23 Mayıs 2019 Perşembe

He Comes (ZALGO)

Mesajın uzunluğunu bağışlayın. Bu bir bilgisayara ulaşabildiğim ilk ve muhtemelen son kez, bu yüzden hala yapabilirken her şeyi yazmanın ve bilmesi gereken kişilere ulaştırmanın iyi olacağını düşündüm. Kasabadan ayrılıyorum, nereye gittiğimi bilmiyorum, sadece gidebildiğim kadar uzağa gidiyorum.

Tamam, bazılarınızın bildiği gibi, bir yıl önce bir kredi aldım ve kendi oto mağazamı açtım. İşler gayet iyi gidiyordu, şikayet edemem. Ve kasabada çoktan kurulmuş bir çok yer varken özel olarak bana gelen müşterilerime minnettarım.
Her şey iyiyken, bir kaç ay önce arkadaşım Neil'ı işe aldım. O çok sıkı çalışıyor ve tam da tahmin ettiğim gibi, işlere epey yardımcı oluyordu.

Pekala, geçen ay bir gün hamile olan karım Rebecca ile bir hamilelik eğitim dersine gitmem gerekiyordu ve bu yüzden mağazayı sabah ve öğlen Neil'a emanet ettim. Sanırım o gün her şeyin başladığı gündü, çünkü döndüğümde, o sersemlemiş görünüyordu ve siyah bir yağ ile kaplanmıştı. Yüzüne bile bulaşmıştı yağ, sanki içmeye falan çalışmış gibi. Eve gitmesini ve kendisini temizlemesini, şu an zaten müşterinin olmadığını ve biri gelirse de benim ilgilenebileceğimi söyledim.

45 dakika sonra geri geldi ama hala normalden çok daha sessizdi. Her zamanki gibi sıkı çalıştı, ama bir şeyler tuhaf görünüyordu. Ona ben yokken bir şey olup olmadığını sordum ve başını iki yana salladı. Kaç müşterinin geldiğini sorduğumda ise anlaşılmaz bir şey mırıldandı. Dediğini anlamadığımdan, tekrar etmesini rica ettim. Bana döndü ve baktı ve yemin edebilirim ki, gözleri bir an için tamamen siyahtı, iris ve sklerası yoktu, sadece siyahlık vardı. Adımlarımı geriye doğru attım ve bir rafa çarptım, her şey yere serildi. Ona geri döndüğümdeyse hala bana bakıyordu ama az önceki gibi bir nefret ifadesi yoktu, sadece biraz... İlgisiz görünüyordu.

"Sadece birkaç tane," sorumu cevapladı.
"Bir kadın, sonra dövmeli, motorcu bir çocuk." İçlerinden birinin yağ değişimi istediğini ve onun yağı o sırada her yerine bulaştırdığını tahmin ettim, bu yüzden herhangi bir sorun yaşayıp yaşamadığını sordum. Basitçe omuz silkti.
O gittiğinde garajı inceledim, hiçbir yerde yağ izi yoktu. Yani her ne olduysa, sadece kendine olmuştu ve mucizevi bir şekilde hiçbir yere bulaşmamıştı. Ama o bu konuda konuşmak için isteksiz görünüyordu, ben de baskı yapmadım ve gün boyunca çalıştık. Hala biraz tuhaf ve sessiz olması dışında o gün ve diğer gün normaldi. Ben dükkana bakarken ona öğlen yemeği için ikimize bir şeyler almak ister mi diye sordum. "Elbette," dedi.

Geri döndüğünde ben bir müşteriyle ilgileniyordum, bu yüzden bana aldıklarını tezgaha bıraktı ve kendininkileri yemek için gitti. Müşteriyle işim bittiğinde arabasını bir geceliğine burada tutmaya karar vermiştik. Böylece neden bozulduğunu anlayabilecektik. Neil’dan kadını eve bırakmasını istedikten sonra yemeğimi elime aldım. Bana biraz çin yemeği ve buzlu çay almıştı. Tuhaf şeyi gördüğümde yemeğime soya sosunu dökmek üzereydim. Soya sosu... Bir şekilde yaşayan bir şey gibiydi. Kızarmış pirinçin içine dökülmesiyle birlikte, düzinelerce kıvrılan siyah kurtçuğa dönüştü. O sırada oldukça açtım, fakat çok iğrenmiştim. Yemeği ve buzlu çayı çöpe doğru fırlattım ve yemek yemek için eve dönüp kendi ellerimle bir şey hazırlayana kadar beklemeye karar verdim. Hiç bu kadar iğrenç bir şey görmemiştim ve Neil’a yemeğinde benzer bir şey görüp görmediğini sormaya da çekiniyordum. Son zamanlarda soğuk ve mesafeli davrandığı için, bunu söylediğimde bana bir Looney Tunes’muşum* gibi bakacağından emindim, yani sadece sustum.
O Cuma günü, her zaman bir şeyler içmek ve yerel müzik gruplarını dinlemek için gittiğimiz, eski bir bara gittik, ve Neil yine tüm hafta boyunca olduğu gibi sessiz ve mesafeliydi. Kötü görünüşlü  bir adam değildi, ama kimseyle konuşmak için istekli de görünmüyordu. Bir kadın onun oturduğu yere gelip onunla konuşmaya başladı, gecenin sonunda mekandan birlikte çıktılar. Pazartesi sabahı ona hafta sonunun nasıl geçtiğini sorarak buzları eritmeye çalıştım, kafasını sallayıp “İyi,” diye homurdandı. Ona onun yanında gördüğüm o genç kadın konusunda şanslı olduğunu söyledim. Çok hafifçe sırıttı, ki bu muhtemelen bütün hafta boyunca onun yüzünde görebileceğim tek sırıtmaydı.
“İyi gitti,” dedi. Ona detayları anlatması için baskı yapmadım. İsteseydi anlatacağını biliyordum; ve o küçük sırıtış benim endişelerimi yok etmeye ve yakında onun tamamen eski gibi olacağını düşünmem için bir umut vermeye yeterli olmuştu.
O gün saat 3’e kadar aşırı yoğunduk, sonrasında ise sonunda ofiste oturup sıradaki müşteriyi beklerlerken radyo dinlemek için boş bir anım oldu. İşte oradaydım, arkama yaslanmış ve bacaklarımı masama uzatmıştım. Döndüm ve kafamın tam arkasındaki, kesilmiş kupürler yapıştırılmış olan ilan panoma baktım. En az yüz kere okuduğum birkaç pazar çizgi romanı şeridi vardı... Ama o gün, bir şey farklıydı. İlk pano normaldi, ama sonrakinde çerçevenin köşelerinden çıkan siyah kurtçuklar, çizgi roman karakterlerinin arasında sürünüyordu. Kulaklarından ve gözlerinden, hatta bazılarının burnundan kan akıyordu ve her bir karakterin konuşma balonunda, “O GELİR!” yazıyordu. Bir süre şaşkınlık içinde baktım, sonra fark ettim ki kurtçuklar hiç olmadıkları kadar yavaş hareket ediyorlardı ve sonra karakterlerin kafaları yavaşça bana doğru döndü. Kendimi ilan panosundan uzaklaştırıp iskemleden kaydım ve yere düştüm. Garajdan çıktım ve Neil’a bağırdım, bunları gören tek kişi ben olamazdım! Ve sürpriz olarak, o gitmişti...
Tereddütle tekrar içeri geri gittim ve etrafa göz attım. Çizgi romanlar hala duruyorlardı fakat karakterler artık hareket ediyor gibi görünmüyorlardı. Çizgi roman yapraklarından birini panodan çekip incelemeye başladım. Fakat kurtçuklar hala oradaydı ve daha önceki hızlarının üç katıyla parmaklarıma doğru ilerlemeye başlamışlardı. Elimi silkeleyerek onlardan kurtuldum. Bu şeylerin elime dokunmasına izin vermem hiç de iyi olmazdı.

