10 Mart 2020 Salı

Mommy Sleeps in the Basement

“Daha yüksek sesle konuş lütfen.”

Elimi kulağımın yanına doğru götürerek odanın arkasına doğru, sesini yükseltmesini işaret ettim.
Derin bir nefes aldı. Endişesini pancar gibi kızarmış yanağından, her gün yaptığı atkuyruğundan düşen birkaç tel sarı saçtan anlayabiliyordum. Onda çok tanıdık bir şey vardı; ancak bir türlü ne olduğunu çıkaramamıştım. Gözünü kâğıda dikmişti; göz kontağı kurmaktan çok korkuyordu, hızlı ve anlaşılmaz bir şekilde konuşmaya başladı.
“ Merhaba, ben Paisley Jackson ve bu da “Ailem” adlı şiirim.”
Paisley, utangaç küçük bir kızdı. Aslında, 10 yıllık eğitim hayatım boyunca gördüğüm en sessiz
öğrencilerden biriydi. Sanırım 11 kardeşten en küçüğü iseniz bunu yapmanız kaçınılmaz. Şaşırtıcı bir şekilde, bir kutu taştan bile daha avanak olan kardeşlerinin aksine, zeki biriydi. Tanrım, Paisley’i saymazsak Jackson kardeşler böyle bir baş belasıydı. Keşke geleceğini daha iyi inşa edebilmesi için ona daha çok seçenek sunabilseydim.
Beni yanlış anlamayın. Paisley’e gerçekten yardım etmeye çalıştım. Ona kıyafet, yemek ve hatta para verdim; ancak çölün ortasındaki bir barakada pis bir hayat sürmek onun için büyük bir
handikaptı. Ne yaparsam yapayım hiçbir değişiklik meydana getiremedim; herkes yoksulluk döngüsünü kırmanın neredeyse imkânsız olduğunu bilir.
Elime kalemimi alıp bacak bacak üstüne attım; asla tanışmayacağım bir aile ile ilgili mülayim bir
hikâye hazırlıyordum. Sosyal imkânları kısıtlı çocuklarla çalıştıysanız velilerin ne kadar seyrek geldiğini bilirsiniz.

“İki annem var. Birisinin adı Betty ve çok iyi spagetti yapar. Ben ona anne derim ve babam Tom’la evlidir. Birisi ise Claire ki onun çok güzel sarı saçları vardır. Ben ona anneciğim derim; babam ise projem ya da hobim der.”
Utah’ın ortasında yüzlerce çok eşli aile gördüm; yani bu beni pek şaşırtmadı. Her ne kadar çok
eşlilik yasal olmasa da ben burnumu başkalarının işine sokmamaya çalışıyorum.
“Annem çok uzun olduğu için hepimizle ilgilenebilir. Anneciğim ise ünlü olduğu için oldukça güzel bir gümüş bilezik takar.”
Çocukların sıradan hayatlarına heyecan katmak için ünlü ebeveynleri ile ilgili hikâye uydurmaları
benim için yeni bir şey değil; ancak bunu Paisley’nin yapmasını beklemezdim.
“Ben ve Tommy anneciğimdeniz. Tommy benim ağabeylerimden biri. Annem epey yaşlı. Kalanların hepsi ondan.”
Onun adına çok utandım. Demek ki Paisley’nin annelerinden biri 9 çocuk doğurmuştu. Bu kadar
çok hamilelik süreci geçirdiğimi hayal bile edemiyordum.

“Babam Tommy ve benim Tanrı’dan bir armağan olduğumuzu söyler. O bize asla sopayla vurmaz.
Onun gururu ve neşe kaynağı Tommy’dir; ancak babam hep gerçekten sevdiği tek kişinin anneciğim olduğunu söyler.”
Bir sopanın dikkatimi çekmesiyle birlikte, bakışlarımı kitabımdan yukarıya doğru kaldırdım.
Öğrencilerim suistimal eylemlerini ilk kez yanlışlıkla bildirmiyorlardı. Gerçek şu ki, Çocuk Esirgeme Kurumu yardım etmek istediği çocukları seçer ve alır.
“Annemin bir bebeği daha var. Babam bu çocuğa Daisy adını koymak istediği için annem biraz
kızgın. Anneciğim daha fazla çocuk yapamaz. Onun son çocuğu ani bebek ölümü sendromu yüzünden öldü.”
Koltuğumda doğrulurken, kızımın eski elbiselerini Jacksonların kulübesine göndermemi hatırlatan
bir not karaladım. Bir anne olarak, bebeklerin masraflı olabileceğini biliyorum.

“Babam bunu bilerek yaptığını; çünkü onun kaçıp sirke katılmak istediğini söylüyor. Annem onun
hatası olmadığını söylüyor. Bu sırrı benim ve onun mahzenlerinde saklamaya söz verdim.”
Keder içerisinde başımı salladım. Kendi kontrolünde olmayan bir şey için nasıl yas içindeki bir anneyi suçlayabilir?
“Anneciğim babamın seçtiği tek kişiydi. Onun tüm okul gösterilerini izledi. Bir gece bir araya
geldiler. Babam onun bir sürü mücadele içerisinde olduğunu söyler. Annem bu sadece bir bahane, baban onu gerçekten sevmiyor diyor.”

Öğrencilerime öğrettiğim “dur” anlamına gelen bir hareketle elimi yukarıya kaldırdım; ancak
Paisley bakmıyordu. Hoşnutsuz suratımı fark etmeden okumaya devam etti. Kardeşlerinden biri bunu şaka olarak kabul etti.
“Anneciğim gitmesi gerektiğini söylüyor. Bana hayatın ne olduğunu göstermek istiyor. Babam buna çok kızar, o onun en büyük evcil hayvanı. Anneciğim bu duruma çok üzülüyor; o sadece ayrılmak istiyor.”
“Anneciğim bana en sevdiği şarkıyı söyler. Annem, babamın tam bir deli olduğunu söyler.”
Başımı sallayarak iç çektim. Çok büyük bir potansiyele ve böyle temiz bir kalbe sahip olan bir başka çocuk daha kendisini hiç ilgilendirmeyen bir aşk üçgeninin tam ortasında kalmıştı.

“Geçen doğum günümde, anneciğimle birlikte en sevdiği futbol takımını görmek istedim. Annem
buzlu kremalı bir pasta yaptı. Knicks’i görmem gerekirdi; ancak babam düzeltemeyeceği bir hata
yaptığını söyledi.”
“Artık hiçbir şey aynı değil. Neden böyle olduğundan tam emin değilim. Artık babam geceleri yalnız başına ağlıyor. Tanrıya “Ben ne yaptım?” diye soruyor. Anneme artık bakmıyor bile. Annem bebeğin durumu düzelteceğini düşünüyor.”

Paisley bir gülümseme eşliğinde başını kaldırdı; benim onayımı bekliyordu. Her ne kadar şiirin
uygunsuzluğu ile dehşete düşmüş olsam da; onu incitmek istemedim. O bununla çok gurur
duyuyordu ve onu hiçbir suçu olmayan bir şeyden dolayı kırmak aylardır kırmaya çalıştığım kabuğuna geri dönmesine sebep olacaktı.


