Bu bebek bayağıdır benimleydi.
Güzel bir porselen bebekti. Hani o tarz bilindik porselen bebekler gibi görünen. Sadece öyleydi. Dalgalı, uzun sarı saçlar. Siyah gözler. Etrafı dantelli tipik bir kafa bandı ve kırmızı-pembe elbisesi vardı. Küçükken annemden aldığım bir bebekti. O yaşlarda onun ne kadar güzel bir bebek olduğunu düşünürdüm daima. Mükemmel bir görüntü. Anneannemde bunun gibisinden yaklaşık 50 tane vardı. Hepsi güzel, mükemmel porselen bebekler. Ama özellikle bu, kırmızı elbiseli sarışın olan, onu hep hatırlayacağım.
Çünkü bu benim ölümüm olacaktı.
Çok uzun bir süre yalnız yaşadım, şimdi de öyle. Koleje yeni başlamıştım, bütün hayatımın önümde durduğunu görüyordum, tek yapmam gereken istediğimi seçmekti. İşte o kadar kolay. Psikoloji istiyordum. Son 3 yıldır haz almaya ve saygı duymaya başladığım bir alan. Annem hemşire babam ise terapistti. Benim için bariz bir seçenekti. Ama ailemden ve arkadaşlarımdan uzağa taşınmak düşündüğüm kadar kolay değildi.
Oda arkadaşım tabi ki hoş birisiydi ama umduğum kadar da konuşkan değildi. Odada sessizce oturan ve konuşmam gerekene kadar asla konuşmayan biri değildim. Dışarı çıkmayı ve arkadaşlarımla görüşmeyi severdim. Ama hiç zamanım ve arkadaşım yoktu. Okuldaki öğretmenimden yardım istemedikçe veya oda arkadaşım süt almayı unutmadıkça kimse benimle konuşmazdı. Yalnızdım.
Ev ödevleri beni yalnız hissetmekten uzak tutan tek şeydi. Arkadaş edinmeyi denemeye dahi zamanım olmamıştı. Zaten, arkadaşlar saçma sapan bir şeydi. Partilere gitmeye, belki de birini bulmaya vaktim yoktu. Her ne olursa olsun değmezdi ve eğer ödevlerime odaklanmaya devam etmezsem babam derimi canlı canlı yüzerdi.
Evden getirdiğim tek şey ailemi bana hatırlatan bu oyuncak bebekti. Bu kızlara özgü oyuncak yatağımın karşısındaki masada duruyordu, biriyle konuşmam gerektiğinde bana gülümsüyordu ya da ben uyurken beni izliyordu. Bunca zaman bu oyuncak ve ben vardık. Kahrolası suratsız bebek.
Zaman geçerken, kendimi mümkün olduğu kadar insan ilişkilerinden uzaklaştırmaya başladım. Ödevler kafamın içindeydi ve kafam buraya gelmemin pişmanlığıyla dolmaya başlıyordu. Ama şimdi ayrılıp da eve gidemezdim. Ailem, buraya gelmem için tüm araba ve kolej masraflarını ödedikten sonra olamaz. Sadece burada kalmak ve en iyisini yapmak zorundaydım. Gerçekten çok uğraştım. Ama her gün diğer insanlardan nefret ettim, saatlerce yalnız kalmaya ve odamda sakinleşmeye ihtiyacım olurdu. Her gün dışarı çıkmak gitgide zorlaşıyordu. Oda arkadaşım beni adam yerine koymuyordu. Ama onu suçlamadım. Bi ahmak gibi davranıyordum. Yerleri silmek, çöpü dışarı çıkarmak gibi günlük ev işlerini bölüşmeyi reddettim. Yapmadım. Karanlık bir boşluğa çekiliyordum.
Ve yalnızlıkla paranoya geldi.
İlk başta yalnız olmayı kabullendim. Ve o noktaya geldiğimde aptalca davranışımı fark etmeye başladım,insanlara iyi hissetmediğimi anlatmaya çalışıyordum. Sadece baskı vardı ve kimsenin aptal bir kolej öğrencisiyle konuşacak vakti yoktu. Sadece sinirdi. Umarım öyledir. Kendimi odama kilitledim ve dışarı çıkmadım. Günbegün, öğretmenlerimi derslerimi iptal etmek için gönderiyordum. Ama bişey değişmedi beni aramak için herhangi bir şey göndermediler. Haftalarca odamda döndüm durdum. İçinden çıkamadığım uğursuz bir çemberdi.
Sonunda olan oldu. Odam mağaram haline geldi. Yemek yiyemezdim, yiyemiyordum. Hatta öyle bir hâl aldı ki, oda arkadaşım gelir, her şey iyi mi değil mi diye kapımı tıklatırdı. Ama kapıyı açmazdım. Gitmesi için bağırırdım ve giderdi de.
Bir daha girişimde bulunacak kadar umursamadı. Bir daha kapımı asla çalmadı. Sadece bendim. Ben ve beni her nefes alışımda gözetleyen bebek.
Sonra o gece geldi.
Yani aslında bu gece. Zamanı geçirmeye alıştığım bir geceydi. Yalnız. Yataktan çıktığımda ışıkları açmayı deneme zahmetine bile girmedim ve üzerime bir süveter ile bağcıkları bağlanmamış converselerimi çektim. Açık havaya ihtiyacım vardı ve pencerem açılamayacak durumdaydı, kırıktı. Gece yarısıydı, belki de sabahtı. Saati kontrol etmememe rağmen dışarısı karanlıktı yani gece olduğunu düşündüm. Benim için fark etmedi. Her neyse, aptal oda arkadaşımı uyandırmadan çıkmak tam bir başa bela durumdu. Tüm ihtiyacım olan 1 ya da 2 dakikalığına temiz hava çekmek veya dışarı çıkıp sigara almak. Kendime sigara içmeyi bırakmak konusunda söz vermiştim ama o son zamanlarda yaptığım tek şeydi. Sigara içmek. Gece geç saatte dışarı çıkar ve yeni sigaralar alırdım. Bu kötü bişeydi biliyordum. Ama o beni ayakta ve güvende tutan tek şeydi.
Ama o özel gecede tuhaf bir şeyler vardı. Birisi dış kapıyı açık bırakmıştı. Bu daha önce hiç olmamıştı ve ev sahibi her zaman bu konuda sertti. Canımı sıkmadım. Küçük kırmızı kutuyu çıkardım ve sigara içmeye başladım. Geceye dair iyi olan şey ortalıkta aptalca sesleriyle beni sinir edecek kimse yoktu. Sessizdi, belki sadece bir arabayla. Ama sonra, bundan daha çok değil, huzurluydu.
Sıcak tenime soğuk değdikten ve ciğerlerime biraz tütün işledikten birkaç dakika sonra geri gidip biraz televizyon izlemeye karar verdim. Geceleri iyi bir şey yayınlanmazdı ama denemeye değerdi.
Bir an durdum ve soğuğa aldırış etmeyerek kendimi gizlice odama atmaya hazırladım. Ama merdivene gelir gelmez orada bir şey gördüm. Ya da birisi. Birisi merdivenlerde duruyordu.
İtiraf etmeliyim ki beni biraz korkuttu ama bir saniye sonra sikine takmaz halime geri döndüm ve yolda duran kişi ile karşılaşmadan yukarı çıkmaya çalıştım. İlk başta onu oda arkadaşım zannettim ama gölge çok erkeksiydi. Benim bildiğim minyon oda arkadaşım olması için çok büyüktü.
Garip yabancıyı geçmeye çalıştım ve dirseğimi hafifçe onunkine çarptım. Ama ne kımıldadı ne de konuştu. Sadece orda durdu. Beni korkutuyordu. Senaryo çok tuhaftı. Ama tabi ki apartmanda zavallı ilk yıl öğrencilerini korkutmak için bekleyen öğrenciler de vardı. Ama buna kanmayacaktım.
Bir ses duyana kadar durmadım. Konsantrasyonunuzu bozabilecek seslerden biriydi. Rahatsız edici, korkutucu ve sinir bozucuydu. Devam edemedim, bu yüzden olduğum yerde dondum kaldım ve onunla yüzleşmek için arkamı dönmeye çalıştım.
İlk önce, parçalanma sesiydi -beni ürküten ses-
Sonra hıçkırarak ağlama sesi. Genç bir adamın ağlayan sesi. Ama o insan değildi,evet. Belki bir dereceye kadar. Ses dalgalanıyordu. Kötü bir televizyon yayınından çıkan bir ses gibiydi. Gölgedeki adamdan sadece birkaç adım uzakta durdum. Aniden donup kalan zihnimden kaçmak istedim. Ama yapamadım, sıkışmıştım, ayaklarım basamağa çivilenmişti sanki.
Konuşmaya çalışıyordum ama ben fırsat bulmadan o konuşmuştu. Karanlıkta geçen zamanla görüntü daha da netleşiyordu. Siyah bir tür ceket giyiyordu. Her şey siyahtı. Arkasındaki delikten ipler çıkan dikilmiş bir kep takıyordu. Ayrıca siyahtı. Saçları yoluktu ama uzundu. Sanki bir süre yıkanmamış ya da kesilmemiş gibiydi.
Görüntüsü zihnimde yer ederken sesi kulaklarıma hançer gibi geliyordu. Konuştuğunda bozuk radyo gibi ses çıkardı. Ama kelimeleri anlaşılırdı. Beni sakinleştirmeye çalıştı. Ama ben zaten sakinleşemeyecek kadar çok korkmuştum.
"Burada yalnızsın, değil mi?"
Zor yutkundum. Bütün bir zaman birinin beni gözetliyor olma düşüncesi aniden gelen kusma gibi kafamı sarmıştı. Bu adamdan ve sesinden iğrenmiştim. Kafamı salladım. Cevap vermedim. Ona bir cevap veremedim. Vermiş olmalıydım. Belki bu durumu daha iyiye götürürdü. Belki burada bulunmasam hayatımda bu kadar korkmazdım. Ama buradaydım ve onun da bildiğini biliyordum.
Beklediği cevabı vermeyince bana döndü. Görünüşü gördüğüm en korkunç ama yüzü en büyüleyici olan yüzlerden biriydi. Görünüşünde beni rahatsız edecek yara bere izleri yoktu.
