Uzun zamandır sağlıklı bir uyku uyuyamadım.Ama bu gece uyuyacaktım.Kuzenim bir haftadır bizde kalıyor ve her gece sabaha kadar oturuyorduk.Günde en fazla dört ya da beş saat uyuyabiliyordum.Gözlerim sızlıyıyor ve başım ağrıyordu.Dayanamıyordum.Bu gece sonunda kuzenime uyuyacağımı söyledim.Ama o gene beni ikna etti.Sadece bir film izledikten sonra ikimizde uyuyacaktık.
Tahmin ettiğim gibi korku filmiydi.Ve lanet hava kötü olacağı tutmuştu.Bu benim için çok sinir bozucu bir durumdu.Ben zaten korkak bir insandım.Bir de bu korkunç atmosfer ile birleşince yaşamam bile bir mucizeydi.Kuzenim herşeyi hazılamıştı.Yiyecekleri ve filmi hazılamıştı.Yatağa geçip izlemeye başladık.Gerçi ben filmin büyük bir kısmında gözlerimi kapadım.Sonunda film bitmişti.Ve benim için asıl zor olan bölüm geliyordu.
Kuzenim yemekleri alıp mutfağa gitti.Ben ise yatağıma girdim.Başta hiç bir şey yoktu ama bir anda tüm filmi beynimin içinde tekrar izlemiş gibi oldum.Korku tüm bedenimi sardı.Gözlerim deli gibi odayı tarıyordu.Artık yorganın altına girmeliydim.
Kaç saattir burdayım bilmiyorum.Havasızlıktan öleceğim.Çok sıcak olmaya başladı.Nefes almak için küçük bir yer açsam iyi olur diye düşünüyorum.Parmağımın ucu ile yorganı açıyorum biraz nefes alıyorum korkarakta olsa bakmak için gözümü deliğe getiriyorum.
Gördüğüm şey karşısında donup kalıyorum.Nefesim kesiliyor.Terliyorum ama sıcaktan değil korkudan.Gerçek olması mümkün değil bir rüya olmalı.İnanmıyorum.
Bir şey bana bakıyor.Çok yakın aramızda çok mesafe yok.İğrenç ve buz gibi nefesini hissediyorum.Ona bakarken haraket edemiyorum.Sadece bakıyorum.Çünkü ne yapacağımı bilmiyorum.Her an saldırabilir.
En sonunda gözlerimin sızlamasına dayanamayıp gözlerimi aniden sımsıkı kapıyorum ve kurtulmak için dua ediyorum.Bir kez bakmak için gözlerimi açıyorum sandalyemde oturuyordu.Ne zaman onu kontrol etmek için baksam orda oturuyordu.Gitmiyordu.
Sonunda güneş ışıkları odaya giriyor.Gündüz oldu artık güvendeyim.Bana hiç bir şey zarar veremez diyorum.Gözlerimi açıyorum.O hayla benim sandalyem de oturuyodu.Önce ifadesizce boş boş önüne bakıyordu.Sonra beni farkedip bana doğru döndü.Gülümsemeye başladı.Gözleri..Gözleri çok korkunçtu gecenin karanlığından bile daha koyuydu.Yüzünde başka bir şey de yoktu.Ama nedense bana gülümsediğini hissediyordum.Korkuyordum.
Kafasını önüne çevirdi.Sanırım gidiyordu,kurtuluyordum.
Bir saniye.Bir kez daha bana döndü.Gözleri kıpkırmızıydı.Üstüme doğru atıldı.
Bir şeyi anlamam gerekliydi.Beni almadan gitmeyecekti ve benim için geliyordu.
ÇN:Evet uzuuuuuunnnn bir aradan sonra geldim bazı işleri sorunlar filan vardı.Ve yokluğumda kimse dwade nerde dememiş -.- neyse geldim işte önümüzde ki hafta sınav haftam o da bitsin çevirilere başlarım.
Yanlışlar olabilir kusura bakmayın :3
8 Mayıs 2015 Cuma
19 Nisan 2015 Pazar
" I Sat On the Bus "
Otobüste oturuyorum, okul yolundayım.
Müzik dinliyorum; diğer öğrenciler umrumda değil.
Duraklardan birinde zihnim gerçekliğe döndü.
Küçük eve doğru baktım. Tommy'nin evi, diye düşündüm.
Perdelerin arasından bir el çıktı ve otobüs şöförüne devam etmesi için el salladı.
Duruma fazla da dikkat etmeyerek 'Hasta olmalı' diye düşündüm.
Bir gün geçti.
Okuldan sonra yerel haberleri yayınlayan kanalı izledim, ve duyduğum şey donup kalmama neden oldu.
Tommy'nin tüm ailesi tam da o gün bilinmeyen bir şüpheli tarafından öldürülmüştü.
Bu haberleri duyduktan sonra odama çıktım ve sessizce uykuya daldım.
Ertesi gün, otobüste oturuyordum.
Tommy'nin evine doğru yaklaştık, ve Tommy'nin ailesinin kaderinden habersiz olan otobüs şöförü evin önünde durdu.
Tam da ayağa kalkıp olanları açıklamak üzereyken, bir şey gözüme takıldı.
Soluk bir el perdelerin arasından çıktı ve otobüs şöförüne devam etmesi için el salladı.
Otobüste oturdum, dehşete düşmüş bir şekilde.
Ç.N:
Paylaşımlar oldukça azaldı farkındayım ama bunları telafi edeceğim :/
Ve, um... fark ettim ki sayfamda çok ilginç insanlar var *-*
Okuldan eve gelip kaldığım 7-8 ders için dertlenirken Blogumu kontrol ediyorum ve insanların gösterdiği ilgiyi görüyorum, moralim yerine geliyor. Yani size gerçekten çok şey borçluyum ^^
Hepinize teşekkürler hepinizi çok seviyorum >o<
Müzik dinliyorum; diğer öğrenciler umrumda değil.
Duraklardan birinde zihnim gerçekliğe döndü.
Küçük eve doğru baktım. Tommy'nin evi, diye düşündüm.
Perdelerin arasından bir el çıktı ve otobüs şöförüne devam etmesi için el salladı.
Duruma fazla da dikkat etmeyerek 'Hasta olmalı' diye düşündüm.
Bir gün geçti.
Okuldan sonra yerel haberleri yayınlayan kanalı izledim, ve duyduğum şey donup kalmama neden oldu.
Tommy'nin tüm ailesi tam da o gün bilinmeyen bir şüpheli tarafından öldürülmüştü.