Bunu yapmak yerine alkışladım; durumun vahametini algılayamayacak kadar genç olan sınıfın geri kalan kısmı da alkışladı.
“Bayan June, daha iyi bir not için anneciğimin bir fotoğrafını getirdim. Sınıfa gösterebilir miyim?”
Başımı salladım, daha önce anlattıklarından daha kötü bir ayrıntı içeremezdi.
Paisley, eski elbisesinin ön cebine uzanarak eskimiş bir fotoğraf çıkardı. Soyulmuş fotoğrafı, sanki en değerli varlığıymışçasına göstererek, çevirdi.
Kanım dondu. Sonunda Paisley’nin bana neden bu kadar tanıdık geldiğini anladım.
Okul fotoğrafı gibi görünen şeyde, tıpkı Paisley gibi otuz iki diş gülümseyen, Claire Daisy adında
genç bir kız vardı. Okulun her oyununda liderlik kazanma becerisiyle ünlü, 12 yıl önce ortadan
kaybolmuş bir lise öğrencisiydi. En son bir gece, geç saatlerde tiyatro pratiğinden dönerken görülmüş.
Bir daha da haber alınamamış. Hiçbir boğuşma izi, tanık, kanıt olmadan... Davası insanlar ilgisini kaybedene kadar bir süre, her haber istasyonunda gündemdeydi.
Paisley mutlu bir şekilde devam etti. O kadar şok olmuştum ki fotoğrafın arkasındaki yazıyı okurken onu durduramadım.
“Anlamadığım bir şey var, belki cevabı sizdedir. Babamın anneciğime olan aşkı hiçbir şekilde
etkilenmeyecekse neden anneciğime böyle davrandı? Annem başını güzel, yumuşak bir yatağa bırakır; ama anneciğim ise büyük bir çimento levhası altındaki bodrum katında uyur.”

1 Mart 2020 Pazar

Her Silence

Direksiyonu farklı yönlerde çeviriyor, gerektiğinde başka yönlere sapıyor. Gideceği yer için ormandan geçmesi gerekiyor. Kafası karışık, ama bu konuda değil.

Kafasını karıştıran, arka koltukta oturan kız kardeşinin neden bu kadar sessiz olduğu.

Saat tam 6:36'da, Emily'i arkadaşı Julia'nın evinden aldı. Arabadan çıkıp kapıyı çalmasına gerek kalmadığı için müteşekkirdi, kız çoktan bahçede onu bekliyordu. Onunla sohbet konusu açmayı denedi, "Julia ile nasıl vakit geçirdin?" "Eğlendiniz mi?" "Tavşanı iyileşmiş mi?" ama dediği her şey, sessizlikle karşılaştı.

Garipsiyor, endişeleniyor. O iyi mi?

Ama aynadan ona bakıp kızın ona baktığını- ya da daha net bir şekilde, gözlerinde açlığa benzer bir duyguyla boynuna baktığını gördüğünde huzursuz hissediyor.

"İyi misin, Em?" Cevap vermiyor. Ağzından tuhaf bir ses yükselmesiyle tekrar arkaya bakıyor, küçük kızın dudaklarını yaladığını görüyor. "Ne yapıyorsun?" Cevap yok.

Titrek bir nefes veriyor, sonra radyoya uzanıp bu tuhaf durumdan dikkatini uzaklaştırmak için müzik açıyor. Sonunda vardıklarında, arabayı durdurup park ediyor, kilidi açıp kapısını açıyor. Dönüp kıza bakıyor, ama hala arabada oturuyor, hareket etmiyor, gözleriyle onu takip ediyor.

"Hadi ama Emily, orada kalamazsın. Ne yapıyorsun ki?" hiçbir şey.
"Cidden, ne oluyor sana? Tek kelime etmedin." Kız yine ses çıkarmıyor, ama kapıyı açıp dışarı çıkıyor.

Hafif bir kafa karışıklığı ve rahatlama ile elini saçlarına götürüyor, daha sonra arkadan arabaya uzanıp bardaklıktaki telefonunu alıyor. Arabanın kapısını kapatırken telefonun kilit tuşuna basıyor, bir yandan önlerindeki eve yöneliyor, kız kardeşi arkasında onu takip ediyor.

Emily'den 2 cevapsız arama ve 12 okunmamış mesaj.

"Ne?" mırıldanıyor, sesinde şaşkınlık var. Düşünüyor, neden bana mesaj attı? Ne ara mesaj yazıyordu? Saat şimdi 7:13.

Huzursuz hissediyor. Sanki bir şey tam olarak yolunda gitmiyor, ama ne olduğunu bilmiyor. Anahtarı çıkarıp tokmağa yerleştiriyor, kapıyı açıyor ve içeri giriyor.

Arkasına baktığında Emily orada değil. Tek kaşını havaya kaldırıp çevresine bakınıyor.
"Emily? Nereye gittin?" onu göremiyor. "Em?" aniden Emily'nin gölgesi bahçeden geçiyor, onu takip ediyor. "Ne yapıyorsun? Sen-" ama duruyor.

Orada hiçkimse yok.

Evin yanındaki karanlık ormana baktığında göğsünden bir ürperme geçiyor. Ağaçların tam arkasında, ayakta duran birini görüyor. Kısa boylu, uzun saçları var, aynı Emily gibi. Neler oluyor? Aklını mı kaçırdı?

Belki de aklını kaçıran ta kendisi. Kıza yaklaştıkça omurgasından aşağıya ürpertiler yayılıyor. "Emily! Ne yapıyorsun?" Emily arkasını dönüp koşmaya başlıyor, görüş alanından çıkıyor. Bu hiç mantıklı değil, aslında ormandan çok korkar, özellikle de geceleri. Bir şeyler ters gitmediği sürece oraya gitmesinin imkanı yok.

Düşünmeden, ağaçların arasından geçiyor. Neler oluyor bilmiyor ama Emily'nin kendisini tehlikeye atmasına izin veremez. Telefonunun flaş ışığını açıp bir şeye takılmayı önlüyor, yolundaki otların üstünden geçiyor. "Emily!" sesleniyor. "Hemen buraya gel!" Bir dalın çıtırdadığını duyduğunda başını çeviriyor. "Hadi Emily! Eğer bu bir şakaysa hiç komik değil!" sessizlik büyüdükçe gerginlik seviyesi artıyor.

Aman tanrım, bu bir ayı mı? Yoksa bir panter mi? Flaş ışığını her yöne döndürüyor, bir şey görmeye çalışıyor, herhangi bir şey. Nefeslerinin hızlandığını hissedebiliyor. Emily iyi mi?

Çıtırtı. Başka bir dal.

Hayır, hayır, hayır, hayır, Onu burada yalnız bırakmayacak. Onu bulacak, denerken ölse bile.

Elindeki telefonun titremesi ile ekrana bakıyor. Emily'den bir yeni mesaj gelmiş, rahatlamış bir nefes veriyor. En azından hala hayatta. Mesajlarını açıp zorlukla soluyarak okumaya başlıyor.

Çatırtı. Bu kez yapraklardan, ve tam arkasından geliyor. Yavaşça dönüp gözlerini ona çevirdiğinde elleri titriyor. Kısık sesli bir hırıltı.

Bir çığlık...

Sessizlik.

Telefonu titreşiyor ve bedeni yerden yükseliyor.

6:34

Abi, hani beni alacaktın?

6:36

Mike.

Cevap ver bana.

6:37

Napıyorsun??

6:41

Aptal, cevap ver

6:43

Mike?

6:50

MIKE.

7:02

Annem de cevap vermiyor

7:05

LÜTFEN BİRİ ARTIK CEVAP VERSİN

7:11

HADİ AMA

7:14

SONSUZA DEK JULIA'LARDA KALAMAM

7:16

YAŞIYOR MUSUN MIKE

7:20

KONUŞ BENİMLE

7:34

Geliyorum


Ç/N : evet biliyorum, kısa bir cp. ama yakında sizi uzun çevirilerin beklediği haberini vermekten mutluluk duyuyorum. :3

15 Şubat 2020 Cumartesi

The Shadow In The Lake

Sadece göle küçük bir geziydi; yeni bir şey değildi. Ben ve arkadaşlarım Thunderbird gölüne birçok kez gitmiştik; orası üniversiteden, ailemizden ve bizi strese sokan diğer her şeyden kaçtığımız favori kafa dinleme mekânımızdı. O zaman 19 yaşındaydım ve üniversiteye yeni girmiş ve kötü bir yerden yeni çıkmıştım; yani özgür olduğum için mutluydum. Ancak bu gezi farklıydı. Leanna’nın cipinden indiğimiz an, o öğle vakti güneş ufukta olmasına rağmen, etrafımızda kıvrılan bir tutam karanlığı hissettim. Battaniyelerimizi ve banyo malzemelerimizi Livia’nın babasının gölden 6 metre uzaktaki minicik kulübesine taşırken bu duygu içimde sıkışıp kalmıştı.