Ama gözleri. Ve ağzı. Tuhaf bir parıltı vardı. Altın,turuncu parıltısı. Gözlerini ve ağzını kaplamıştı. Dişleri parlak sarı bir renkte parlıyordu. Karanlıkta parlıyorlardı. Merdivenlerde, yerde... üzerimde. Ve onun grileşmiş yüzündeki sırıtışını görebiliyordum. Öfkeyle parladım.
O bir insan değildi, oradan uzaklaşmam gerekiyordu.
Aramızdaki görünmez bağı yıkıp geçtim ve kendimi merdivenlere attım. Ayakkabılarım sert zemine çarparken hızlıca koşuyordum. İkinci kez daha düşünmeden odama kaçtım. Umarım haftalardır görmezden geldiğim oda arkadaşım beni duyar ve polisi arar.
Ardımdan kapıyı kapattım ve kilitledim. Masaya doğru tökezledim ve aile yadigârı oyuncak bebek yere devrildi. Porcelen bebek kırıldı ve o panik halinde nefesim kesildi. Kendimi ve düşüncelerimi toplamaya çalıştım. Kapımı kapadıktan sonra daha fazla ses çıkmamıştı. Ardımdan ne oda arkadaşım gelmişti ne de merdivende parıldayan tuhaf adam. Sadece ben ve yerde duran kırık oyuncak. Bağırıp, ağlamayı ve yardım çağırmayı denedim. O gerçek değildi. Çıldırdım. Aylardır yalnız başıma bu kadar vakit geçirince böyle bir şey olnuştu. Kırılıp tuzla buz olmuş parçaların arasında yatıyordum. Neye inanacağımı bilmiyordum.
Uyumadım. Yere oturdum, elimden gelenin en iyisini yaparak emekliyordum. Önceden içtiğim sigara şimdi boğazıma iğne gibi batıyordu. Susamıştım ama mutfağa bir şeyler içmeye gidemedim. Belki hâlâ ordaydı ve dışarı çıkmam için bekliyordu. Ama yerimden kıpırdayamıyordum. Hiç de yapamadım.
Tamamen sessiz geçen 1 saatten sonra, sakinleşmeye başladım ve ayağa kalktım. Üzerimde hâlâ izlenilme hissi vardı. Ve ben bu hissi çok iyi biliyordum. Paranoyak ve yalnız olma hissi bu zamana kadar geldi. Çöküş.
Oyuncağın kırık olduğunu hatırlar hatırlamaz onu hemen tamir etmeye çalışmaya başladım. O benim odaklandığım tek şeydi; benim en yakın arkadaşım. Oyuncak bebek. Bebeği eski görünümüne döndürmek için odamdan iğne iplik ve biraz yapıştırıcı aldım. Kolay değildi. Ne kadar denersem deneyeyim oyuncak düşüyordu. Bir hiç için bitmek bilmeyen bir uğraştı. Tekrar ve tekrar denedim. Ama sadece parçalara ayrıldı.
Benim tek dostum.
Aniden, paniklemekten ve bebeği düzeltmekten yoruldum. Sadece yatağa geçtim. Kafamın üzerinde top şeklindeki battaniyeyle kıvrıldım. Yatağın altındaki hiçbir canavarın bana ulaşamadığını hayal ederek. Tüm istediğim uyumaktı.
Geri geleceğini bilmiyordum.
Bu sefer farklıydı gerçi. Bu sefer onu memnuniyetle karşıladım. Tüm zaman boyunca kaçmaktan yorulmuştum ve ertesi gün yalnızlığımla yüzleşmektense uykumda ölmeyi tercih ederdim. Ve şimdi benim tek dostum paramparça iken ne yapmam gerekiyor?
Bu sefer bana yaklaşma şekli yorucuydu. Sanki ben uyurken vücudumu kontrol edebiliyormuşum gibiydi. Kontrol edilebilir bir rüya gibi. Başka bir gün buna cesaret edemezdim. Bu iş bu gece bitiyordu. Aynen olmasından korktuğum gibi. Ama daha fazla umursayamazdım. Canımı sıkamazdım. Sadece uzun bir süre uyumak ve bir daha uyanmamak istedim. Bir daha yalnızlıkla yüzleşmemek.
Bana geri geldi. Yatağımdan elleriyle bana yol göstererek başını başıma doladı. Ama tek görebildiğim, ellerimi sıkıca tutan gri elleriydi. Ama yine de aniden emin olamadığım bir şey hissettim. Belli belirsiz.
Kuklaya benzer, bileklerimde iki kesik açtı. Ama bir yandan bir yana değildi. Daha çok kolumun ortasından ve aşağısından geliyordu. Bir şeye ulaştı. Kaslara. Soyulacak ve sarkacak bir şey. Kötü olan şey, ona bunu yapmasına ben izin verdim. Mücadelem dayanamayacak kadar artmıştı. Ve bileklerimdeki kesiklerin üzerinden sarkan uzun kas parçalarıyla, onları çıkarmaya başladı. Vücudumu ve kollarımı istediği gibi hareket ettirmek için onları çekiştirdi. Nasıl da sinir ve iskelet sistemime tepki olarak gelmişlerdi. Nasıl çalıştıracağını biliyordu.
Yine de hiç acı yoktu. Hiçbir şey kalbimi veya bedenimi acıtmadı. Sadece aklımın başka bir köşesi içimi rahatlatmakla kalıyordu. Harika bir histi.
Hiçbir önemi yoktu.
Beni kesmeye devam ederken bir yandan da şarkı söylemeye başladı.
Bana derler kuklacı
Parmaklarım ince ve ellerim göz yaşlarım ile lekeli
Kuklaları oynatırım
İplerimle ve hayallerimle
Şimdi onu daha net görebiliyordum. Daha az önce tüm gücümle nefret ettiğim adamı bitmek bilmeyen acımı dindirmesi için buyur ettim. Belki beni buna düşündürmeye iten şey oydu. Belki yaptığım her şey için suçlanması gereken oydu. Tüm bunlar kafamda mıydı yoksa gerçek miydi ?
Bana derler kuklacı
Hiç arkadaşım yok, tıpkı senin gibi
Kimse arkadaşlığımın değerini göremedi
Ama sonunda aradıkları arkadaşlarım oldu
İplerimle ve hayallerimle
Dokunmamın her anlamını yitirmek sadece bir dakika sürdü. Sinir sistemim bu adamın elinin altında ezilmişti. Bu, vücudumdaki her bir kemiği kırardı. Kaburgalarımı büküp kalça kemiğini büktüğünü hissedebiliyordum. Hepsi onu, beni uygun olduğumu gördüğü şeye dönüştürmesini kolaylaştırmak içindi. Yırtık kasların uzun parçaları teller gibiydi; Uzuvlarımın ve başımın bir yandan diğer tarafa doğru sallanmasını kontrol ederek. Tüm görebildiğim gülümsemesiydi, ben de gülümsedim.
Bana derler kuklacı
Bedenim karanlık ve gözlerim altına aç
Benim gözlerimde kimse yalnız değildir
İplerimle ve hayallerimle
Sen de benim arkadaşım olacaksın.
Hissedebildiğim son şey elinin boynuma sertçe asıldığı oldu. Sonra.. Çat! İlk başta ölümün bana bu şekilde yaklaştığını görmekten korkmuştum. Hiç bu şekilde düşünmemiştim. Eğer her şeyi kendim karar vermiş olsaydım hayır deyip reddetmiş olacaktım ama yapmadım.
Evet dedim.
Kırık bir boyunla, ölüm sadece yarım saniye uzaktaydı. Altın bir gülümseme ve bedenim düşerken onun iplerimi tutan sıcak elleri dışında bir şey yoktu.
Ertesi sabah oda arkadaşım beni buldu. Ölü olarak. Ölümümü garantilemek için, intihar ettim kendimi tavandaki fana asarak. Yataktan atladım. Benim yanım sıra oyuncak da vardı. Kırmızı elbiseli ve güzel sarı saçlarıyla kırık porselen bebek. Sana şu an nasıl yazdığımı veya seninle nasıl iletişim kurduğumun yolunu merak ediyor olmalısın. Ölmeden önce hikayemi yazmayı gerekli buldum.
Bu benim ardımda bıraktığım mirasımdır.
Artık yalnızlığa dayanamıyordum. Kendi başıma sorunlarla yüzleşmeye katlanamıyordum. Çok uzun sürdü. Çok.
Sevgili anne ve baba
Çok üzgünüm.
22 Şubat 2019 Cuma
30 Aralık 2018 Pazar
Doors
Evlat edildim. Gerçek annemi hiçbir zaman bilemedim. Daha doğrusu bir zamanlar biliyordum ama hatırlamayacak kadar küçükken yanından ayrıldım. Beni evlat edinen ailemi de sevdim gerçi. Bana karşı çok kibardılar. Beni doyurdular, sıcak ve komforlu bir evde yaşadım.
Sana ailemden hızlıca bahsedeyim: Önce annem. Ona ne anne ne de benzer bir şey dedim. Ona sadece ilk ismiyle seslendim. Janice. Gerçi hiçte umursamıyordu. Ona uzun süre böyle seslendim. Fark ettiğini dahi zannetmiyorum. Her neyse, o kibar biriydi. Ben evlat edilirken tavsiye edilen kişilerden ilkiydi sanırım. Bazen, televizyonun karşısında, başımı ona dayardım. O da tırnaklarıyla sırtımı gıdıklardı. O şu Hollywood annelerinden.
İkincisi babam. Gerçek adı Richard'dı. Ama o beni hiç sevmezdi. Bu yüzden ilgisini çekmek için, çaresiz bir girişimle ona baba demeye başladım. İşe yaramadı. Bence ona ne dediğimin bir önemi yoktu. Beni hiç kendi çocuğu kadar sevmezdi. Bu anlaşılmazdı bu yüzden fazla zorlamadım. Babamın en göze çarpan özelliği sertliğiydi. Çocukları yanlış bir şey yaptığında pat diye sormaktan yılmazdı. Lavaboyu düzgünce kullanmadan önce anladım. Bana şaplak atmaktan çekinmezdi. İşte onun yöntemleri yüzünden sınırdayım.