Bu haberleri duyduktan sonra odama çıktım ve sessizce uykuya daldım.
Tommy'nin evine doğru yaklaştık, ve Tommy'nin ailesinin kaderinden habersiz olan otobüs şöförü evin önünde durdu.
Tam da ayağa kalkıp olanları açıklamak üzereyken, bir şey gözüme takıldı.
Soluk bir el perdelerin arasından çıktı ve otobüs şöförüne devam etmesi için el salladı.
Otobüste oturdum, dehşete düşmüş bir şekilde.
Ç.N:
Paylaşımlar oldukça azaldı farkındayım ama bunları telafi edeceğim :/
Ve, um... fark ettim ki sayfamda çok ilginç insanlar var *-*
Okuldan eve gelip kaldığım 7-8 ders için dertlenirken Blogumu kontrol ediyorum ve insanların gösterdiği ilgiyi görüyorum, moralim yerine geliyor. Yani size gerçekten çok şey borçluyum ^^
Hepinize teşekkürler hepinizi çok seviyorum >o<
6 Nisan 2015 Pazartesi
" Lavender Town Syndrome "
Lavanta şehri sendromu ( Lavanta şehri tonu veya Lavanta Şehri İntiharları olarak da bilinir) Pokemon Red ve Green'in 27 Şubat 1996'da Japonya'da piyasaya sürülmesinden sonra yaşları 7-12 arasında değişen çocukların intihar ve hastalıkta zirveye ulaştığı zamanlardı.
Söylentilerin dediğine göre bu intihar ve hastalıklar çocuklar oyundaki Lavanta Şehri bölümüne geldikten sonra başlamıştır. Bu bölümün freansı aşırı derecede yüksekti, ve çalışmaların gösterdiğine göre bu frekansları kulakları hassas olduğu için sadece çocuklar ve gençler duyabiliyordu.
Lavanta tonu yüzünden yaklaşık 200 çocuk sözde intihar etti, ve geri kalan bir çoğu hastalık ve rahatsızlıklar yaşadı. İntihar eden çocukların geneli kendini asarak ya da yüksek bir yerden atlayarak yaşamlarına son verdiler. Hala mantık sahibi olan bir kaçı Lavanta Şehri'nin müziğini dinledikten sonra baş ağrıları çektiklerini söyledi.
Artık Lavanta Şehri'nin müziği daha farklı duyulsa da, oluşan büyük karmaşa Pokemon oyununun piyasa ilk çıktığı tarihte başlamıştı. Lavanta Tonu olayından sonra programcılar Lavanta Şehri'nin müziğini daha düşük bir frekansa indirerek düzelttiler, böylece çocuklar etkilenmeyecekti.
2010 yılında "Özel bir yazılım" kullanan programla Lavanta Şehri'nin müziği analiz edildi. Müzik oynandığında program müziğin sonlarına doğru bilinmeyen karakterler yarattı. Bu bir tartışmaya neden oldu, çünkü bilinmeyen karakterler 2. üretimde çıkmıştı (2. Üretim 1999 tarihinde piyasaya sürüldü) Bilinmeyen karakterleri çevirince böyle bir yazı çıktı "BURAYI TERK ET"
Lavanta Şehri'nin Beta sürümü de mevcut, bu da beta sürümünden Lavanta Şehri:
https://www.youtube.com/watch?v=joMrLP5L_vU
Ç.N:
Bu CP'de gerçeklik payı var bu arada o_O
İntiharlar konusunda emin değilim ama gençler ve çocuklar yetişkinlerin duyamadığı frekansta sesleri duyabilirler, Lavanta Şehri'nin müziğinde de o frekans aralığında sesler vardı bu yüzden çocuklarda odak problemi, mide bulantısı,baş ağrısı ve bazılarında burun kanaması görüldü. Ve bu Pokemon oyunları hakkında daha pek çok söylenti var, onları da çevireceğim *-*
Söylentilerin dediğine göre bu intihar ve hastalıklar çocuklar oyundaki Lavanta Şehri bölümüne geldikten sonra başlamıştır. Bu bölümün freansı aşırı derecede yüksekti, ve çalışmaların gösterdiğine göre bu frekansları kulakları hassas olduğu için sadece çocuklar ve gençler duyabiliyordu.
Lavanta tonu yüzünden yaklaşık 200 çocuk sözde intihar etti, ve geri kalan bir çoğu hastalık ve rahatsızlıklar yaşadı. İntihar eden çocukların geneli kendini asarak ya da yüksek bir yerden atlayarak yaşamlarına son verdiler. Hala mantık sahibi olan bir kaçı Lavanta Şehri'nin müziğini dinledikten sonra baş ağrıları çektiklerini söyledi.
Artık Lavanta Şehri'nin müziği daha farklı duyulsa da, oluşan büyük karmaşa Pokemon oyununun piyasa ilk çıktığı tarihte başlamıştı. Lavanta Tonu olayından sonra programcılar Lavanta Şehri'nin müziğini daha düşük bir frekansa indirerek düzelttiler, böylece çocuklar etkilenmeyecekti.
2010 yılında "Özel bir yazılım" kullanan programla Lavanta Şehri'nin müziği analiz edildi. Müzik oynandığında program müziğin sonlarına doğru bilinmeyen karakterler yarattı. Bu bir tartışmaya neden oldu, çünkü bilinmeyen karakterler 2. üretimde çıkmıştı (2. Üretim 1999 tarihinde piyasaya sürüldü) Bilinmeyen karakterleri çevirince böyle bir yazı çıktı "BURAYI TERK ET"
Lavanta Şehri'nin Beta sürümü de mevcut, bu da beta sürümünden Lavanta Şehri:
https://www.youtube.com/watch?v=joMrLP5L_vU
Ç.N:
Bu CP'de gerçeklik payı var bu arada o_O
İntiharlar konusunda emin değilim ama gençler ve çocuklar yetişkinlerin duyamadığı frekansta sesleri duyabilirler, Lavanta Şehri'nin müziğinde de o frekans aralığında sesler vardı bu yüzden çocuklarda odak problemi, mide bulantısı,baş ağrısı ve bazılarında burun kanaması görüldü. Ve bu Pokemon oyunları hakkında daha pek çok söylenti var, onları da çevireceğim *-*
27 Mart 2015 Cuma
" Watching You "
Bir şey düşünün. Sürekli sizi takip edip izleyen.
Sizin onun hakkında hiçbir şey bilmemenize rağmen sizin hakkınızda herşeyi bilen.
