11 Eylül 2024 Çarşamba

GreatestGore.you

 Ben, dehşet sitelerinde dolaşmayı seviyorum. Çoğu insanın bunu rahatsız edici bulduğunu biliyorum, ben de onlara katılıyorum. Fakat cips yemek gibi, başladığınızda durmak zordur. Fakat bu, geçen gece değişti.Herzamanki şeyleri aratıyordum;Reddit'te savaş görüntüleri,Twittler ve eski web siteleri.Fakat bu benim için yeterli değildi. Sanırım bütün kan ve cesaret birbirine karışıyor, sonucunda hastalıklı merakımı tatmin edemiyorum.


Rastgele insanlarla bu saplantım hakkında konuşuyordum. Derken yeni bir mesaj geldi.
**Yeni şeylere ihtiyacın mı var?Şuna bir göz at!** bir link vardı. Tabiki de bana o siteye girmemem gerektiği söylüyorsunuzdur.Fakat,yeni bir vahşet sitesi kulağa cezbedici geliyordu.
Linke tıkladım,basit siyah temalı kırmızı yazılardan oluşan basit bir siteydi. 14 yaşındaki bir ergenin kendi vahşet sitesini yapmaya çalıştığını düşünüp aşağıya kaydırdım.

Sitenin adı GreatestGore.You’du. Bunun aptal ‘’Bedava site yapma’’ proglamlarından çıktığını düşündüm. Aşağıya kaydırdım ve hoşgeldiniz mesajını gördüm.

GreatestGore.you’Ya Hoşgeldiniz!!!Eminim Çok Beğeneceksiniz!!!

Utanç verici, diye geçirdim içimden.Bir yandanda sitede dolaşmaya başladım ve videolardan oluşan bir bağlantı buldum.Artık insan trajedilerini izleme vaktiydi.İlk videonun başlığı ‘’Aptal Adama Araba Çarpıyor’’ du.Genç bir adamın cep telefonu görüntüleriydi.Karşıdan karşıya geçerken hızlı bir araba ona çarpıyor,vücudu havaya sıçrıyor,uzuvları zemine çarptığında parçalanıyor,en sonunda beton zeminde yuvarlanıyordu.Gülümsedim ,bu cidden güzeldi .Ve evet, aptal birisi araba tarafından eziliyordu. Bir sonrakine tıkladım ‘’Pitbull’’

Bu sefer sadece bir fotoğraftı,bir kol avuç içinden dirseğine kadar parçalanmış.Lif lif olan kırmızı kastan,aradan fırlayan kemikten ve diş izlerinden oluşan bir vahşetti bu. Duraksadım, kaşlarımı çattım. Bu bir şekilde tanıdık geliyordu…

Bunu daha önceden görmüş müydüm?Onu görüp unutmam imkansız sayılmazdı.Bunun gibi yüzlerce fotoğraf görmüştüm. Bir sonrakine tıkladım ‘’Sadece Bir Çene’’

Bu seferki,intihar eden bir adamın fotoğrafıydı.Köşede,kanlar içinde yatıyordu.Silahın patlamasından sonra çenesi yok olmuştu.Sadece birkaç et parçası kalmıştı.Aynı şeyi hissettim.Deja-vu gibi değildi.Peki ya bu neden tanıdık gelmişti?Eski bir kapüşonlu ve kot pantolon giymiş sıska bir adama benziyordu, şimdi her yeri kanla kaplıydı. Bir sonraki videoya geçtim ‘’kartel’’

Huzursuz hissetmeye başlamıştım.Başım belaya girecekmiş gibi hissediyordum,sanki küçük bir çocukmuşum oyun parkında bir yaramazlık yapmış,başımı derde sokmuş gibiydim.Yine de devam ettim.Bu sefer bir videoydu.Ormanda,siyah giyinimli ve siyah maskeli bir adam eline bir pala tutuyordu,karşısında kafasına çuval geçirilmiş,elleri arkasından bağlanmış bir adam dizlerinin üstünde duruyordu.Maskeli adam İspanyolca anlamadığım bir şeyler söyledi,bu kısmı geçtim.Maskeli adam,diğer eliyle yerdeki adamı çenesinden tutup başını yukarı kaldırdı ardından palayı adamın boğazına geçirdi.

‘’Siktir!Siktir!Dur,Lütfen!’’ Adamın boğazından kanlar fışkırırken hırıltılı bir şekilde bağırmıştı.Kan,bütün gövdesini ve kıyafetini kaplamıştı.Hasta hissetim.Videodan kaynaklı değil,daha kötülerini görmüştüm fakat ses…Bir yerden tanıdık geliyordu. Kıyafetimden içeri soğuk su boşaltılmış gibi hissettim ve videoyu kapattım.

Bu his dahada kötüye gitti.Neden izlemeye devam ettim ki?Hasta hissetmeme karşı devam etmek istedim,daha kötülerini de görmüştüm.En sonunda devam ettim.Bir sonraki de bir videoydu"Yan Hasar”.Bu bir mağazanın giriş kısmını gösteren güvenlik kamerası kaydıydı.Sarışın bir adam girişte abur cubur alıyor,kamerada yüzü gözükmeyen kasiyerle konuşuyordu.Ardından içeri maskeli ve silahlı 2 kişi girdi.Birisi pompalısını kasiyere,diğeri tabancasını sarışın adama doğrulttu.Aralarında birkaç kelime konuşmadan sonra silahlar ateşlendi.Sarışın müşteri mağazadan kaçan iki silahlı adam tarafından vurulmuştu.Adam göğüsünden birkaç kez vurulmuştu,şimdi köşede bir kan birikintisin içindeydi.Kasiyer telefona bir numara yazarken,adam kameraya baktı.Kamerayla adamın arasındaki mesafeye rağmen,kameranın kötü kalitesine rağmen adam kızıl bir iz bırakarak sürünürken yüzünü seçebiliyordum.Benim yüzümü…

Bu gerçek olamaz,bu gerçek olamaz.Kendime tekrar ettim.Yanlış anlama olmalıydı,sadece bir benzeme.Bana benzeyen 20’lerinde olan beyaz tenli ve sarışın bir sürü insan var.Yine de emin olamadım,başka bir tanesine geçtim,başlığına bile bakmadım.Bu bir araba kazasıydı,hasar almış bir arabanın sürücü koltuğunda oturan,kolları kırık ağaç dalları gibi bükülmüş,göğüsü parçalanmış bir adam.Fakat,yüzünü kaplamaya yetecek kan yoktu.Benim yüzümü.

Soluk soluğaydım,bu gerçek olamazdı.Hızlıca düzinelerce videolara ve fotoğraflara baktım.
Benüm yüzüme sahip bıçaklanmış kurban.Sahildeki kararmış ve şişmiş cesedim.Makineye sıkışmış bedenim.Fotoğraflar,videolar,hepsi bendim.

Bir anda bir şey farkettim,hemen eski videolara ve fotoğraflara baktım,araba çarpan adam,kesinlikle bendim.Parçalanmış kol,benim kolumdu,çocukluktan kalma bir yaranın izini bile görebiliyordum.Kafası olmayan cesedin giydikleri,benim kıyafetlerimdi.