Son olarak kız kardeşim. Küçük Emily, ben evlat edilirken çok küçüktü. Yaklaşık olarak aynı yaştaydık. Ama o nispeten daha büyüktü. Gerçi onu hep benim küçük kardeşim olarak görürdüm. Herhangi bir kardeşin anlaşabilmesinden daha iyi anlaştık. Biz daima geç saatlere kadar uyanık kalırdık ve sadece konuşurduk. O çok konuşurdu ben çoğunlukla dinlerdim çünkü onu seviyordum. Sahip olduğumuz güzel bir düzendi. Yataklara kıyasla küçüktük bu yüzden küçükken oturma odasında tek başıma uyumak istemezdim. Onun yatağının yanına yere minder yaptım. Bura uyuduğum yerdi. Ama bana göre hava hoştu çünkü onunla beraber olmaktan haz alırdım ve küçük kardeşimi korur gibi hissederdim.
Her şey korkunç bir çarşamba gününde değişti. Emily ön kapıyı açtığında ben evde kestiriyordum. Kapının açılma sesi bilincimi yerine getirdi ve salondan oturma odasına doğru yürüdüm. Bu çarşamba günü olduğunu hatırladığım ilk zamandı. Asla günleri aklımda tutmakta iyi değildim. Aslında demem o ki zaman algım berbattı! Ama yine de çarşamba olduğunu biliyordum çünkü Emily kilisenin genç grup toplantısından yeni gelmişti. Kapının önüne yürüdü ve bana sarıldı. Ardından babam ve Janice geldi.
Saçımı dağıtırken "İyi uyudun mu?" dedi sataşarak. Sadece kafamı bir yana salladım ve kendisiyle alay ettiğimi açıkça belli eden bir şekilde homurdandım.
"Annenle bu şekilde alay etme!" dedi babam o sert otoritesiyle. Kapıyı ardından kapattı ve ceketini astı. "Ben şaka ediyordum.." diye homurdandım nefesimin altından. Beni duymamış olmalıydı çünkü bana şaplak attığını hissetmedim. Sonra Emily odamıza gitti ve ben de takip ettim. Bana gününü nasıl geçirdiğinden bahsetmeye başladı. Bilirsin klasik kız şeyleri işte. Ama iyi hissetsin diye dinledim. Gününü anlattıktan sonra televizyon izlemeyi önerdi ve mecbur kaldım. Kanepeye sıçradım o kumandaya uzanırken. Televizyon açıldı ve güneş batana kadar izledik. Emily, çizgi film veya pembe dizi yerine Discovery, Animal Planet ve Natural Geographic izlemeyi tercih eden türden bir kızdı. Onları ben de seviyordum bu yüzden umursamadım. Aslında onlar ilgimi çeken tek kanallardı.
Saat geç oldu ve Janice kanepenin arkasından yaklaştı. "Emily uyku vaktin geçti, kapat televizyonu ve odana git" "Sen de" dedi beni işaret ederek. Emily programı kapattı istemeye istemeye izliyorduk ve kalktık.
Koridordan aşağıya odamıza doğru indi. Onu takip ederken bir şeylerin doğru gitmediği hissini atlatamadım.
Odamıza girdik ve Emily ışığı kapattı. Tam bunu yaparken gözümün kenarından dışarıdan ani bir hareketin parıltısını yakaladım. Pencerenin dışındaydı ama görüş alanımı pencerenin olmadığı bir yere çevirdiğimde gördüğüm şeyin gittiğini sandım. Yine de tetikte kaldım. Kardeşimin hatrına.
Orada, karanlıkta, odayı aydınlatan dışardaki sokak lambasının ışığının ince zerresi dışında hiçbir şey olmadan yattım. Çok fazla değildi. Tekrar ve tekrar pencereden ince sesler duyduğuma yemin edebilirdim. Bir dalın kırılması, çıtırdayan yapraklar, sürtünen kıyafetler.. Ve tüm bu süre boyunca alabildiğim hafif kan ve ter kokusuydu. Gecenin çoğunda gözlerimi açık tuttum.
Dışarıdaki sesler dindi ve burnumdaki koku gitti. İçim rahat hissetmeye başladım. Gözkapaklarım kapandı. Bunun üzerine çok geçmeden, evin diğer tarafından çok yüksek seste kopan bir gürültü duydum. Bir anlığına uyandım. "EVDE BİRİ VAR" diye içimden akan olağanüstü adrenalinle bağırdım. "UYAN!" diye cırtlak bir sesle Emily'ye yalvardım. Uyandı, yatakta doğrulduğunu görür görmez anne babamın odasına doğru koştum..
Babam ölmüştü. Boynu açıldı, kan yatağa ve yere döküldü. Banyonun kapısını kapattığını ve bundan önce -dışarıdayken- onun bir adam olduğunu gördüm.
Bir adam.. Ona böyle seslenirken rahat hissetmiyorum.
O büyük ve dayanıklıydı. Arkasını döndü ve beni gördü. Bu onu gördüğüm ilk zamandı. Bunu unutmayacağım. Gözleri büyük ve boncuk gibiydi. Ve şehvetle kapana kısılmış. Süzülerek akan kanla kötü ve dağınık bir şekil verdiği sakalı vardı. Kıyafetleri kirliydi ve yüzü donuktu. Tam o sırada daha önceden burnuma gelen o aynı berbat kan ve ter kokusunu fark ettim fakat bu sefer her yeri kaplıyordu.
Beni gördü. Beni gördü ve çarpık sarı dişleriyle pis pis sırıttı. Öleceğimi zannettim ama benim varlığımla istifini bozmadan banyo kapısına döndü. Korkmuştum ve ne yapacağımı bilmiyordum. Sadece bağırıp ağladım. Annemin tek korunması olan kapıya omuz atışını seyrettim. Taşıdığı büyük usturayı kaldırışını izledim. Görülen o ki doğru dürüst kullanmayı aldırmıyordu. Onu dilimleyişini ve lime lime edişini izledim...
Sonra bir şey duydum: duymak istediğim en son şey... Arkamdan gelen Emily'nin çığlığıydı. Büyük ucube doğranmış annemin üzerinden küçük kardeşime baktı. Aklım başımdan gitmişti. Ayağa kalktı ve hızlıca bize doğru yürümeye başladı. Kardeşim dönüp kaçtı. Beni es geçip doğruca kardeşimin peşinden gittiğinde ne yapacağımı bilmez haldeydim. Neden hâlâ evdeydi? Durumu değerlendirip kaçmamış mı? Görünüşe göre yanıt olumsuzdu. Şimdi o ölüydü ve ben yalnızdım.
İkisinin peşinden koştum. Ailemin geri kalanına yaptığı gibi onu da öldüreceğini sandım ama hatalıydım. Onu kolundan yakaladı ve kontrolün onun elinde olduğunu açıkça belirtmek için onu sarstı. Onu eve doğru sürükledi. Şu an çıkarabileceğim tüm sesi çıkarıyordum. Birinin yardımıma gelmesini umuyor ve dua ediyordum. Onu almamalıydı, o olmazdı.
Beni geçerken duvara yaslandım ve dehşet ile "Neden?" diye inledim. Emily bir yandan çığlık atarken, o boştaki elini başıma koyup "iyi çocuk" dışında bir şey demedi. Çarpık dişleriyle başka bir sırıtış, soğuk ve yapmacık bir kahkaha attı. Biçare kardeşimi sürüklediği kapıya kadar takip ettim onu. Kapıyı açtı onu çekip çıkardı ve ardından kapıyı çarparak kapattı.
Şu an beni evlat edinen ağır yaralanmış ailemle birlikte oturuyorum. Korku ile inildiyor ve titriyorum. Onunla birlikte dışarıda. Onunla tahmin etmece oynuyor ve ben hiçbir şey yapamıyorum. Yapabilseydim yapardım ama yapamıyorum. Burda oturuyorum ve kapıya bakıyorum.. Patilerime bakıyorum.. Keşke kapıları açabilseydim...
Not : Evlatlık dostumuz aslında bir köpekmiş..
Sana ailemden hızlıca bahsedeyim: Önce annem. Ona ne anne ne de benzer bir şey dedim. Ona sadece ilk ismiyle seslendim. Janice. Gerçi hiçte umursamıyordu. Ona uzun süre böyle seslendim. Fark ettiğini dahi zannetmiyorum. Her neyse, o kibar biriydi. Ben evlat edilirken tavsiye edilen kişilerden ilkiydi sanırım. Bazen, televizyonun karşısında, başımı ona dayardım. O da tırnaklarıyla sırtımı gıdıklardı. O şu Hollywood annelerinden.
İkincisi babam. Gerçek adı Richard'dı. Ama o beni hiç sevmezdi. Bu yüzden ilgisini çekmek için, çaresiz bir girişimle ona baba demeye başladım. İşe yaramadı. Bence ona ne dediğimin bir önemi yoktu. Beni hiç kendi çocuğu kadar sevmezdi. Bu anlaşılmazdı bu yüzden fazla zorlamadım. Babamın en göze çarpan özelliği sertliğiydi. Çocukları yanlış bir şey yaptığında pat diye sormaktan yılmazdı. Lavaboyu düzgünce kullanmadan önce anladım. Bana şaplak atmaktan çekinmezdi. İşte onun yöntemleri yüzünden sınırdayım.
Son olarak kız kardeşim. Küçük Emily, ben evlat edilirken çok küçüktü. Yaklaşık olarak aynı yaştaydık. Ama o nispeten daha büyüktü. Gerçi onu hep benim küçük kardeşim olarak görürdüm. Herhangi bir kardeşin anlaşabilmesinden daha iyi anlaştık. Biz daima geç saatlere kadar uyanık kalırdık ve sadece konuşurduk. O çok konuşurdu ben çoğunlukla dinlerdim çünkü onu seviyordum. Sahip olduğumuz güzel bir düzendi. Yataklara kıyasla küçüktük bu yüzden küçükken oturma odasında tek başıma uyumak istemezdim. Onun yatağının yanına yere minder yaptım. Bura uyuduğum yerdi. Ama bana göre hava hoştu çünkü onunla beraber olmaktan haz alırdım ve küçük kardeşimi korur gibi hissederdim.