Tabiki tüm panoyu söküp aşağı indirdim ve küçük bir çöplüğün arka tarafında yaktım, bir daha da asla bundan bahsetmedim.
O gece eve gittim. Karım yataktaydı ve çoktan uykuya dalmıştı. Aklım çok karışıktı ve yemek yemek için bile efor sarf edemedim. Endişelerimi paylaşabileceğim kimse yoktu. Yattım ve rahatsız bir uykuya daldım, ve uyumaktan vazgeçene kadar her saat başı başka bir kâbus görüp durdum.

O Cuma yine bara gittim, karım hamile olduğu için içemiyor olsa da, Neil artık takılınacak eğlenceli biri değildi, ve diğer arkadaşlarıma da ulaşamıyordum. Sadece biraz çakır keyif olup daha iyi hissetmeye ihtiyacım vardı. Birkaç bira devirdikten sonra, beklediğimden daha sarhoş olduğumu fark edip kendimi dinlenme odasına attım ve yüzüme biraz su vurmak için lavaboya uzandım. İşte tam o
sırada, musluğun içinden kulak tırmalayan bir ses yükseldi. Kumaş bir çarşaf, yerde sürükleniyormuş gibi. Sanki şimdiye kadar duyduğum en uzun soluk veriş gibiydi, taa ki ben, o ünlü harflerin arasındaki gizlenmiş kelimeleri fark edene kadar. “O geliiiiiiir!”


Porselende çatlaklar belirdi, su akan yerin çevresinden yavaşça ilerledi. En azından, başında çatlak gibi görünüyorlardı... Fakat birkaç saniye sonra fark ettim ki, onlar o hafta daha önce gördüğüm, çizgi romanlarımın üstünde dolaşan kurtçukların aynılarıydı... Boylu boyunca, yavaşça ilerliyorlardı.
Adımlarımı lavabo kapısından geriye doğru atmaya başladım, o esnada birinin göğsüne çarptım. Arkamı döndüm ve yaklaşık 2 metre uzunluğunda, elleri ve kafası hariç teninin her yeri dövmelerle
kaplanmış, tamamen simsiyah gözleriyle bana bakan bir bisiklet sürücüsüyle göz göze geldim. Delici bakışları ben hızla bara geri dönerken de beni takip etti. Bir rüyanın içinde gibi hissediyordum, hayatın için koştuğun her an, aslında bir bataklığın içinde koşuyormuşsun gibi hissettiren bir rüya.

Odaya girdiğim an fark ettim ki, o bisiklet sürücüsü bana bakan tek kişi değildi. Her çift göz bana
odaklanmıştı ve bu gözlerin yarısından fazlası, kusursuzca siyahtı. İris ya da skleraları yoktu.
Birkaç dudak kıpırdadı, ve pikaptan gelen müzikten dolayı seslerini tam olarak duyamasam da, ne dediklerini kolayca tahmin edebildim. “O gelir!” Diyorlardı.

O gece hiç uyumadım.
Son bir kaç haftadır hiç uyumuyordum ve aslında son zamanlarda benimle konuşan herkes bunu tahmin edebilirdi. O iki siyah gözün bana baktığını görüp duruyordum. Kiminle konuşsam o kişinin bana dönüp ruhumun içine inecek kadar derin bir şekilde, dik dik bakarak o kelimeleri fısıldayacağından korkuyordum. Ne zaman bir lavabonun yanına gelsem ya da yemek yemek için ağzımı açsam, o siyah iğrenç kurtçukların üzerimde kıvrılıp durduğunu görmekten korkuyordum. Karım bile son zamanlarda soğuk ve mesafeli görünüyordu.


Sonra bu akşam işten eve arabayla dönerken, ve kaza yapmamak için gözlerimi açık tutmaya çalışırken, cep telefonum çaldı ve arayan karım Rebecca’ydı. Bebeğimizi doğurmak üzere, hastaneye doğru yoldaydı ve iki haftadır ilk kez ben kesinlikle mutluydum!

Oraya geldiğimde kasılmalarını izleme amaçlı bir monitöre bağlanmıştı. İçeri girdiğimi zorlukla fark
etti, ama yanına oturup ellerini ellerimin arasına aldığımda ürkmedi. Onunla konuşmaya çalıştım ama tepkisizdi. O kadar yorgundum ki, hemşire yarım saat sonra gelip karımı doğum odasına götürene kadar uykuya daldığımı fark etmedim bile. Geldiğinde önlüğümü giydim ve saç bonemi takıp onunla birlikte içeri girdim. Karımın elini tutup ona yapması gerekenleri söylemeye başladım, bize önceden eğitimini verdikleri gibi.