Gün ilerledikçe, göl kenarındaki havluların üzerine oturmayı bırakıp, yakınımızdaki ormanın üzerinden batan güneş eşliğinde ayak parmaklarımıza gelen küçük dalga turlarını izledik. Arkadaşlarımın dudaklarının hareket ettiğini ve gülerken göğüslerinin sallandığını görmeme rağmen, onların konuştuklarını duyduğumu hatırlayamıyorum. Sadece göle baktığımı ve dalgaların üzerinde iki sarı benek gördüğümü hatırlıyorum. Gözlerini kırptı ve bir çubuk yalnızca burnunu gösterecek kadar yükseldi. Nefesim kesildi ve boğazım sıkıştı; felaket bir soğuk ayak parmaklarımdan başlayıp bütün vücuduma yayıldı.
Daha sonra yüzümde şıklatılan parmaklar ve omzumu hafifçe sallayan Leanna vardı. “İyi misin? Bir saniyeliğine gidip geldin.” Göle geri baktım; ancak küçük dalgalardan başka bir şey yoktu.

Omurgamdaki soğukluğu atmak için sallanırken “Evet iyiyim. Kendimden geçtim; hepsi bu.” diye fısıldadım. Gölde dalgalanan o lanet olası görüntü her ne ise, onu aklımdan silip atmak için elimden gelenin en iyisini yaptım. Erkenci ağustosböceklerinin çağrısıyla eğlenirken, bir süre sırt üstü yüzdük. Gün batımının son zerreleri kapalı gözlerimin ardında kaybolduğunda gözlerimi açtım ve kıyıya baktım. Arkadaşlarım çoktan geri yüzmüştü ve beni çağırıyorlardı; ancak kıyıya doğru kulaç atarken beni aşağıya doğru çeken bir şey hissettim. Ayak bileğimden başlayan ve baldırıma yükselen donuk bir güç beni aşağıya doğru çekmeye başladı. Panikledim; başımı suyun üzerinde tutmaya çalışırken bir yandan da tekmeliyor ve bağırıyordum.

Daha sonra aşağıdaydım; ben daha da derine sürüklenirken soğuk su ciğerlerime doluyor, gözlerim yanıyor, kulaklarım patlıyordu. Kara benekler görüşümün kenarlarını örtmeye başladığında batışımı durdurdum. Yukarıya doğru yüzmeye çalıştım; ancak su, ayağımı göl yatağındaki balçıklara yapıştırarak yükselmeme izin vermedi. Sessizlik... Daha sonra fısıldamalar ve kulaklarıma çarptığını anlayamadığım ufak ışık huzmeleri geldi ve kayboldular. Bir gölge yükselmeye başladığında akciğerlerimin gerildiğini hissedebildim; daha koyu bir karanlık beni kuşatıyor ve ışık şeritlerini kesiyordu.
Sadece karanlığı bulmam için kafamı etrafımda döndürmemi sağlayan, “Merhaba ufaklık” diyen sinir bozucu bir ses yankılandı. “Mücadele etme. Kalmak istemiyor musun?”
Beni bırakmasını söylemek için ağzımı açtım; ancak kumlu göl ağzıma doldu ve kusacak gibi oldum.
Ses devam etti. “İşte barış. Sessizlik. İstediğin bu değil mi?” Sadece başımı salladım ve sanki zihnimi okumuş gibi devam etti. “Ben masumların koleksiyoncusuyum. Dövülmüşlerin ve kırılmışların. Zarar görmüş, kirletilmiş ve sevilmemiş çocukların. Senin içinde birçok kırılmış parçalar hissediyorum çocuğum. Sana istediğin sessizliği verebilirim. Sana barış vermeme izin ver. Bırak göl seni alsın. Yalnız olmayacaksın.” Saniyeler içinde 2’den 200’e ulaşan çocuklar karanlığın içinden çıkmaya başladı. Yüzlerini incelerken bazılarının orman korucusu karakollarının etrafında kayıp çocuklar diye basılmış ilanlardaki çocuklar olduğunu fark ettim. Burası bir cennet değil; mezarlıktı.

“Bırak sana barış verelim. Seni almama izin ver.” Beni çevreleyen çocuklara ve karanlığın içinde yanan iki sarı göze baktım ve ciğerlerim sıkışmaya devam ederken kafama salladım. “Peki madem,”
Bununla birlikte karanlık uçup gitti ve çocuklar gözden kayboldu.
Ciğerlerime hava vermek için suyu delip geçerken yüzeye çıkmak için mücadele ediyor, boğuluyor ve suyu püskürtüyordum. Üstümdeki milyarlarca yıldızı ve saf dolunayı seyrederken bir dakika boyunca suda adımladım. Daha sonra gözlerime ışık geldiğinde adımı seslenen birileri vardı. Bunlar başka bir adamla birlikte motorlu teknedeki arkadaşlarımdı. Teknenin yanındaki “Orman korucuları” yazısını gördüm. Geri gelmişlerdi. Beni gölden çıkardılar; ben sulu öksürükler saçarken sırtımı sıvazladılar.
“Nerelerdeydin? Sonsuza dek gitmiştin.” Onlara baktım. “Ne? Sadece 5 dakikalığına falan gitmiştim.”
Birbirlerine ve korucuya baktılar. “Üç saattir yoksun. Senin öldüğünü düşündük.” Onlara derin derin baktım. Bu mümkün değildi.
Daha sonra göle baktım ve bir çift sarı gözün kaybolana dek yavaşça çamurlu gölde battığını gördüm.


Ç/N : son iki çeviri için yeni yardımcım olan Cornelia’ya çok teşekkürler :3

13 Şubat 2020 Perşembe

The True Legend of Friday the 13th

Etin içinde tutuşan ateş, yavaş, için için yanar. Cilt kurur, çatlar ve kül haline gelir; eller ve ayaklar alev hayati sistemlere nüfuz etmeden çok önce yanar. Gözler kafatasında kaynar ve kıkırdak eriyip balmumu gibi akar. Yalıtılmış beyin tüm bu süre boyunca korunur ve bu dayanılmaz acıyı hala farkındadır. Erimiş ilik tıpkı patlamadan önceki bomba parçasının içindeki kızgın kurşun gibi sıvılaşır.

Vücut, kan akışını büyük kırmızı duman bulutlarına doğru buharlaşan cilde yönlendirerek gerekli organlarını soğutmaya çalışır. Sonunda ısı son derece yoğunlaşır ve organlar birer birer şişmeye ve patlamaya başlar; ölmekte olan kurbanın içine acı çekmekte olan süpernovalar gönderilir.
Seyirciler, cehennemden son yavan sözlerin geldiğinde büyük usta Jacques de Molay’ın çoktandır ölü olduğunu düşündüler.
 “Tanrı kimin yanlış ve günahkâr olduğunu bilir. Yakında bizi ölüme mahkûm edenlerin başına bir
musibet gelecek.”

