17 Ocak 2022 Pazartesi
Benim Anthony'im
Doğduğundan beri küçük kardeşim Anthony’i tanıyordum ve hiç anlaşamasak da onun hakkında her şeyi biliyordum. Ve onun yerini alan kişinin benim kardeşim olmadığını da biliyordum.
Tıpkı onun gibi yürüyor, onun gibi konuşuyor, onun hakkındaki en ufak ayrıntıya kadar biliyordu ama o benim küçük kardeşim değildi. Ailemi kandırmayı başarmıştı. Ailem hala onun küçük Anthonyleri olduğunu düşünüyordu. Fakat beni kandıramazdı.
Her gün dikkatlice onun ne yaptığını izliyordum. Okula gidiyor ve Anthony’nin tüm arkadaşlarını kandırıyordu. Ama o benim Anthony’im değildi. O hala zekiydi ve futbolda harikaydı. Hatta Brüksel lahanasından hala nefret ediyordu ve kuklaları çok seviyordu.
Ama o Anthony değil ve bunu kanıtlayabilirim.
Kanıtlamak için ailem sahte Anthony’i futbol şampiyonasına götürdüklerinde bahçeye indim. Ve kadife çiçeklerinin altındaki yeri bulunca kazmaya başladım. Daha derine kazdım… Ve daha derine kazmaya devam ettim. Küreğimin çarpma sesi geldiğinde durdum ve küçük kardeşimin çürüyen cesedini ortaya çıkartmak için toprakları temizlemeye başladım. İşte benim Anthony’İm burdaydı. Benim küçük Anthony’im…
14 Ocak 2022 Cuma
Erkek Arkadaşım ve Ben Eski Bir Ev Almaya Karar Vermiştik
Erkek arkadaşım ve ben eski bir ev almaya karar vermiştik. O evin inşaatından sorumluydu. ( Örneğin mutfağı yatak odasına dönüştürmek gibi. ) Aynı zamanda ben de duvar kağıtlarını sökme görevini üstlenmiştim.
Önceki ev sahibi evin her bir duvarını ve tavanını kaplamıştı. Onları kaldırmak oldukça zor ama bir o kadar da tatmin ediciydi. En iyisi de güneşte uzun süre kaldığınızda soyulan derinizi soymaya benzeyen bir hisse sahip olmasıydı. Sizi bilmem ama ben bu durumda kendi kendime derimi kopartmadan ne kadar uzun süre boyunca soyabileceğime dair bir oyun uydururum.
Oyuna başlarken yavaş yavaş duvar kağıtlarını soymaya başladım. Her soyuşumda duvar kağıdının altında bir takım yazılar olduğunu fark ettim. Yazılarda kime ait olduğunu bilmediğim insan isimleri ve tarihler vardı.
O gün pek önemsemedim ve duvar kağıtlarını soymaya devam ettim. Fakat bir gece artık dayanamayıp aklımı kurcalayan bu durumu araştırdım. Duvarda yazılı olan isimlerden birini googleda arattım ve bulduğum şey karşısında şok oldum. Bu isim kayıp bir kişiye aitti ve duvardaki tarih ise kaybolduğu tarihle aynıydı.
Bir sonraki gün kayıp isimlerin ve tarihlerin olduğu bir liste yapmaya karar verdim. Artık her isim ve tarihin birbiriyle eşleştiğine emindim. Doğal olarak hemen polislere haber verdim. Polislerin söyledikleri şeyle beynimden vurulmuşa döndüm. “Evet, o bir insan.” İnsan mı? Ne insanı? Polisler devam etti. “Bayan, duvarlardan kaldırdığınız malzemeler.. bir duvar kağıdı değildi.”
14 Aralık 2021 Salı
The Most Terrifying 911 Call I've Ever Received
"911. Acil durumunuz nedir?" dedim telefona yanıt verdiğimde.
"Evimde bir yarasa var," hoparlörden yüksek sesli bir çığlık duyuldu. "Gelip alması için birini gönderin."
"Tamam hanımefendi, mümkün olan en kısa sürede hayvan kontrolünü göndereceğim."
Arayan kişi bana teşekkür etti ve dışarıda bekleyeceğini söyledi. Ben de en yakın birimi göndermek için düğmeye bastım.
Boş bir kağıda karalamalar yaparak bölmemde oturdum. Memur olmak her zaman kolay bir şey değil, özellikle 500 nüfuslu Montana'nın ortasında. Vaşaklar, bizonlar ve ön bahçelere giren ayılar hakkında telefonlar alıyoruz, bazen de gençler sıkıldıkları için telefon şakası yapıyorlar ve tabii ki, sıklıkla olan avlanma acil durumları. Ama bunların hepsi nadiren oluyor, bazen bir arama gelmeden saatler geçirebiliyoruz. Bu da tek başına gece vardiyasındaysan, durumu zorlaştırıyor.
"Kara?"
Koridordan gelen patronumun sesini duydum.
"Buradayım!" cevap verdim, kağıda karalamalar yapmaya devam ederken yaklaşan ayak seslerini duyabiliyordum.
"Ah hey," dedi başını köşeden uzatıp. "Ben çıkıyorum. Bir şeye ihtiyacın var mı?"