Bu ana hazırlanmıştım, elimi böylesine güçlü sıkmasına da, ama karnındaki hareketlenmeyi gördüğümde beynim sarsılmaya başladı. Doktor, bebeğin başının çıktığını ve Rebecca’ya tekrar ıkınmasını söyledi. Doktorun söylediklerini tekrarladım ve o bana doğru tarif bile edemeyeceğim bir sesle çığlık attı. Aşağı, ona baktım.
Bana o bisiklet sürücüsünün gözlerinin aynıları ile bakıyordu. Neil’da haftalar öncesinde gördüğümü sandığım gözlerin aynıları.
Elimi çekmeye çalıştım ama sıkıca kavramaya devam etti.
Katran siyahı kan doktorun önlüğüne sıçradı ama doktor pek oralı olmadı. Tekrar Rebecca’nın karnına baktığımda, siyah damarlar tüm karnını sarmıştı. Bana bakmaya devam etti, ve artık çığlık
atmıyordu, sadece sırıtıyordu... O obsidiyen gözler içime sıkıntı veriyordu.

“Kaosun yöneticisini çağırmak için,” rahatsız edici bir sesle fısıldadı.
“Duvarın arkasında bekleyeni,” diye devam etti doktor sözlere. Çocuğa, benim çocuğuma bakarak. Sessizce yatıyordu ve doktor kanlı elleriyle onu bir beşik gibi sallıyordu. Yukarı baktı ve bebeği havaya kaldırdı, ve bebek zifiri siyah bir sıvıyla kaplanmaya başladı, bir kaç hafta önce Neil’ı kaplayan sıvı gibi. Ağlamıyordu, ama yaşıyordu, ve yukarı kaldırıldığında hareket etti. Gözleri açıldığında simsiyahtı, tıpkı karımın gözleri gibi. Tıpkı doktorun gözleri gibi. Hep birlikte, uyum içinde onun adını söylediler.
Zalgo!”

Elimi karımın kelepçe gibi kavrayan elinden kurtardım ve hızla dışarı, hemşirelerin geçtiği koridora çıktım. Korkuyla tekrar odadan içeri baktığımda, benim ayakta durduğum yerin tam karşısında, doktor ve yeni doğmuş bebeğime doğru sürünen küçük siyah kurtçukları gördüm. Arkama dönüp koridor boyunca, asansöre kadar koştum ve parmaklarımla hızla  asansör düğmelerine bastım. Arkama baktığımda kurtçuklar koridora gelmişlerdi ve kimse bunun farkında görünmüyordu, taa ki ayaklarından bacaklarına doğru sürünmeye başlayana kadar. Bu noktada hepsi aniden durdu ve bana dönüp o aynı, obsidiyen gözlerle baktı.

Asansörden umudumu kesip panikle merdivenlere yöneldim. Aşağıdaki lobiye kadar 15 katı koşarak indim, park alanına kadar neredeyse uçtum ve arabama atlayıp kullanmaya başladım. Hangi cehenneme gittiğimi bilmiyordum, sadece bu lânet olası yerden uzaklaşmam gerekiyordu. Deliriyor muydum bilmiyordum, aslında biraz öyle görünüyordu, ama sadece, artık tanıdığım kimsenin etrafında olamazdım. Hepsinin gözleri aynıydı ve hepsi aynı ölü bakışlarla bana bakıyorlardı, kendi çocuğum bile... Oh tanrım, benim bebeğim bile.

Yanımdan geçen arabalarda hala aynı gözleri görüyordum, ve tuhaf bir tesadüf eseri, geçen cuma gecesi barda gördüğüm bisiklet sürücüsü, beni hastaneden bir saat uzaklıkta yaklaşık iki mil kadar takip etti. Dönüp bana baktı, sırıtarak. Güneş gözlükleri yüzünden bu kez gözlerini göremesem de aynı adam olduğunu biliyordum. Dövmeleri kendi özgür iradeleriyle hareket ediyor gibiydi, sağ kol kasının üzerindeki yanan kafatası, göz çukurlarından kanamaya başladı.

Frenlere basabildiğim kadar bastım, sola döndüğümde bir U dönüşü yapıp beni uçarcasına bir hızla geçmesine izin verdim. Sanırım onu kaybettim, bu yaklaşık bir saat önceydi.
Şimdi kasabaya 3 saat uzaklıkta, ilk kez wifi bulduğum bir moteldeyim. Ve yorgunum, ve titriyorum, ve ellerimde karımın tırnaklarıyla yaptığı çizikler kaşınıyor. Gerçekten ne yapacağımı ya da kime gitmem gerektiğini bilmiyorum. Bu hikaye çılgınca gelecek ve muhtemelen bir bakım evine yatırılacağım, ki bunun benim için en iyi şey olup olmayacağından emin değilim, ama artık o gözlerin içine bakmaya katlanamıyorum. Ne zaman yeni birini görsem ve bana baksa paniklemeye başlıyorum, çünkü biliyorum ki... Sadece biliyorum ki o, dışarıda beni arıyor, her neyse.

Ve yatıp uykuya dalmaya başladığımda bile, o sözcükleri duyuyorum...

O gelir.


Ç.N:
çoook önceden çevirmemi istemiştiniz sanırım.
bu yaz sizi güzel çeviriler bekliyor. çevirmemi istediğiniz pastaları fulyamanioglu2000@gmail.com adresine gönderebilirsiniz. korkunç kalın :3

19 Mayıs 2019 Pazar

O Annem Değildi

Eve yeni gelmiştim. Yorgundum. Odama gidip üstümü değiştirdim. Tam bilgisayarımın başına geçiyordum ki mutfaktan annem seslendi. Söylenerek ayağa kalktım ve huysuzca yürümeye başladım. Koridorun ortasındayken oradaki dolaptan beni iki el çekti. Dolaptaki de annemdi. Ve bana "Sana seslendiğini ben de duydum, sakın oraya gitme." dedi.