Boğazı kesilen adamın hırıltılı sesi,benim sesimdi.Napacağıma dair hiçbir fikrim yoktu.Hızlı hızlı nefes alıp veriyordum,sersemlemiştim.Daha fazla kafayı yemeden önce bir bağlantı daha çıktı.
‘’Ooops,bunu görmemeliydin’’

Bir zombi gibi yavaşça tıkladım,benim resimlerimden oluşan küçük bir kolajdı.Bir tanesi bir evi gösteriyordu.Diğeri bir pencereyi.Ardından bilgisayar başında sarışın bir adam.Sonraki adamın arkasından bir fotoğraf.En sonunda,adam klavyesinin üzerine yatmış,sırtı ve kafasında büyük bir yara var.Elektronik eşyalarının üstü tamamen kaplı

O adam,bendim.Kapıyı ve camları kilitledim.Beyzbol sopamı aldım ve polisi aradım.Şuanda napacağıma dair hiçbir fikrim yok,lütfen yardım edin.S-Sanırım arka kapının açıldığını duydum…

NOT:İlk çevirim,hatalar olabilir.

driptrollge çevirmiş ben paylaştım.


4 Haziran 2024 Salı

Yamalı Adam ile ilgili tekerleme ve resim oyununu hatırlayan var mı?

Yamalı Adam, Yamalı Adam, oyun oynayalım!

Yamalı Adam, Yamalı Adam, çerçevede!

Ve sonraki satır, derini çalmakla ilgili bir şey. Ama ne yazık ki sonunu hatırlayamıyorum. Eski bir arkadaşım için bulmaya çalışıyorum.

Bu arkadaşım —gizlilik nedeniyle ona Kayla diyelim— bana birden mesaj atarak kahve içmek için buluşmayı teklif etti. Çocukluk günlerimizden bahsederek buluşup sohbet etmek istedi.

 Memleketimizde kalan birkaç kişiden biriyim, hatta belki de tek kişi. Burada aslında pek bir şey yok, sadece bulutlara doğru fırça gibi uzanan birçok çam ağacı var ve gökyüzünü sürekli griye boyuyorlar. Ağaçlar ve yamaçlar yollarımızı dolambaçlı yapıyor, evlerimiz gölgede kalıyor ve dallar gökyüzünü kapatıyor. Ta ki arazi düzleşip otlaklara dönüşene kadar yeterince uzaklara gitmeye istekli olana kadar.

 Bütün bunları söylemek gerekirse, bizim uykulu kasabamızın kendine özgü tuhaflıkları var ve bu oyunun başka yerlerde yaygınlaşmamış olması çok mümkün. Kayla bunu bana mesajında bahsettiğinde, anılar geri döndü. İlkokulu yıllardır düşünmemiştim. Birdenbire kendimi tekrar oyun alanında, Kayla'nın beni öpmeye çalışmayı bırakmadığı için çığlık atarak kumun üzerinde koşarken buldum. O Pepe LePew gibi davranırken ben kedi gibi davranıyordum. Dürüst olmak gerekirse, o anı dışında Kayla'yı pek hatırlamıyordum. Aynı okula son sınıfa kadar birlikte gitmiş olmamıza rağmen, o popüler kızlardan biri oldu. Ve ben okulun tek eşcinseli (aslında biseksüelim ama neyse) olduğum için, lise boyunca çoğunlukla başımı eğip hayatta kalmaya çalıştım.

 Küçük bir kafede buluştuk, kasabadaki sadece iki kahvaltı yerinden biri ve kahvesini düzgün bulduğum tek yer. Büyük pencerelerin yanında otururken, onu tanıyıp tanıyamayacağımı merak ettim. Gri gömlek giydiğimi mesajla bildirdim.

İçeri girdiğinde bir an için şaşkınlıkla etrafa bakındı, gömleğimi fark etti ve gülümsedi. “Pat! Neredeyse seni tanıyamadım.”

“Kayla?” Gülümsedim ve ayağa kalktım. “Kesinlikle seni tanıyamadım! Vay, gerçek bir şehir kızı gibi görünüyorsun! Bu çok güzel bir ceket.”

"Burberry," dedi ve belki de böyle sade bir mekânda zengin bir kadın olduğu için utanarak kızardı. "Dövmeni beğendim. O bir kurt mu?"


"Aslında huskym, Snowy. Ona sekiz yaşındayken bu ismi verdim. Onu asla unutmak istemedim, bu yüzden..."

“Bu gerçekten çok tatlı!” Kalbine elini koyarak, gerçekten duygulanmış gibi görünerek sandalyesine oturdu. “Bir köpeğin olduğunu hiç bilmiyordum! Bunu nasıl bilmem? Biliyor musun, oğlum da yakın zamanda bir köpek aldı”

“Artık çocukların mı var?”

“Artık çocuklarım var!”

İlk yarım saatlik sohbet sırasında, Kayla gülümsüyordu, enerjikti ve hayatını paylaşmaktan ve benimkini sormaktan memnun görünüyordu. Ancak babamın sağlığı hakkında konuşurken gözlerinin ara sıra kaydığını fark ettim, sanki dikkatini dağıtan bir şey vardı. Sanki bu güneşli sohbet, suyun yüzeyindeki hafif bir ışık gibiydi ama daha derinlerde düşüncelerini başka yerlere çeken karanlık bir akıntı vardı. Sanki bana bir şey sormak için sabırsızlanıyordu. Ama sonra gülümsemesi geri döndü, makyajı kadar özenle uygulanmıştı.

Sanırım iş kadını olarak hayatı, ona o dostane tavrı tıpkı o pahalı ceket gibi giymeyi öğretti. Ama ben sabırlıyım. Sohbete devam ettim ve hem süslü ceketi hem de süslü gülümsemeyi bir kenara bırakıp ellerinin neden titrediğini bana açıklayacak kadar rahatlamasını bekledim.


Sonunda kahvesinden bir yudum aldı ve sordu, “Jimmy Smythe’ı hatırlıyor musun?”

“Tabii ki Jimmy Smythe’ı hatırlıyorum.” Ona her zaman böyle hitap ederdik. Hayattayken Jimmy olarak değil. Jimmy Smythe. İlk adı, soyadı. Jimmy Smythe, kaybolan çocuk.

“Neye benzediğini hatırlıyor musun?” diye sordu.

Bu soru beni afallattı. O kadar geçmişi düşünmeye çalıştım, ama başımı salladım. Çantasına uzandı ve bir fotoğraf çıkardı gerçek bir, basılı fotoğraf! Bu çok çaba gerektiriyordu. Fotoğrafa baktım ve onu hatırlamaya çalıştım: mavi gözler, sarı saçlar, tombul kırmızı yanaklar ve burnundaki ben.

Jimmy Smythe dördüncü sınıftayken kaybolmuştu. İnsanlar haftalarca aradı, ama hiçbir iz bulunamadı.

“Hatırlıyor musun,” diye sordu, “şerifin Yamalı Adam yüzünden ne kadar sinirlendiğini?”

“Hatırlıyorum.” Başımı salladım. “Onun bulabileceklerini düşündüler.”

Yamalı Adam, bizim küçük kasabamızın korkunç adamı ya da Kanlı Mary’si gibiydi. Birbirimizi korkutmak için kullandığımız korkunç bir hikaye. Gerçek değildi. Ama Jimmy kaybolmadan önceki günlerde ondan o kadar çok bahsetti ki, yetkililer onun gerçekten bizi takip eden biri olduğunu varsaydı. Diğer çocukların da onun hakkında söyledikleri, yetkililerin bunu düşünmelerine neden olmuş olabilir. Ve Jimmy ve diğerleri onun resimlerini çizdi. Çok fazla resim! Yüzü bozulmuş, yamalı, kedi gözü montlu bir adam.