13. cuma efsanesi 13 Ekim 1307’de başladı. Haçlı seferlerinde göze çarpan bir Katolik askeri düzen olan Tapınak Şövalyeleri, servetlerini ele geçirmek isteyen ve kendilerine karşı gerçek dışı suçlamalar yönelten Kral IV. Phillip tarafından ihanete uğradılar. Tapınakçılar kitlesel olarak tutuklandı ve işkence ile Kiliseye karşı işledikleri küfür suçlarını itiraf etmeye zorlandılar.
Büyük usta Jacques de Molay canlı canlı yakıldı; ancak o yakılmadan önce ölümcül sözlerinin lanetini serbest bırakmıştı. Bir yıl içinde, Tapınakçıları ölüme mahkûm eden Papa Clement ve Fransa Kralı IV. Phillip öldü.
Her nasılsa lanet o ikisinin ölümleriyle sona ermedi. Bir dizi Tapınakçı kendi hayatlarını kurtarmak amacıyla, Kral Phillip’in mahkûmiyet emrine yardımcı olarak, kendi yoldaşları hakkında yalanlar üretme kararı aldılar. Bu korkaklardan biri olan Jean Malay, sahte ve kalleş tanıklığı için Tapınakçıların hazinesinden bolca ödüllendirildi.

Tepkilerden korkan Jean Malay yeni servetiyle İskoçya’ya kaçtı. İskoçya suçlarının cezasından
kaçmak için yeterince uzak olabilir; ancak büyük usta Jacques’in lanetinden kaçacak kadar uzak
değildi. Bir yıl içerisinde Jean, mirasını devralacak bir oğlunun olmasından önce olmasa da, ölmüş olacaktı.
O kader gününden bu yana 710 yıl boyunca, Jean Malay’ın torunları, büyük ustanın lanetinden
geriye kalanları yanlarında taşımaya devam ederek dünyaya yayıldı. Bundan ben de ızdırap çekiyorum ve bunu bu gerçekleri bilmeyen, torunu olabilecek kişileri uyarmak amacıyla yazıyorum.

13 Ekim Cuma günü burnunda bir kaşınma ve yanma hissi başlayacak. Belki de bir soğuk
algınlığından daha fazlası değildir, ancak sorumluluk senin. Yanma göğsüne doğru inecek; daralmış hissetmeni sağlayacak ve nefes almanı zorlaştıracak. Sanki ateşin varmış gibi terleyeceksin ve kanın hayati organlarından boşalırken vücudun ısınmaya başlayacak.

Bir kere bu noktaya ulaştıysan artık çok geç. Ateş içinde yandı ve hiçbir ilaç ya da beceri seni
kaderinden kurtaramayacak. Bu fenomen dünya çapındaki bir çok hesapta kendiliğinden tutuşma
olarak kaydedildi. Her seferinde küle dönüşmeden önce kendi yanan bedenlerinin zararlı dumanlarında boğuldular.

Bu laneti taşıyan, Tanrı’nın yolundan, seni kurtarmayacağı kadar çok saptın. Yine de endişelenmeni istemem çünkü burada gece yarısı duasının umutsuzluğunu dinleyen bir başkası daha var. Onun doğasından endişe duyma, senin muhtaç olduğunu ve onun yardım edecek güce sahip olduğunu bilmen yeterli. Ateş içinde şiddetlenirken bütün kalbinle dua et ve o ses cevap verdiğinde, o ne diyorsa onu yap.

Ses, sana hangi malzemeleri toplaman gerektiğini söyleyecek. Kan yaygındır; bu yüzden belirtiler başlamadan önce biraz hazırda bulundurmak zekice olabilir. İnsan veya hayvan kurban etmek daha az yaygındır; ancak bunların hepsi seni büyük ustanın lanetine bağlayan kan bağının ne kadar kuvvetli olduğuna bağlıdır. Bir kere talimatları izlemeye başladıktan sonra acının birkaç dakika içerisinde azalmaya başladığını fark edeceksin. İşte bu noktada odada bir başka varlık daha olacak; ancak bu ayinin kaçınılmaz bir yan etkisi.

Bu varlığa bakmamaya çalış. O seninle konuşmadığı sürece onunla konuşma ve seninle konuşsa bile kendin hakkında bir bilgi verme. Eğer dikkatli ve şanslıysan seni yalnız bırakacaktır. Böylece lanet kaldırılmış olacak ve bundan sonra ne yaşanırsa yaşansın, en azından senin başına gelmeyecek.


***Anladığım kadarıyla bu cp birtakım tarihsel olaylardan ilham alınarak kendiliğinden yanma fenomeni olarak bilinen, birçok kez kaydedilen bir fenomen olan kendiliğinden yanma fenomenini birleştirerek ortaya güzel bir işçilik çıkarmış. Gerçekten de Fransa Kralı IV. Phillip ve dönemin papası V. Clement, Tapınak Şövalyelerinin çok zenginleşmesi sonucu bu servete konmak amacıyla onlara iftira atmış ve tutuklandıktan 7 sene sonra de Jacques de Molay’ı yakarak idam etmişler. İdam edilirken Jacques de Molay her ikisine de 1 yıl içerisinde bana katılacaksınız demiş ve öyle de olmuş. Daha sonra ise Fransız tahtında böyle bir lanet olduğuna inanılmış. 1789 yılında yapılan ihtilalden 4 yıl sonra dönemin kralı idam edildikten sonra ise bir Fransız masonu, elini Kral’ın kanına daldırıp “İntikamın alındı, büyük usta” diye bağırmış.

28 Aralık 2019 Cumartesi

A Very Special Christmas Supper

Kız arkadaşının ailesiyle ilk buluşman aşırı önemlidir. Belki senin de ailen olacaklardır. Eğlenceli ve büyüleyici olmalısın, ama yapay görünecek kadar fazla eğlenceli veya fazla büyüleyici olmamalısın.
Sahte ya da yalaka olmak istemezsin.

Mabel'ın ailesiyle buluşmak üzereyken, gergin hissetmeyi durduramıyordum. 25 yaşındaydım, birçok sevgilim olmuştu ama onun hayallerimin kadını olduğunu biliyordum. Güzel, başarılı ve tatlıydı, hayatımda tanıdığım en destekleyici ve cömert insandı. 2 yıldan biraz uzun bir süredir birlikteydik, ve onunlayken çok rahat hissediyordum. Her zaman birbirimize gerçekten olduğumuz gibi davranıyorduk.

Ebeveynleri, kız kardeşi ve ağabeyi başka bir ülkede yaşıyorlardı, bu yüzden daha önce görüşme şansımız olmamıştı. Birkaç kez Skype ve FaceTime üzerinden konuşmuştuk ve en azından benden hoşlanmamış gibi görünmüyorlardı, ama bilirsiniz, bu aynı şey değildi.

Noel Arifesinde ben vardığım zaman onlar çoktan Mabel'ın geniş, modern evine gelmişlerdi. Kendime ilk gelen ben olmadığım için lanet ettim ama kimse buna aldırış etmemiş gibi görünüyordu.

"Merhaba Jonah!" babası Richard, benim için kapıyı açtı, şevkle elimi sıktı ve bunun yeterli olmadığına karar vererek bana yarım bir şekilde sarıldı, sırtımı sıvazladı. "Tam bir iş adamı! Endişelenme, Mabel bize bugün çalışmak zorunda olduğunu söylemişti."

Sıcaklığı beni hem şok etmiş hem de rahatlatmıştı. Ellilerindeki (tahminimce) bir adam için inanılmaz derecede yakışıklıydı. Mabel gibi kestane rengi saçları vardı, uzun ve fitti.

Beni salondaki diğer aile üyelerine tanıttı.

"Martha, Bernie, Fred, bu meşhur Jonah. Yüz yüze çok daha iyi görünüyor, haksız mıyım?" sırtımı tekrar güçlü bir şekilde sıvazladı.

"Bu takım elbisenin içinde ne kadar iyi göründüğüne bir bak!" Martha, Mabel'ın annesi, beni gördüğüne çok memnun olmuştu. Yanaklarıma iki öpücük kondurdu. 35'ten bir gün bile daha yaşlı görünmüyordu, ve tıpkı kızı gibi, çok güzel kokuyordu.

