya başladım,pencerenin altına gerçek bir trambolin yerleştirdiğini söyledi,büyük olanlarından.Karanlıktan göremiyordum.Reddettim,ve uyumaya döndüm,ama o diretti.Bazı zamanlar sabaha kadar yanımda kalıp beni atlamak için cesaretlendirmeye çalışırdı.


Artık onunla oynamak eğlenceli değildi.
Annem yanıma geldi ve artık dışarı çıkabileceğimi söyledi.O kadar süre odamda kapalı kaldıktan sonra açık havanın bana iyi geleceğini düşünüyordu.Heyecanla ayakkabılarımı giydim ve güneş ışıklarına hasret kalmış bir şekilde arkadaki sundurmaya koşturdum.
Mr. Widemouth beni bekliyordu.’’Görmeni isteyeceğim bir şeyim var.’’ dedi.Ona tuhaf tuhaf bakmış olmalıyım ki ardından güvenli olduğunu söyledi.
Onu evin arkasındaki ağaçlığa uzanan patikada takip ettim.’’Bu önemli bir yol.’’diye açıkladı.’’Senin yaşında pek çok arkadaşım var,hazır olduklarında onları buradan özel bir yere götürüyorum.Sen daha hazır değilsin,ama bir gün olacaksın.Seni oraya götürmeyi umuyorum.’’
O yolun ardında nasıl bir yerin yattığını düşünerek eve döndüm.
Onunla tanıştıktan iki hafta sonra son eşyalarımızı da kamyona yüklemiştik.Bu kamyonun içinde Pennsylvania’ya giderken  babamın yanında olacaktım.Mr.Widemouth’a veda etmeyi düşündüm,ama 5 yaşında olsam bile bu yaratığın davranışlarının benim yararıma olmadığını düşünmeye başlamıştım. Bu nedenle ayrılışımı bir sır olarak sakladım.
Gece bastırınca babamla araca bindik.Babam sonsuz kahve stoğu ve enerji içecekleriyle öğlene orada olacağımızı umuyordu.Bir sürücüden çok bir maraton koşucusuna benziyordu.
‘’Senin için erken değil mi?’’diye sordu.


Onayladım ve güneş doğmadan önce uyumak için başımı cama yasladım.Babamın elini omzumda hissettim ve ‘’Bu son taşınışımız evlat,söz veriyorum.Senin için zor olduğunu biliyorum.Baban terfi alınca kalıcı olarak bir yere yerleşebiliriz ve arkadaş edinebilirsin.’’
Evden ayrılırken gözlerimi açtım,yatak odası camında Mr.Widemouth’un silüetini gördüm.Araç hareket edene kadar hareketsiz durdu ve ana yola çıktığımızda elinde bir kasap bıçağıyla üzgün bir şekilde el salladı.Ben el sallamadım.
Yıllar sonra,New Vineyard’a döndüm.Bu bölgedeki evimiz temeli hariç yıkılmıştı.Ev biz ayrıldıktan birkaç yıl sonra yanmıştı.Merakla patikayı takip ettim.Bir parçam onun bir ağacın arkasından çıkıp beni korkutmasını bekliyordu,ama onun gittiğini hissetmiştim. Bir şekilde artık var olmayan eve bağlıydı.
Yolun sonunda New Vineyard Mezarlığına geldim.

Mezar taşlarının çoğunun çocuklara ait olduğunu fark ettim.

Ç.N:Oyuncaklardan korkutan bir CP. Zaten hiç sevmemiştim oyuncak robotları @'ェ'@



Scientist's Log

12/07/2007 12.31
Bugün yeni bir buluş laboratuara getirildi. Bu tesisteki bir deponun yıkılması için çalışan erkekler, paslı ve soğuk bir petrol varilini getirdi. Varil, paslanmaz çelikten imal edilmişti ve soğutucu görevindeydi.
13/07/2007 19.00
Varili mühürlenmiş* odamızda açtık. Oda hemen buzla çevrelendi. Varilde tanınamayan varlıklar vardı. Hiç bir şeye benzemeyen siyah yaratıklar. Nitekim, çevreden ışığı emen olarak adlandırılıyor. Çok duygusal gözüküyor ancak hiç bir etkilişimde bulunmuyor. Bir maddeye temas ettiğinde madde parçalanıyor.
07/14/2007 10.11
Bir stajyer, üzerinde güvenlik elbisesi olmadan o odaya girdi. Tekrar görülemedi. Örgüt, o odandan yaydığı enerjinin iki katına çıktığını belirtti. Yaratıklar afresifleşti. Maddeleri parçalayan özellikleri büyüdü ve artık derhal odayı kapatıyoruz. Araştırma durduruldu.
07/14/2007 11.00
Gitti. Yok oldu. Tanrı sen bize yardım et, o kaçtı.

*: Aşırı derecede güvenli oda. (Mesela fantastik dizilerde olur, kötü süper kahramanalrı oraya atarlar. Ancak orada olan süper güölüler kaçamaz, çünkü gücü emilir)

Ç.N: Bana göre çok güzel bir cp idi. Kısa paylaşıyorum çünkü sizin için çooooooook uzun bir cp çeviriyorum :D Hatta 3 part olarak paylaşacağım onu. Neyse. Hikayeyi anlamayanlar için; o yaratıklar ışığı emiyordu ya, eme eme güçlendiler. Ve bir stajyer kıyafetsiz girince yaratıklar onun enerjisini de aldı. -yok etti, sonra da kaçtılar.