Ben diğer çocukların sardığı modalar ve oyunlarla pek ilgilenmezdim. Yamalı Adam'ı ilk kez okulun bir sanat müzesine düzenlediği gezi sırasında öğrendim. Okulumuz çok küçüktü, biz küçük çocuklar tüm büyük çocuklarla birlikte gittik. Müzeye varınca, biz küçükler odalara dağılıp tablolar arasında dolaşmaya başladık, işaret edip “Aman Tanrım, işte Yamalı Adam!” diye bağırıyorduk. Bazen garip figürlere veya lekeli giysiler içindeki soytarı gibi karakterlere işaret ederdik. Ama çoğunlukla hiçbir figür olmayan tablolara işaret ederdik. Büyük çocuklar anlamıyor ve "Yamalı Adam nedir?" diye soruyorlardı. Ben de pek anlamıyordum aslında, yine de yapıyordum, ama sonra Jimmy bana açıkladı. Resim oyunu bir nevi 'Vay Waldo Nerde' ile o 'Magic Eye' şeyleri arası bir şeydi. Fikir, Yamalı Adam'ı bulmaya çalışmaktı. Çoğu çocuk benim gibi sadece taklit ediyordu. “Tam arkanda,” derdik. “Seni kaçıracak.” gibi şeyler.

Öğretmenler sonunda bizi durdurmamızı söylediler. Ama haftalar sonra, ara sıra, biri hatırlayıp yeniden başlatırdı, Yamalı Adam'ı gördüğünü haykırarak. Bir resmi işaret edip gerçekten gördüğüne yemin ederlerdi ve "Resimdeydi, yemin ederim oradaydı." diye bağırırlardı. Jimmy Smythe kaybolmadan bir hafta önce bunu çok söylemişti.

"Şiiri de vardı," diye ısrar etti Kayla. "Hatırlıyor musun, onu korkutmak için söylerdik?" Ve tekerlemeyi başlattı: “Yamalı Adam, Yamalı Adam…”

''Bir oyun oyna!” diye katıldım, kelimeler hafızamın tozlu bir rafından fırlayarak. “Yamalı Adam, Yamalı Adam, çerçevede! Yamalı Adam… Gerisini hatırlayamıyorum.”

"Evet! Ben de orada takılıyorum!" Elinin tersiyle masaya vurdu. Fincanını kaldırmaya çalıştı ama parmakları çok kötü titriyordu. "Ve sonra bir şeyler cilt çalmakla ilgiliydi. Son satır da ondan nasıl kurtulunacağıydı."

Deri çalmak. Bunu bahsedene kadar unutmuştum. Yamalı Adam'ın kurbanlarının derilerini çaldığı, kendi bedeninin onların parçalarından dikildiği, böylece birinin gözlerine, diğerinin burnuna sahip olduğu...

"Yamalı Adam..." Parmaklarımı kafama vurarak gerisini hatırlamaya çalıştım. "Kahretsin! Bu beni rahatsız edecek. Yazılı olarak yok muydu? Belki eski bir kitabımda veya bir şeyde vardır..."

"Sanmıyorum." Başını salladı. "Tüm resimleri ve... kitapları da yok ettik. O geceyi hatırlıyor musun, Jimmy kaybolduktan sonra hepimiz Roger'ın evindeki şenlik ateşi için toplanmıştık?"


"Ah... doğru. Lanet olsun, unutmuşum. Haklısın. Defterlerimizi attık içine."

"Sadece defterlerimizi değil. Her şeyi. Çizdiğimiz resimler. Ebeveynlerimizin evlerinden çaldığımız resimler. Hatta bazı tablolar. Ve kitap. Hatırlıyor musun? Jimmy'nin kitabı?"

Jimmy'nin kitabı? Şimdi bunu söylediğinde, hepimizin kütüphanede dağıldığımızı neredeyse görebiliyordum, Kayla kızlar masasında Nancy Drew kitaplarıyla. Ben fasulye torbası koltukta Snoopy çizgi romanlarıyla uzanmışım. Ve Jimmy, bir köşe masasından birden bağırdı. Gözlerinizi biraz çaprazlamadan görebileceğiniz gizli resimlerle dolu o Magic Eye kitaplarından birine sahipti ve, "O! O! Yamalı Adam'ı buldum!" diye haykırdı.

Herkes onun masasına toplandı Magic Eye kitabına bakmak için. "Hiçbir şey göremiyorum" ve "Nerede?" diye bir koro yükseldi. Sandy adında bir kız onu gördüğünü iddia etti, ama açıkça yalan söylüyordu çünkü resimde nerede olduğunu bile gösteremiyordu ve... O zamanlar çilli yüzü, bakımsız saçları ve sürekli paten kaymaktan yara bere içinde dizleriyle Kayla, sayfaya dikkatle baktı ve dedi ki, "Ben de görüyorum! Köşede duran bir adam."

Şimdi, lokantada, Kayla çantasına uzandı ve bir kitap çıkardı.

"Burada," dedi, kitabı bana doğru iterek.

Sırtımdan aşağıya buz gibi bir his aktı. Bir Magic Eye kitabıydı, aynı kitap. Farklı bir kopya, ama kapak ve sayfalar aynı. "Neden böyle bir şey yapardın ki.."

"Delirmediğimi söyle bana. Orada olmadığını söyle."

İç çektim. Ama kitabı açtım. "Biliyorsun, ben hiçbir zaman bu şeylerde iyi olamadım. Sanırım hiçbirinde bir şey göremem."

"Görebilirsin. Sana nasıl bakılacağını göstereceğim," dedi Kayla, sabırlı ama ısrarcı bir şekilde. İlk sayfadaki topu nasıl göreceğimi, ikinci sayfadaki uçağı gösterdi. Zordu şekilleri yoğun bir konsantrasyonla ancak seçebiliyordum. Ama hiç ipucu vermeden bir yıldız gördüğümde onaylayarak başını salladı ve sayfayı çevirdi. Bir sonraki daha zorlayıcıydı. Aslında, ne kadar uzun süre bakarsam, resimde hiçbir şey olmadığına o kadar ikna oldum. Bu bir hata olmalıydı.


Alnımda ter oluştu. Koltuk altlarımda nem biriktiğini hissedebiliyordum, cildim soğurken. Bekle... belki bir şeyler vardır... "Sanırım bir figür görüyorum," dedim sonunda. "Bir nevi."

"Bana bakınca kristal kadar net görünüyor," dedi ve kitabı sayfaya bakmadan kapattı. "Bu Yamalı Adam."

"Oh," dedim. Huzursuzluk hissettim. Ama sonra bir an düşündüm. "Ama bu herhangi bir adam figürü olabilir, değil mi? Yamalı Adam hakkında tüm bu şeyleri uydurduk. Sadece bir oyundu"

Ama şimdi çantasından daha fazla şey çıkarıyordu. Çantayı açarak içinden fotoğraflar, makaleler, sanat eserleri döküldü. Bir avuç gazete parçasını bana doğru itti.

"Bu kasabada," dedi, sesi düşük ve titrek, "kayıplar Jimmy'den çok önce başladı. Ve ondan sonra, bir sonraki yıl ikinci sınıfta bir çocuk, daha sonra küçük bir göçmen kız. Kayıplar her on yılda bir oluyor. Birkaç kişi, sonra yıllarca hiçbir şey olmuyor." Ve şimdi, kendini tamamen kaybetti. Peçeteyi yüzüne tuttu, dudakları altında titrerken göz yaşları birikti, sanki bir çığlık atmamak için dişlerini sıkıyormuş gibi. Sonunda patladı, "Bakmak istememiştim! Eski defterlerimi karıştırıyordum, çocukluk eşyalarımı paketlemiştim, ve Yamalı Adam hakkında yazdığım günlük girişlerini buldum..." Ağlamaya başladı. "Yakmalıydım! Unuttuğumu sandım. Yaktığımı düşünmüştüm. Eski çizimlerimi gördüğümde... Artık her yerde onu görüyorum! O... gitmiyor! Gerçek, Jimmy'nin mavi gözü, Jimmy'nin pembe yanağı var. Bak! Bak, görebilirsin"

"Ben bakmak istemiyorum," dedim. Ama o, Jimmy'nin fotoğrafını ve bir dosya dolusu sanat eseriyle birlikte önüme itti. İstemeyerek baktım.