Sıradaki kız kardeşiydi. Yaşı 15 civarındaydı, sarışındı ve beyaz renkli, mermer gibi yüzü annesine benziyordu. Bir gülümseme ile gözlerini devirdi, bu ebeveynlerinin abartılı davrandıklarını düşünüyor olmasına dair bir belirtiydi, ama sevecen bir şekilde, ve elini uzattı. "Memnun oldum, Jonah. Umarım bugün iyi vakit geçirirsin."

Sonuncusu Fred'ti. Hayatımda tanıdığım en yakışıklı adamlardan biriydi. Richard ve Martha bana iltifatlar etmişlerdi, ve fena görünmediğimi biliyordum, ama onunla karşılaştırıldığında, daha çok bir çöp torbasına benziyordum.

Uzun boylu ve güçlüydü, kolları da bacakları da. Pantolonu ve bluzu onda harika görünüyordu, üzerine bir Armani modeli gibi, mükemmel bir şekilde oturmuştu. Saçları parlak ve dişleri düzgündü. Bunu söylemekten utanmıyorum, eğer kadınlara ilgi duyuyor olmasaydım, ondan oldukça etkilenirdim.

Hiçbiri videolu görüşmelerde bu kadar iyi görünmüyordu, bunu ön kamera/webcam'ın kalitesine bağladım. Bu bana böylesine iltifatlar etmelerini de açıklıyordu - kamerada muhtemelen çok çirkin görünüyordum.

"Lütfen otur, çocuğum." Richard bana sandalyeyi gösterdi. "Mabel üstünü değiştirip az sonra burada olacak."

Beşimiz konuşarak harika zaman geçirdik, konular değişip yeni konular açılıyordu, birbirimizi iyice tanıyorduk. Her biri ilgi çekiciydi, ve dürüst olmak gerekirse, onların benim de ailem olmalarını sabırsızlıkla bekliyordum. Elbette kendi ailemi de seviyordum ama onlar çok... Normallerdi.

Onlarla sosyalleştiğim yaklaşık 20 dakikanın sonunda, Mabel merdivenlerden aşağı indi. Göz kamaştırıcıydı. Makyajı kusursuzdu, saçları yakut gibiydi, elbisesi rüzgar gibiydi, yüzü her zamankinden de tatlı ve güzeldi. Adeta dilim tutulmuştu, ve ailesiyle tanıştığım zaman bir dakika sonra onun ailedeki en az güzel kişi olduğunu düşündüğüm için pişman olmuştum.

Daha fazla bekleyemeyecektim. Dizlerimin üzerine çöktüm, sonra doğruldum ve, ona evlenme teklifi ettim.

Yüzüğü bir süredir cebimde taşıyordum, ailesiyle tanıştıktan kısa bir zaman sonrası için. Tamam, bu beklediğimden biraz hızlı olmuştu.

Odadaki herkesten sevinç çığlıkları yükseldi. Mabel vurgulayarak birkaç kez evet dedi ve bana sıkıca sarıldı. Birkaç saniye sonra, diğerleri de bu sarılmaya katıldı. Mükemmel aile ile, mükemmel bir Noel'di.

"Ailemiz tamamlandığı için çok mutluyum," Richard mutluluk gözyaşları ile yüzümü tuttu ve sol yanağımı öptü.

"Artık lütfen yemeğe başlayabilir miyiz?" Bernie, tipik bir genç gibi sabırsız bir şekilde, ama mutlu bir tonda sordu. "Önceden yediğim nefis lokmalar yeterli değildi."

"Tabi, tatlım. Jonah., haydi akşam yemeği masasına gidelim. Ana yemeği erkekler getirecek," Martha beni başka bir odaya yönlendirdi. Uzun masa muhteşem yemeklerle donatılmıştı.

Richard ve Fred akşam yemeği odasına devasa büyüklükte bir tabak ile girdiler, tabağın içinde fırınlanmış... insanla.

Gözlerimin beni yanılttığını düşündüm, ama başka hiçbir şey bu büyüklüğe ve şekle sahip olamazdı.

"Her zamanki gibi çok leziz görünüyor, abla!" Bernie şimdi daha mutluydu.

"Bu..." mırıldandım.

"Bir insan," Mabel cevapladı, sanki bu dünyadaki en doğal şeydi. Sanki sadece bir hindiydi. "Aslında pişince tadı güzel oluyor, fırında ısısını ayarlamayı biliyorsan tabi."

"Ve oğlum, o bu işi iyi biliyor!" Fred gülümseyerek ekledi, eti kesmeye başlarken. "Sezon da inanılmaz."

Daha ayrıntılı bir bakışla, vücudun genç bir erkeğe ait olduğunu fark ettim. Bernie açgözlülükle ilk ısırığını aldı, ve anında güzelliği ve gençliği, tuhaf bir şekilde, neredeyse dayanılmaz bir hal aldı. Sanki dünya dışı bir ışıkla parıldıyordu.

"Haydi, oğlum. Biz güzel, zengin, akıllı ve başarılıyız. Bu zamanda bunu kim bir ritüel olmadan elde edebilir ki?"

"Bunu sadece yılda bir kez yapıyoruz. Harika bir fayda maliyeti!" Martha belirtti, kendine patateslerle birlikte ayaklardan birini servis yaparken. Yemeğine baktığımı fark edince gülümseyerek açıkladı, "Kemikleri kemirmeyi seviyorum."

"Ve bakire bir kız olmasına da gerek yok. Bu çok sıkıcı ve eskimiş olurdu. Kişi genç ve güzel olduğu sürece, bunu yapabiliyoruz. Bu okulumdan bir çocuk, bir arkadaşıma zorla bir şeyler yapmaya çalışıyordu." Bernie açıkladı. "Pekala, ben görev başındayken olmaz!"

Tüm açıklamaları, bana tüm bu şeyin oldukça mantıklı olduğunu düşündürüyordu.

"Beni sevmiyor musun?" Mabel kirpiklerini kırpıştırdı, onu her şeyden daha çok sevdiğimi çok iyi bilerek. "Bizim gibi, neredeyse kusursuz olmak istemiyor musun?"

"Ritüeli birlikte yapan çiftlerin, daima birlikte olduklarını biliyoruz, oğlum," dedi Richard, sihirli bir göz kırpışıyla. "Ben ve Martha 40 yıldır birlikteyiz, garantili!"

Kararımı vermiştim, cevap vermedim. Sadece kendime bacaktan bir dilim kestim ve onlara katıldım.


Ç/N :
siz olsaydınız ne yapardınız? mükemmel eş ve aile için her yıl bir insan yer miydiniz?
şimdiden mutlu yıllar Creepypasta Türkçe ailesi. korkunç kalın. *-*



13 Aralık 2019 Cuma

The Golem


Gelem, İbranice hammadde ve şekillenmemiş öz anlamlarına gelir. Bir Kabala inancına göre Golem; şekillendirilmiş toprak, kil, ya da toza, Tanrı'nın adının bir dizi permütasyonunun söylenmesi ile oluşan bir yaratıktır. İnsanların (inanışa göre Yahudilerin) yardımcısı, kurtarıcısı olur. Fakat birçok Golem öyküsünde, yaratık fazla miktardaki gücü yüzünden sahibi için tehdit oluşturmaya başlar.



Söylenceye göre Yeremya peygamber, oğlu ile birlikte bir Golem yaratmış ve alnına "Tanrı gerçektir" anlamına gelen "Yhvh elohim emet" yazmıştır. Golem, elindeki bıçakla ilk harfi silince, geriye "Tanrı ölüdür" ifadesi kalmıştır. Pişman olan Yeremya, Golem'e onu nasıl geri göndereceğini sormuştur. Yaratık, adama alfabeyi toprağa tersten yazmasını söylemiştir. Yeremya ile eşi Sira Golem'in dediğini yapınca yaratık gerçekten de toza dönüşmüştür.