Yalnızken vücudunuza o tuhaf ürpertiyi veren.
Sizin rezil olmanızı sağlayan, sizi tehlikelere sokan.
Her gün farkında olmadan fazlasıyla tehlikeye giriyorsun, ben tehlikeye girmedim deme.
Kısacası sizin hakkınızda herşeyi bilen, sizin tehlikeye girmenizi ve rezil olmanızı isteyen bir varlık. Zihninizde canlandırdınız mı?
Hah, o benim işte. Şu andaki ürpertiniz de benim eserim. Çok eğlenceli bence, ama beni tatmin etmiyor. Daha fazlasını istiyorum, daha kötüsünü...
Bir gün amacıma ulaşacağım, kurtulamayacaksın. Kaçış yok.
Ç.N:
Evet gençler bu CP Bahar, Nam-ı diğer Fişnesuyu arkadaşımız tarafından yazılmıştır ^_^
Bir de, CP yollarken başlık koymayı unutmazsanız sevinirim o_O
24 Mart 2015 Salı
"The Piano’s Song"
Önümüzdeki sıraya dik bir biçimde oturdu. İnce parmaklarını esnetti. Akciğerlerine havayı alıp yavaşça bıraktı, odanın sessizliğinden nefes alışı bile duyuluyordu. Ona kıyasla biz, güneşe uzak, soğuk, karanlık, küçük bir gezegen gibi kalıyorduk. Ardından piyanonun kapağını kaldırıp, yumuşak ve sakin bir melodi çalmaya başladı. Huzur verici bir sesti. Sanki ruhumuza işliyordu, hareket etmeyi bile unutmuştuk. Her şeyi unutturan sakinleştirici notaları vardı, nefes alışlarımız yavaşlamış, gözlerimiz ağırlaşmaya başlamıştı. Dünyayla ve ya başka bir yerle alakası yoktu bu ses gerçek olamayacak kadar güzeldi. Sonsuz bir mutluluk hissi veriyordu, hiç bitmeyecekmiş gibi. Sanki oda yavaşça eriyip yok oluyor, saat yavaşlıyordu. O sakin bir şekilde oturmaya devam ederken gözlerini kapatıp parmaklarını tuşlar üzerinde, gezdirmeye devam ediyordu. Acaba sahip olduğu gücü biliyor muydu? Acaba Siren*’in gücüne mi sahipti? Yoksa sadece parmakları mı sıra dışı bir yeteneğe sahipti? Bunun tek açıklaması tanrılardan hediye ve ya iblislerden güç almış olabileceğiydi.
Bizi tamamen etkisi altına almıştı. Hissettiğimiz şey her şeyi unutturmuştu, artık dış dünyayla ilişkimiz kopmuş gibiydi. Bir süre sonra ses yavaşça kaybolmaya başladı ve gözlerini açtı. Gözleri de çaldığı melodi kadar güzeldi, ruhumuzu esir aldığı gibi bedenimizi de esir almıştı. Odayı tarayıp kaç kişi olduğumuzu saydı ve yavaşça tebessüm etti. Sonra tekrar pianosuna döndü. Derin bir iç çekip tekrar, ellerini tuşlar üzerinde dolaştırmaya başladı.
Bizi tamamen etkisi altına almıştı. Hissettiğimiz şey her şeyi unutturmuştu, artık dış dünyayla ilişkimiz kopmuş gibiydi. Bir süre sonra ses yavaşça kaybolmaya başladı ve gözlerini açtı. Gözleri de çaldığı melodi kadar güzeldi, ruhumuzu esir aldığı gibi bedenimizi de esir almıştı. Odayı tarayıp kaç kişi olduğumuzu saydı ve yavaşça tebessüm etti. Sonra tekrar pianosuna döndü. Derin bir iç çekip tekrar, ellerini tuşlar üzerinde dolaştırmaya başladı.
Melodi sonbahar gibiydi, yaprakların sararmış görüntüsü hüzün veriyor, hışırtıları dinlendiriyor, yağmurlar gibi ruhumuzu serinletiyordu. Bir anda yaprakları hızla kaldıran bir rüzgar esintisi omzumuzun üzerinden geçti, hepimiz titremiş ve üşümüştük. Ses tüm gücüyle bizi esir almış olsa da bunu görmezden gelmemeliydik, bir şeyler ters gidiyordu.
Hayır, fark etmediğimiz bir tuzak vardı. Korkunçtu, büyük bir karanlık, kurtulamadığımız bir tümör gibiydi ama aynı zamanda yaşamak içinde ona ihtiyacımız vardı. Çok güçlenmişti. Bize bakarken yüzünde belli belirsiz bir tiksinti vardı, ama etkileyiciliği bunu maskeliyordu. Müzik artık damarlarımıza kadar sızmıştı, beynimize işliyordu. O andan itibaren ses, bizim için kan gibiydi, yaşamak için sese ihtiyacımız vardı. Ciğerlerimizdeki havaya yerine geçiyor, kalbimizi esir alıyordu. Vücudumuzun ağırlaştığını hissediyorduk. Artık dayanılmaz bir acı veriyordu. Tüm organlarımızı çürütüyor, derimizi parçalamaya başlıyordu. Son olarak kanımız akmıyordu, donmuştu.
Buradan kurtulmanın bir yolunu bulmalıydık ama hayır çok geç kalmıştık. Zihinlerimiz eriyip gidiyor, sonsuzluğun sesini duyuyor, buza dönen kalplerimize saplanan bıçağı her birimiz hissediyorduk. O’nun ruhlarımızı birer birer ele geçirdiğini hissediyorduk. Her birimizin cehenneme birkaç adımı kalmıştı… Karanlığa doğru giderken, o sesi halen duyuyorduk.
Hayır, fark etmediğimiz bir tuzak vardı. Korkunçtu, büyük bir karanlık, kurtulamadığımız bir tümör gibiydi ama aynı zamanda yaşamak içinde ona ihtiyacımız vardı. Çok güçlenmişti. Bize bakarken yüzünde belli belirsiz bir tiksinti vardı, ama etkileyiciliği bunu maskeliyordu. Müzik artık damarlarımıza kadar sızmıştı, beynimize işliyordu. O andan itibaren ses, bizim için kan gibiydi, yaşamak için sese ihtiyacımız vardı. Ciğerlerimizdeki havaya yerine geçiyor, kalbimizi esir alıyordu. Vücudumuzun ağırlaştığını hissediyorduk. Artık dayanılmaz bir acı veriyordu. Tüm organlarımızı çürütüyor, derimizi parçalamaya başlıyordu. Son olarak kanımız akmıyordu, donmuştu.