Dosya, insanların evlerinde ya da bir müzede görebileceği türden resimlerin çıktılarını içeriyordu. Başlangıçta hepsi tamamen sıradan resimlerdi. Başımı sallayarak içlerinde hiçbir şey olmadığını söyledim. Ama sonra...

 Sanki gözlerim onu atlamak istiyordu. Ama kollarımdaki tüylerin diken diken olması beni tekrar bakmaya zorladı ve orada, kalabalık bir sokak sahnesini betimleyen bir suluboya resminde, birbirine karışmış tüm şekiller arasında, yağmurdan sonra ıslak mürekkep gibi birbirine karışan, ince, narin deriden yapılmış bir yamalı ceket giyen bir adam vardı.

 Bir sonraki birkaç resimde kaybolmuştu, ama başka bir sahnede yeniden ortaya çıktı. Onu daha fazla resimde gördükçe, Waldo gibi kalabalıkta saklanırken sanat eserlerinin arasında bulmak o kadar da zor olmuyordu. Ve yutkundum, kalbimin kulağımda çarpmasına neden olan korkuyu bastırmaya çalışarak, çünkü şimdi onu yeterince net görebiliyordum ki, o parlak mavi gözü ve kızıl yanaktan tanıyabilecek kadar netti. Gerçekten de Jimmy'nin gözüydü. Ve yakından bakınca, Jimmy'nin ve diğerlerinin Yamalı Adam'da olan parçalarının hepsi yanlış boyutta, bir nevi Frankenstein gibi uymayan ama bakması daha da korkunç olan şekilde karıştırılmıştı...

Aslında, ne kadar uzun süre bakarsam, detaylar o kadar mide bulandırıcıydı. Yamalı Adam'ın ellerinde çok fazla parmağı olduğu, bir kulağının ters olduğu, diğer gözünün iki farklı gözbebeği olduğu, ceketinin düğmelerinin dişler olduğu gibi... Midem bulanmaya başlıyordu. Başım dönüyordu. Bir tür baş dönmesi hissi alıyordum. Birini gözünüzle izlediğinizde ve durduğunuzda her şeyin dönmeye devam ettiği gibi. Bir Magic Eye'a bakıyor gibi hissediyordum ve desenler kayıyordu, cildi neredeyse o büyüleyici desenlere benziyordu..

Sıçradım. 

Kayla dosyayı çarparak kapattı ve bana bağırıyordu, boğazının tüm gücüyle, beni sarsarak: "BAKMA! BAKMA!!!"

Kafedeki herkes bize bakıyordu.

Özür dileyerek kekeledim, hesabı ödedik ve hızla çıktık.

"İyi misin?" diye sordu.

"Evet, evet, ben... hayır, aslında değilim." 

Ona döndüm. "Neden buraya kadar gelip beni böyle bir şeye sürükledin ki-"


"Çünkü ben bir sonraki olmak istemiyorum!" diye ağladı, acı içinde. "Rory ilkokula başlıyor! Sadece tekerlemeyi bilmek istiyorum, Pat. Nasıl bittiğini bilmem lazım! Hatırlayabileceğini düşündüğüm tek kişi sensin! Lütfen. LÜTFEN! Onu nasıl kovaladık? Şenlik ateşinde?"


"Tamam." diye homurdandım, yükselen korkuyu bastırmaya çalışarak hayır. Hayır. Buna boyun eğmeyecektim... bu... bu kuruntu. O resimleri düzenlemişti. Kesinlikle. Ya da... saf inançla beni kendi çılgın korkularına çekmişti. Ama onu bu halde bırakamazdım, bu yüzden dedim ki, "Tamam... bir fikrim var."

Yollara ayrıldık ve akşamleyin evimde buluşmayı kabul ettik. Bu arada, evimin duvarlarında asılı olan, büyükannelerimin kuşağından kalma manzara ve insanları gösteren, hepsi normal olan resimlere baktım. Bu gönderiyi yazarken, eğer sorununu çözemezsek belki başka birinin yardımcı olabileceğini düşünerek yazdım. Hala yazıyı yazarken, kapı çaldı, akşam beklediğimden daha erken gelmişti.

Dışarıda, ateş çukurunun yanında Kayla ile buluştum. Fotoğraflarla dolu dosyalarını getirmişti. Ben de içeriden bir resim getirdim, favorimdi, güzel orman ve gri gökyüzünün bir manzarası. Bu yerin özünü, yalnız izolasyonu ve ıssız güzelliği temsil ediyormuş gibi görünüyordu. Ama yazarken isteksizce kabul etmek zorunda kaldım ki, gözümün köşesinden garip bakışlar almaya başlamıştım, sanki biri ağaç gövdesinin arkasından gözüküyormuş gibi. Bu fikrin daha derine kök salmasını istemiyordum.

Plan basitti: resimleri yakacak, tekerlemeyi tekrarlayacak ve çocukken yaptıklarımızı yeniden canlandırmanın hatıralarımızı canlandırmasını umacaktık. Ateşi yakarken, Kayla orada sıkıntılı ve solgun duruyordu. Makyajını çıkarmıştı şimdi, ve cildi soluktu, çilleri olan yanakları korkuyla çökmüştü. Sürekli olarak, "Yamalı Adam, Yamalı Adam..." diye fısıldıyordu, biliyordum ki tekerlemeyi hatırlamaya çalışıyordu. Ama geri kalanını bilmeden, neredeyse onu çağırıyormuş gibi duyuluyordu.

"Hey," diye dürttüm onu ve kükreyen ateşe dosyasındaki bazı resimleri attım. O da başıyla onayladı ve eski günlüğünü attı, sonra da Magic Eye kitabını ve kalan dosyasını, ve en sonunda da tablomu çerçevesinden söktüm, ikiye böldüm ve kanvası attım. Her şey yakılmaya başlarken, neredeyse ateşi boğacak kadar, birbirimize dönüp el ele tutuştuk. Utanç verici ve saçma hissettirdi, iki yetişkinin çocuklar gibi tekerleme söylemesi, ama yine de yaptık.

"Yamalı Adam, Yamalı Adam, oyun oyna!

Yamalı Adam, Yamalı Adam, çerçevede!

Yamalı Adam, seni görüyorum! Çalmak için bazı deriler mi arıyorsun!" diye bağırdı Kayla, üçüncü satırı hatırlayarak zaferle! Sadece bir tane daha...

"Yamalı Adam, benimkini alamazsın! Sen..."

Ama satır bana geri geldiğinde, durdu, başını çevirdi. Bir şeye bakıyordu. Tekerleme sırasında birbirinize bakmamanız gerekiyor, ateşe bakmamanız gerekiyordu. Ama başını çevirmişti, ağzı açık, gözleri dehşetle açık bir şekilde bakıyordu. Onun bakışlarını takip ettim ve...