Her şey korkunç bir çarşamba gününde değişti. Emily ön kapıyı açtığında ben evde kestiriyordum. Kapının açılma sesi bilincimi yerine getirdi ve salondan oturma odasına doğru yürüdüm. Bu çarşamba günü olduğunu hatırladığım ilk zamandı. Asla günleri aklımda tutmakta iyi değildim. Aslında demem o ki zaman algım berbattı! Ama yine de çarşamba olduğunu biliyordum çünkü Emily kilisenin genç grup toplantısından yeni gelmişti. Kapının önüne yürüdü ve bana sarıldı. Ardından babam ve Janice geldi.
Saçımı dağıtırken "İyi uyudun mu?" dedi sataşarak. Sadece kafamı bir yana salladım ve kendisiyle alay ettiğimi açıkça belli eden bir şekilde homurdandım.
"Annenle bu şekilde alay etme!" dedi babam o sert otoritesiyle. Kapıyı ardından kapattı ve ceketini astı. "Ben şaka ediyordum.." diye homurdandım nefesimin altından. Beni duymamış olmalıydı çünkü bana şaplak attığını hissetmedim. Sonra Emily odamıza gitti ve ben de takip ettim. Bana gününü nasıl geçirdiğinden bahsetmeye başladı. Bilirsin klasik kız şeyleri işte. Ama iyi hissetsin diye dinledim. Gününü anlattıktan sonra televizyon izlemeyi önerdi ve mecbur kaldım. Kanepeye sıçradım o kumandaya uzanırken. Televizyon açıldı ve güneş batana kadar izledik. Emily, çizgi film veya pembe dizi yerine Discovery, Animal Planet ve Natural Geographic izlemeyi tercih eden türden bir kızdı. Onları ben de seviyordum bu yüzden umursamadım. Aslında onlar ilgimi çeken tek kanallardı.
Saat geç oldu ve Janice kanepenin arkasından yaklaştı. "Emily uyku vaktin geçti, kapat televizyonu ve odana git" "Sen de" dedi beni işaret ederek. Emily programı kapattı istemeye istemeye izliyorduk ve kalktık.
Koridordan aşağıya odamıza doğru indi. Onu takip ederken bir şeylerin doğru gitmediği hissini atlatamadım.
Odamıza girdik ve Emily ışığı kapattı. Tam bunu yaparken gözümün kenarından dışarıdan ani bir hareketin parıltısını yakaladım. Pencerenin dışındaydı ama görüş alanımı pencerenin olmadığı bir yere çevirdiğimde gördüğüm şeyin gittiğini sandım. Yine de tetikte kaldım. Kardeşimin hatrına.
Orada, karanlıkta, odayı aydınlatan dışardaki sokak lambasının ışığının ince zerresi dışında hiçbir şey olmadan yattım. Çok fazla değildi. Tekrar ve tekrar pencereden ince sesler duyduğuma yemin edebilirdim. Bir dalın kırılması, çıtırdayan yapraklar, sürtünen kıyafetler.. Ve tüm bu süre boyunca alabildiğim hafif kan ve ter kokusuydu. Gecenin çoğunda gözlerimi açık tuttum.
Dışarıdaki sesler dindi ve burnumdaki koku gitti. İçim rahat hissetmeye başladım. Gözkapaklarım kapandı. Bunun üzerine çok geçmeden, evin diğer tarafından çok yüksek seste kopan bir gürültü duydum. Bir anlığına uyandım. "EVDE BİRİ VAR" diye içimden akan olağanüstü adrenalinle bağırdım. "UYAN!" diye cırtlak bir sesle Emily'ye yalvardım. Uyandı, yatakta doğrulduğunu görür görmez anne babamın odasına doğru koştum..
Babam ölmüştü. Boynu açıldı, kan yatağa ve yere döküldü. Banyonun kapısını kapattığını ve bundan önce -dışarıdayken- onun bir adam olduğunu gördüm.
Bir adam.. Ona böyle seslenirken rahat hissetmiyorum.
O büyük ve dayanıklıydı. Arkasını döndü ve beni gördü. Bu onu gördüğüm ilk zamandı. Bunu unutmayacağım. Gözleri büyük ve boncuk gibiydi. Ve şehvetle kapana kısılmış. Süzülerek akan kanla kötü ve dağınık bir şekil verdiği sakalı vardı. Kıyafetleri kirliydi ve yüzü donuktu. Tam o sırada daha önceden burnuma gelen o aynı berbat kan ve ter kokusunu fark ettim fakat bu sefer her yeri kaplıyordu.
Beni gördü. Beni gördü ve çarpık sarı dişleriyle pis pis sırıttı. Öleceğimi zannettim ama benim varlığımla istifini bozmadan banyo kapısına döndü. Korkmuştum ve ne yapacağımı bilmiyordum. Sadece bağırıp ağladım. Annemin tek korunması olan kapıya omuz atışını seyrettim. Taşıdığı büyük usturayı kaldırışını izledim. Görülen o ki doğru dürüst kullanmayı aldırmıyordu. Onu dilimleyişini ve lime lime edişini izledim...
Sonra bir şey duydum: duymak istediğim en son şey... Arkamdan gelen Emily'nin çığlığıydı. Büyük ucube doğranmış annemin üzerinden küçük kardeşime baktı. Aklım başımdan gitmişti. Ayağa kalktı ve hızlıca bize doğru yürümeye başladı. Kardeşim dönüp kaçtı. Beni es geçip doğruca kardeşimin peşinden gittiğinde ne yapacağımı bilmez haldeydim. Neden hâlâ evdeydi? Durumu değerlendirip kaçmamış mı? Görünüşe göre yanıt olumsuzdu. Şimdi o ölüydü ve ben yalnızdım.
İkisinin peşinden koştum. Ailemin geri kalanına yaptığı gibi onu da öldüreceğini sandım ama hatalıydım. Onu kolundan yakaladı ve kontrolün onun elinde olduğunu açıkça belirtmek için onu sarstı. Onu eve doğru sürükledi. Şu an çıkarabileceğim tüm sesi çıkarıyordum. Birinin yardımıma gelmesini umuyor ve dua ediyordum. Onu almamalıydı, o olmazdı.
Beni geçerken duvara yaslandım ve dehşet ile "Neden?" diye inledim. Emily bir yandan çığlık atarken, o boştaki elini başıma koyup "iyi çocuk" dışında bir şey demedi. Çarpık dişleriyle başka bir sırıtış, soğuk ve yapmacık bir kahkaha attı. Biçare kardeşimi sürüklediği kapıya kadar takip ettim onu. Kapıyı açtı onu çekip çıkardı ve ardından kapıyı çarparak kapattı.
Şu an beni evlat edinen ağır yaralanmış ailemle birlikte oturuyorum. Korku ile inildiyor ve titriyorum. Onunla birlikte dışarıda. Onunla tahmin etmece oynuyor ve ben hiçbir şey yapamıyorum. Yapabilseydim yapardım ama yapamıyorum. Burda oturuyorum ve kapıya bakıyorum.. Patilerime bakıyorum.. Keşke kapıları açabilseydim...
Not : Evlatlık dostumuz aslında bir köpekmiş..
13 Aralık 2018 Perşembe
You Find Yourself in a Tunnel
Written by :Pointless Sentience
Kendini karanlığın içinde buluyorsun. Nerede olduğun ve buraya nasıl geldiğin hakkında hiçbir fikrin yok, yani hatırlamıyorsun. Aslında bu pek de umurunda değil. Asıl amacın buradan çıkmak.
İçinde bir şeylere tutunma isteği oluşmaya başlıyor. Karanlıkta kendini yönlendirmeni sağlayabilecek hiçbir duvar olmamasından kaynaklanan baş dönmesinin verdiği mide bulantısı gerçekten dayanılmaz olmaya başlıyor. Ellerin soğuk ve ıslak bir duvara değiyor, yukarı doğru kaydırdıkça kavisli olduğunu anlıyorsun. İstemsizce rahat bir nefes veriyorsun, sonunda yön hissiyatını, rehberini bulduğun için.
“Ne tarafa acaba?”
“Bir seçeneğin daha var; ilerle, ya da geri git.”
İlerliyorsun.
Bu ses hayatın boyunca seninleydi, ama sen genelde ona aldırış etmiyordun. Ama şimdi, daha önemli bir şeyin olmadığı için daha rahatsız edici, sinir bozucu bir hal aldı.
İki elin bu duvarda yürüdükçe, uzaktan damlama gibi gelen su sesi, şimdi hiddetli bir şelale gibi geliyor. Neredeyse devam etmek zorundaymış gibi hissediyorsun. Diğer yönden yaklaşan insansı şeytanlar olmasından korkuyorsun. Ayağının altına akan su çok ses çıkarmasına rağmen ne ayağına ne de topuklarına çarptığını hissediyorsun. Bir sebepten dolayı, ayağın suya uyuşmuş gibi.
“Yaşam bir gölge gibidir. Zavallı bir oyuncu, vakti dolana kadar sahnesini oynar, sonra unutulur gider. Bu bir aptal tarafından anlatılan bir hikayedir, ses ve öfkeyle dolu, anlamsız.”
“Kapa çeneni. Gölgeler ışık yokken görünmez bile.”
Birkaç saat olmuş olmalı. Belki de günler? Zaman kavramını tamamiyle kaybetmiş durumdasın. Aynı tünelde sınırlı hislerle yürümeye devam ediyorsun, ebediyen de edecekmiş gibi. Etrafta amaçsızca yürüyen biri gibisin. Tek amacın çıkışı bulmak, bu kısıtlı,çürüyen ve terk edilmiş tüneli terk etmek.
Aniden, kıvrımdan dönünce, umudun parlaklığını, tünelin sonundaki ışığı görüyorsun.
“Bunu gerçekten yapmak istiyor musun?”
“Bunca yolu yürüdüm, başka ne isteyeyim ki?”
“Soğukkanlı davranıyorsun.”
“Bunun kime zararı var?”
“Gerçekten o boşluğa adım atacak mısın?”
“Buradan çok parlak görünüyor.”
“Gerçekten umursamıyorsun,değil mi? Onlar ne olacak?”
“Kim? Arkamdaki şeyler mi?”
“Bilmiyormuş gibi davranma! Onların kim olduğunu ve ne kadar acı çekeceklerini herkesten iyi biliyorsun.”
“Bunun benim ışığım olduğunu biliyorum.”
“Gölgeler ışık yokken görünmez bile.”