Soğumuş kahvemi kavradım. "Yok sanırım."
"Pekala, ışıkları kapatacağım. İyi geceler."
Koridordaki ışıkların kapanma sesini duydum, vızıldamaya benzer bir ses çıkaran floresanlar. Kapatılmalarından nefret ediyordum, her şey sessizliğe bürünüyordu. Tüm gece bu binada tek başına olmak, insanın hayal gücünü ürpertici bir şekilde çalıştırıyordu.
Yedi tane bilgisayarın ekranına bakarak masamda oturuyordum. Ekranlardan birinde, herhangi bir acil durum için acil müdahale ekiplerinin tam olarak nerede olduklarını görebiliyordum.
Sorumlu olduğumuz bölgedeki sokakların isimlerini ezberlemeye başladım. Hiçbir şey olmuyordu, olaysız ve sessiz bir gece gibiydi.
Saat gece 1'di, hala uyanık olmamı sağlayan soğuk kahvemden bir yudum alıp ertesi gün için alışveriş listemi hazırlamaya başladım. "Neye ihtiyacım var?" dedim yüksek sesle. Yazmaya başladım, tavuk, şarap, tuvalet kağıdı, sebzeler... Listeyi yapmayı bitirdim, katlayıp kotumun cebine sıkıştırdım.
Kulaklığımdan, birinin aradığını haber veren bip sesi gelmeye başladı. Önümdeki ekranda bir isim ve numara yanıp sönerken başımı kaldırdım.
"911. Acil durumunuz nedir?" diğer hattaki kişiye sordum.
"Yardıma ihtiyacım var," dedi bir çocuk sesi.
"Adın ne? Ne için yardıma ihtiyacın var?" dedim korkmuş küçük kıza.
Tekrar, "Yardıma ihtiyacım var," dedi.
Cevapladım, "Bana sorunun ne olduğunu söylemezsen sana yardım edemem." ve telefon hattı gitti.
Aceleyle numarayı tekrar tuşladım ve çalmasını bekledim, ama ses yoktu ve tekrar bağlanmıyordu. Kontrol etmek için görevlilerden birini aramaya karar verdim.
"Jenkins, 5689 Hickory Vadi Yolu'na gidip bakmanı istiyorum. Olası bir VIC (çok önemli müşteri) durumu olabilir. Onu geri aramayı denedim ama yanıt alamadım." dedim kulaklığıma doğru.
"Teşekkürler, Kara. Umarım yalnızlığınla birlikte güzel bir gece geçiriyorsundur." gülmeye başladı. "Tek başına o küçük bölmende ne yapacaksın?"
"Sen bir pisliksin. Aslına bakarsan, tek başıma harika bir gece geçiriyorum. Dediğimi yap ve bana haber ver." dedim.
"Anlaşıldı!"
Sağ taraftaki ekrana bakarak sandalyeme geri oturdum. Kırmızı bir nokta, kızın aramayı yaptığı bölgeye doğru yavaşça hareket etmeye başladı. Yaklaştıkça kızın iyi olup olmadığına dair merakım daha da artıyordu. Sonra nokta durdu.
Bu genellikle, memurun konuma veya konumun yakınına ulaştığı anlamına gelir. Haritamız sokakları gösteriyor, ancak tam noktayı göstermiyor.
Jenkins'in beni aramasını beklerken kahvemden bir yudum daha aldım. Saniyeler, dakikalar yavaşça geçerken saati izliyordum. Bilgisayarlar aydınlandığında neredeyse onu tekrar aramak üzereydim.
"911 sevkıyatı, acil durumunuzun tam konumu nedir?" Ekranda isim ve telefon numarası çıktığında bu kez ismi sesli bir şekilde söyledim: Olivia Taylor.
"Seni tekrar aramayı denedim ama cevap alamadım. Görevlilerden biri birazdan orada olur," dedim aceleyle ama sert bir tavırla.
"Neden bana yardım etmiyorsun?" diye mırıldandı. Diğer hattan ağladığını duyabiliyordum.
"Sana yardım etmeye çalışıyoruz, Olivia. Görevliler her an orada olabilir. Benimle hatta kalabilir misin?" kafamı toplamaya çalışırken sordum.
"Dolap," dedi. "Bizi dolapta bulabilirsin."
Hattaki kızdan gelmeyen, başka bir ağlama sesi duydum.
"Olivia, orada seninle birlikte biri mi var?" kalbim göğsümden fırlayacak gibi atıyordu.
"Gitmeliyim! Beni duyacak!" diye bağırdı ağlayarak.
"Seni kim duyacak, Olivia?" sordum, telefon tekrar kapanmadan hemen önce.
Haritaya baktım ve Jenkins'i gösteren noktanın hala hareket etmediğini fark ettim. Endişeyle onu aradım, telefon çaldı ve çaldı. Sonunda cevap verdi.
"Ben Jenkins," dedi resmi bir sesle.
"Oh, Tanrıya şükür!" nefesimi düzene sokmak için bir saniye bekledim. Kalbim dakikada bir mil atıyordu.
"Ne var, Kara? Orada tek başına kalmaya dayanamıyor musun? Neden sürekli beni arıyorsun?" şaka yapmaya çalıştı ama birazdan benim ciddi olduğumu fark etti. "Ne oldu? İyi misin sen?"