Bu imkansızdı. Ama size yemin ederim, o yığının üstünde benim çam ağaçları resmim vardı, kenarları yeni yakmaya başlamıştı, ve Yamalı Adam ağaçlardan çıkıyor ve resimden çıkıyordu, o delici mavi gözü, eskiden Jimmy'ye ait olan, Kayla'ya dikilmiş. Dünya dönmeye ve dalgalanmaya başladı gibi geldi, her şey düzleşmeye başladı 

Kayla da düzleşiyordu. Elleri yüzünde, Scream filmindeki karakter gibi. Yamalı Adam'ın şekilsiz elleri, biri büyük biri küçük, parmakları tüm farklı uzunluklarda ve yanlış, sol elinde iki başparmak olan, onu yakaladı ve içine çekti... ve her ikisi de fırça darbeleri ve kül ve alevlerle birleşti gibi göründü ve sonra kanvas yanıyordu. Resim yoktu. Ve Kayla'nın olduğu yerde kimse durmuyordu, sadece topraktaki ayak izleri.

Şaşkınlık içinde, inanmayarak bakakaldım. Ateş yavaşça sönerken dalgınca durdum. Gördüğüm hiçbir şeyi kabul etmiyorum. Nasıl edebilirim ki? Bir tür kabus olmalı. Tek mantıklı açıklama buydu. Uyanıkken kabus görüyordum. Belki içkime biri bir şeyler kattı. Bilmiyorum. Bilmiyorum.


Ama içeri girdiğimde oturma odasının duvarındaki küçük aile portresine baktım ve iç geçirdim. Çünkü orada, büyükannemin dedemden yaptığı bir resim vardı. Ancak şimdi, dedem yerine, Yamalı Adam vardı, yanaklarında yeni bir çilli deri yamasıyla. Ve kendi kendime, Kayla'nın bitiremediği tekerlemeyi fısıldadım:

Yamalı Adam, Yamalı Adam, oyun oyna!

Yamalı Adam, Yamalı Adam, çerçevede!

Yamalı Adam, seni görüyorum! Çalmak için bazı deriler mi arıyorsun!

Yamalı Adam, benimkini alamazsın! Neden mi? Çünkü SEN GERÇEK DEĞİLSİN!

Ama artık biliyorum ki tekerleme bana yardımcı olmayacak. Tekerleme sadece kuralı söyler eğer gerçek değilse, sana zarar veremez. Eğer ona inanmazsan. Ama sanırım artık çok geç çünkü onu şimdi çok net bir şekilde görebiliyorum, hatta şimdi, bu gönderiyi yazmayı bitirirken bile. Ve umarım, bunu okuyan herkes için, yaptığım hatayı yapmazsınız. Eğer çocuklarınız ondan bahsediyorsa, lütfen onlara gerçek olmadığını ikna edin. Onlar için henüz çok geç değil, onları ikna edebilirseniz.

Lütfen onlara bunun gerçek olmadığını söyleyin...

Şimdi tek umudum unutabilmek ve uykuya dalmaya çalışmak, uyandığımda bunun sadece bir ateşli rüya olduğuna kendimi inandırmaya çalışıcam... Kayla'nın hiç benimle iletişime geçmediğine (zaten tüm mesajlarını sildim) ve hiçbiri olmadığına. Sadece olanların olmadığına inanmam gerekiyor...

Yamalı Adam, Yamalı Adam, oyun oyna!

Yamalı Adam, Yamalı Adam, çerçevede!

Yamalı Adam, seni görüyorum! Çalmak için bazı deriler mi arıyorsun!

Yamalı Adam, benimkini alamazsın! Neden mi? Çünkü SEN GERÇEK DEĞİLSİN!


Selam, ben 1rm1k :') geri geldimm.

11 Mayıs 2024 Cumartesi

Merdivenler

 

1984 yılında iki katlı bir evde tekerlekli sandalyeye mahkum, tamamen hareketsiz, yaşlı  dul bir  kadın yaşıyordu. Kocasının gizemli ölümünden beri, günlük işlerinde ona yardımcı olması için onu her gün ziyaret eden bir bakıcının yardımına ihtiyaç duyuyordu. İşleri daha da zorlaştıran ise evin iki katının birbirine yalnızca içeriden eski bir merdivenle bağlı olmasıydı. Yaşlı kadının ikisi arasında hareket etmesi gerektiğinde, bakıcı onun narin vücudunu bir bebek gibi merdivenlerden yukarı ve aşağı taşımak zorunda kalıyordu. Bir gün polis dul kadından bir telefon aldı. Bir cinayet işlenmişti.

 O zamanlar polis birimleri az olduğundan ve katil olay yerinden çoktan kaçmış olduğundan, ilk olay yeri raporunu yürütmek üzere yalnızca bir dedektif gönderildi. Bakıcının evin birinci katında ses telleri parçalanmış, kan gölüne dönmüş cesedini, merdivenin tepesinde tekerlekli sandalyesindeki yaşlı kadının hareketsiz ve sessizce onu izlediğini gördü. Belli ki kadın hala şoktaydı.  Merdivenlerden yukarı ve aşağı hareket edememesi ve cinayetin işlendiği sırada orada mahsur kalması nedeniyle onu şüpheli olarak hemen eleyebilirdi. Bu cinayet, yıllar önce alt kattaki kanepede uykusunda boğulan kocasının ölümüne benziyordu.

Dedektif eldivenlerini taktı, fotoğraf çekti, kanıt toplamak için örnek aldı ve daha sonra adli tabip gelene kadar cesedin üzerini örttü; bunların hepsi rutin işlerdi. Herhangi bir ipucu bulmak için alt kattaki evi inceledi, sonra yaşlı kadına üst kata bakıp bakamayacağını sordu. Tüm bu süre boyunca kendisinin yukarıda olduğunu ve o gün kendisinden başka kimsenin orada bulunmadığı konusunda ısrar etti, ancak buna rağmen dedektif merdivenleri çıktı ve yaşlı kadın tereddütle kenara çekildi.

Merdivenin arkasında üç kapalı kapının olduğu dar bir koridor vardı. Her kapının arkasını kontrol etti, boş yatak odasını, hiçbir şey yok, banyoyu, hiçbir şey yok. Yaşlı kadının uyuduğu son yatak odasına doğru yavaş yavaş ilerlerken kaygılanmaya başladı. Kapıyı açtı, her şey normal görünüyordu. Bir yatak, bir gardırop ve lambalı bir komodin. Odanın her duvarını dehşet içinde kontrol etti çünkü keşfettiği şey bu değildi, olduğu yerde durmasına ve yavaşça kılıfındaki silahına uzanmasına neden olan şey keşfetmediği şeydi. Bu o kadar küçük bir ayrıntıydı ki, kocanın ölümüyle ilgili son soruşturmada bunu tamamen gözden kaçırmışlardı. Üst katta telefon yoktu. Silahını çekip odadan dışarı fırladığında aniden bir ses duydu ve merdivenlerin üstünde boş bir tekerlekli sandalye buldu.

16 Mart 2024 Cumartesi

Friends

 

 Çoğu insan gibi ben de çocukluğuma dair pek bir şey hatırlamıyorum. Bu anılar her zaman belirsizdir ve sonunda 'hatırladığınız' her şeyin muhtemelen beyniniz tarafından yeniden oluşturulmuş bir anı olduğunun farkına varırsınız. Bu konuda fazla seçeneğiniz yoktur ve genellikle hafızanızın sizi asla yanıltmayacağına inanırsınız.