Böylece son adımını, apartman binasının en üst katından boşluğa doğru atıyorsun.
Ç.N: Merhaba arkadaşlar ben Heisenberg. Bu benim ilk çevirim. Umarım beğenirsiniz.
Kendini karanlığın içinde buluyorsun. Nerede olduğun ve buraya nasıl geldiğin hakkında hiçbir fikrin yok, yani hatırlamıyorsun. Aslında bu pek de umurunda değil. Asıl amacın buradan çıkmak.
İçinde bir şeylere tutunma isteği oluşmaya başlıyor. Karanlıkta kendini yönlendirmeni sağlayabilecek hiçbir duvar olmamasından kaynaklanan baş dönmesinin verdiği mide bulantısı gerçekten dayanılmaz olmaya başlıyor. Ellerin soğuk ve ıslak bir duvara değiyor, yukarı doğru kaydırdıkça kavisli olduğunu anlıyorsun. İstemsizce rahat bir nefes veriyorsun, sonunda yön hissiyatını, rehberini bulduğun için.
“Ne tarafa acaba?”
“Bir seçeneğin daha var; ilerle, ya da geri git.”
İlerliyorsun.
Bu ses hayatın boyunca seninleydi, ama sen genelde ona aldırış etmiyordun. Ama şimdi, daha önemli bir şeyin olmadığı için daha rahatsız edici, sinir bozucu bir hal aldı.
İki elin bu duvarda yürüdükçe, uzaktan damlama gibi gelen su sesi, şimdi hiddetli bir şelale gibi geliyor. Neredeyse devam etmek zorundaymış gibi hissediyorsun. Diğer yönden yaklaşan insansı şeytanlar olmasından korkuyorsun. Ayağının altına akan su çok ses çıkarmasına rağmen ne ayağına ne de topuklarına çarptığını hissediyorsun. Bir sebepten dolayı, ayağın suya uyuşmuş gibi.
“Yaşam bir gölge gibidir. Zavallı bir oyuncu, vakti dolana kadar sahnesini oynar, sonra unutulur gider. Bu bir aptal tarafından anlatılan bir hikayedir, ses ve öfkeyle dolu, anlamsız.”
“Kapa çeneni. Gölgeler ışık yokken görünmez bile.”
Birkaç saat olmuş olmalı. Belki de günler? Zaman kavramını tamamiyle kaybetmiş durumdasın. Aynı tünelde sınırlı hislerle yürümeye devam ediyorsun, ebediyen de edecekmiş gibi. Etrafta amaçsızca yürüyen biri gibisin. Tek amacın çıkışı bulmak, bu kısıtlı,çürüyen ve terk edilmiş tüneli terk etmek.
Aniden, kıvrımdan dönünce, umudun parlaklığını, tünelin sonundaki ışığı görüyorsun.
“Bunu gerçekten yapmak istiyor musun?”
“Bunca yolu yürüdüm, başka ne isteyeyim ki?”
“Soğukkanlı davranıyorsun.”
“Bunun kime zararı var?”
“Gerçekten o boşluğa adım atacak mısın?”
“Buradan çok parlak görünüyor.”
“Gerçekten umursamıyorsun,değil mi? Onlar ne olacak?”
“Kim? Arkamdaki şeyler mi?”
“Bilmiyormuş gibi davranma! Onların kim olduğunu ve ne kadar acı çekeceklerini herkesten iyi biliyorsun.”
“Bunun benim ışığım olduğunu biliyorum.”
“Gölgeler ışık yokken görünmez bile.”
Böylece son adımını, apartman binasının en üst katından boşluğa doğru atıyorsun.
Ç.N: Merhaba arkadaşlar ben Heisenberg. Bu benim ilk çevirim. Umarım beğenirsiniz.
21 Eylül 2018 Cuma
My Neighbor's Dog Has a Zipper
Başta, bunu hiç düşünmemiştim.
Komşum elinde tasmayla yürürken, benimle sohbet etmek için dururdu; bense köpeğin karnında asılı, sallanan metal makaraya anlık bakışlar atardım. Bir tür evcil hayvan kıyafeti giydiğini var sayardım, ya da belki başarısız bir veteriner prosedürünün getirisiydi, ama biz daha çok sohbet ettikçe ve ben bu gizemli fermuarı daha sık gördükçe daha iyi anladım ki, o alışılmışın dışındaydı, köpeğin derisine iyice yerleştirilmişti.
Biz ne zaman küçük bir konuşma yapmak için dursak, o dikkatimi çekerdi. Ta ki bir gün ben bunu sormaya karar verene kadar.
"Söylesene, küçük dostumuzun karnının üstündeki fermuar ne?"
"Ah, o mu? Uzun hikaye, seni sıkmak istemem."
"Zamandan bol bir şeyim yok."
Alnımın üstünde oluşan boncuk boncuk terleri görüp göremediğini merak ettim.
"Gerçekten önemsiz bir şey, sadece bir güvenlik tedbiri."
Ve işte bu kadardı. Gülüp geçti, bana azıcık bir açıklama bahşederek. Şimdi düşününce anlıyorum ki, tepkileri büsbütün geçiştirici ve belirsizdi. Ne kadar merak ettiğimi görebiliyordu, öyleyse bana neden sadece anlatmıyordu? Ve güvenlik tedbiri derken tam olarak kast ettiği neydi? Konuşmamız her ne kadar verimsiz geçmiş olsa da sonradan bu konuyu üstelemedim. Günler, haftalar, aylar geçti. Ara sıra köpeğin garip kozmetik şeyini görüyordum, ama her seferinde kafamı dağıtıyordum; eğer bu konuya takılırsam kafamdan asla çıkmayacağını bilerek.
Yine de, aklımın bir köşesinde duran merak arttı, bir kaç ay içinde onu bastırabilecek sinirlere sahip olamayacaktım.
Çitin kenarındaki otları çekip komşumun evine baktığımda, arka verandada yatan köpeği fark ettim. Bizim mahallede sık sık gezen başı boş bir kedi, köpeğin yanına yaklaştı.Uyarıcı ya da kötü niyetli bir duruşu fazla yoktu, ama köpek kalktı ve kediye "çarptı" ve sivri dişlerini kemiğine geçirdi. Kedi, bir şey yapamayacak kadar acı çekiyordu. Bir dakikada tüm vücudunu yuttu.
Şoktaydım.
Kedinin ağlamaları komşum için bir uyarı olmuştu, dışarı çıktı, köpeği yakasından yakalayıp eve çekti. Sonra, yemin ederim ki onun zincirini açıp elini karnından içeri, organlarına soktu. Köpek kaçmadı, azıcık bile. Kolunu çıkarttıktan sonra köpek yere düştü, ölmüş gibi görünüyordu. Sonra komşum onu dışarı taşıdı ve verandadaki yerine geri koydu, vücudunu uyuyor pozisyonda ayarladı. Sonra arabasına bindi ve gitti.
Bu beş dakikalık gördüğüm şey, daha önce tanık olduğum hiçbir şeye benzemiyordu. "Korkunç", "tuhaf" ve "dehşet verici" gördüklerimi tarif etmek için uygun sözlerdi. Dehşete düşmüştüm.
Şok söndükten sonra, köpeğe yaklaştım. Boynuna dokundum; teni soğuk, nabzı yoktu. Karnına baktım ve oradaydı, tüm gizemli görüntüsüyle, tanrıyı terk etmiş fermuar. Köpek öldüğü için kendimi kötü hissettim ama o lanet şeyin amacını öğrenmek zorundaydım. Sadece köpeğin değil, komşumun bir kaç dakika öncesindeki tuhaf davranışlarının da bir açıklamasına ihtiyacım vardı.
Fermuarla köpeğin karnını yavaşça açtım, metalin şıngırdayan sesiyle merakımı artırdım. Karnının her iki tarafını da ellerimle açtım ve hayvanın içini açığa çıkardım. Gördüğüm şey kesinlikle aptalcaydı.
Komşumun köpeği... Animatronikti. Kablolar, dişliler, midesinin olması gereken yerde bir makine. Hiçbir anlamı yoktu ama oradaydı ve fermuarın arkasından bana bakıyordu.
Şok geçirdikten sonra, yapabileceğim en iyi hareketin eve gidip Hayvan Denetimi'ni aramak olduğuna karar verdim. Onlara, komşumun köpeğinin çimlerime izinsizce girip kedilere saldırdığını söyleyebilirdim. Böylece onlar gelecek, robotik varlığı inceleyecek ve sonra da gideceklerdi. Bu tür bir şey için bir protokol olmadığını biliyordum, ama bir şeyleri halledebileceklerini ve polis, hükümet ya da ulusal görevliler gibi uygun insanlarla iletişime geçebileceklerini düşündüm. Bu tuhaf durumun üstesinden gelinirse, komşumun garip köpeğinin hoşuna giden her şeyi yemediğini bilerek rahat uyuyabilirdim.
Basit, değil mi? Hayır! Ne münasebet.
Hayvan Denetimi'nin gelmesi biraz sürdü. Onlar gelene kadar komşum eve geldi ve kanıtları ortadan kaldırdı, köpeği de evinde bir yere sakladı. Hayvan Denetimi görevlisi yanlış anlaşılmadan dolayı özür diledi ve gitti, komşum ön verandada durmuş bana bakarken. Gizliliğin yerel kurumlarda hiçbir şey ifade etmediği ortaya çıktı, işte benim şansım (!)
Takip eden günler... Farklıydı. Komşumun köpeği efendisi tarafından yeniden aktif ederek hayata geri döndü. Her zamanki yollarını yürüdüler, ama benimle küçük konuşmalar için durmadılar. Sonuçta, onun kirli küçük sırrını biliyordum. Artık sohbet edilecek, dost bir komşu değildim, hayır. Bir düşmandım, bu kadının tuhaf hayatı için bir tehlikeydim. Ona ya da garip evcil hayvanına zarar vermeye çalışmış olmasam bile, o bunu bu şekilde görmüyordu.
Böylece, yine günlük yürüyüşlerinden birinde benimle tekrar konuşmadan önce, bir buçuk ay boyunca bana soğuk davrandı.
"Selam!"
"Merhaba. Her şey yolunda mı?"
"Her zamanki gibi. Cumartesi günü öğlen bir yemek veriyorum, sen de davetlisin tabiki."