Ç.N:  Selam arkadaşlar. Umarım her şey yolundadır. Şimdilik böyle kısa bir şey atıyorum. Uzun bir pasta çevirmeyi planlıyorum o yüzden şimdilik bunu okuyun xd Yorum yapmayı da unutmayın. Çeviri önerilerinizi marchriroru@gmail.com adresine yollayabilirsiniz. Saygılar,

-Luminaletten

16 Mayıs 2019 Perşembe

Duolingo

''Peynir dilimleyicim olmadan yaşamak istemiyorum."
"Kediler ayakkabı giyiyor."
"Sebzeler vejetaryenleri sevmez."

Bazen, Duolingo, yabancı dil uygulamam bana garip cümleler veriyor. Bu beni her zaman güldürdü. Ama, son zamanlarda, uygulamada ilginç bir hata vardı.

Bir süredir Almancamı yeniliyordum. Annem emekli bir Almanca öğretmeni ve büyürken bana hep Almanca konuşurdu . Ama şimdi 29 yaşındayım ve evlendikten sonra annemle neredeyse hiç konuşmamamız sonucunda epey bir unutmuşum.

Bildiklerimi unutmak istemiyordum ve Almanca iş hayatında da kullanışlı. Düzey belirleme sınavına katılmaya ve temelden tekrar başlamaya karar verdim. Anlama konusunda harikayım.
Ama yazım konusunda kötüyüm ve dil bilgisinde veya eşyaların "cinsiyetleri" konusunda en ufak bir hakimiyetim yok. Görünüşe göre Almancada her eşyanın erkeksi, kadınsı ya da nötr bir cinsiyeti var. Cidden çok kafa yorucu.

Her neyse, bahsettiğim hata öğrenilen dili konuşmak gereken sorularda oluyordu. Uygulama düzgün çalışıyor. Mikrofonum da öyle. Cevapları doğru veriyorum.

Ama bu uygulamanın bana söylettiği şeylerin standart Almanca olduğunu sanmıyorum. Yeteneğim olması gerektiği gibi yüksek olmayabilir ama en azından Almancanın kulağa nasıl geldiğini biliyorum. Bu, kulağa benzer fakat aynı zamanda da farklı geliyor. Eski... Sert. Birkaç kez "Valhalla" kelimesine denk geldim. Ayrıca sesli harflerin okunuşu da farklı.

Telaffuzum gittikçe iyiye gidiyor. Ama kafam hala karışık.
Uygulama bakım bölümüne bir not yazdım. "Sanırım Almanca kursuyla ilgili bir problem var. Bazı konuşma pratiği derslerindeki cümleler Almanca değil. Muhtemelen Kuzey kökenli bir dil." dedim ve onlara örnek olarak bir ekran görüntüsü yolladım.

Cevap hızlıydı.

"Bunu oraya biz koymadık. Uygulamanın güncel olduğuna ve hacklenmiş bir versiyon kullanmadığınıza veya bir şaka olmadığına emin misiniz?"

Sanırım onlara bu sorundan bahsetmeden önce 1 Nisan gününü beklemeliydim. Ama üst üste 268 gün pratik serimi bozmak istemediğimden ve uygulamanın geri kalanı sorunsuz çalıştığından kullanmaya devam ettim.

Ama aynı zamanda bu hataların görüntülerini sık sık seyahat eden erkek kardeşime ve diğer dillerin profesörlerine de ulaşacağını umarak, üniversitedeki Almanca profesörüne yolladım.

Ben cevap beklerken garip şeyler oldu. Yani tamam, küresel ısınmanın değişik zamanda değişik  hava olaylarına sebep olduğunu biliyorum. Ama ne zaman dışarıda pratik yapsam ve o garip cümlelerden birini söylesem ya bir yıldırım düşüyor ya da şimşek çakıyor. Bir süre sonra ise fırtına çıkıyor. Yürürken veya spor yaparken çalıştığımda arkamda bir adım sesi duyuyorum. Bir başkasının nefes sesi. Elbette, sinir bozucuydu.

Bu nedenle uygulamayı kullanmayı bırakmayı denedim. Ama 280 gün serimin bozulmasının da yasını tutuyordum aynı zamanda.

Olmadı. Ertesi gün uyandığımda kendimi bir pratiğin ortasında buldum. Kullanmayı bırakamıyorum.

Ve bugün, garip bir şey gördüm. Yine çalışıyordum ve yine o garip cümlelerden biri geldi. Verandamda oturuyordum. Sokağın karşısındaki parktaki bir alana bakıyordum. Bir anda kör edici bir şimşek çaktı ve kocaman, yarı oluşmuş gri bir figürün gökten indiğini gördüm. Fakat cümleyi doğru telaffuz edememeye başladıktan sonra yok oldu.

Sadece birkaç dakika önce, hem kardeşimden hem de profesörden cevap aldım. Kardeşim, bu hatanın sadece Izlandacayla Almancanın karışmış olmasından kaynaklı olduğunu düşünüyor. Ona daha fazla gönderdim bu garip cümlelerden ama fikri değişmedi. Yine de 21. Yüzyılda bir dil uygulamasinda kelimelerin modern olmamasına şaşırıyor.

Profesör ise, bu hatayı tarih profesörü olan meslektaşına ulaşana kadar yaymış. Ondan bir mail aldım.

Eski Norsça* dilindeymiş. Yani yaşadığım garip olaylar ve uygulamayı kullanmayı birakamamama durumuma bakarsak, doğru telaffuz edebilmeye başladığımda olabilecek şeyler beni korkutuyor.





Eski Norsça: Vikingler döneminde, yaklaşık 1300'lere kadar, İskandinav yerlileri tarafından konuşulan dil.


Ç.N: Selam. Ben Luminaletten. Daha yeni çevirmen olduğum için ne çevireceğimi bilemedim, bu nedenle hafif bir pasta seçtim. Korkunç değil ama ürkütücü tarzda tatlı bir pasta olduğunu düşünüyorum. Sonraki çeviri için önerilerinizi marchriroru@gmail.com adresine yazabilirsiniz. Yorum yapmayı da unutmayın. Okuduğunuz için teşekkürler :3

7 Mart 2019 Perşembe

Message From A Friend

  Selam.