 Aklıma gelen ilk anım 5 yaşımdaykendi. Gerçek olup olmadığından emin değilim ama sanırım Michael'la o zaman tanıştım. Hiç arkadaşım olmadı, bu yüzden onunla tanıştığıma çok sevinmiştim. Bana Jack derdi ve bu hoşuma giderdi. İlk karşılaşmamızı hatırlayıp hatırlamadığımdan emin olmasam da, hemen kurduğumuz güçlü bağa şüphe yoktu.

 Son birkaç yıldır her gün yaptığımız şeylerin ayrıntılarıyla sizi sıkmayacağım ama dostluğumuza dair okuyucular arasındaki en şüphecileri bile ikna etmek için birlikte yaptığımız bazı şeylerin ana hatlarını çizeceğim.

 Biraz feminen bir çocuk olan Michael'ın okulda da pek arkadaşı yoktu. Zorbalığa maruz kalmıştı ve gününün en önemli olayı eve gelip benimle bir fincan çay içmesi, bu anlarda bana sıkıntılarını anlatması ve yükünü hafifletmesiydi. Çay, benim teselli sözlerimin aksine, inandırıcıydı.

 En sevdiği aktivitelerden bir diğeri de saçımı kesmekti. Her türlü şekli verirdi ve her birinden keyif alırdım. Neyse ki saçlarım açıklanamayacak kadar hızlı uzuyordu ve sık sık saçlarımı şekillendirme şansı buluyordu.

 Ancak ilişkimizi sürekli geren bir şey vardı. Beni yanlış anlamayın, Michael ve benim birbirimize karşı kesinlikle hiçbir kırgınlığımız yoktu. Sorun onun ailesiydi. Beni onayladıklarını sanmıyordum ve denesem bile nedenini size söyleyemem.

 Bu sadece onaylamama değildi; Benden nefret ettiklerini düşünmeye başladım. Arkadaşlığımız uzadıkça daha da kötüleşti. Bunu düşünmek bile bana acı veriyor, bu yüzden bunun üzerinde çok durmayacağım.

 İlişkimiz başlangıçta ne kadar hızlı geliştiyse, iki yıl sonra azalmaya başladı. Michael büyüyüp tıknaz bir futbolcu oldu ve ben de eskisi gibi kaldım; sıska ve atletik olarak rekabet etmekten tamamen aciz.

 Yeni arkadaşlar edindi ve beni görmezden gelmeye başladı. Bu durum beni çok üzdü, özellikle de ihtiyaç anlarında onun yanında olduğum için. Beni terk etmesi beklediğim son şeydi ve beni çok etkiledi. Sanki dünya üzerinde kimsem kalmamış gibi hissettim.

 Odanın köşesinde oturmuş bunları yazarken, Michael ve arkadaşlarının televizyon izlediğini görebiliyorum. Bazen beni fark edip bana bakıyormuş gibi görünüyor ama ben gerçeği biliyorum. Artık kaderime boyun eğdim; Beni yarattı ama yok etmeyi unuttu.

14 Mart 2024 Perşembe

Headaches

 Bıçak gibi saplanan bir ağrı, gerçekten. Aniden geliyor. Birdenbire. Kaç tane doktorla görüştüğümü bilmiyorum. Migren mi? Migren ilaçlarının bir faydası yok. Tansiyon ağrısı mı? Lütfen ama. Çoğu zaman iyiyim. Ama sonra ağrı vuruyor. Gözümün tam arkasına vuruyor. Buz kıracağı olan küçük bir şeytan gözüme saplıyormuş gibi. Aniden, acımadan, pişmanlık duymadan geliyor.

Bir keresinde bana arabadayken musallat oldu. Park edilmiş bir arabaya çarptım. Dava edildim. Cidden bu hiç adil değil. Bu benim hatam değildi. Ağrı vurunca gözüm sulanıyor ve burnum akıyor. Göremiyorum. Tek hissettiğim gözümü çıkartmaya çalışan bıçak gibi saplanan öfkeli bir acı. Bir kere de işteyken başıma geldi. Çığlık attım. Herkes deli olduğumu düşündü. Bir kere normalin dışında bir şey yapmam deli damgası yemem için tüm gereken şeydi. 

Kimse anlamıyor. Uyuyamıyorum. Çalışamıyorum. Araba süremiyorum. Sadece o şeytanın saldırıya geçmesini bekliyorum.

İlaçları denedim. Gerçekten. Bana anlattıkları her şeyi yaptım. Ağrı kesici ilaçları, nöbet ilaçlarını, yogayı, meditasyonu, her şeyi. Uyuşturucuları denedim. Hepsini, gerçekten. Marijuana, Percocet, ve hatta eroin denedim. Şeytanım uyuşturuculara gülüyor sadece. Yakalandım. Percocet ile yakalanadım. Ebeveynlerim bir suçlu olduğumu düşünüyor. Bu benim suçum değil. Şeytanın suçu. Her zaman şeytanın suçu. Acı acı bağırıyor.

Geliyor. Ne zaman bilmiyorum. Nerede bilmiyorum. Ama daima geri geliyor. Beklemek bıçak gibi saplanmasından her zaman daha kötü. Tüm gün sadece bekliyorum. O küçük şeytanı bekliyorum. Bazen geliyor. Bazen gelmiyor. Bence bana sadece gülüyor. 

Bu adil değil! Ben bunu istemedim. Doktorun biri bunun bir buz kıracağı baş ağrısı olduğunu söyledi. Evet, öyle hissettiriyor. Buz kıracaklı bir şeytan. Bana bıçak  saplayan bir şeytan. Ondan nefret ediyorum. 

Ben de onu bıçaklayacabileceğimi düşünmüştüm. Savaşmadan gitmek istemedim, bilirsiniz ya. Bu yüzden kendi buz kıracağımı aldım. Kendi buz kıracağımı aldım ve gözümü çıkardım. Düşünebiliyor musunuz? Kendi gözünü çıkarmayı? Ama bir faydası olmadı. Bir faydası olmadı. Başka ne yapabilirim bilmiyorum. İntihar mı? Belki. Ama belki o küçük şeytana yeni bir ev bularak ondan kurtulabilirim. Belki başka birini sever. Belki başka birine gider. Ve ben özgür olurum. Hayatımı geri alırım. Biliyorum bu adil değil. Ama bunu yaşamak zorunda olmam hiç adil değil. Hiç adil değil.

Belki biri gözünde bir buz kıracağı hissetse anlar. Belki şeytan ona gider. Her neyse. İşte bu yüzden buradasın. Çok üzgünüm cidden çok üzgünüm. Ama başka ne yapacağımı bilmiyorum. 

Lütfen çırpınmayı bırak. Bu sadece işleri kötüleştiriyor. 


2 Kasım 2023 Perşembe

Lazy Saturday Night

Burada, yatağımda, yumuşak ipek yorganın altında sıcak ve memnun bir şekilde kıvrılmış, televizyonda daha önce hiç duymadığım aptalca bir belgesel izliyordum. Ama kurabiye hamurlu dondurma kutusu, ellerimi dondurmaya götürmekten başka bir şey için kullanmama izin vermiyordu. Böyle geceler nadirdir, benim dışımda herkesin dışarıda olması sık görülmez. Bu yüzden tadını çıkarmaya özen gösteriyorum. Aslında sabaha kadar kimsenin geri dönmesini beklemiyordum. Alt kattaki kapının açılma sesini bu kadar endişe verici yapan da buydu. 