Buradan kurtulmanın bir yolunu bulmalıydık ama hayır çok geç kalmıştık. Zihinlerimiz eriyip gidiyor, sonsuzluğun sesini duyuyor, buza dönen kalplerimize saplanan bıçağı her birimiz hissediyorduk. O’nun ruhlarımızı birer birer ele geçirdiğini hissediyorduk. Her birimizin cehenneme birkaç adımı kalmıştı… Karanlığa doğru giderken, o sesi halen duyuyorduk.
ÇN: Siren Yunan mitolojisinde deniz canlılarıdır. Kendilerinden etkilenen denizcileri yedikleri söylenir. Bu CP bana The Soloist filmini hatırlattı :D
19 Mart 2015 Perşembe
‘’Nightmares’’
Rüyaların eğlenceli şeyler olduğunu düşünürdüm. Bu yüzden daha fazla görebilmeyi istiyordum. Çünkü onlar bitmek bilmeyen isteklerimi engelleyen tek sebepti. Hiç kabus görmezdim ve bundan memnundum. Aslında… Hayır kesinlikle değildim. Daha fazla adrenalin için yalvarıyor, gözlerimin yerinden çıkmasını ve kalbimin kontrolden çıkmış bir halde atmasını istiyordum. Ne derler bilirsiniz ‘’Ne dilediğine dikkat et!’’ Yalan söylemiyorlarmış.
Kabuslarım çoğaldıkça çoğaldı ve sıklaştı. Başta küçük şeyler olmaya başladı, yine de kimsenin istemeyeceği türden şeylerdi. Saldırgan köpekler tarafından parçalanmak, terkedilip yalnız kalmak, okulda utanç durumlara düşmek. Bunlardan sandığımdan çabuk yorulmuştum. Bu yorgunluk hem psikolojik hem de fizikseldi ve kendimi uyanık tutmak için hiçbir şey yapamıyordum. Zamanla kabuslar daha akıcı hale geldi. Beynim benimle savaş halindeymiş gibiydi, benimle oyun oynuyordu.
Artık boğazım düğümlenmeye başlıyordu, nefes alamıyordum, çığlık bile atamıyordum, ciğerlerimden içeri hava girmiyordu. Cildim yağ gibi eriyip gidiyordu, sürekli biraz daha yırtılıyor gibiydi. Ellerimden yukarı bağlanmış ve vücudumun kesildiğini hissediyordum. Artık cehennemi istiyordum. Sonra bir anda uyandım ve boş gözlerle odamı taramaya başladım.
Duvarlar morlaşmaya başlamış ve bir sis gibi duman halinde gibi görünüyordu. Köşede ki oyuncak filim kocaman olmuş ve bulanık görünüyordu. Artık hiç nefes alamıyordum. Boğazımda ki damarda nabız yoktu. Saatlerce nefes almaya çalıştım ama sonuçsuzdu, ciğerlerime biraz olsun hava girmedi. Kendimi kontrol etmek için defalarca çimdik attım ama oradaydım, yani uyumuyordum, bu sefer rüya değildi. Saatime baktım, saat her zaman ki gibiydi. Uyanma saatime yaklaşık üç saat kalmıştı.
Gözlerim kapanacak gibi oluyor ama açık tutmaya çalışıyordum. Gözlerim kapanmadan bir an önce kendimi uyanık tutacak bir şeyler yapmalıydım. Zar zor banyoya kadar gidebildim, ve uykunun lanetinden kaçabilmek için defalarca yüzüme soğuk su çarptım.
Okula bu halde, bir zombi gibi gidebilirdim, nasılsa kimse beni fark etmeyecek ve bir şey demeyeceklerdi. Sanırım paranoyak olmaya başlamıştım. İnsanlar yanımdan geçip giderken aklıma bir şeyler akın ediyor, beynime düşünceler yağıyordu. Şu kız iki gün önce kendini yaralmaış, şu oğlan arkadaşının boynunu kırmış, şunlar kavga ettikleri kişileri bıçaklamışlar… Hepsini beynimden söküp atmaya çalıştım ve korku içinde, dünyada ki cehennemi insanların yaratmış olabileceğini düşündüm. Bir yere oturup düşünmeye başladım, insanlar ne kadar saçma şeyler konuşuyordu.
Kabuslarım artık veba gibi bütün vücudumu esir almıştı. Bir tarihi makale yazmanın kolay olabileceğini düşündüm. Gece olunca bilgisayarın başına geçip bir tane yazmaya başladım. Tarihteki savaşlar insanları etkilemiş görünüyordu, ama nedense beni beklediğimden daha fazla üzdü. Resimdeyse, çizimlerim herkese iğrenç geliyordu ama bence fena sayılmazlardı. İnternette dolaşırken R. E. İsimli bir öğretmenin ‘Cehennemin Sırları’ isimli bir kitabını buldum, tüyler ürperticiydi… Tek istediğim Yeraltının Efendisi Hades’le ilgili bilgi toplamaktı. Topladığım bilgilerde ürkütücüydü… En sonunda insan fizyolojisiyle ilgili bir yazı okumaya başladım.
Burada yazana göre teoride bir insan uyumadan on dört gün boyunca uyumadan yaşayabilirdi. Ancak en çok uyumamayı başaran yedi günde kalmıştı, ve bu deney Amerika’da bir üniversitede yapılmıştı. Benim dayanabildiğim süre beş gündü. Ama artık yeterdi, daha fazla dayanamazdım. İlk önce kısık kısık fısıltılarla başladı. Sesler beni çileden çıkarıyordu. Çok tiz seslerdi ve ne dediklerini anlamaya çalıştıkça daha da acı veriyorlardı. Kendimi boşlukta gibi hissediyordum, hiçbir şey hissetmiyormuş gibi… Tek yapabildiğim korku içinde sonumu beklemekti. Sesler sanki çok uzaktan geliyormuş gibiydi, ama bir o kadar da korkutucu seslerdi ve sonsuza dek sürecek gibiydi. Sanki bir tahtaya sürtülen tebeşir ve ya, taşa sürtülen bıçak gibi tiz seslerdi. Bu imgeleri hayal ettikçe önümde belirmeye başladılar. İçeride ki her şey bir anda parlamaya başladı, resimlerdeki camdan yansıyan ışıklar gözümü alıyordu. Tüm bunların kendi hayallerim olduğunu umuyordum, değilse bile şizofreni halüsinasyonlarını durdurabilir miydim? Yine de kim çok uzun zaman uykusuz kalırsa böyle şeyler görebilirdi.