Bu kadar zamandan sonra ismini hala bilmiyor oluşum komik, ama seni tanıdığım kadarıyla bunun pek bir önemi yok.Evet şuan kafanın karıştığını biliyorum, bu mesajın sana öyle bir tepki verdirteceğini bilecek kadar da seni tanıyorum, ama kafan karışmamalı.Pekala, en azından uzun bir süreliğine karışmamalı.Görüyorsun, bunca zamandır seninleydim.Son birkaç yıldır yanındaydım ve o yüzden.Seni uykunda izliyordum, arkadaşlarınla konuşmalarını duyuyordum ve her gün öğlen ne yediğini biliyordum.

Seni izlediğim kadarıyla, aslında iyi bir kişi olduğunun farkına vardım,  ve son birkaç gündür seninle konuşmak için bir yol bulmaya çalışıyordum, ama sesimi duyduğunda korkacağını biliyordum, tıpkı geçen seferki gibi.Onun yerine, daha iyi bir fikir buldum.

Bu cihazı pek çok defa kullandığını gördüm.Ve böyle web sitelerini ziyaret etmeyi sevdiğinide gördüm.Bu yüzden bu mesajı senin için yazdım, umarım bunu bir gün okursun.İşte şimdi okuyorsun, sana söylemek istediklerimi söyledim.Sanırım şimdi beni görecek kadar hazırsın.Nihayet arkadaş olabiliriz.

Bu gece sana yüzümü göstereceğim.
Ve bununla birlikte, seni kendi yoluna uğurluyorum.



Ç.N = Çevrilmesini istediğiniz pastalar varsa yorumda belirtebilir ya da  "hern.priority02@gmail.com" e-mail adresime mail şeklinde atabilirsiniz.

6 Mart 2019 Çarşamba

Gunpowder Hill

1946-1952 yılları arasında, Almanya'nın batısındaki küçük bir kasabada, kasaba sakinleri her yıl Mart'ın on beşinde, bir altıpatlar'ın ateşlenmesiyle bir selamı andıran şeyi duymuşlardır.Bazı sakinler, gürültünün kaynağını bulma ümidiyle çevre tepelere sık sık yolculuklar yaptılar; Kasaba halkı nihayetinde bölgeyi "Gunpowder Hill" olarak adlandırdı.Kasabanın çocukları, o zamanlar kaybolan ancak öldüğü sanılan, infaz tarzı bir katliamda öldürülen askerler olduğunu belirten bir efsane bile uydurdu.Tepede bir yere gömülüymüş.Altıpatlar selamının amacı, insanları cesetlerin bulunduğu yere yönlendirmekmiş.Her yıl Mart'ın on beşinde, çocuklar kasabanın kenarında toplanır ve duyulacak altıpatlar atışını hevesle beklerlerdi.


1951'in sonlarında, küçük bir Alman kasabasının dağlarının eteklerinde gelecekte kurulacak olan bir NATO askeri üssünün inşası için araştırıldı.Askeri üs, Sovyet istilasının gerçekleşmesi durumuna karşın bir dizi yeraltı sığınağı ve silah tedarikinden oluşacaktı.1952 yılının Şubat ayında inşası başladı.Sadece dört hafta sonra işçiler, gelecekte kullanılacak olan yeraltı depolama sığınakları için iki yüz metre derinliğinde büyük bir çukur kazdılar.Bu sırada hayra alamet olmayan bir keşif yaptılar.Kazma işleminin sonuna yaklaştıkça, deliğin dibinden dışarı çıkan bir insan eli görüldü.Yapılan incelemeler üzerine, Nazi savaş kamplarındaki müttefikler tarafından giyilen savaş esiri üniforması giymiş iki yüz metre derinlikte deliğin dibinde duran yirmi yedi adet ceset bulundu.


Bir NATO subayı, cesetlerin derhal çıkarılmasını emretti.Tıbbi ekip cesetleri yavaşça çıkarırken, şaşkınlık içinde kaldılar.Cesetler oldukça iyi korunmuştu.Dahası, POW üniformaları daha önce görülen savaş esirlerinin amblemlerine benzemeyen bir amblemi taşıyordu; ortasında tek bir siyah çizgi bulunan turuncu bir daire.Ancak, en rahatsız edici özelliği, çıkarılan adamların yüzleriydi.Gözleri tamamen açıktı, ve ağızları bilinmeyen bir yapıştırıcı ile yapıştırılmıştı.Cesetler daha sonra adli teşhis ve otopsi için yerel morga gönderildi.


O gece, yerel mortisör çalışmaya başladı.Bununla birlikte, görevine konsantre olmakta zorlanıyordu.Çalışmaya başladığı ilk erkeğin gözleri, otopsi masasından mortisöre bakıyor gibi görünüyordu.Başını iki yana salladı ve aşırı faal zihninin aksine akla yatkın bir şekilde yaklaştı.Mortisör neşterini eline aldı ve cesedin göğsünde ilk kesimine başladı.Kan kesikten şaşırtıcı bir kuvvetle aktı.Masör, masadan şokla uzaklaştı.Kırmızı sıvı zeminde toplanarak masanın altına akmaya başladı.Cesedin gözleri sulanmaya, gözyaşları bir çizgi şeklinde akmaya başladı.Kısa süre sonra gözleri yana devrildi ve kanama durdu.Mortisör dehşet içinde, mide bulantısı ve kusmanın eşiğinde kapıya doğru gitmeden önce diğer masalarda yatan diğer yirmi altı cesede göz atmıştı.Gözler mortisörün arkasından hissedilir bir korkuyla bakıyordu.Adamlar, hala hayattaydı..



Ç.N = POW (Prisoner of War) savaş esiri anlamında kullanılmış.