"VIC'ten (çok önemli müşteri) bir arama daha aldım. ETA'n (tahmini varış süresi) nedir?" gözlerimi kapattım ve sakin kalmaya çalıştım. Bu işimin bir parçasıydı.
"Destek bekliyorum," dedi. "Burası hiçliğin ortasında. Tek yol, arabanın geçemeyeceği kadar dar bir orman yolu. Yürüyerek gitmemiz gerekecek. Sadece birkaç dakika daha sürer."
Ekrana göz attım. İki kırmızı nokta, Jenkins'e doğru ilerliyordu. Bunlar destek ekibi olmalıydı.
"Olay yerine varınca beni ara. Kız dolapta saklanıyor, sanırım onunla birlikte başka biri daha var," diye açıkladım.
"Bilgilendirme için teşekkürler. Vardığımda seni arayacağım." telefonu kapattı.
Stresimi azaltmak için biraz zamana ihtiyacım vardı. Uzun koridorda banyoya doğru yürüdüm
Işığı açtığımda, kalp atışlarım sesi duyulabilecek kadar hızlıydı. Floresanın tanıdık vızıltısı, yüzüme soğuk suyu çarptığımda beni sakinleştirdi. Aynada ten rengimin soluklaştığını görebiliyordum, gözbebeklerim de endişeyle irileşmişti. "Her şey yoluna girecek, her şey yoluna girecek..." dedim aynadaki yansımama.
Banyodan çıktığımda, yine kulaklıklarımdan gelen bip sesini duyabiliyordum. Jenkins'in bana bir güncelleme vermek istediğini düşünerek bölmeme gittim. Ama ekrandaki ismi gördüğümde midemde bir karıncalanma hissettim.
"Olivia, senin aradığını görebiliyorum. İyi misin?" harita ile ekrana baktım. "Görevliler yolda. Bir dakikadan daha az bir sürede orada olurlar."
Cevap gelmedi.
"Orada mısın? Beni duyabiliyor musun, Olivia?"
Diğer hattan bir sızlanma duyuldu. "Çok geç," dedi. "O odada. Beni duydu."
"Kim seninle birlikte odada?" sordum. "Lütfen bana söyle, ben de görevlilere bildireyim." derin bir nefes alarak sakin kalmaya çalıştım.
"Silahı var."
Kapının açılma sesinin gelmesiyle birlikte, hattan bir çığlık yükseldi. İki tane patlama sesi duydum. Sonra sessizlik.
"Lanet olsun!" bağırdım, göz yaşlarım yüzümden aşağı akmaya başladı. Neler olduğunu tahmin edebiliyordum.
Birazdan, ekran tekrar aydınlandı. Bu kez isim olarak 'Carlos Jenkins' yazıyordu. Yanıtlamadan önce derin bir nefes aldım.
"Beni tekrar aradı!" telefona doğru bağırdım. "DOA (olay yerine varıldığında kişinin ölmüş olması) olmuş olabilir, Jenkins. Çok geç kaldın!"
"Seni kim, nasıl arıyordu, Kara?" kafası karışmış bir sesle sordu.
"Şu an benimle oyun oynama. Olay yerine vardın mı varmadın mı?" önümdeki ekrana bakarak sordum.
"Kulübeye ulaştık, ana yolun yaklaşık 1 mil uzağında. Sana bunu söylemek istemezdim, ama herkes ölmüş."
"Lanet olsun." elimle yüzümü kapattım. Cildim öfkeyle ısınıyordu.
"Ama nasıl birinin seni bu gece aramış olabileceğini anlamıyorum," dedi Jenkins. Masamda şaşkınlıkla doğruldum.
"Ne demek istiyorsun?"
"3 tane iskelet kalıntısı bulduk. Biri baba olduğunu tahmin ettiğimiz yetişkin bir erkek ve iki tane kız. Bu kalıntılar en az bir yıllık."
Göğsüm sıkıştı ve oda dönmeye başladı. Bayılacak gibiydim.
"Tuhaf olan şu ki," diyerek Jenkins devam etti, "İki kızın iskeletlerini dolabın içinde bulduk. Ama birinin elinde telsiz bir telefon vardı. Sanırım yardım getirmeye çalışıyordu."
20 Ekim 2021 Çarşamba
Açılmaz Ahşap Kutu
Sıradan bir kutu gibiydi.
Ahşap eski ve yıpranmış, bağlantılar sabitlenmiş ve kapak gümüş sembolle kaplanmıştı.
Devlet babamı cinayetten idam ettikten sonra bu kutuyu bana vasiyet etmişti. Hiçbir açıklama yada talimat bırakmadı. sadece gizemli bir kutu.
İlk başta nehre atmayı düşündüm.
Merakıma yenik düştüm. Kutuyu açmaya çalıştım ama tırnaklarım kırıldı. Tornavidalar, çekiçler kırıldı. Matkap motorları yandı. Açılmamaya yeminliydi.
Sonunda pes ettim. Evet açamayacaktım sanırım. Tam vazgeçmişken kutu gece kendiliğinden açıldı.