Garip, bir aydan uzun bir süredir konuşmuyorduk ve şimdi aniden davet edilmiştim? Belki bu zeytin dalı uzatmanın bir yoluydu. Buzları eritmek içindi.
"Evet tabi, gelirim. Kulağa iyi zaman geçirecekmişiz gibi geliyor."
"Harika! Seni listeye ekleyeceğim."
Uzaklaşırken, köpeği kedi yiyen bir robot olduğu halde, özür dileme ihtiyacı hissettim.
"Hey, Hayvan Denetimi hakkında. Sadece söylemek istedim ki-"
"Bunun için endişelenme, önemi yok. Cumartesi görüşürüz!"
Aceleyle eve gitti, ve işte bu kadar. Sorun çözülmüştü.
Ya da ben öyle sandım.
Yemekten önceki gece uyuyamadım.
Evimin çevresinde sürünen ayak sesleri duyuyordum. Bakmak için her kalktığımda ise ses kesiliyor ve görünürde hiçbir şey olmuyordu. Belki bir şaka, bir hırsız ya da geceleri etrafta gezinen hayaletlerdi. Ne olursa olsun, beni gerdi ve uyumamı uzak bir hayal haline getirdi.
Bu ayak sesleri yine geldiğinde, merdivenlere yöneldim. Aşağıdaki oturma odasının kapısının önünde durdum. Ve işte, pencereden adeta odayı gözetleyen dört parlak ışık vardı, onu yakalamıştım. Ensemdeki tüyler diken diken olmuştu.
Her ne kadar dehşete kapılmış olsam da, beyzbol sopamı alıp davetsiz misafirleri selamlamak için ön kapılara yönelmem uzun sürmemişti. Yaşlı olabilirdim, ama gerektiğinde, özellikle de konu evim olduğunda onlara hadlerini bildirirdim.
Şaşırdım, bahçem boştu. Evin her köşesini aradım, kimseyi bulamadım, bir hayalet bile. Ne kadar hızlı koşarsa koşsun, kimse göze gözükmeden bu kadar hızlı hareket edemezdi, ışık zayıf olsa da. Korkmuş, az öncekinden bile gergin bir şekilde yatağıma dönüp korkmuş bir çocuk gibi örtünün altına saklanmadan önce her kapıyı kontrol ettim, gölgelerin arasındaki gizemli figürlerden korkarak.
Gecenin geri kalanında ayak sesleri kesildi, güneş doğarken de korkum. Uyanık kabusum bitmişti, ama giderken yerine yorgun ve uykusuz bir zihin yerleştirmişti.
Komşum öğleden sonra eve döndü, ben de biraz sonra bu komşu buluşması için yolumu tuttum. Garip bir şekilde otoparkta onunkinden başka araba yoktu. Tarihi mi yanlış anladım diye merak ettim, ama kapıyı çaldıktan sonra büyük bir gülümsemeyle açtı ve hemen içeri koşturdu. Beni mutfakta bir bar sandalyesine oturttu sohbet ederken. Ama sonra aniden bir sessizlik oldu. Bu tuhaf birkaç dakikadan sonra, mağlum soruyu sormak için cesaretimi topladım.
"Yani... Herkes nerede?"
"Sen zaten buradasın ya aptal."
Şaşkınlıkla kafamı eğdim.
"Peki ya diğer herkes?"
"Başka kimse yok. Davet ettiğim tek kişi sensin."
Böylece bir kerede parçalar yerine oturdu. Daha önce fark etmediğim için aptal hissettim. Aniden gösterdiği nezaket, dün geceki sesler. Davet yoktu, hiç olmamıştı. Kendi planımdan dolayı tuzağa düşmüştüm.
"Peki şimdi ne olacak?" Diye sordum
"Göreceksin, sıkı dur."
Hızla sandalyemden fırladım ve kapıya koştum. İnsan üstü bir hızla mutfaktan büyük bir bıçak alıp önümde durdu.
"O kadar da hızlı değil."
Taş gibi bekledim, hızlı hareketleri ve sert duruşu beni korkutuyordu.
"Konuşmamız gerek."
"Ne hakkında?" Sordum ama zaten biliyordum.
"Benimle aptalı oynama."
Ve tam o anda, göğsünde, bluzunun içinden dışarı kaymış metale güneş ışığı yansıdı. Bu... Bir fermuardı.
Korku dolu gözlerim fermuarda takılı kaldı, bakışlarımı bir el hareketiyle kesti.
"Gözlerim burada!" Ve sonrası karanlık.
Anılar biraz bulanık, bir sandalyeye bağlı şekilde uyandım. Merdivenlere bakınca bodrumda olduğumu tahmin ettim, ki bu maalesef duruyordu. İplerden kurtulmaya teşebbüs ettim ama hiçbir işe yaramadı. Beni serbest bırakmasaydı hayat boyu o sandalyede bağlı kalırdım.
Merdiven soldaydı, sağımda beton bir duvar vardı, ama doğrudan önümde bir düzine bilgisayarla birlikte adeta bir iş istasyonu vardı. Komşum göğsünden çıkan usb kablosunu bir bilgisayara takmış, kör edici bir hızla bir şeyler yazıyordu. Ne yazdığı görüş alanımda değildi.
Bir bakışla sınırlı olsa da, arkamda ne olduğunun kafamda bir resmini oluşturmak için boynumu sağa sola hareket ettirdim.
Köpeğin özdeş kopyaları bir sürü kafesteydi. Hareket bile etmiyorlardı, onlar da animatronikti, komşum gibi. Tanrı'nın yeşil dünyasında neler bulmuştum böyle?
Az sonra, komşum kabloyu göğsünden söktü ve bana doğru geldi.
"Ah iyi, uyanıksın. Şekerleme güzel miydi?"
Ona iğrenerek baktım ve cevaplamayı reddettim. Benimle konuşan bu şey neydi?
"Sorun ne? Köpek dilini mi yedi?"
Bu alaya da sessiz kaldım.
"İyi. Sadece beni dinlemelisin. Kımıldama, hemen dönerim."
İş istasyonuna dönmeden eline bir şey aldı, sonra önümdeki oturduğu yere geri döndü.
"Sen işleri benim için berbat edene kadar çok çalıştım. Ama yine de, bu benim suçum. Umursamazdım, sırrımı bu kadar belirgin bırakmamalıydım."
Köpeği hakkında konuştuğunu düşündüm.
"Buna bakmanı istiyorum." Nesneyi göz hizzama getirdi. "Syntheti-Tech" yazılı bir logosu olan bir çeşit rozetti.
"Ben bir androidim. Girişimler için önemli bilgiler toplayarak ilerleme sağlamaya çalışan büyük bir şirket için çalışıyorum. Bundan fazlasını bilemezsin. Lanet olsun, zaten çok fazla şey biliyorsun."
Başta fark etmemiştim ama elleriyle fermuarıyla oynuyordu.
"Tanrım, bu lanet olası et elbisesinden çok sıkıldım."
Gözlerimin önünde kıyafetlerini çıkardı. Mümkün olabilecek en normal şekilde. kendi cildinden çıkıp gerçek formunu gösterdi bana. İnsan biçiminde bir araya getirilmiş bir elektronik yığından başka bir şey değildi. Bu; kelimenin tam anlamıyla mide bulandırıcı bir manzaraydı. Hareketleri, konuşması... Rahatsız edici ve hastalıklıydı.
"Daha fazla bir şey anlatamam, ama bu işin gerekli olduğunu bilmeni istiyorum. Bu gerçekleri yukarıdaki dünyaya anlatırsan, başardığımız her şeyi tehlikeye atmış olacaksın. İsteklerimize boyun eğmek zorundasın."
Ne yapacağımı bilmiyordum. Gözlerimi uzağa çevirdim, onun garip, animatronik yüzünü daha fazla görmek istemedim. Maalesef, soğuk metal beni çenemden yakaladı ve gözlerimi ona bakmaya zorladı.
"Söz ver. Bunlardan herhangi birini kimseye söylemeyeceksin. Anlıyor musun?"
Onaylar gibi başımı salladım, ama sadece elini yüzümden çekmesini istediğim içindi. Neyse ki çekti.
"İyi. Bilirsin, tanıdığında o kadar da kötü değiliz. Biz sadece sizin gibiyiz."
Bunu düşündüm. Hiçbir şeyim onun gibi değildi, ve sadece görünüşü yüzünden de değil; asla komşularımı kandırıp bodrumumda bağlı tutmamıştım. Bu benlik değildi.
"Pekala, bu kadar. Buradan gitmen gerekiyor. Sakın benim yaptığım hatayı yapma, hayatının geri kalanı boyunca pişman olursun."
Bu bana söylediği son şeydi ve hiçbir şey anlamamıştım. Yine bayılmış olmalıyım, sonraki hatırladığım şey, onun bodrum zemininde yerden kalktığımdı. Artık bağlı değildim. Herhangi bir neden için beni öldürmemişti. Artık özgürdüm.
Aniden, bir grup personel bodrum kapısından içeri girdi ve bana yardım etmek için aşağı indi.
"İyi misin?"
"Evet, ben iyiyim. Neler oluyor?"
Kanıt toplamak için odanın karşı tarafında yürüyen bir kaç adam gördüm. Bir adam kafeslerden birini söktü, köpeklerden birini yakaladı ve içini açarak onun boş bir kalıptan başka hiçbir şey olmadığını ortaya çıkardı.
"Onlar boş, efendim. Kabuklarından oluşan bir koleksiyon."
"Şüphelendiğim gibi. Önemli değil, serbest sürücülerle birlikte kamyona yükleyin. Umarım gitmeden onları silmemiştir."
Tamamen şokta görünüyor olmalıydım, adam beni omuzlarımdan kavradı ve gözlerimin içine baktı.
"Artık her şey iyi. Uzun zamandır bu kadının peşindeydik. Onu kaçırmış olabiliriz, ama bu yine de büyük bir başarı ve tamamen senin sayende."
Kafam hala karışıktı ama her şey bittiği için rahatlamıştım.
"İyi olduğundan emin misin? Hastaneye gitmene gerek yok mu?"
Kafamı salladım, zaten doktorlara fazla güvenmezdim. Ben sadece evime gitmek istiyordum.
"Tamam, seni evine kadar götüreyim."