Küçük bir not = Gençler hikayeleri okuduktan sonra görüşlerinizi yorumda belirtirseniz sevinirim, okuyan sayısına oranla yorum yapan çok az sayılı insan var, yorumları gördüğüm zaman mutlaka cevaplıyorum sohbetimde fena değildir, aklınızın bir köşesinde bulunsun.Ayrıca cuma günü saat 22:00'da art arda pastalar paylaşacağım kontrol etmeyi unutmayın esenlikle kalın ;)


5 Mart 2019 Salı

I Saw It Coming

Bu bir itiraf değil.Bunu ispatlayamazsın, o yüzden deneme bile.Bunu mezara kadar götüreceğim.Her halükarda bu akşam üçüncü içkimi kafama dikiyorum.Sarhoş bir adamın sözüne güvenemezsin.

Bu bugünlerde bir şey hissetmeye başladığımda ki, içtiğim üçüncü içki.Bazen dört saat alsa da, genellikle üç saat sürüyor.Şimdi haftalarca her gece aynı döngü içindeyim, içiyorum, o zamanda hissetmeye başlıyorum, sonra bir korku üzerime çöküyor, sonra kendimden geçene kadar biraz daha içiyorum.

Uyan, gün boyunca sıkıcı bir iş yap.Dikkat çekecek davranışlardan uzak dur, başını dik tut, kimsenin dikkatini çekme.Evine dön, tekrar et.

Birkaç hafta önce bir gece, kapımı bir adam çaldı.Gecenin bu saatinde orada ne yaptığını merak ederek, kapıyı açtım.Sokağın sonunda yaşıyordum ve etrafta kimseler yoktu, komşular bile karşıma nadiren çıkıyordu.

"Bana yardım et," ağzından soluyordu, kan lekeli dudakları yağmurda titriyordu.Ön kolunun kötü bir şekilde kırıldığı ve kemik parçalarının deriden dışarıya çıktığı görülüyordu.Solgun ve sırılsıklam olmuş, yağmur ve kan üstünden durmadan akıyordu ve verandanın altında toplanıyordu."Bir kaza geçirdim, yardıma ihtiyacım var." ürkmüştü. "Bana yardımcı olabilir misiniz??"

Başımı salladım, dilimi yutmuş bir şekilde, onun durumuna şok olmuştum, sonra cep telefonumu bulmak için içeriye koştum.Ama kapıya geri döndüğümde, geriye kalan tek şey ön bahçeye giden kırmızı kan izleriydi.

Orada durdum, bir an şok oldum.Sonra telefonu kenara koydum, kapıyı çarptım ve kilitledim.Neden böyle bir şey yaptığımı bilemiyorum, sadece korkmuştum, bütün bu olanlardan korkmuştum.Ve bir parçam, içimdeki bencil bir kısım, bunun bir sorun olmadığını söylemeye devam etti.Bu başkasının problemiydi.O gitmişti, unut gitsin.

Ben de gevşemek adına kendimi bir şişe içkiye verdim.Ve sonra bir şişe daha.Birkaç şişe diktikten sonra onu tamamen unutmuştum.Ondan sonra da kendimi sarhoş edene kadar içmeye devam ettim.

Kafamın zonklamasıyla uyandım.Ben alkolik biri değildim.Pekala, zaten öyle biri olmaya da alışık değildim.Dışarı adımımı attım ve verandamda kan olmadığını fark ettim.Rahat bir nefes aldım.Belki de yağmur her şeyi yıkamıştı, diye düşündüm.Ya da belki hiçbir şey yaşanmamıştı.Akşamdan kalmalığımı atmak için işe gittim, gün boyu çalıştım.Eve geldim, rahatlamayı denedim.

Dün gece kötü uyumuştum ve günün kalanı geriye kalan tüm enerjimi almıştı, bu yüzden akşamın erken saatlerini gece olarak adlandırmayı yeğledim.Tam yatmak üzereydim ki, kapı tekrar çaldı.

Donakaldım, diken üstündeydim.Kalbim küt küt atıyordu.Artan korkumu gülerek üstümden atmaya çalıştım.Sadece kapıdaki biriydi, korkacak hiçbir şey yoktu.Ama aynı anda elim topuza uzanırken, sesini duydum, daha önceki geceyle aynı titreklikteydi. "Yardım et! Yardıma ihtiyacım var!"

Kapıya vururken olduğum yerde durdum. "Tanrım, canım yanıyor!" diye bağırdı. "Lütfen! Neden bana yardım etmiyorsun??"

Kapıyı arkama alıp yaslandım, gözlerimi yumdum.Bu gerçek değil, diye düşündüm.Bu gerçek olamazdı.Birkaç saniye sonra vuruş sesi durdu ve ortalık sessizliğe büründü.

Kapıyı açmak için atıldım, ama orada kimseler yoktu, kan izi ya da ona benzer bir şeyden eser yoktu.

Tedirgin olmuştum, kapıyı kapadım, kilitledim, ve bir şişe daha açtım.

Böylece, dört gün daha, her gece aynı şekilde, aynı korkunç adam , yardım için ağlıyordu.Ve her gece, kapıyı kilitledim, o gidinceye kadar bekledim, sonra her şeyi unutmak için yine sarhoş oldum.

Yedinci gece canıma tak etti.Eve gelir gelmez sert bir içki içtim ve ondan sonra bir tane daha.O gün önceki hafta olanlar dışında başka hiçbir şey düşünmemiştim.Bu yüzden doğal olarak, o gece tekrar geldiğinde, paranoyakça korkularımı doğruluyordum.Onu bekliyordum.

Kapıyı tıklattığı anda yerimden fırladım, adam oradaydı, yaralı kolunu tutuyordu, soluk soluğa yüzünü buruşturdu.Ama daha bir şey söyleyemeden, av tüfeğimi suratına doğrulttum ve tetiği çektim.Kafası bir kabarcığın patlaması gibi dağıldı, bir el daha ateş ettim, kolumu temizledim, ikinci atışımda gövdesinde bir delik bırakmıştım.

Adamın ıslak iç organlarına bakmaksızın, kapıyı kapadım.Bir trans halimde olduğumu, kafamın otomatik pilotta, ve uçmuş olduğunu söylemek istiyordum, ama bu doğru değildi.Tam olarak ne yaptığımı çok iyi biliyordum.Sadece taşı gediğine koymaya çalışıyordum.