Uyurken kendi kendine açılan kutudan soğuk, net ve yüksek ışık süzmeleri yüzünden uyandım. Uyandığımda sanki herşey aynıyken ben yabancı bir yerdeymişim gibi hissediyordum.
Kutudaki ışık dolabımdan süzülüyordu. İstemediğim halde kontrolüm dışında ayağa kalktım ve dolabıma doğru yürümeye başladım.
Dolabın kapağını sonuna kadar açtım. Dışarı yayılan ışık delici ve yoğundu. Gözlerim ışıkla doldu ve patlayacakmış gibi hissettim. Kendimi tamamen kutuya kaptırmadan önce kutu kendiliğinden kapandı ve kendimi yerde buldum. Kutu kucağıma düşmüştü. Ve bir kez daha odamdaydım. Ama hala bir şeyler yanlıştı. Bir gariplik vardı. Kutu üzerinde bir sıcaklık vardı. Yüzümde yanıyordu. Kutu yanağıma çarpmıştı sanırım. Koşarak lavaboya gittim. aynaya baktığımda nefesim kesildi.
Kutunun üzerindeki sembol yanağıma saplanmıştı. Dokunmak için yaklaştığımda rengi solmuştu. Kutunun bana bıraktığı sadece marka değildi. içimde istemediğim bir şey hissediyordum. İstenmeyen bir varlık.
Avukatım aradığında bana vasiyette değişiklik olduğunu, kutunun açılmaması gerektiğini söyledi. Şimdi neden açılmaması gerektiğini anlıyorum.
1rm1k
Selammmm bayadır yoktum tekrar geldim. Nasıl olmuş?
16 Ekim 2021 Cumartesi
Bir Sinema Çalışanıyım. Bazı Garip Kurallarımız Var. Part - 1
Üç yıldır bir sinemada çalışıyorum ve artık eminim ki sinemamızın kuralları olağanın birazcık dışında.
Tamam, bu bir yalandı. Kurallar tam anlamıyla çılgınca. Ama buna kendiniz karar verebilirsiniz.
Başlamadan önce biraz ön bilgi - Adım Shaun, 21 yaşındayım ve üç yıldır bu işi yapıyorum. Burada işe başlamamın ve ne kadar boktan bir yer olduğunu anlamama rağmen ayrılmamamın iki nedeni var.
İlki şu ki, çoğu işveren hırsızlık ve uyuşturucu madde bulundurmaktan suç kaydı olan lise terk birini işe almaz. Yaşamımın başlarında bazı kötü kararlarda bulundum ve şu anda düzgün biri olsam da hayatım sonsuza kadar o kötü kararlar tarafından lekelenmiş durumda.
İkinci sebep ise aldığım maaş. İşim; bilet kontrolü, her seanstan sonra salonları temizleme ve filmlerin sorunsuzca oynadığından emin olmaktan ibaret. Genellikle bu iş için eğer şanslıysanız asgari ücret alırsınız. Fakat ben, başka mekanlarda müdürlerin aldığı maaşla aynı ödemeyi alıyorum.
Aslına bakarsanız her gün uğraşmam gereken şeyleri hesaba katarsanız, göze daha az çekici geliyor.
Ama bu hiçbirinizin umrunda değil, öyle değil mi? Hikaye için buradasınız ve emin olabilirsiniz ki sizi hayal kırıklığına uğratmayacağım.
İşte: sinemamızın kuralları.
Kural #1: Asla ama asla, film başladıktan sonra salon 3'ün kapısını açmayın.
Kulağa basit geliyor, değil mi? Bu kural ve bu kuralı neredeyse çiğnediğim an, bu sinemanın tam anlamıyla normal olmadığına dair ilk işaretlerdi.
Salon 3 hakkında bilginiz olsa bile, içeri girme arzusu duyarsınız. Salon zekidir ve sizi kandırıp kapıyı açmanızı sağlamak için elinden geleni yapacaktır. İçeriden sesler duyabilirsiniz, içerideki biri kapıyı açmanızı isteyebilir. Ama asla bunu yapmamalısınız.
Salon 3'e neredeyse girdiğim zaman, işe alınmamın üzerinden sadece bir hafta geçmişti. Kuralları okumuştum. Elbette, kafamı karıştırmışlardı... Ama fazla sorgulamadım. Bu işe çok ihtiyacım vardı ve maaşımı almak için bazı gizemli kurallara uymam gerekecekse, buna razıydım.
Onu duyduğumda salonlara açılan kapıların bulunduğu ana lobiyi temizliyordum. Bir şeyin sert bir zemine çarparak çıkardığı gümbürtüyü. Salon 3'ten geliyordu.
Kapıya koştum. İçeride bir şeylerin yanlış olduğu açıktı. Kapının altından ince bir duman tabakası geliyordu. Ses şimdi daha yüksekti. Birisi kapıyı yumrukluyor gibi.
Kapı kolu dönüyor, olduğu yerde tıkırdıyordu. İçerideki kişi umutsuzca dışarı çıkmaya çalışıyor gibiydi.
"Merhaba?" dedim kulağımı kapının yüzeyine dayayarak.