Kabul ettim ve çıktık. Sonra hemen içeri girdim ve tüm çirkinliği arkamda bırakarak kapımı kapattım. Planım hepsini unutmaktı.
Devlet memurları gibi duran bu ekip, mahallemi bir kaç saat içinde terk etti. O gece, bu durumu değerlendirmek için, aynı kurum beni aradı. Öğrenmek iyidir ama yine de bazı detayları verdikleri için onları suçladım. Bazı soruları kendime saklamayı yeğlerdim, huzurlu kalmak için. Sonuçta sadece geceleri rahat uyumak isteyen yaşlı bir adamdım.
Komşumun, çeşitli hükümet kurumlarına sızan bir android kültünün yüksek dereceli bir öğrencisi olduğu ortaya çıktı. Şu an ise davalarına yardım etmek için yeni üyeler alma sürecindeydiler. Söyledikleri merakımı giderip bu olayı kapatmam için oldukça yeterliydi, adama teşekkür ettim.
Konuşmamız bittiğinde, ön kapıda bir tıklama duydum.
Gece geç saatlerde misafire alışkın değildim, ama bu operasyonla ilgili soru sormak için gelen komşulardan biridir diye düşündüm. Kapıyı açtım, ama kimse yoktu. Hayır, bir insan yoktu. Onun yerine bir köpek vardı, komşumun köpeğinin aynısından. Ben bir şey yapmadan içeri girip yere oturdu. Tasmasından bir ses yükseldi.
"Kapıyı kapat."
Şaşkınlık ve korkuyla dediğini yaptım.
"Merhaba, ben SERİ #724234. Yolculuğunda senin arkadaşın olacağım. Gerçek macera başlamak üzere. İlk görevine başlamak ister misin?"
Ne yapacağım veya Tanrı aşkına, neler olduğu konusunda bir fikrim yoktu ama tam o sırada; gövdemde boylu boyunca bir kaşıntı hissettim. Başta küçüktü ama sonra büyüdü.
O an, parmaklarımda tanıdık metali hissettim. Anlamam zaman aldı, ama ne hissettiğimi tam olarak biliyordum.
Bu bir fermuardı.
Ç/N : Biraz garip bir pasta, umarım beğenirsiniz. ^^
Komşum elinde tasmayla yürürken, benimle sohbet etmek için dururdu; bense köpeğin karnında asılı, sallanan metal makaraya anlık bakışlar atardım. Bir tür evcil hayvan kıyafeti giydiğini var sayardım, ya da belki başarısız bir veteriner prosedürünün getirisiydi, ama biz daha çok sohbet ettikçe ve ben bu gizemli fermuarı daha sık gördükçe daha iyi anladım ki, o alışılmışın dışındaydı, köpeğin derisine iyice yerleştirilmişti.
Biz ne zaman küçük bir konuşma yapmak için dursak, o dikkatimi çekerdi. Ta ki bir gün ben bunu sormaya karar verene kadar.
"Söylesene, küçük dostumuzun karnının üstündeki fermuar ne?"
"Ah, o mu? Uzun hikaye, seni sıkmak istemem."
"Zamandan bol bir şeyim yok."
Alnımın üstünde oluşan boncuk boncuk terleri görüp göremediğini merak ettim.
"Gerçekten önemsiz bir şey, sadece bir güvenlik tedbiri."
Ve işte bu kadardı. Gülüp geçti, bana azıcık bir açıklama bahşederek. Şimdi düşününce anlıyorum ki, tepkileri büsbütün geçiştirici ve belirsizdi. Ne kadar merak ettiğimi görebiliyordu, öyleyse bana neden sadece anlatmıyordu? Ve güvenlik tedbiri derken tam olarak kast ettiği neydi? Konuşmamız her ne kadar verimsiz geçmiş olsa da sonradan bu konuyu üstelemedim. Günler, haftalar, aylar geçti. Ara sıra köpeğin garip kozmetik şeyini görüyordum, ama her seferinde kafamı dağıtıyordum; eğer bu konuya takılırsam kafamdan asla çıkmayacağını bilerek.
Yine de, aklımın bir köşesinde duran merak arttı, bir kaç ay içinde onu bastırabilecek sinirlere sahip olamayacaktım.
Çitin kenarındaki otları çekip komşumun evine baktığımda, arka verandada yatan köpeği fark ettim. Bizim mahallede sık sık gezen başı boş bir kedi, köpeğin yanına yaklaştı.Uyarıcı ya da kötü niyetli bir duruşu fazla yoktu, ama köpek kalktı ve kediye "çarptı" ve sivri dişlerini kemiğine geçirdi. Kedi, bir şey yapamayacak kadar acı çekiyordu. Bir dakikada tüm vücudunu yuttu.
Şoktaydım.
Kedinin ağlamaları komşum için bir uyarı olmuştu, dışarı çıktı, köpeği yakasından yakalayıp eve çekti. Sonra, yemin ederim ki onun zincirini açıp elini karnından içeri, organlarına soktu. Köpek kaçmadı, azıcık bile. Kolunu çıkarttıktan sonra köpek yere düştü, ölmüş gibi görünüyordu. Sonra komşum onu dışarı taşıdı ve verandadaki yerine geri koydu, vücudunu uyuyor pozisyonda ayarladı. Sonra arabasına bindi ve gitti.
Bu beş dakikalık gördüğüm şey, daha önce tanık olduğum hiçbir şeye benzemiyordu. "Korkunç", "tuhaf" ve "dehşet verici" gördüklerimi tarif etmek için uygun sözlerdi. Dehşete düşmüştüm.
Şok söndükten sonra, köpeğe yaklaştım. Boynuna dokundum; teni soğuk, nabzı yoktu. Karnına baktım ve oradaydı, tüm gizemli görüntüsüyle, tanrıyı terk etmiş fermuar. Köpek öldüğü için kendimi kötü hissettim ama o lanet şeyin amacını öğrenmek zorundaydım. Sadece köpeğin değil, komşumun bir kaç dakika öncesindeki tuhaf davranışlarının da bir açıklamasına ihtiyacım vardı.
Fermuarla köpeğin karnını yavaşça açtım, metalin şıngırdayan sesiyle merakımı artırdım. Karnının her iki tarafını da ellerimle açtım ve hayvanın içini açığa çıkardım. Gördüğüm şey kesinlikle aptalcaydı.
Komşumun köpeği... Animatronikti. Kablolar, dişliler, midesinin olması gereken yerde bir makine. Hiçbir anlamı yoktu ama oradaydı ve fermuarın arkasından bana bakıyordu.
Şok geçirdikten sonra, yapabileceğim en iyi hareketin eve gidip Hayvan Denetimi'ni aramak olduğuna karar verdim. Onlara, komşumun köpeğinin çimlerime izinsizce girip kedilere saldırdığını söyleyebilirdim. Böylece onlar gelecek, robotik varlığı inceleyecek ve sonra da gideceklerdi. Bu tür bir şey için bir protokol olmadığını biliyordum, ama bir şeyleri halledebileceklerini ve polis, hükümet ya da ulusal görevliler gibi uygun insanlarla iletişime geçebileceklerini düşündüm. Bu tuhaf durumun üstesinden gelinirse, komşumun garip köpeğinin hoşuna giden her şeyi yemediğini bilerek rahat uyuyabilirdim.
Basit, değil mi? Hayır! Ne münasebet.
Hayvan Denetimi'nin gelmesi biraz sürdü. Onlar gelene kadar komşum eve geldi ve kanıtları ortadan kaldırdı, köpeği de evinde bir yere sakladı. Hayvan Denetimi görevlisi yanlış anlaşılmadan dolayı özür diledi ve gitti, komşum ön verandada durmuş bana bakarken. Gizliliğin yerel kurumlarda hiçbir şey ifade etmediği ortaya çıktı, işte benim şansım (!)
Takip eden günler... Farklıydı. Komşumun köpeği efendisi tarafından yeniden aktif ederek hayata geri döndü. Her zamanki yollarını yürüdüler, ama benimle küçük konuşmalar için durmadılar. Sonuçta, onun kirli küçük sırrını biliyordum. Artık sohbet edilecek, dost bir komşu değildim, hayır. Bir düşmandım, bu kadının tuhaf hayatı için bir tehlikeydim. Ona ya da garip evcil hayvanına zarar vermeye çalışmış olmasam bile, o bunu bu şekilde görmüyordu.
Böylece, yine günlük yürüyüşlerinden birinde benimle tekrar konuşmadan önce, bir buçuk ay boyunca bana soğuk davrandı.
"Selam!"
"Merhaba. Her şey yolunda mı?"
"Her zamanki gibi. Cumartesi günü öğlen bir yemek veriyorum, sen de davetlisin tabiki."
Garip, bir aydan uzun bir süredir konuşmuyorduk ve şimdi aniden davet edilmiştim? Belki bu zeytin dalı uzatmanın bir yoluydu. Buzları eritmek içindi.
"Evet tabi, gelirim. Kulağa iyi zaman geçirecekmişiz gibi geliyor."
"Harika! Seni listeye ekleyeceğim."
Uzaklaşırken, köpeği kedi yiyen bir robot olduğu halde, özür dileme ihtiyacı hissettim.
"Hey, Hayvan Denetimi hakkında. Sadece söylemek istedim ki-"
"Bunun için endişelenme, önemi yok. Cumartesi görüşürüz!"
Aceleyle eve gitti, ve işte bu kadar. Sorun çözülmüştü.
Ya da ben öyle sandım.
Yemekten önceki gece uyuyamadım.
Evimin çevresinde sürünen ayak sesleri duyuyordum. Bakmak için her kalktığımda ise ses kesiliyor ve görünürde hiçbir şey olmuyordu. Belki bir şaka, bir hırsız ya da geceleri etrafta gezinen hayaletlerdi. Ne olursa olsun, beni gerdi ve uyumamı uzak bir hayal haline getirdi.
Bu ayak sesleri yine geldiğinde, merdivenlere yöneldim. Aşağıdaki oturma odasının kapısının önünde durdum. Ve işte, pencereden adeta odayı gözetleyen dört parlak ışık vardı, onu yakalamıştım. Ensemdeki tüyler diken diken olmuştu.