Bu durumumu kabullenip her gece kahrolası canavarlarla yüz yüze karşılaşmaya hazırlandım.
Kabuslarım çoğaldıkça çoğaldı ve sıklaştı. Başta küçük şeyler olmaya başladı, yine de kimsenin istemeyeceği türden şeylerdi. Saldırgan köpekler tarafından parçalanmak, terkedilip yalnız kalmak, okulda utanç durumlara düşmek. Bunlardan sandığımdan çabuk yorulmuştum. Bu yorgunluk hem psikolojik hem de fizikseldi ve kendimi uyanık tutmak için hiçbir şey yapamıyordum. Zamanla kabuslar daha akıcı hale geldi. Beynim benimle savaş halindeymiş gibiydi, benimle oyun oynuyordu.
Artık boğazım düğümlenmeye başlıyordu, nefes alamıyordum, çığlık bile atamıyordum, ciğerlerimden içeri hava girmiyordu. Cildim yağ gibi eriyip gidiyordu, sürekli biraz daha yırtılıyor gibiydi. Ellerimden yukarı bağlanmış ve vücudumun kesildiğini hissediyordum. Artık cehennemi istiyordum. Sonra bir anda uyandım ve boş gözlerle odamı taramaya başladım.
Duvarlar morlaşmaya başlamış ve bir sis gibi duman halinde gibi görünüyordu. Köşede ki oyuncak filim kocaman olmuş ve bulanık görünüyordu. Artık hiç nefes alamıyordum. Boğazımda ki damarda nabız yoktu. Saatlerce nefes almaya çalıştım ama sonuçsuzdu, ciğerlerime biraz olsun hava girmedi. Kendimi kontrol etmek için defalarca çimdik attım ama oradaydım, yani uyumuyordum, bu sefer rüya değildi. Saatime baktım, saat her zaman ki gibiydi. Uyanma saatime yaklaşık üç saat kalmıştı.
Gözlerim kapanacak gibi oluyor ama açık tutmaya çalışıyordum. Gözlerim kapanmadan bir an önce kendimi uyanık tutacak bir şeyler yapmalıydım. Zar zor banyoya kadar gidebildim, ve uykunun lanetinden kaçabilmek için defalarca yüzüme soğuk su çarptım.
Okula bu halde, bir zombi gibi gidebilirdim, nasılsa kimse beni fark etmeyecek ve bir şey demeyeceklerdi. Sanırım paranoyak olmaya başlamıştım. İnsanlar yanımdan geçip giderken aklıma bir şeyler akın ediyor, beynime düşünceler yağıyordu. Şu kız iki gün önce kendini yaralmaış, şu oğlan arkadaşının boynunu kırmış, şunlar kavga ettikleri kişileri bıçaklamışlar… Hepsini beynimden söküp atmaya çalıştım ve korku içinde, dünyada ki cehennemi insanların yaratmış olabileceğini düşündüm. Bir yere oturup düşünmeye başladım, insanlar ne kadar saçma şeyler konuşuyordu.
Kabuslarım artık veba gibi bütün vücudumu esir almıştı. Bir tarihi makale yazmanın kolay olabileceğini düşündüm. Gece olunca bilgisayarın başına geçip bir tane yazmaya başladım. Tarihteki savaşlar insanları etkilemiş görünüyordu, ama nedense beni beklediğimden daha fazla üzdü. Resimdeyse, çizimlerim herkese iğrenç geliyordu ama bence fena sayılmazlardı. İnternette dolaşırken R. E. İsimli bir öğretmenin ‘Cehennemin Sırları’ isimli bir kitabını buldum, tüyler ürperticiydi… Tek istediğim Yeraltının Efendisi Hades’le ilgili bilgi toplamaktı. Topladığım bilgilerde ürkütücüydü… En sonunda insan fizyolojisiyle ilgili bir yazı okumaya başladım.
Burada yazana göre teoride bir insan uyumadan on dört gün boyunca uyumadan yaşayabilirdi. Ancak en çok uyumamayı başaran yedi günde kalmıştı, ve bu deney Amerika’da bir üniversitede yapılmıştı. Benim dayanabildiğim süre beş gündü. Ama artık yeterdi, daha fazla dayanamazdım. İlk önce kısık kısık fısıltılarla başladı. Sesler beni çileden çıkarıyordu. Çok tiz seslerdi ve ne dediklerini anlamaya çalıştıkça daha da acı veriyorlardı. Kendimi boşlukta gibi hissediyordum, hiçbir şey hissetmiyormuş gibi… Tek yapabildiğim korku içinde sonumu beklemekti. Sesler sanki çok uzaktan geliyormuş gibiydi, ama bir o kadar da korkutucu seslerdi ve sonsuza dek sürecek gibiydi. Sanki bir tahtaya sürtülen tebeşir ve ya, taşa sürtülen bıçak gibi tiz seslerdi. Bu imgeleri hayal ettikçe önümde belirmeye başladılar. İçeride ki her şey bir anda parlamaya başladı, resimlerdeki camdan yansıyan ışıklar gözümü alıyordu. Tüm bunların kendi hayallerim olduğunu umuyordum, değilse bile şizofreni halüsinasyonlarını durdurabilir miydim? Yine de kim çok uzun zaman uykusuz kalırsa böyle şeyler görebilirdi.
Bu durumumu kabullenip her gece kahrolası canavarlarla yüz yüze karşılaşmaya hazırlandım.
Uzun süre uyumuştum. Uzun derken altı saatlik bir uykudan söz ediyorum. İşte bu yüzden karanlıkta kaldığımda etrafta siyah noktalar ve ya olmayan nesneler görmüyorum, orada ne varsa doğrudan onu görüyorum. Odamın kapısının gıcırdayarak açıldığını duyarken de bunun gerçek olduğunu biliyordum. Biliyordum, işkence edilen ruhların kulaklarımı sağır eden, tiz seslerini duyarken. Fısıltısını duyduğumda benim için geldiğini anlamıştım, bunun da gerçek olduğunu biliyorum.
Ne derler bilirsiniz: ‘Ne dilediğine dikkat et!’ Ben Cehennemi diliyorum! İşte, sabaha neredeyse üç saat var, zamanım dolmak üzere. Onları duyabiliyorum…
ÇN: Ne dilediğinize dikkat edin, ağır bedeller ödeyebilirsiniz. Olsun macera iyidir :D
15 Mart 2015 Pazar
" Bunk bed "
"Kimse senin için gelmeyecek."