"Bizi buradan çıkar! Yardım et!" dedi kapının ardındaki ses. Bir kadının sesiydi, her kelimesindeki korkuyu duyabiliyordum. Bu sesin ardında, soluk bir ses duyuyordum, bir tüneldeki hızlı rüzgarın sesi gibi. Ne olduğunu anlamam bir saniyemi aldı. Alevler.
"Yangın var! Kapı bozuk! Bizi buradan çıkarmalısın!" diye bağırdı kadın çaresizce.
Kapının altından gelen duman koyu renkli ve keskin kokuluydu. Soluduğumda öksürmeme sebep oldu. Kapıyı yumruklama sesleri devam etti.
"Bizi buradan çıkar! LÜTFEN! ÇIKAR BİZİ BURADAN!"
Kapı koluna uzandım. Aklımda kural falan kalmamıştı. Yardımıma ihtiyacı olan insanlar vardı.
Arkamdan uzanan bir el kolumu tuttu. Şaşkınlıktan sıçradım ve arkamı döndüm.
Müdürüm David'di. Onunla sadece iş görüşmesinde karşılaşmıştım. Sakin ama mesafeli biri gibiydi.
Şimdiyse, öfkeden patlayacak gibiydi. Siniri yüzünün her çizgisinden okunuyordu.
"1 numaralı kural. Asla unutma."
"İçeride yangın var, David! Kapı bozulmuş. Onları dışarı çıkarmalı-"
"Demek bir yangın. Ah, bugün kurnaz." David kendi kendine güldü. "Bir de yeni elemanı deniyor." Sonra tekrar ciddileşti.
"Kurallarımızın olmasının bir sebebi var. Salon 3'ü yalnız bırak. Orada her şey yolunda."
Duyduklarıma inanmakta güçlük çekiyordum. İçerideki kadının ağlayışları devam etti. Duman ciğerlerini istila ettiğinde kelimelerini yutmaya başladı.
"Lütfen bana yardım et, Shaun! Nefes alamıyorum! Bizi buradan çıkar!"
David yine güldü.
"Onu duyuyorsun David! Ölecekler!" diye bağırdım, bu kadar kalpsiz olduğuna inanamıyordum. Eh, bu saçma sapan çılgınca kurallar yüzünden insanların ölmesine izin vermeyecektim. Kapı koluna uzandım.
David gözümün içine baktı.
"İsmini nereden biliyor?"
Olduğum yerde kaldım.
Ona ismimi söylemiş miydim?
Hayır.
Kapıya tekrar baktım.
Duman yok. Kapıya vuruş sesleri yok. Kapıyı birkaç kez tıklattım. Kimse cevap vermedi.
"Gördüğün gibi Shaun," dedi David sakince. "Ne olursa olsun, Salon 3 kapalı kalacak. 20 dakika sonra film bitecek ve herkes güvenli bir şekilde dışarı çıkacak. Söz veriyorum."
"Ama... Ama o kadını duydum! Dumanı gördüm!" diye kekeledim. Kafam çok karışmıştı.
"Senin görmeni istediği şeyi gördün. Bana güven, Shaun. Salon 3, o kapıyı açmanı sağlamak için elinden geleni yapacak. 13 yıldır başarılı olamadı ve ben burada müdür olduğum sürece asla olamayacak da!"
Beni yavaşça kapıdan uzaklaştırdı.
Salon 3'teki film bitince içeriden insanlar çıktı. Kimse zarar görmemişti. İçeri girip kontrol ettim, yangından eser yoktu.
Kural #2: Eğer film karakteri gibi giyinmiş bir adamın çocukları lobiden uzaklaştırdığını görürseniz, derhal müdüre haber verin.
Sinemaların bir filmin reklamını yapmak için kostümlü insanlar kiraladığını bilirsiniz. Örneğin yeni bir Star Wars filmi çıktığında binanın içerisinde insanları heyecanlandırmak için Stormtrooper gibi giyinmiş adamlar gezer.
Burada çalışmaya başlamadan önce bile o olaydan nefret ederdim. Okuldan ayrılınca yaptığım işlerden biri, kasaba dışındaki eski bir lunaparktaydı. Haftada 6 gün, 8 saat boyunca parkın maskotunun kokuşmuş, yıkanmamış kostümünü giymek zorundaydım. Artık o şeyleri görmek bile midemi bulandırıyor.
Kural 2 biraz gizemli. Sadece bir kez uymam gerekti ve ne olduğundan emin bile değilim. Ama yine de ilginç ve ürkütücü bir hikaye, yani hoşunuza gidebilir.
Olayın yaşandığı gün, Avengers: Infinity War filminin ilk gösterimi vardı. Müdür, filmin ana karakterleri gibi giyinmeleri ve fanlarla fotoğraf çekinmeleri için için birkaç cosplayer kiralamıştı.
Genel olarak bununla bir sorunum yoktu, geçmiş tecrübelerime rağmen. Beni endişelendiren şey, mesai başlamadan David'in bizi toplayıp kiraladığı tüm "süper kahramanları" aklımızda tutmamızı istemesiydi. Bu konuda gerçekten ısrarcıydı, hepsini kalpten hatırlamamız gerektiğini söylüyordu.
Salon 3'teki olay olmasaydı, herifin delirdiğini düşünürdüm. Ama artık biliyordum ki bu yerde her şey göründüğü gibi değildi.