Gördüğün gibi, ben aklı başında bir adamım.Hayaletlere, doğaüstü olaylara ya da o tarz şeylere inanmıyorum.Akılcı bir dünyada yaşıyoruz.Ve kahretsin, arkama yaslanıp zihnimin benle oyun oynamasına izin vermeyecektim.

Kanın yıkanmasının zor olduğunu söylüyorlar, ancak bu doğru değil.Kanı üzerimden kolayca geçirdim.Bir duştan sonra, yeni biri gibiydim.Bu yüzden temizlemeyi ve sakinleşmeyi bitirip ön kapıya geri döndüğümde, önceki gecelerden hiçbir iz bırakmadığı için orada da bir şey olmasını beklemiyordum.

Kapıyı açtığımda ve kalıntılarını bir çuval dolusu et gibi oraya yığıldığını görünce gözlerime inanamadım.Yere çömeldim ve cesedi dürttüm.Sertleşmişti.Verandanın üstünden kanlar akıyordu.Bir kez daha panikledim ve bu sefer gerçekten bir tür transa geçtim.Cesedi evin arkasına götürürken, sığ bir mezar kazdıktan, verandayı elimden geldiğince temizledikten ve başka bir duş aldıktan sonra ne kadar vakit geçtiğini dahi bilmiyordum.

Sonra bir içki daha içtim.Yarın, kapımı çalmaya tekrar gelecekti, bundan emindim.Ben bir adamı öldürmedim ve onu arka bahçeme gömmedim.

Ertesi akşam eve geldiğimde oturdum ve endişe içinde beklemeye başladım.Her an kapı çalabilirdi, adam yine kapımda olacaktı.Benim için bekleyecek ve benden yardım isteyecekti.Belki bu gece gülüp onu içeri davet eder, bir şeyler içmek isteyip istemediğini sorardım, diye düşünüyordum, içkimden bir yudum alarak.Dakikalar uzadıkça uzadı ve nihayet sonsuzluk bekleyişi sona ermişti.Birisi kapıyı çalıyordu.

Kapıya koştuğum sıra rahat bir nefes aldım, ama bu önceki gecelerde gelen adam değildi.Polisti.Bir gece önce bir arabanın yoldan çıktığını, birini görüp görmediğimi bilmek istediler.Belki de sarhoşluğumdandı ama çok inandırıcı bir şekilde yalan söylememi sağladı.Onlara hiçbir şey bilmediğimi söyledikten sonra bana çekici bir akşam yemeği teklif ettiler ve ayrıldılar.

Nabzım hızlanmıştı.Bu olamazdı, diye düşündüm.Gerçek değildi.Düşünceler zihnimde üst üste biniyordu, ve tüm yapabildiğim bilincimi kaybedene kadar içmekti.Ertesi gün hastalandım.Arka bahçemi kontrol ettim ve kazdığım mezar hala oradaydı, sanki yeni kazılmış gibi.Mezarı kazdım, cesedi çıkarıp külden başka bir şey kalmayıncaya dek yaktım.İşim bittiğinde evin içine geri döndüm ve oturdum.

O zamandan beri hiçbir şey hissedemiyordum.En azından içene kadar.Genellikle üç, yada dört şişe.Ve o zaman hissetmeye başlıyordum - içimdeki korkuyu.

Görüyorsun hayaletlerden korkmadım.Onlara inanmıyorum.Onlara asla inanmadım.Muhtemelen kısmen, aşırı batıl inançlı bir anne tarafından büyütüldüğüm için.Psişik işler yaptığını söyleyerek bir servet kazandı.Olay yaşanmadan önce bir kişinin kaderini "gördüğünü" iddia etti ve başımızın üstünde yeri, masamızdaki yemeklerinde tüketicisi olan sağlam bir müşteri akışı yaşandı.Bu yüzden çok fazla bir katkım olmadı, ama her çocuğun yapacağı gibi bende ona ve onun yaptığı şeylere karşı geldim.Evden ayrıldığımda da, bu isyanı çok haklı buldum.

Medyumlar gerçek değil, değil mi? Hiç kimse geleceği göremez. Değil mi ?

Şimdi, korkarım ki annem rol yapmıyordu, kendisine gelen tüm insanların geleceğini gerçekten görebiliyordu.Ve korkuyorum, çok korkuyorum, çünkü şuan onu bende görebiliyorum..

4 Mart 2019 Pazartesi

Quiet Room

Film izlemeye her daim bayılırdım.Bir film fanı olarak, dikkatim aniden TV'de çıkan yakında gelecek olan bir filmin reklamına takıldı. Hollywood'un ortaya çıkardığı mantıksız, çöp filmlerin çoğunu unutmak mümkün değildi, bu yüzden nispeten orijinal konsepte sahip bağımsız yapım bir film keşfettiğimde, farklı bir şey görmüş olmak beni heyecanlandırdı.

Geçenlerde, "Quiet Room" adında çıkacak olan oldukça ilgi çekici bir gerilim filmi dikkatimi çekti.Hikaye, kurbanlarını topluma kattıkları ya da verdikleri zararlara dayandırarak seçen ve öldürme yöntemlerinin etraflarında ki başka insanlara nasıl zarar verdiğini yansıtan, etik bir öldürme duygusuna sahip olan bir seri katili konu alıyor.

Bununla birlikte, yine bir gece SportsCenter'i izlerken daha önce hiç görmediğim "Quiet Room" adında kısa bir reklam gördüm ve kesinlikle tüyler ürpertici buldum.Siyah bir arka planın üstünde 5 saniye gibi görünen beyaz bir başlıkla başladı.Ondan sonraki ekranın ortasında buna benzer bir yazıyla, basitçe "Geliyorum" yazıyordu.Yazıyla beraber arkada birçok insanın hıçkırarak ağlama sesi geliyordu, Arkadaki altı insanın silüetlerini güçlükle seçebildim.Reklamda ne filme dair kesitler vardı, ne de ‘yakında tiyatrolarda’ gibi bir mesaj vardı.Bunu oldukça rahatsız edici buldum, ama muhtemelen bir pazarlama taktiğinden fazlası değildi, o yüzden zihnimi rahatlatmak ve rahatça uyuyabilmek için biraz çizgi film izledim.