Her gece korku içinde yatarken erkek kardeşimin bana işkence etmeyi sevdiği gerçeğine boyun eğmiştim. Her zaman ederdi. Benim korku ve çaresizliğimden her zaman zevk alırdı. Onun eğlence anlayışı işte.
Her geceyi çok net bir şekilde hatırlıyorum, ben 3 yaşındayken saat 9 civarlarında annem bana uyku vaktimin geldiğini söylerdi. Beni eski,demir bir ranzanın alt katına koyardı. İyi geceler demeden önce alnımdan öper, ışığı kapatır ve kapıyı çekip giderdi. Etraftaki eşyaların siluetlerini izleyerek odanın loş ışığında yatarken ranzanın üst katındaki yayların gıcırdayıp esnediğini duyardım. Erkek kardeşimin zalim oyununun başlayacağını bildiğimden gözlerimi kapayıp sessizce ağlardım.
Her gece aynıydı, kardeşim beni bekleyen acı ve ızdırabı kötü niyetli bir hırıldamayla anlatırdı.
"Kimse senin için gelmeyecek."
Diye başlardı.
"Seni diğer tarafa götürürken kimse senin için gelmeyecek."
Orda öyle yatardım. Hastalıklı bir korku ile sarmalanmış bir şekilde sadece ağlar ve erkek kardeşim benim için düşündüğü çeşitli işkenceleri sıralarken dinlerdim. Örneğin bütün kemiklerimi teker teker kırarken son kemiğe geldiğinde parmaklarımdaki kemikler hızlıca iyileşip baştan başlamasına yardımcı olacaktı. Tekrar,tekrar ve tekrar. Sonsuza dek.
Bir gün bütün o işkenceleri gerçekleştireceğini söylerdi ama şimdilik aklında biriktirdiklerini söylemeyi daha eğlenceli buluyordu.
Kardeşim bana işkence yapmayı seviyor.
Ve evet, bu anlattıklarım 7 yaşımdan öncesine aitti. Annem babama ikiz beklediklerini söylediğinde (erkek kardeşim ve ben) dediğine göre babam Noel gecesini bekleyen hiperaktif bir çocuk gibi neşeden deliye dönmüştü. O gün mobilyacıya gitmiş ve oda sayısının azlığı için mükemmel çözüm olarak sunduğu o lanet demir ranzayı almıştı. Ranzanın biz 1.5-2 yaşına gelinceye kadar kullanılmayacağını bilse de biz doğmadan 2 ay önce yatak odamızı eşyalarla donatmış, dekore etmişti.
Ben biz diyorum, ama ne yazık ki erkek kardeşim doğarken ölmüştü, o yüzden 'ben doğmadan önce' demeliyim. Gerçekte ne olduğunu bilmiyorum. Konuyu açmak bile o ikisini göz yaşları içinde bıraktığından sormakta tereddüt ediyorum ve... bu konu evimizde konuşulmaz.
O günleri nasıl bu kadar net hatırladığıma inanamıyorum. Şu an 27 yaşındayım. Kendi küçük klübeme, iyi bir işe ve güzel bir uyku hapı koleksiyonuna sahibim.
Bu gece bütün bir şişeyi içeceğim. Sonunda bu gece uyuyabileceğim. Bu gece beni uyanık tutamayacak. Ah Tanrım, o demir ranzayı özlüyorum.
En azından o üst kattayken yüzünü göremiyordum.
Kardeşim bana işkence yapmayı seviyor.
Ç.N:
Gençler kusura bakmayın paylaşımlar azalabilir, sınavlarım bu dönem biraz yoğun :/
Günlük 2 sınavımın olduğu günler falan var.
Bu arada Masky ve Hoodie hayranlarımız varmış :3
Benden onların CP'sini çevirmemi istediler ama bulamadım, ancak nedenini de öğrendim. Onlar aslında CP karakterleri değillermiş, o iki karakter kısa filmlerinde Slenderman'i konuk eden Youtube kanalı Marble Hornets'in uydurduğu iki kişiymiş. Merak edenler bakabilir, ben izlerken biraz sıkıldım o_O
Her gece korku içinde yatarken erkek kardeşimin bana işkence etmeyi sevdiği gerçeğine boyun eğmiştim. Her zaman ederdi. Benim korku ve çaresizliğimden her zaman zevk alırdı. Onun eğlence anlayışı işte.
Her geceyi çok net bir şekilde hatırlıyorum, ben 3 yaşındayken saat 9 civarlarında annem bana uyku vaktimin geldiğini söylerdi. Beni eski,demir bir ranzanın alt katına koyardı. İyi geceler demeden önce alnımdan öper, ışığı kapatır ve kapıyı çekip giderdi. Etraftaki eşyaların siluetlerini izleyerek odanın loş ışığında yatarken ranzanın üst katındaki yayların gıcırdayıp esnediğini duyardım. Erkek kardeşimin zalim oyununun başlayacağını bildiğimden gözlerimi kapayıp sessizce ağlardım.
Her gece aynıydı, kardeşim beni bekleyen acı ve ızdırabı kötü niyetli bir hırıldamayla anlatırdı.
"Kimse senin için gelmeyecek."
Diye başlardı.
"Seni diğer tarafa götürürken kimse senin için gelmeyecek."
Orda öyle yatardım. Hastalıklı bir korku ile sarmalanmış bir şekilde sadece ağlar ve erkek kardeşim benim için düşündüğü çeşitli işkenceleri sıralarken dinlerdim. Örneğin bütün kemiklerimi teker teker kırarken son kemiğe geldiğinde parmaklarımdaki kemikler hızlıca iyileşip baştan başlamasına yardımcı olacaktı. Tekrar,tekrar ve tekrar. Sonsuza dek.
Bir gün bütün o işkenceleri gerçekleştireceğini söylerdi ama şimdilik aklında biriktirdiklerini söylemeyi daha eğlenceli buluyordu.
Kardeşim bana işkence yapmayı seviyor.
Ve evet, bu anlattıklarım 7 yaşımdan öncesine aitti. Annem babama ikiz beklediklerini söylediğinde (erkek kardeşim ve ben) dediğine göre babam Noel gecesini bekleyen hiperaktif bir çocuk gibi neşeden deliye dönmüştü. O gün mobilyacıya gitmiş ve oda sayısının azlığı için mükemmel çözüm olarak sunduğu o lanet demir ranzayı almıştı. Ranzanın biz 1.5-2 yaşına gelinceye kadar kullanılmayacağını bilse de biz doğmadan 2 ay önce yatak odamızı eşyalarla donatmış, dekore etmişti.