Liste uzun değildi, o yüzden hâlâ hatırlıyorum: Kaptan Amerika, Black Panther, Doctor Strange, Thor. Geriye bakıp düşününce, Yıldırımların Tanrısı olarak giyinen zavallı adam, favori karakterinin Endgame'de ne kadar şişmanladığını görünce yıkılmış olmalı.
Bir şeylerin doğru olmadığını, projeksiyon odalarından birinden çıkıp, biricik Iron Man olarak giyinmiş bir adam görünce anladım. Lobiden yavaşça çöp odasına doğru yürüyordu.
Yaklaşınca, o adamda bir şeylerin gerçekten tuhaf olduğunu fark ettim.
Kostümü bir zamanlar kaliteliymiş fakat artık bakımsız gibi görünüyordu. Çizik içinde ve kirliydi. Bazı parçaların tamamen kopup düşmesi olasıydı. Adam iğrenç kokuyordu. Sıcak yaz gününde yoldaki bir hayvan leşi gibi.
Ama işin en kötü yanı şuydu ki, kostümün eklem yerlerinden bir sıvı akıyordu. Mide bulandırıcı, koyu kahverengi, yapışkan, neredeyse kurumuş pekmez gibiydi.
Arkasında bir grup çocuk olduğunu görünce kalbim durdu. Aralarından hiçbiri 13 yaşından büyük olamazdı. Dalgın dalgın önlerine bakıyorlar, kokuşmuş figür onları kalabalıktan uzaklaştırırken onu takip ediyorlardı.
Salon 3'te yaşadığım olay bana kurallar hakkında bilmem gerekeni öğretmişti. Doğruca David'in odasına koştum:
"Kural 2! Iron Man kostümü, çöp odalarına doğru gidiyor! Peşinde 3 çocuk var!"
David hızlıca kalkıp koltuğunu devirince odada bir gürültü koptu.
"Lanet olsun, lanet olsun, lanet olsun. Bilmeliydim, kimseyi kiralamamalıydım. KİMSEYİ KİRALAMAMALIYDIM! LANET OLSUN, bilmeliydim!"
Hızlıca kilidini açtığı bir çekmeceyi karıştırıyordu. İçinden aldığı şeyleri, pantolonunun cebine koymadan göz ucuyla görebildim. Şeffaf bir sıvıyla dolu bir şişe ve bronzdan yapılmış gibi duran uzun bir bıçak.
Ofisten çıkmadan önce, durup beni tuttu ve elime buruşmuş bir kağıt sıkıştırdı.
"Çöp odasına kimsenin girmediğinden emin ol. Kimsenin içeri girmesine izin verme, anlaşıldı mı? Eğer yarım saat içinde içeriden çıkmazsam yangın alarmını aktif et ve binayı boşalt. Sonra da bu kağıttaki numarayı ara."
Sorular için zaman yoktu, David koşarak odadan çıktı ve ben de onu takip ettim.
Köşeyi döndüğümüzde, "Iron Man"in çocukları neredeyse çöp odasına kadar götürdüğünü gördüm. Kapıdan yaklaşık üç metre uzaktaydı, çocuklar hâlâ kör bir şekilde onu takip ediyordu.
David arkalarından koştu ve kapıyı sertçe açtı. Sonra, tek bir temiz hamleyle kostümlü şeyi yakaladı, içeri soktu ve kapıyı kapadı.
Çocuklar titriyordu, ipleri yukarı aşağı oynatılan kuklalar gibilerdi. Sonra kafaları karışmış şekilde etraflarına baktılar. Muhtemelen oraya nasıl geldiklerini bilmiyorlardı bile. Öyle bir durumda her çocuğun yapacağını yaptılar - ağlamaya başladılar.
David'in çöp odasından çıkması 23 dakika aldı. Bir zamanlar temiz olan tişörtünde koyu kırmızı lekeler vardı ve iğrenç bir koku yayıyordu. Yorgun görünüyordu.
"Orayı temizle, Shaun. Eğer bir çöp poşetinin etrafında tuhaf bir şey görürsen ona dokunma, sadece gel ve bana söyle." dedi ve ofisine yürüdü.
Çöp odası berbat haldeydi. Kokan koyu sıvı yerleri, duvarları, hatta bazı yerlerde tavanı bile lekelemişti. Köşede, birkaç siyah plastik poşet vardı. Altlarından o sıvı sızıyordu.
Kural #3: Eğer sol yanağında dövme olan bir adam kayıp eşyalar bölümünden bir eşya isterse, ona istediğini verme.
Benim bu kuralla ilgili kendi yaşadığım bir hikayem yok ancak hakkında anlatabileceğim şeyler var.
Kural 2 olayından sonra David bana daha nazik davranmaya başladı. Sanırım artık bana daha çok güveniyordu; sonuçta dersimi almış ve kuralların gereksiz yere değil, hepimizi korumak için konduğunu anlamıştım.
Kural 3 hakkında meraklanıyordum. Bir gün cesaretimi topladım ve mesaiden önce David'in ofisine gidip ona sordum.