Buharlı tren gibi bir anda panikledim, zemindeki eski beyaz halının üzerine dondurmayı dökerek sessizce yorganın altından fırladım ve yatağın yanındaki gardırobu gıcırdatarak açtım. Sanki burada olmalarını bilmemi istiyorlarmış gibi ağır ve düşüncesiz ayak seslerini duyuyorum. Zorlukla nefes alıyordum ve rahatlatıcı bir gecenin tadını çıkarırken kullandığım kaşığı kaptım. Ayak sesleri daha da arttı. Kendimi gardıropta kalan küçük boşluğa zorla sokuyorum ve kapıyı kapatıyorum. Tam o sırada yabancı, yatak odasının kapısını açıyor. 

Boşluktan bakıyorum, yüzü tanıdık geliyor ama onu nereden tanıdığımı çıkaramıyorum. Yere dökülmüş dondurmayı görüyor ve başını yatak odasının geniş alanına doğru uzatıyor. 

Tehlikeli olmayan bir şekilde "Merhaba?" diye sesleniyor. Ama ben bu hatayı daha önce yaptım. Asla, hiçbir şekilde, bir sesten sıcakkanlılık bekleme. 

Yatağın altına bakıyor. Kahretsin, birini arıyor. Sızlanmayı bıraktım ve kopartıp kendimi savunmak için bir yol yaratmak umuduyla kaşığın çanağını ileri geri bükmeye başladım. Koptu ama metalik bir tık sesi çıkarttı. Adam kafasını çeviriyor ve gardıroba bakıyor. Şimdi tir tir titriyorum. Lütfen kapıyı açma, açma, açma, açma!

Kapı açılıyor ve beni görüyor. Aynı anda şaşırarak ve korkuyla çığlık atıyoruz. Hiç tereddüt etmeden adama atlıyorum ve kaşık sapının keskin kenarıyla etinin mümkün olan her yerine batırmaya başlıyorum. 

Acı içinde bağırıyor ama durmayacağım. Sapı göğsünün ve boynunun derinliklerine, hareketsiz kalana kadar defalarca saplıyorum. Onu öldürdüm.

Aşağıya ve sonra evden dışarıya koşup tiksintiyle ağlıyorum. Yeterince uzaklaştığımı hissedene kadar yolda ilerliyorum. Bir anlığına oturuyorum ve kendime gelene kadar derin derin nefes alıp veriyorum. Telefonumu çıkarıp Twitter'ı açıyorum ve #party diye aratıyorum. Umarım bu kez bütün gece dışarıda olacaklarını söylerken yalan söylemeyen bir ev bulurum. 

10 Haziran 2023 Cumartesi

My Daughter Was Attacked On FaceTime

Dürüst olacağım, pek de aile adamı değilim. Kariyerim, beni kızlarımın çocukluğunun büyük bir kısmında ailemden uzaklaştırdı ve  karım öldüğünde aile babası olmamam beni uygun bir şekilde tanımlayabilir. Duygusal olarak öyle. Çok aniden olmuştu, hayatımın aşkı, Erika, ben uzaktayken çok erken öldü. Bu son üç yıl çok zordu. Acı çekmeye, kaybetmeye ve üzülmeye alışkınım. Bu seferki farklıydı. İçimde hiçbir zaman geçeceğini düşünmediğim ve tam olarak tarif edemediğim bir boşluk var. 

Bu yüzden, Aria bana gelecek dönem yurt dışında okuyacağını söylediğinde hiç şaşırmamıştım. Son 2 yıl boyunca yerel bir üniversitedeydi. Sanırım garip salı akşamı yemeklerimizden bıkmıştı ve bir ara vermeye ihtiyacı vardı. Sanırım insan acı veren garip bir sessizlik içinde ancak bu kadar zaman dayanabilirdi. 

Bu yüzden gideceği için onu suçlayamam. Öyle olmadığını söylemişti ama ben biliyordum. Gelişim, bağlantılar ve dış dünyayı keşfetme fırsatlarının hepsi benden ayrı kalma ihtiyacı olduğunu söylemekten kaçınmak için söylediği yalanlardı. Gerçekten "kendisini bulmaya" değil, "kendisini benden uzakta bulmaya" ihtiyacı vardı. Canımı yaktı ama yine de anladım.

Dediğim gibi pek de aile adamı değilim. Ona çocukken kendini koruması için bazı şeyler öğrettim ama bunun dışında çok bir ilişkimiz yoktu. Bu şeyleri yazarken de gurur duymuyorum. Benim küçüm Ariamla daha yakın olmak isterdim. Onu tüm kalbimle seviyorum. Sadece gerçekçiyim. 

Tabiri caizse Facetime araması geldiğinde çok heyecanlandığımı söylemek hafif kalır. O gittiğinden beri iletişimimiz en az seviyedeydi ve aylardır yüzünü görmemiştim. Orada burada birkaç mesaj ve işleri nasıl yaptığımla ilgili birkaç soru sorardı.

Aradığını görünce yeşil butona yeterince hızlı basamadım. Koyu kahverengi gözleri ve parlak gülümsemesi ekranımda belirince neredeyse gözyaşlarıma engel olmak zorunda kaldım.

"Hey tatlım. Nasılsın? Çok mutlu görünüyorsun. Ve saçını boyatmışsın. Artık sarışınsın. Kim bilirdi?"

"Teşekkürler baba! Bir sarışın olarak buraya daha iyi uyum sağladım ama her şey yolunda. Avrupa çok güzel. Ve kendim hakkında birçok şey öğrendim. Gerçekten daha mutlu olamazdım" dedi ışıklandırılmış bir caddede yürürken. 

Gerçeği söylediğini görebiliyordum. Böyle gülümsediğini görmeyeli yıllar olmuştu. Bugünlerde ne derler? Hislerime dokundu. "Bunu duyduğuma çok sevindim Aria. Neler yapıyorsun? Bana her şeyi anlat. Konuşmayalı uzun zaman oldu ve bu yaşlı adam bütün gün dinleyebilir."

"Aslında sormak istediğim bir şey vardı. Bu alanda uzmansın o yüzden biraz tavsiye almak istedim." dedi yüzündeki ifade biraz daha ciddileşerek.

"Tamam sor gitsin." diye cevapladım.

"Son zamanlarda burada bazı kaybolma olayları oldu.." ama ben lafını kestim.

"İşte şimdi endişeleniyorum. Yalnız yürüyorsun ve orada saat çok geç olmalı." dedim şakaya vurarak.

"Babacığım benim için endişelenmene gerek yok. Sadece küçük bir sorun var. Çok fazla var.. düzinelerce." dedi köşeyi dönüp ara sokağa girerken.

Başka bir kelime daha edemeden kamera aniden doğal olmayacak şekilde kayarak etrafını gösterdi. Bazı hışırtılar ve mırıldanmalar duyuyordum. 

Aria?

Daha fazla mırıltı.

Aria? Alo?

Mırıltılar biraz daha artmıştı. Neşeli geliyordu. Ne oluyordu böyle?

ARIA!

Kamera tekrar ona dönmüştü.

"Üzgünüm babacığım. Köşeyi dönerken birine çarptım. Ondan özür diliyordum."

Tuttuğumu fark etmediğim nefesimi salıverdim.

"Yaşlı adamı nasıl endişelendireceğini kesinlikle biliyorsun.. bekle bir saniye."

"Niye, noldu?" diye sordu. 

Kızımın arkasında birisini fark ettim. Silüeti hızla yaklaşıyordu. O yaklaştıkça yüz hatlarını görmeye başladım. Uzun dalgalı siyah bir saç. Tıraşlı bir yüz. Buralı gibi görünüyordu. 30'larının başında. 

Ve karnında bir şey parladı. Bu da neydi..?

"Baş dönmesi" diye bağırdım. İçgüdüsel olarak adam ona yaklaştığında arkasını döndü. Bir boğuşma oldu ve telefon düştü.