Ertesi gün arkadaşım Jeff'e rastladım ve birlikte öğle yemeği yemeye karar verdik.Konuşmanın gidişatı SportsCenter'da yayınlanırken gördüğüm o tuhaf ve tüyler ürpertici reklama kaydı.Jeff'in de dün gece SportsCenter'ı izlediğini duyduğumda şok oldum ama benim gördüğüm reklamı görmemişti.Buna karşı çıkıp ona ayrıntılı bir şekilde tarif ettim, fakat neden bahsettiğim hakkında hiçbir fikri yoktu.Doğal olarak, bu beni gördüklerim konusunda bir hayli şaşırttı, ancak birkaç gün geçti ve kendimi SportsCenter'i izlemekte dahil normal rutinime dönmüş bir şekilde buldum.

Rahatsız edici o reklam, onu tekrar görmeden önce neredeyse aklımdan çıkmıştı.Öncekinin aynısı gibi görünüyordu, bununla birlikte sanki her şey daha şiddetliydi.Ağlama sesleri daha sesliydi ve karanlık figürler bu sefer kolayca fark edilebiliyordu.Birkaç dakika boyunca kafamı topladıktan sonra, hızlıca Jeff'i arayıp bu kez reklamı görüp görmediğini sordum, ama yine de cevap vermedi ve telefonu kapattı, muhtemelen bunun bir şaka olduğunu sanıyordu.

Aklımı kaybettiğimi düşünmeye başlıyordum, gördüklerim ve duyduklarımdan şüphe etmeye başladım.Mutfağa gittim ve bir şeyler atıştırdım, kafamı boşaltmak için salonda biraz çizgi film izledim (bu sefer gerçekten yardımcı olmadı) ve biraz uyumayı denemenin zamanının geldiğine karar verdim.Yatak odama gittim, garip bir şekilde uyumakta zorluk çekmedim.

Gecenin yarısında uykumdan uyandım.Acayip bir şey duyduğuma yemin edebilirim, ama nedenini kestiremedim."Quiet Room" reklamının sarsıcı düşünceleri aklıma yine hücum ediyordu, beni anında boşluğa sürükledi.Doğruldum ve sanki tüm bu sesler kafamın içinden geliyormuş gibi düşünüyordum.Tıpkı TV'de duyduğum gibi, hıçkıra hıçkıra ağlama sesleriydi.

Panikleyerek, gürültüyü engellemek adına battaniyemi başımın üstüne kadar çektim, ancak ses gitgide daha da yükseldi.Bu varlıkların hüznü aklımı dolduruyordu.Bu korkunç sesleri görmezden gelmeye çalıştım, battaniyemin arasından bakarken bir gölgenin hareketlenmesini fark ettim, ancak penceremden uçan bir kuş ya da odamın içinde gizlenen kötü bir şey olup olmadığını görmek için yorganı indirip bakmaktan korkuyordum.Aniden, yorganın altından parmaklarımda soğuk bir dokunuş hissettim ve yatağımda cenin pozisyonunda kıvrılıp korkudan titremeye başladım.Yorganım çekip atılmadan birkaç dakika geçmişti ki, o an odama neyin girdiğini görmüş oldum.Kalın siyah bir figürün görüntüsü yatağımın yanı başında duruyordu.Kafasında kulak, burun veya göz yoktu; sırıtan kocaman ağzı tek tanımlanabilir özelliğiydi.Bağırıp çığrınma isteğiyle dolup taşıyordum, ama ağzımdan hiçbir şey çıkmadı.Figür, içinde bulunduğum dehşeti umursamaksızın göğsüme delici, keskin bir pençe sokuyor gibiydi.

Her şey sessizleşmeden ve siyaha bürünmeden önce tamamen tatmin olmuş gibi üzerimde duran figürün son bir bakışını yakalamıştım.

Uyandığımda yerde yatıyordum.Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum, ama yine de açıkça etraf kapkaranlıktı.Figürün saldırdığı göğsümü kavradım fakat kandan eser yoktu.Normalde, bunların hepsinin bir kabus olduğunu fark edip yataktan düşmüş olsaydım rahat bir nefes alabilirdim, ama tek hissettiğim dehşet ve yoğun bir üzüntüydü; sevdiğiniz biri vefat ettiğinde hissettiğimiz gönül yarası gibiydi.Ayağa kalktım ve ışıkları açmak için anahtarı aramaya başladım, ama bulamıyordum.Yüzüme vuran tek ışık pencereden gelen ışık hüzmesiydi.Gördüğüm kadarıyla, normal bir ışık hüzmesinden çok daha büyüktü ve anormal görünüyordu.Yaklaştığımda, üzerinde tersten yazılmış kelimeyi görebiliyordum."muroyileg" yazıyordu..

Ne olduğunu anladığımda dehşete kapıldım.Gözlerim karanlığa uyum sağladında, etrafımda daire çizen altı karanlık figürün hıçkıra hıçkıra ağlamalarını gördüm.Hissettiğim hüzün katlanarak artmaya devam etti ve bende kontrolümü kaybedip ağlamaya başladım.

Pencereden çıkan ışık hüzmesi bu korkunç yerdeki tek rahatlama kaynağımdı, ben de pencereye doğru ilerledim, böylece dışarıya bakabildim.Görebildiğim tek şey dostum Jeff'ti, koltuğunda oturuyor, bizi izliyordu..

3 Mart 2019 Pazar

Home Alone

Evde yalnızsın, ve serbest kalan bir katilin profili hakkında olan haberleri görüyorsun.Arka bahçende olan sürgülü cam kapılarına göz atıyorsun, ve orada karda bir adamın durduğunu fark ediyorsun.Katilin profiline tam olarak uyuyor, ve sana gülümsüyor.

Yutkunuyorsun, sağındaki telefonu alıp 911'i arıyorsun.Telefonu kulağına bastırırken camın arkasına bakıyorsun, şimdi sana daha da yakın olduğunu fark ediyorsun.


Telefonu ani bir şokla düşürüyorsun.Karda ayak izleri yok.


Bu onun yansıması.