Ben biz diyorum, ama ne yazık ki erkek kardeşim doğarken ölmüştü, o yüzden 'ben doğmadan önce' demeliyim. Gerçekte ne olduğunu bilmiyorum. Konuyu açmak bile o ikisini göz yaşları içinde bıraktığından sormakta tereddüt ediyorum ve... bu konu evimizde konuşulmaz.
O günleri nasıl bu kadar net hatırladığıma inanamıyorum. Şu an 27 yaşındayım. Kendi küçük klübeme, iyi bir işe ve güzel bir uyku hapı koleksiyonuna sahibim.
Bu gece bütün bir şişeyi içeceğim. Sonunda bu gece uyuyabileceğim. Bu gece beni uyanık tutamayacak. Ah Tanrım, o demir ranzayı özlüyorum.
En azından o üst kattayken yüzünü göremiyordum.
Kardeşim bana işkence yapmayı seviyor.
Ç.N:
Gençler kusura bakmayın paylaşımlar azalabilir, sınavlarım bu dönem biraz yoğun :/
Günlük 2 sınavımın olduğu günler falan var.
Bu arada Masky ve Hoodie hayranlarımız varmış :3
Benden onların CP'sini çevirmemi istediler ama bulamadım, ancak nedenini de öğrendim. Onlar aslında CP karakterleri değillermiş, o iki karakter kısa filmlerinde Slenderman'i konuk eden Youtube kanalı Marble Hornets'in uydurduğu iki kişiymiş. Merak edenler bakabilir, ben izlerken biraz sıkıldım o_O
11 Mart 2015 Çarşamba
" Gateway of the Mind "
1983 yılında aşırı derecede dindar olan bilim insanları gizli bir tesiste uçuk bir deney yaptılar. Teorilerine göre duyu organlarıyla ve uyaranlarla bağlantısı kesilen bir insan Tanrının varlığını algılayabilirdi.
5 duyu organının sonsuzluğun farkında olan kısmımızı perdelediğine inandılar, ve onlar olmadan insanın düşünce yoluyla Tanrı ile iletişim kurabileceğine. Uğruna yaşayacağı hiçbir şey kalmadığını söyleyen yaşlı bir adam onların tek gönüllü kobayıydı. Onu tüm hislerinden arındırmak için yaptıkları operasyonla bilim insanları, adamın beynine giden tüm sinirleri kestiler. Denek kaslarına olan bağlantısına hala sahip olsa da, göremiyor, duyamıyor, koklayamıyor, hissedemiyordu. Dış dünyayla iletişim kurmak, hatta dış dünyayı hissetmesi için bile hiçbir yol yoktu. Düşünceleri ile baş başaydı.
Denek kendisi bile duyamazken kafasının içindekileri karışık,peltek bir şekilde anlatırken bilim insanları onu gözlemledi. 4 günden sonra denek kafasının içinde sakin, anlaşılmaz sesler duyduğunu söyledi. Bunun psikozun* bir başlangıcı olduğunu varsayarak adamın dediklerine dikkat ettiler.
2 gün sonra denek ölü karısının onunla konuştuğunu söyleyerek ağlamaya başladı, ve üstelik o da onunla konuşabiliyordu. Bilim insanları şaşırmışlardı, ancak denek hepsinin ölü akrabalarının isimlerini sayıncaya kadar ikna olmamışlardı. Denek, sadece bilim insanlarının ölü eşlerinin ve ailelerinin bilebileceği özel bilgileri söyledi. Bu noktada, bilim insanlarının büyük bir kısmı deneyi terk etti.
Ölülerin söylediklerini ilettiği 1 haftadan sonra denek seslerin acı verici olduğunu söyleyerek sıkıntılı bir ruh haline girmeye başladı. Uyandığı her anda, bilinci onu rahat bırakmayı reddeden yüzlerce ses tarafından bombardımana tutuluyordu. Kendini sürekli duvarlara vurarak acıyı hissetmeye çalışıyordu. Bilim insanlarına sakinleştirici için yalvardı, böylece uyuyarak o seslerden kaçabilirdi. Bu yöntem 3 günlüğüne çalıştı, ardından kabuslar geldi. Denek rüyasında sürekli olarak ölüleri gördüğünü söylüyordu.
Sadece 1 gün sonra, denek çığlık atmaya ve artık işlevsiz olan gözlerini pençelemeye başladı, fiziksel dünyadan bir şey hissetmeyi umuyordu. Artık histerik bir hale gelmiş olan denek, ölülerin düşmanca bir şekilde cehennemden ve dünyanın sonundan bahsettiğini söyledi. Ardından 5 saat boyunca aralıksız bir şekilde "Cennet yok, bağışlanma yok." diye bağırdı. Onu öldürmeleri için defalarca kez yalvardı, ama bilim insanları onun Tanrıyla iletişime çok yaklaştığına ikna olmuşlardı.
Başka bir gün daha geçtikten sonra, denek tutarlı cümleler kuramamaya başladı. Delirmiş görünüyordu, kolundaki etleri ısırarak koparmaya başladı. Bilim insanları test alanına koştular ve kendisini öldürmesini engellemek için onu masaya bağladılar. Bir kaç saat daha bağlı kaldıktan sonra, denek kıpırdanmayı ve çığlık atmayı kesti. Gözyaşları yüzünden akarken sessizce tavana baktı.
2 hafta boyunca ağladığı için su kaybına uğrayan deneğe takviye yaptılar. Bir süre sonra, denek kafasını çevirdi, kör olmasına rağmen bilim insanlarından biriyle doğrudan göz bağı kurdu. Ve:
"Tanrıyla konuştum, ve o bizi terk etti." diye fısıldadı, ardından hayati işlevleri durdu.
Ölüm nedeni bulunamadı.