"David? Şey... Rahatsız ettiğim için üzgünüm, ama, şey, merak ettim de... bana Kural 3 hakkında biraz bilgi verebilir misin?"
David alaycı bir şekilde gülümsedi.
"Meraklısın, ha? Merak etme. Yerinde olsam ben de merak ederdim."
Çekmecelerini karıştırmaya başladı. Sonunda bana köşelerinden zımbalanmış birkaç sararmış ksğıt verdi.
"Al, molanda okursun. Umarım bu merakını gidermeye yeterli olur."
Mola zamanım geldiğinde, tam olarak onu yaptım. Soyunma odasında oturdum ve okumaya başladım. Kağıtlar aslında gazete makaleleriydi ve toplanıp zımbalanmışlardı. İlki 15 yıl öncesine aitti.
KORKUNÇ ÜÇLÜ CİNAYET: AİLE KENDİ EVLERİNDE ÖLDÜRÜLDÜ: TEK KURTULAN KİŞİ KORKUNÇ HİKAYEYİ ANLATIYOR
[benim tarafımdan sansürlendi] mahallesi, yerel sakinlerden Presscot'ların evinde polislerin korkutucu bir cinayet mahalli bulmasıyla şoka uğradı. Dört kişilik aileden hayatta kalan tek kişi, oturma odasında, ailesinin cesetlerinin yanında bağlanmış ve ağızı bantlanmış halde bulunan fakat başka bir zarar görmeyen 13 yaşındaki [benim tarafımdan sansürlendi] Presscot.
Suç mahallinde, hayatta kalan kızın iddiasına göre annesinin sinemada unutmuş olduğu şemsiye bulundu. Sinema müdürü David [benim tarafımdan sansürlendi]'e göre şemsiye, cinayetten bir gün önce şemsiyenin ona ait olduğunu söyleyen dövmeli bir adam tarafından alınmış. Polis bu adamın cinayetle bağlantılı olduğu ihtimalini araştırıyor ancak henüz bu araştırmalar sonuç vermedi.
Sonraki iki makale sırasıyla 12 ve 5 yıl öncesine aitti ve başka gazeteler tarafından yayımlanmıştı, ancak hemen hemen aynı hikayeyi anlatıyorlardı. Toplu cinayet. Bir tanesinde kaybolan eşyalar bölümümüzden alınan bir eşyanın suç mahallinde bulunduğu yazıyordu, diğer olay için ise böyle bir bilgi verilmemişti. Ancak David altına kalemle şöyle yazmıştı:
Aynı adam. Bu dövmenin anlamı ne? Bu adamla ilgili bir kural koymalıyım.
Ama beni asıl ürküten, son makale oldu. Modern değildi. Hatta, sadece antik gibi görünen bir kağıdın fotoğrafından ibaretti. Üstte yazana göre 1899 Londra'sından bir makaleydi bu. Yazılar zar zor okunuyordu ama haber başlığı, gereken tüm bilgiyi veriyordu.
SAHNEDEN KORKUN: LONDRA TİYATROSU, GİZEMLİ KATİLİN KAYBOLAN EŞYALARI ALDIKTAN SONRA SERİ CİNAYET İŞLEMESİYLE KAPANDI
Ç.N: Herkese uzun bir aradan sonra merhabalar. Altı ayın sonunda tekrar bir çeviri paylaşabildim. 4 partlık serinin ilk partı hayırlı olsun. Gerek blog hakkında bilgi edinmek, gerek sohbet etmek için discord sunucumuza gelebilirsiniz. Herkesi bekleriz. https://discord.gg/atnGVwXZjv
3 Eylül 2021 Cuma
Bullied
Babamla yaşıyordum, annem doğum esnasında ölmüştü. Varlığımın başlangıcı, onun varlığının sonu olmuştu ve ben bu konuda daima suçlu hissediyordum. Babamla ise çok yakın bir ilişkimiz vardı.
Kendimi bildim bileli kasabamdaki çocuklarla hiç sosyalleşememiştim, böyle bir isteğim de olmamıştı. Beni dışlıyorlardı. Daha sonra bunun ailevi durumumdan kaynaklandığını öğrendim, o dönemlerde bir çocuğun tek başına bir ebeveyn tarafından büyütülmesi garip sayılıyordu, özellikle de tek başına bir baba tarafından büyütülmesi. Belki de bu yüzden kasabanın içinde değil de ormanda yaşıyorduk, bu küçük insan topluluğundan uzakta.
Bir gün benim yaşlarımdaki bir çocuğun bana yaklaşıp konuştuğunu hatırlıyorum, "Annem senden uzak durmamı söylüyor. Senin ailenin iyi olmadığını söylüyor."
Altı yaşında bir çocuktum, neden böyle söylediğini ve bunun ne anlama geldiğini bilmiyordum. Omuz silkmiş ve tek başıma oyun alanındaki taşları sektirmeye devam etmiştim.
Ben yedi yaşlarındayken, sınıf arkadaşım Sarah Potts kayboldu. Sarah hakkında hatırlayabildiğim tek şey, parlak, saten kurdelelerle süslediği beyaza dönük, açık sarı saçlarının başının iki yanında, iki örgü halinde sallanması ve parlak mavi gözleriydi.