"Nihayet seni yakaladım seni küçük kaltak" diye bağırdığını duydum adamın. Telefon her şeyi görebileceğim bir yere düşmüştü. Panikleyerek adama bağırmaya başladım. 

"Ellerini kızımın üzerinden çek!"

"Onu rahat bırak!"

Aria!

İleri geri boğuşmaya devam ettiler. Yavaş yavaş kızımı duvara yaslıyordu. Ona öfkeyle küfretti.

Lütfen kes şunu!

Aria'nın ayağı kaydı ve adam bıçağını çekti. Sertçe savurdu. Kızımın kolunu parçaladı ve acı ile bağırdığını duydum.

Gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Tekrar olamazdı. Neden ailemi korumayı beceremiyordum?

Adama durması için yalvarmaya devam ettim ama ya beni duymuyordu ya da umursamıyordu. Aria'ya tekrar ve tekrar vurdu. Ona bağırdı. Koruyucu duruşu kollarına gelen darbeleri sınırlamıştı ama bunlar derin kesiklerdi. Uzun süre böyle devam edemezdi. Her yer kan içindeydi. Bu manyağın duracağı yoktu.

Dünyanın ne kadar acımasız bir yer olduğunu düşünmeden edemedim. Mevcut olan her tanrıya lanet okudum. Bunun olmasına nasıl müsade edebiliyorlardı? Hadi ben belki hak ettim. Ama ya kızım? Onun elleri benimki gibi kanla lekelenmemişti. Bu sadece korkumu ve üzüntümü öfkeye dönüştürmüştü. 

BIRAK ONU AŞAĞILIK HERİF!

SENİ GEBERTECEĞİM! BENİ DUYUYOR MUSUN?

YÜZÜNÜ GÖRDÜM!

SENİ GEBERTECEĞİM!

DAHA ÖNCE YAPTIM VE TEKRAR YAPARIM!

Söylediğim şey dikkatini çekmiş olmalıydı çünkü bir an duraksadı. Bu bir fırsata dönüştü ve şükürler olsun ki kızım bunu kaçırmadı. Tüm gücüyle dizine vurdu.

Çığlıkları mı yoksa kemiklerinin kırılmasının sesi mi daha fazlaydı bilmiyorum. Geriye doğru yalpaladı ve ızdırap içinde bağırdı. 

Bakışlarının yavaşça, artık tamamen yanlış yöne eğilmiş olan bacağıyla buluşmasını ve yüzünü kaplayan paniği izledim. Öne doğru sendeledi. Başını kaldırıp kızıma baktı ama o orada değildi.

Gözleri yanındaki kan izlerini takip etti. O daha bitiremeden Aria sağ kolunu adamın boynuna doladı ve sıktı. Bedeni kıvranıyordu. Az ışıkta bile yüzünün renk değiştirdiğini görebiliyordum.

Saldırgan elinden kurtulmak için mücadele ederken Aria homurdandı. Kollarında bu kadar derin kesikler varken bir adamı boğmak için ne kadar acı çekmiş olabileceğini hayal bile edemiyorum. Ama annesinden almış olması gereken içsel sertliği onu sağlam tuttu. Yine de dövüşmeye devam etti ve çırpınırken ona vurmayı başardı.

Küçük bir çığlık attı ama kendini tuttu. Arkasına yaslandı ve iyice sıktı. Adamın hareketleri yavaşladı ve bilincini kaybetmekte olduğunu söyleyebilirim. Dakikalar sonra adam nihayet bayılmıştı.

İçimi bir rahatlama duygusunun kapladığını hissettim. Kızım güvendeydi. Adamı yere bıraktı ve sürünerek telefonun yanına gitti.

"Aria! Tanrıya şükürler olsun ki iyisin! Sevincimi saklamanın zamanı değildi. Tanrım, tanrılar, her kim olursa, tekrardan aramız iyi. Benim hatam.

"Ben iyiyim baba merak etme." diye cevap verdi. Kendini toparlamak için birkaç derin nefes aldı. Kıyafetleri sırılsıklamdı. Eski rengi her neyse gitmişti. Artık koyu bir kızıldı. "Yine de sınadığın için teşekkürler tanrım"

"Kodlu kelimeyi hatırladığına inanamıyorum. İyi olduğun için minnettarım bebeğim." diyerek yüzümdeki yaşları sildim. "Kimdi o? Sana daha önce saldırdı mı?"

Yüzünde şaşkın bir ifade vardı ve adama doğru gitti. Adamın vücudunu dar sokağın duvarına iterek oturmasını sağladı ve dikkatle yüzüne baktı. Birkaç dakika boyunca sessizlik hakim olmuştu.

"Ah! Sanırım onu tanıyorum." dedi. Daha önce takındığı kocaman gülümseme geri gelmişti. Ama onu kanlar içinde görmek bu sefer daha az güvenli görünmesini sağladı. Şimdi aslında biraz ürkütücüydü.

"Geçen perşembe öldürdüğüm kişinin onun sevgilisi olduğundan bayağı eminim."

11 Mayıs 2023 Perşembe

Darkness in the Rear View Mirror

 

2013’ün yazında, kendimi tek başıma 902 otobanında bir partiden çıkmış eve giderken buldum. Neredeyse gece yarısıydı ve kapkaranlık olduğunu söylemeye gerek yoktu. Geceleri genellikle olduğu gibi gerginliğimin sınırındaydım. Radyom kapalıydı ve hiçbir şey duyamıyordum. Yoldaki lastiklerin boğuk kükremesi ve motorun donuk uğultusu dışında. Orta dikiz aynasına bir bakış attım ve arka camdan karanlıktan başka bir şey göremedim.

 Arkaya bakıp hiçbir şey görmediğimi biliyordum. Bundan emindim. Görünen sadece gecenin sonsuz gibi görünen karanlığıydı. Bunu çok net hatırlıyorum çünkü on saniye geçmeden solumdan bir araba geçti. Farları açıktı. Yatak odanızın penceresinin dışında bir insan gördüğünüzü sandığınızda sadece bir ağaç olması ya da gece düşme hissiyle uyanmanız gibi ani adrenalin yükselmelerinden birini yaşadım. On saniye önce arkamda hiçbir şey yoktu. Aniden, bir araba. Eve kadar titreyerek ve bir şeylerin ters gittiğini bilerek gittim.

Ertesi sabah minibüsümün arka tarafında iki çizik buldum. Biri sol arka tarafta, diğeri sağ taraftaydı. Araba oldukça eskiydi. Aylardır orada olabilirlerdi ama onları gördüğümü ilk kez bu kadar net hatırlıyordum.

Geriye dönüp baktığımda, o gece olanlarla ilgili iki ihtimal var. Birinci olasılık. Gerçeklikteki bir aksaklık ya da paranormal bir şey yüzünden, diğer araba ben aynamı kontrol ettikten sonraki on saniye içinde bir şekilde arkamda belirdi. Garip bir hayalet saçmalığı gibi bir şey. Ancak ikinci seçenek, ne zaman düşünsem kanımı donduran şeydir.

Olaydan aylar sonrasına kadar aklıma bile gelmemişti ama bu durum geceleri yalnız araba kullanmaktan daha da korkmama neden oluyor. İkinci ihtimal. Araba normaldi. Bana arkadan yaklaştı ve solumdan geçti. Ancak, büyük, geniş ve gece kadar siyah bir şey arabamın arkasına yapışmış, camdan görüşümü engellemiş ve yanlarda derin çizikler bırakmıştı.

Ve istemeden de olsa onunla eve kadar gelmiştim.