Bir başka öykü de Prag'da yaşayan Haham Loew ile ilgilidir. Judah Loew'in, cansız bir miktar kili ağzına sihirli bir kelime koyarak canlandırdığı çeşitli kaynaklarda belirtilmektedir. "Yossele" adını verdiği söylenen bu Golem güçlüdür ve Yahudi halkını korur. Aynı zamanda yaratıcısına ve yaratıcısının karısına her türlü fiziksel işte yardım eder.

Ancak bir gün Golem öfkeyle uçar, binaları parçalar ve ağaçları söker. Bunun üzerine Haham Loew ağzındaki kağıdı çekip alır ve yaratık cansızlaşır. Bu olaylardan korkan Haham, bir daha asla böylesine tehlikeli bir hizmetçi yaratmak istemez.
Yossele'in tozlu kalıntılarının Prag'da yer aldığı söylenmektedir.

Golem gerçek midir?
Kalıntılarının bulunduğu iddia edilmesine ve hakkında yazıtlar bulunmasına rağmen bu yaratık için kesin olarak var denemez. Çeşitli büyücülük inanışlarına göre Golem, astral ortamda oluşturulup geliştirilebilir. Astral bir Golem oluşturmak için toz ya da kile gerek yoktur, ancak kullanılmaları durumunda Golem güçlenir ve işlevleri artar. Bu varlığı oluşturmak için, insanın kendisini bir robot gibi düşünüp yönetmesi gerekmektedir. İtiraz etmeyen ve fiziksel dünyada bulunmayan bu varlık, insanın bir çeşit "kendi Golem'i"dir.

Yahudi mitinde Golem, felaketlerde ve aşırı durumlarda, usta bir Kabalist tarafından yaratılabilecek bir yardımcı olarak betimlenmiştir. Çıplak elleriyle karşısındaki kocaman bir orduyu parçalara ayırabilir.

Felsefi boyutta Golem, insanın yaratma isteğinden kaynaklanan bir öyküden ibarettir. Çoğu hikayenin sonunda Golem’in kontrolden çıkması ve yok edilmesinin gerekmesi bu isteğin etik olarak yanlış ve imkansız olduğunu işaret eder. İnsan bir yaratma arzusu bulundurmasına rağmen bunun ahlaki boyuttaki sorumluluğunu göze almak istemez.

Peki Golem nasıl yapılır?

Yahudi inancında Sefer Yetzirah'a (Yaratılış Kitabı) göre Tanrının isminin dört harfi olan tetragrammatom'un (yhwh) alfabenin her harfiyle tek tek eşleştirilmesi, ortaya çıkan harf çiftlerinin bütün olası sesli harfler kullanılarak, kil ya da toprağın karşısında telaffuz edilmesi gerekmektedir.
Yahudi mistisizminde uzmanlaşmış bazı kabalistler bu işin yöntemini yazıya dökmüşlerdir. Golem'in doğması için alnına İbranice gerçek anlamına gelen "emet" kelimesi yazılmalıdır. Golem görevini tamamladığında ve geri gönderilmesi istendiğinde ise alnındaki ilk -e harfi silinmelidir. Kalan harflerden oluşan "met" kelimesi, ölüm anlamına gelmektedir. Böylelikle Golem tekrar toza dönüşür.

Bu kelimenin bir parşömen üzerine yazılarak Golem'in ağzına konulması gerektiği de söylenir. Ağzındaki bu kağıt çekilip alındığında, Golem ölecektir.


Ç/N : happy friday the 13th!
böyle özel bir günde, oldukça ilgimi çeken bir konu hakkında bir çeviri yapmak istedim. yeni bir hikaye de yolda. önerilerinizi ve paylaşılmasını istediğiniz hikayelerinizi fulyamanioglu2000@gmail adresine gönderebilirsiniz. korkunç kalın. *-*


8 Aralık 2019 Pazar

KageKao (PART 1)

Part 1

Mark iç geçirdi ve gece gökyüzüne baktı. Dört katlı apartmanının çatısında duruyordu. Bazen Mark burada kalmayı ve düşünmeyi seviyordu, sessiz ve huzurluydu. Aşağı bakarak şehir hayatının normal telaşını ve koşuşturmasını görebilirsiniz ama eğer yukarı bakarsanız güzel gökyüzünü ve hatta dolunayı veya bazı yıldızları görebilirsiniz.
Mark, ölümüne düşmemesine yardımcı olan çatının sınırı boyunca yürüdü.Oldukça geçti bu yüzden yakında apartmanına dönmesi gerekiyordu. Sonra birkaç metre ötede rüzgarda dalgalanan bir şey gördü. Mark yürüdü ve  onu aldı. Bugünün gazetesi olduğunu görünce ön sayfayı okumaya başladı.

"GENÇ ADAM YAKINDAKİ AĞAÇLIKLARDA ÖLÜ BULUNDU"

Bugünün erken saatlerinde, 20 yaşındaki John Parker kuzey ağaçlıklarının yakınında ölü bulundu. Ailesi hiç gerçek bir düşmanı olmadığını ama biraz sorun çıkaran birisi olduğunu belirtti. Yine de kimin onun ölmesini istediğini bilmiyorlardı. Ölümü kan kaybından kaynaklanmış gibi görünüyordu. Yaralar büyük bir hayvandan geliyormuş gibi görünüyordu ama daha sonra adamın alnına bir sembolün oyulmasının sebebi olmadığı bulundu. Sembol ...
Mark gazeteyi bulduğu yere geri koydu. Bunun gibi gecesini mahveden bir makaleyi istemedi. Gökyüzüne bakarken sınır boyunca yürüdü. 20 yaşında. Çok genç. Çocuk için üzüldü,  kendisi nerdeyse 30 yaşındaydı. Yaşamı bittiği için şimdi asla yapamayacağı tüm şeyleri düşündü. Mark bunları kafasından çıkarmayı denedi; bunalıma girmek istemedi.
Bilmeden Mark'ın eli köşedeki boş bir karton kutuya çarptı. Onu yakalamaya çalıştı ama çok geçti; caddelere doğru düşerek fırladı. Garipti, hiç araba görmedi; sadece kaldırımda yürüyen yalnız birisi vardı.

"Hey, dikkat et!" diye seslendi. Ama biraz geçti. Kutu adamın başına düşmüştü. Neyseki  boş bir karton kutuydu. Ardından hemen sonra olanlar onu buz kestiğinde özür dilemek üzereydi. Kaldırımdaki kişi yukarı ona baktı, siyah kapüşonu, siyah-beyaz çizgili atkısı vardı. Tabi kii onu buz kesen bu değildi, aynı zamanda garip bir maskesi vardı; yarı simsiyah yarı ışık saçan beyaz.

Sesini geri kazanmayı başardı ve özürlerini haykıracaktı. Gördüğü şey tarafından tekrar donduğunda;  bu adam belki de sadece garip bir partiden ya da kalabalıktan geliyordu diye düşünüyordu. Adam Mark'ın iyice duyamadığı bir şey söyledi ve sonra duvara zıpladı. Kertenkele ya da örümcek tarzına benzer şekilde binaya tırmanmaya başladı. Mark, ağzı açık bir şekilde donmuştu ve gördüğü şeyi anlamlandırmaya çalışıyordu. Tuhaf  adam, hayır, canavar, binanın tepesine ulaştı ve sınırın kenarına çömeldi. Mark, adamın binaya çok kolaylıkla tırmanabildiğini şimdi görmüştü; beyaz eldivenler giyiyordu fakat her parmağın ucundan eldivenin içinden uzanan uzun, siyah, kedilerinkine benzer pençeler vardı. Maskenin üzerinde bir yüz olduğunu ancak sadece yarım yüz olduğunu gördü. Maskenin beyaz tarafında kızgın bakan bir göz şekli ve somurtan kıvrılmış bir ağız.

Sadece birbirlerine baktılar. Sadece birkaç saniyeydi ama Mark'a göre sonsuzmuş gibiydi. Sonra tuhaf bir şey oldu. Canavarın maskesi değişti. Kızgın ağız ve göz kayboldu ve maskenin siyah tarafında mutlu bir göz ve tuhaf bir gülümseme ortaya çıktı.