Sınıftaki sırasından sık sık bana bakar, arkadaşlarına bir şeyler fısıldayarak kıkırdardı, sonra hoşnutsuz gözlerini kalem ve kağıdına çevirirdi. Ben zaten kötü bakışlara alışkındım.
Kaybolmuş olması sakin kasabamız için son derece ekstrem bir olaydı. Komşular her gün birbirleriyle konuşurlardı, çocuklar her an gözetleniyorlardı ve ebeveynlerin çocuklarının dışarıda oynaması konusunda endişelenmeleri için hiçbir sebep yoktu. Taa ki, Sarah'nın kaybolmasından birkaç gün sonra, arama ekiplerinin kızı her yerde aramayı bıraktığı ve kasaba halkının, kızı bulmak için tüm umutlarının boşa olduğu korkunç gerçeği kabullendiği zamana kadar.
Kasabalılar arasındaki iletişim kesildi. Artık çocukların dışarıda oynamaları yasaktı ve hiçbir çocuk yanında ebeveyni olmadan görülmüyordu.
Dureyham hayalet kasaba olmuştu. Eve dönerken karanlık sokaklardan tek başıma geçtim, artık diğer çocukların sürekli katlandığım zorbalıklarına maruz kalmadan, tüm kasabada özgürce oynayabilirdim. Her küçük çocuk gibi, bunun için sevinmiştim.
Ahşap kapıyı gıcırdatarak açtım ve babamın akşam yemeğini hazırladığı mutfağa gittim. Açlıkla beklemeye başladım, okuldaki çocuklar her zamanki gibi öğle yemeğimi çaldıkları için tüm gün henüz hiçbir şey yiyememiştim.
"Otur, canım." babam gülümsedi. Dudaklarımı yalayarak eski, tahta sandalyelerden birine zıpladım.
"Sarah'yı bulamadılar," dedim ağız dolusu eti çiğnerken.
"Zavallı çocuk." diye mırıldandı babam, alnı düşünceli bir şekilde kırıştı. Sonra kendi yemeğinden bir ısırık aldı ve sordu.
"Bugün o kötü çocuklar sana bir şey yaptılar mı canım?"
Başımı salladım. "Bugün iyiydi. Sanırım kaybolma olayından sonra tüm kasaba sessizliğe büründü."
Bardağındaki suyu üç küçük yudumda bitirdi, odadan çıkmadan önce bardağını ve bulaşıklarını topladı.
Dişime takılmış bir kıkırdağı başarısızca emiyordum, sonunda onu küçük parmaklarımla çıkarttım. Elimdeki şeye baktım, kırmızı bir kurdele parçası ve bir tutam uzun, sarı saç.
Gülümsedim ve yemeye devam ettim.
17 Ağustos 2021 Salı
EYELESS JACK: You Can't Trust Everyone
7 Ağustos 2021 Cumartesi
Neden İnsanlar Yüzüme Dik Dik Bakıyor?
Halka açık alanda da oldu bu. Sokakta, trende, ne zaman bir yere gitsem insanlar yüzüme dik dik bakıyor ve neden bilmiyorum. Yanından geçtiğim en azında bana bir yan bakış atıyordu. Çok rahatsız ediciydi. Biri bana her baktığında, kör edici bir öfke vücudumdaki her elektriksel dalgaya süzülüyordu.
Eve gidip aynada yüzümü taramaya karar verdim. Gözlerimi yüzüme kitledim ve internetteki milyarlarca insanla karşılaştırdım. Benim yüzümde en az oradaki insanlar kadar insana benziyordu. O yüzden yüzümü değiştirip, yeni bir işe bakmaya karar verdim. Belki bu sefer farklı olur ve insanlar yüzüme bakmazdı.
Sonraki gün işimi bıraktım ve yeni bir iş görüşmesine gittim. Yolda kimse bana bakıyor gibi görünmüyordu. Tek bir bakış bile yoktu. Şimdi sadece diğer seferler gibi bir hafta sürse ne güzel olurdu. Kendimi akvaryumda gibi hissetmediğim bir hafta.
İş görüşmesi iyi geçti ama eve dönerken trende ki bir herif bana doğru bakıyordu. Hayır. Yüzüme bakıyordu. Sadece bir kişi diye düşündüm. Trende her zaman böyle garip tipler oluyordu. Değil mi?
Dikkatimi dağıtmak için gazeteyi aldım ve başlıklara bir göz gezdirdim. “Android birimler, sensör modüllerinde sanal paranoya yaratan bir hata yüzünden geri çağrıldı.” yazıyordu. Fotoğrafın altında beni yapan şirketin logosunu gördüm ve beni bir korku aldı. Umarım beni bulamazlar. Diğer başlıklara bakmaya devam ettim. ”Cinayet çılgınlığının dördüncü kurbanı bulundu.” gözlerim hafifçe açıldı ve okumaya devam ettim:
“Berbat saldırıların son kurbanı, genç bir erkeğin cesedi parkta bulundu. Diğer cesetler gibi, neredeyse cerrahi olarak yüzü kesilip, çıkarılmış ve ölüme terk edilmiş.”
Gazeteden kafamı hafifçe yukarı kaldırdım.
Bu herif bana niye dik dik bakıyor?