Yukarıdaki çalışma; 2000: Dr G.F, Nöroloji Departmanı, [Hastane adı gizli tutuluyor] , San Francisco, CA. Ana beyni hedef alan dejeneratif hastalıklar ve bilişsel gerilik ölülerin "halüsinasyonlarına" neden olur. Hedef hücrelerin ölmesi ve hastalık yüzünde beyne yayılan kimyasallar koku duyusuun kaybolmasına yol açıyor. Hastalığın nedeni bilinmiyor. Halüsinasyonlar hastaların %39.8'inde görüldü, bu hastalar üç kategoriye ayrılıyor: Varlığı hissetme (bir insanın), yan geçit (genelde bir hayvanla ilgili) veya ilüzyonlar. Hastaların %25.5'inde (İzole olanların %14.3'ünde) görüntülü halüsinasyonlar gözlendi. Hastaların %22.2'sinde (İzole olanların %9.3'ünde) sesli halüsinasyonlar görüldü. Hastaların %9.7'sinde (İzole olanların %2.3'ünde) aynı halüsinasyonlar görüldü. Çalışmaya San Francisco,CA. 2003-şimdi devam ediliyor.
Ç.N:
Psikoz: Geçici olarak gerçeklerden kopmak.
Onu bunu bilmem de...hiçbir şey hissedememek korkunç olurdu. Ben kendi düşüncelerimle 5 dakika baş başa kalsam çıldırıyorum o_O
Bunu çevirirken rahatsız oldum ama sanırım bir CP'nin yapması gereken de bu :D
5 duyu organının sonsuzluğun farkında olan kısmımızı perdelediğine inandılar, ve onlar olmadan insanın düşünce yoluyla Tanrı ile iletişim kurabileceğine. Uğruna yaşayacağı hiçbir şey kalmadığını söyleyen yaşlı bir adam onların tek gönüllü kobayıydı. Onu tüm hislerinden arındırmak için yaptıkları operasyonla bilim insanları, adamın beynine giden tüm sinirleri kestiler. Denek kaslarına olan bağlantısına hala sahip olsa da, göremiyor, duyamıyor, koklayamıyor, hissedemiyordu. Dış dünyayla iletişim kurmak, hatta dış dünyayı hissetmesi için bile hiçbir yol yoktu. Düşünceleri ile baş başaydı.
Denek kendisi bile duyamazken kafasının içindekileri karışık,peltek bir şekilde anlatırken bilim insanları onu gözlemledi. 4 günden sonra denek kafasının içinde sakin, anlaşılmaz sesler duyduğunu söyledi. Bunun psikozun* bir başlangıcı olduğunu varsayarak adamın dediklerine dikkat ettiler.
2 gün sonra denek ölü karısının onunla konuştuğunu söyleyerek ağlamaya başladı, ve üstelik o da onunla konuşabiliyordu. Bilim insanları şaşırmışlardı, ancak denek hepsinin ölü akrabalarının isimlerini sayıncaya kadar ikna olmamışlardı. Denek, sadece bilim insanlarının ölü eşlerinin ve ailelerinin bilebileceği özel bilgileri söyledi. Bu noktada, bilim insanlarının büyük bir kısmı deneyi terk etti.
Ölülerin söylediklerini ilettiği 1 haftadan sonra denek seslerin acı verici olduğunu söyleyerek sıkıntılı bir ruh haline girmeye başladı. Uyandığı her anda, bilinci onu rahat bırakmayı reddeden yüzlerce ses tarafından bombardımana tutuluyordu. Kendini sürekli duvarlara vurarak acıyı hissetmeye çalışıyordu. Bilim insanlarına sakinleştirici için yalvardı, böylece uyuyarak o seslerden kaçabilirdi. Bu yöntem 3 günlüğüne çalıştı, ardından kabuslar geldi. Denek rüyasında sürekli olarak ölüleri gördüğünü söylüyordu.
Sadece 1 gün sonra, denek çığlık atmaya ve artık işlevsiz olan gözlerini pençelemeye başladı, fiziksel dünyadan bir şey hissetmeyi umuyordu. Artık histerik bir hale gelmiş olan denek, ölülerin düşmanca bir şekilde cehennemden ve dünyanın sonundan bahsettiğini söyledi. Ardından 5 saat boyunca aralıksız bir şekilde "Cennet yok, bağışlanma yok." diye bağırdı. Onu öldürmeleri için defalarca kez yalvardı, ama bilim insanları onun Tanrıyla iletişime çok yaklaştığına ikna olmuşlardı.
Başka bir gün daha geçtikten sonra, denek tutarlı cümleler kuramamaya başladı. Delirmiş görünüyordu, kolundaki etleri ısırarak koparmaya başladı. Bilim insanları test alanına koştular ve kendisini öldürmesini engellemek için onu masaya bağladılar. Bir kaç saat daha bağlı kaldıktan sonra, denek kıpırdanmayı ve çığlık atmayı kesti. Gözyaşları yüzünden akarken sessizce tavana baktı.
2 hafta boyunca ağladığı için su kaybına uğrayan deneğe takviye yaptılar. Bir süre sonra, denek kafasını çevirdi, kör olmasına rağmen bilim insanlarından biriyle doğrudan göz bağı kurdu. Ve:
"Tanrıyla konuştum, ve o bizi terk etti." diye fısıldadı, ardından hayati işlevleri durdu.
Ölüm nedeni bulunamadı.
Yukarıdaki çalışma; 2000: Dr G.F, Nöroloji Departmanı, [Hastane adı gizli tutuluyor] , San Francisco, CA. Ana beyni hedef alan dejeneratif hastalıklar ve bilişsel gerilik ölülerin "halüsinasyonlarına" neden olur. Hedef hücrelerin ölmesi ve hastalık yüzünde beyne yayılan kimyasallar koku duyusuun kaybolmasına yol açıyor. Hastalığın nedeni bilinmiyor. Halüsinasyonlar hastaların %39.8'inde görüldü, bu hastalar üç kategoriye ayrılıyor: Varlığı hissetme (bir insanın), yan geçit (genelde bir hayvanla ilgili) veya ilüzyonlar. Hastaların %25.5'inde (İzole olanların %14.3'ünde) görüntülü halüsinasyonlar gözlendi. Hastaların %22.2'sinde (İzole olanların %9.3'ünde) sesli halüsinasyonlar görüldü. Hastaların %9.7'sinde (İzole olanların %2.3'ünde) aynı halüsinasyonlar görüldü. Çalışmaya San Francisco,CA. 2003-şimdi devam ediliyor.
Ç.N:
Psikoz: Geçici olarak gerçeklerden kopmak.
Onu bunu bilmem de...hiçbir şey hissedememek korkunç olurdu. Ben kendi düşüncelerimle 5 dakika baş başa kalsam çıldırıyorum o_O
Bunu çevirirken rahatsız oldum ama sanırım bir CP'nin yapması gereken de bu :D
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