Canavar başını bir tarafa eğdi ve şöyle dedi :

“遊びたいか?” (Oynamak ister misin?


Mark çığlık attı ve binanın içine giren kapıya doğru koştu. O canavarın onu takip ediyor olmaması için dua etti. Kapıya ulaştı ve açtı, içeriye fırladı ve kapıyı çarparak kapattı. Nefes nefese kalarak kapıyı kapalı tutmak için kapıya yaslandı. 


Bir süre sonra canavarın hala orada olup olmadığını ve neden kapıyı açmak için zorlamadığını merak etti. Ona ne söylediğini bilmiyordu ama söyleyiş şekliyle ilgili bir gariplik vardı. Neşeli ve şakacı geliyordu. Ama aynı zamanda sinirli ve şeytanca da. Cesaretini topladı ve kapıyı açmaya karar verdi. Bir elini kapı tokmağında tutarak, derin bir nefes aldı ve yavaşça kapıyı açtı. Diğer tarafta her ne varsa görmek için hazırdı. 

Mark kendisinin garip maskeyle karşı karşıya kalacağını zannetti. Bunun yerine canavarın çatının köşesinde otururken, garip ve bir nebze şeytani şekilde gülümserken hala onu bıraktığı yerde olduğunu gördü. 

Canavar tekrar : 

“遊びたいか, おまえ?ケケケ!私はあなたがあそびしたい!” (Oynamak ister misin? kekeke! -kahkahaOynamanı istiyorum!)  


dedi.


Mark kapıyı yine çarparak kapattı. Bacaklarının üzerine düştü ve yere oturdu. Canavarın söylediği şeyleri söyleme şekli hoşuna gitmedi. Ne olduğunu anlamaya çalışarak orada bir süre oturdu. Artık geç olmuştu. Belki çatıda uyuyakalmıştı ve kabus görüyordu. Bir kez daha kontrol etmeye karar verdi.


Mark ayağa kalktı ve yavaşça kapıyı açtı. İçinden bir ses canavarın aynı yerde olacağını ve aynı şeyleri  söyleceğini söylüyordu ama başka bir ses canavarın kapının hemen yanında olacağını, pençelerinin kılıfsız ve kesmeye hazır olacağını söylüyordu. Hatalıydı, canavar gitmişti. Şehrin ışıklarından ve sürülen birkaç arabanın sesinden başka bir şey yoktu. Rahat bir nefes aldı, hepsi bir rüyaydı.

Kapı suratına çarptı. Kapının metali alnına çarpınca canı acıdı. Mark kafasını ovaladı ve yere düştü.

"Bu da neydi lan böyle?" özel olarak kimseye bağırmamıştı. Kapıyı kapatmamıştı, kapatsaydı bile bu kadar sakar değildi ve rüzgar kapatmaya yetecek kadar güçlü değildi. Kendisine, belki de bunun acayip bir rüzgâr fırtınası olduğunu söyledi.Ama o gülüşü tekrar duyduğunda zihni bu fikri hızlıca reddetti. 

“ケケケ!” (kekeke! - kahkaha!)

Gürültü kapının hemen dışından, biraz üstünden geliyordu. Canavar kapının üzerinde durmuş olmalıydı. 



*   **   **   **   **   *

Mark kafası karışmış bi şekilde uyandı. Kendi dairesinde ve kendi yatağındaydı. Kendi yeri olduğuna inanmak için etrafa bakındı. Evet, öyleydi. İç çekti; hepsi bir rüya olmalıydı. Gerçek olduğuna yemin edebileceğin bu garip rüyalardan biri gerçekti çünkü çok gerçekçiydi. Ama sonra bir rüya görmüş olduğunu fark ediyorsun çünkü rüya çok garipti. 
Mark kendisine güldü, sanki canavarlar gerçekten varmışlar gibi. Alnında onu durduran bir ağrı belirdi. Belki de gerçekti ve geri döndüğünü hatırlamıyordu. Mark hızlıca bu fikri reddetti. Belki uykusunda düştü ve tekrar geri kalktı. Olur böyle şeyler.

Mark ayağa kalktı ve bir şey içmek için buzdolabına gitti. Oraya giderken bir bardak kapıp kahvaltı için bir kutu portakal suyu açtı. Portakal suyu tezgaha döküldüğünde bir kısmını bardağa dökmek için kutuyu yan tarafa eğdi. Durdu ve baktı, kafası karışmıştı. Kartonun yan tarafında ince bir kesik olduğunu fark etti. Böylece meyve suyu  kesikten dökülmüştü. 


“ケケケ!” (kekeke! - kahkaha)


Yine olmuştu. Apartmanın içinden geliyordu. Odaya o canavar için göz atarak hemen etrafında döndü. Sonra ne kadar aptal ve paranoyak olduğunu fark ederek durdu. Besbelli hayal görmüştü. Kutudaki kesiği kız arkadaşı yapmış olabilirdi. Son zamanlarda kavga ediyorlardı.


Mark dağınıklığı temizledi ve kahvaltı için hiçbir şey yapmamaya karar verdi. Canı yemek istemedi. Kız arkadaşının ,Beatrice,  nasıl gönlünü alacağı konusunda endişeliydi. Onu sevdi ve onu ne kadar sevdiğini anlamasını sağlamak istedi. Televizyonu açtı ve dertlerini unutarak birkaç saat boyunca izledi. 


                                 *   **   **   **   **   *

Şimdi öğlendi. Kalktı ve televizyonu açık bırakarak mutfağa doğru yürüdü. İçinde alkol bulundurduğu dolabı açtı. Bir şişe bira alarak birazını bir bardağa döktü ve onun bira olmadığını, sade içme suyu olduğunu görünce nerdeyse şişeyi yere düşürüyordu. Suratı asıldı. Kontrol etmek için biraz içti. Sade içme suyuydu. Kızgın bir şekilde baktı ve başka bir tane, başka bir tane ve başka bir tane şişe daha aldı. Hepsinin içerikleri normal su ile değiştirilmişti. Sinirli bir şekilde iç çekti ve sonra yine olmuştu. 

“ケケケ!” (kekeke! - kahkaha)

Mark yerinde sıçramıştı. Bu yine o gülüştü. Kendisine, hayal ettiğini tekrar ve tekrar söyledi. Sadece paranoyaklaşıyordu çünkü rüyası çok gerçekçi gelmişti. Bunu Beatrice de yapmış olabilirdi, ortada canavar falan yoktu. 


Orada bir şey olup olmadığını görmek için dolabı inceledi. Geride, iki şişe şarabı ve bir şişe şampanyası olduğunu biliyordu. Ama onları Beatrice'in onu affettiği zamana saklamak istedi. Şişeleri gördü ve tekrar baktığında dolabı kapatmak üzereydi. Şarap şişelerinden biri kayıptı. Şarap şişelerini bulundurduğu yere baktı, onlardan biri de kayıptı. 


Beatrice bunu da yapmış olabilirdi, bayağı sinirliydi. Mark, yaptığı son şey olsa bile onun gönlünü alabileceğine dair kendisine sessizce yemin etti. Sonra onu tekrar duydu. 


“ケケケ!” (kekeke! - kahkaha)


Televizyonu açık bıraktığı oturma odasından geliyordu. Bu sefer hayal görmediğini, kahkahanın gerçek olduğunu biliyordu. Dolabı kapattı ve odaya doğru koştu.


Canavarın olduğuna yeterince emindi. Açık bırakılan televizyonu izleyerek kanepede bir bardak şarap içerek oturuyordu. Canavar durdu ve gülümseyerek Mark'a baktı. Açılmış bir şişe şarabı eline aldı ve ona doğru salladı.


“ウイン?” (Şarap?)


Mark canavara bakarak durdu. Hızlıca kendini toparladı ve mutfağa olabildiğince çabuk koştu. O gerçekti. Canavarın kalkıp peşinden gelmesini ve onu öldürüp yemesini bekledi. Çünkü bu canavarların yaptığı şeydir. Ama canavar orda kaldı. Ona güldüğünü duyabiliyordu. 


Mark korkuyordu, evinden ve hayatından kurtulmak zorundaydı. Kullanmak için mutfağın etrafında bir şeye baktı. Panikleyerek bulabildiği en yakındaki bıçağı aldı ve oturma odasına geri koştu. Savaşmaya hazırdı. 


Canavar gitmişti. Hiçbir iz yoktu. Kanıtlar kayıp şarap şişesi ve bardağıydı. Gerilmişti. Belki de o rüya yüzünden kafayı sıyırıyordu. 


"Hayır, hayır, hayır ben deli değilim. Bu olamaz. Olmayacak. Olmasına izin vermeyeceğim!" diyerek kendi kendine abuk sabuk konuştu. Mutfağa geri döndü ve bıçağı yerine koydu. Oturma odasına yürüdü ve kanepeye oturdu. Uzaktan kumandayı alıp düşünmek için televizyonu kapattı.


"Belki de hayal görüyorum. Belki de  kafayı sıyırıyorum çünkü depresyondayım çünkü Beatrice bana kızgın. Garip rüya da onunla karıştı!" Mark ayağa kalktı ve onu aramak için telefonunu aldı. Numarasını çevirdi ve açması için bekledi. Mark onun gönlünü almak için o kadar heyecanlıydı ki birisinin pencereden gizlice girdiğini ve onu izlediğini fark etmemişti. 


"Alo? Beatrice ? Benim! Tartışmamız için üzgünüm! ....  Hayır gerçekten üzgünüm!  .... Söz veriyorum bunu telafi edeceğim. Yemin ederim te- ...." Mark telefonu yere indirdi, Beatrice telefonu kapatmıştı. Ancak o zaman gözünün ucunda bir şey görmüştü ama döndüğünde gitmişti. 


"Onun gönlünü alacağım!" dedi kendine ceketini alıp giyerken. "Yüzyüze özür dileyeceğim!" Mark ona ne vermesi gerektiği konusunda düşünerek odada dolanıp durdu. Sonra fark etti ve şampanya şişesini almak için dolabı açtı ama dolabı açtığında şişe gitmişti. İçten özrünün yeterli olacağını kendi kendine düşündü ve onu görmek için kapıdan dışarı çıktı. 


Mark söyleyeceklerini tekrar ederek hızlıca yürüyordu. Yürüdüğü tüm zaman boyunca birisinin onu takip ettiğini hissetti. Kendisine sadece gergin olduğunu söyledi. 


Evine ulaştı ve ön basamaklarda durdu. Onu affetmemesinden ve onunla ayrılacağından korkuyordu. Kapıyı çalmak için yumruğunu uzattı ama hızlıca geri çekti. Korkuyordu.


Mark iç çekti ve nefesinin altında küfrü bastı. Kendisine bir korkak olduğunu söylüyordu. Arkasına döndü ve hemen arkasında olan kahkahayı ardından açılan bir pencerenin sesini fark etmeyerek çekip gitti. 


“ケケケ!” (kekeke! - kahkaha)


Not : Devamı gelecek takipte kalın :3 

30 Ekim 2019 Çarşamba

The Tall Man

Uzun adam, ormanda Slender Man denen gizemli, uzun bir adamla karşılaşan iki kız kardeş hakkında korkunç bir hikayedir. İddiaya göre eski bir Romanya halk hikayesine dayanır.



Bir zamanlar Stela ve Sorina adında ikiz kız kardeşler varmış. Küçük kızlar cesaretlilermiş, karanlıktan, örümceklerden veya başka ürkütücü şeylerden hiç korkmazlarmış. Diğer küçük oğlanlar ve kızlar korku içinde çömelirken, Stela ve Sorina başları dimdik yürürlermiş. İyi çocuklarmış, anne ve babalarının sözünü dinler ve Tanrı'ya inanırlarmış. Bir annenin isteyebileceği en iyi çocuklarmış, ama tüm bunlar bozulacakmış.

Bir gün, Stela ve Sorina anneleriyle birlikte ormandan çilek toplamaya gitmişler. Hava açık ve güneşliymiş, ormanın içine doğru yürüseler bile ışık çok az soluklaşıyormuş, Anneleri onlara yakında durmalarını söylediğinde onu dinlemişler, çünkü onlar iyi çocuklarmış.

Uzun Adam'ın karşısına geldiklerinde neredeyse öğle vaktiymiş.

Açıklık alanda duruyormuş, bir asilzade gibi baştan aşağı siyah giyinmiş halde. Aşağısına bulutlu bir gece yarısı kadar karanlık gölgeler uzanıyormuş. Birçok kolu varmış, bir yılan gibi upuzun, kemiksiz ve kılıç şeklinde. Tırnaklarında solucan gibi şeyler kıvrılıyormuş. Bir kelime bile konuşmamış, ama niyetini belli etmiş.

Anneleri onu dinlememeye çalışmış, ama nasıl nefes alacağını unutmuş ve Uzun Adam'a itaat etmemeyi daha fazla başaramamış. Açık alana yürümüş, arkasında kızlarıyla.

"Stela," demiş. "Bıçağımı al, ve yere büyük bir çember çiz, içine yatılabilecek kadar büyük."

Uzun Adam'dan korkmayan Stela, annesinin sesindeki titremeden ürkmemiş ve soru sormadan söylenileni yapmış.

"Sorina," demiş anne. "Bıçağı al ve kardeşine sapla."

Sorina yapamamış; bunu yapmazmış.

"Lütfen," demiş anne. "Bunu yapmazsan, daha kötü olacak... Çok daha kötü..."

Ama Sorina annesinin istediği şeyi yapamamış. Onun yerine, bıçağı yere atmış ve ağlayarak eve koşmuş. Hayatında ilk kez korkmuş bir şekilde yatağının altına saklanmış ve babasının tarladan eve dönmesini beklemiş. Geldiği zaman ona ormanda olan korkunç şeyi anlatmış. Babası korkmuş kızı rahatlatmış ve ona güvende olduğunu söylemiş. Sonra ormana gitmiş, elinde keskin bir balta ile. Sorina şöminenin başında oturup dönmesini beklemeye başlamış.

Biraz zaman geçtikten sonra, yorulmuş ve uyuyakalmış. Gecenin en karanlık saatinde, kapının tıklanmasıyla uyanmış.

"Kim o?" sormuş.

"Baban," demiş bir ses.

"Sana inanmıyorum!" cevaplamış Sorina.

"Kız kardeşin," demiş ses.

"Olamaz!" Sorina bağırmış.

"Annen," demiş ses. "ve sana çok daha kötü olacağını söylemiştim..."

Babasının çıkarken sıkı sıkı kilitlediği kapı hızla açılmış. Annesi kapının önünde duruyormuş, bir elinde kız kardeşinin, ötekinde babasının kopmuş kafalarını tutuyormuş.

"Neden?" sızlanmış Sorina.

"Çünkü," demiş annesi, "iyilik için ödül yoktur. İnanç için süre tanınmaz. Hepimiz için soğuk bıçak, dişlerin gıcırdaması ve ateşle kırbaçlanmaktan başka hiçbir şey yoktur... Ve şimdi senin için geliyor."

Tam o sırada, Uzun Adam şömineden fırlamış ve Sorina'yı yanan kucağına çekmiş.

Ve bu, kızın sonu olmuş.

Ç/N :
happy halloweeeen!
Slendy hakkında bir pasta görünce direkt çevireyim dedim. :3
bu arada, cadılar bayramında vizelerime çalışıyor olacağım. daha korkunç ne olabilir ki? xd
korkunç kalın.*-*