Her ne kadar dehşete kapılmış olsam da, beyzbol sopamı alıp davetsiz misafirleri selamlamak için ön kapılara yönelmem uzun sürmemişti. Yaşlı olabilirdim, ama gerektiğinde, özellikle de konu evim olduğunda onlara hadlerini bildirirdim.
Şaşırdım, bahçem boştu. Evin her köşesini aradım, kimseyi bulamadım, bir hayalet bile. Ne kadar hızlı koşarsa koşsun, kimse göze gözükmeden bu kadar hızlı hareket edemezdi, ışık zayıf olsa da. Korkmuş, az öncekinden bile gergin bir şekilde yatağıma dönüp korkmuş bir çocuk gibi örtünün altına saklanmadan önce her kapıyı kontrol ettim, gölgelerin arasındaki gizemli figürlerden korkarak.
Gecenin geri kalanında ayak sesleri kesildi, güneş doğarken de korkum. Uyanık kabusum bitmişti, ama giderken yerine yorgun ve uykusuz bir zihin yerleştirmişti.
Komşum öğleden sonra eve döndü, ben de biraz sonra bu komşu buluşması için yolumu tuttum. Garip bir şekilde otoparkta onunkinden başka araba yoktu. Tarihi mi yanlış anladım diye merak ettim, ama kapıyı çaldıktan sonra büyük bir gülümsemeyle açtı ve hemen içeri koşturdu. Beni mutfakta bir bar sandalyesine oturttu sohbet ederken. Ama sonra aniden bir sessizlik oldu. Bu tuhaf birkaç dakikadan sonra, mağlum soruyu sormak için cesaretimi topladım.
"Yani... Herkes nerede?"
"Sen zaten buradasın ya aptal."
Şaşkınlıkla kafamı eğdim.
"Peki ya diğer herkes?"
"Başka kimse yok. Davet ettiğim tek kişi sensin."
Böylece bir kerede parçalar yerine oturdu. Daha önce fark etmediğim için aptal hissettim. Aniden gösterdiği nezaket, dün geceki sesler. Davet yoktu, hiç olmamıştı. Kendi planımdan dolayı tuzağa düşmüştüm.
"Peki şimdi ne olacak?" Diye sordum
"Göreceksin, sıkı dur."
Hızla sandalyemden fırladım ve kapıya koştum. İnsan üstü bir hızla mutfaktan büyük bir bıçak alıp önümde durdu.
"O kadar da hızlı değil."
Taş gibi bekledim, hızlı hareketleri ve sert duruşu beni korkutuyordu.
"Konuşmamız gerek."
"Ne hakkında?" Sordum ama zaten biliyordum.
"Benimle aptalı oynama."
Ve tam o anda, göğsünde, bluzunun içinden dışarı kaymış metale güneş ışığı yansıdı. Bu... Bir fermuardı.
Korku dolu gözlerim fermuarda takılı kaldı, bakışlarımı bir el hareketiyle kesti.
"Gözlerim burada!" Ve sonrası karanlık.
Anılar biraz bulanık, bir sandalyeye bağlı şekilde uyandım. Merdivenlere bakınca bodrumda olduğumu tahmin ettim, ki bu maalesef duruyordu. İplerden kurtulmaya teşebbüs ettim ama hiçbir işe yaramadı. Beni serbest bırakmasaydı hayat boyu o sandalyede bağlı kalırdım.
Merdiven soldaydı, sağımda beton bir duvar vardı, ama doğrudan önümde bir düzine bilgisayarla birlikte adeta bir iş istasyonu vardı. Komşum göğsünden çıkan usb kablosunu bir bilgisayara takmış, kör edici bir hızla bir şeyler yazıyordu. Ne yazdığı görüş alanımda değildi.
Bir bakışla sınırlı olsa da, arkamda ne olduğunun kafamda bir resmini oluşturmak için boynumu sağa sola hareket ettirdim.
Köpeğin özdeş kopyaları bir sürü kafesteydi. Hareket bile etmiyorlardı, onlar da animatronikti, komşum gibi. Tanrı'nın yeşil dünyasında neler bulmuştum böyle?
Az sonra, komşum kabloyu göğsünden söktü ve bana doğru geldi.
"Ah iyi, uyanıksın. Şekerleme güzel miydi?"
Ona iğrenerek baktım ve cevaplamayı reddettim. Benimle konuşan bu şey neydi?
"Sorun ne? Köpek dilini mi yedi?"
Bu alaya da sessiz kaldım.
"İyi. Sadece beni dinlemelisin. Kımıldama, hemen dönerim."
İş istasyonuna dönmeden eline bir şey aldı, sonra önümdeki oturduğu yere geri döndü.
"Sen işleri benim için berbat edene kadar çok çalıştım. Ama yine de, bu benim suçum. Umursamazdım, sırrımı bu kadar belirgin bırakmamalıydım."
Köpeği hakkında konuştuğunu düşündüm.
"Buna bakmanı istiyorum." Nesneyi göz hizzama getirdi. "Syntheti-Tech" yazılı bir logosu olan bir çeşit rozetti.
"Ben bir androidim. Girişimler için önemli bilgiler toplayarak ilerleme sağlamaya çalışan büyük bir şirket için çalışıyorum. Bundan fazlasını bilemezsin. Lanet olsun, zaten çok fazla şey biliyorsun."
Başta fark etmemiştim ama elleriyle fermuarıyla oynuyordu.
"Tanrım, bu lanet olası et elbisesinden çok sıkıldım."
Gözlerimin önünde kıyafetlerini çıkardı. Mümkün olabilecek en normal şekilde. kendi cildinden çıkıp gerçek formunu gösterdi bana. İnsan biçiminde bir araya getirilmiş bir elektronik yığından başka bir şey değildi. Bu; kelimenin tam anlamıyla mide bulandırıcı bir manzaraydı. Hareketleri, konuşması... Rahatsız edici ve hastalıklıydı.
"Daha fazla bir şey anlatamam, ama bu işin gerekli olduğunu bilmeni istiyorum. Bu gerçekleri yukarıdaki dünyaya anlatırsan, başardığımız her şeyi tehlikeye atmış olacaksın. İsteklerimize boyun eğmek zorundasın."
Ne yapacağımı bilmiyordum. Gözlerimi uzağa çevirdim, onun garip, animatronik yüzünü daha fazla görmek istemedim. Maalesef, soğuk metal beni çenemden yakaladı ve gözlerimi ona bakmaya zorladı.
"Söz ver. Bunlardan herhangi birini kimseye söylemeyeceksin. Anlıyor musun?"
Onaylar gibi başımı salladım, ama sadece elini yüzümden çekmesini istediğim içindi. Neyse ki çekti.
"İyi. Bilirsin, tanıdığında o kadar da kötü değiliz. Biz sadece sizin gibiyiz."
Bunu düşündüm. Hiçbir şeyim onun gibi değildi, ve sadece görünüşü yüzünden de değil; asla komşularımı kandırıp bodrumumda bağlı tutmamıştım. Bu benlik değildi.
"Pekala, bu kadar. Buradan gitmen gerekiyor. Sakın benim yaptığım hatayı yapma, hayatının geri kalanı boyunca pişman olursun."
Bu bana söylediği son şeydi ve hiçbir şey anlamamıştım. Yine bayılmış olmalıyım, sonraki hatırladığım şey, onun bodrum zemininde yerden kalktığımdı. Artık bağlı değildim. Herhangi bir neden için beni öldürmemişti. Artık özgürdüm.
Aniden, bir grup personel bodrum kapısından içeri girdi ve bana yardım etmek için aşağı indi.
"İyi misin?"
"Evet, ben iyiyim. Neler oluyor?"
Kanıt toplamak için odanın karşı tarafında yürüyen bir kaç adam gördüm. Bir adam kafeslerden birini söktü, köpeklerden birini yakaladı ve içini açarak onun boş bir kalıptan başka hiçbir şey olmadığını ortaya çıkardı.
"Onlar boş, efendim. Kabuklarından oluşan bir koleksiyon."
"Şüphelendiğim gibi. Önemli değil, serbest sürücülerle birlikte kamyona yükleyin. Umarım gitmeden onları silmemiştir."
Tamamen şokta görünüyor olmalıydım, adam beni omuzlarımdan kavradı ve gözlerimin içine baktı.
"Artık her şey iyi. Uzun zamandır bu kadının peşindeydik. Onu kaçırmış olabiliriz, ama bu yine de büyük bir başarı ve tamamen senin sayende."
Kafam hala karışıktı ama her şey bittiği için rahatlamıştım.
"İyi olduğundan emin misin? Hastaneye gitmene gerek yok mu?"
Kafamı salladım, zaten doktorlara fazla güvenmezdim. Ben sadece evime gitmek istiyordum.
"Tamam, seni evine kadar götüreyim."
Kabul ettim ve çıktık. Sonra hemen içeri girdim ve tüm çirkinliği arkamda bırakarak kapımı kapattım. Planım hepsini unutmaktı.
Devlet memurları gibi duran bu ekip, mahallemi bir kaç saat içinde terk etti. O gece, bu durumu değerlendirmek için, aynı kurum beni aradı. Öğrenmek iyidir ama yine de bazı detayları verdikleri için onları suçladım. Bazı soruları kendime saklamayı yeğlerdim, huzurlu kalmak için. Sonuçta sadece geceleri rahat uyumak isteyen yaşlı bir adamdım.
Komşumun, çeşitli hükümet kurumlarına sızan bir android kültünün yüksek dereceli bir öğrencisi olduğu ortaya çıktı. Şu an ise davalarına yardım etmek için yeni üyeler alma sürecindeydiler. Söyledikleri merakımı giderip bu olayı kapatmam için oldukça yeterliydi, adama teşekkür ettim.
Konuşmamız bittiğinde, ön kapıda bir tıklama duydum.
Gece geç saatlerde misafire alışkın değildim, ama bu operasyonla ilgili soru sormak için gelen komşulardan biridir diye düşündüm. Kapıyı açtım, ama kimse yoktu. Hayır, bir insan yoktu. Onun yerine bir köpek vardı, komşumun köpeğinin aynısından. Ben bir şey yapmadan içeri girip yere oturdu. Tasmasından bir ses yükseldi.
"Kapıyı kapat."
Şaşkınlık ve korkuyla dediğini yaptım.
"Merhaba, ben SERİ #724234. Yolculuğunda senin arkadaşın olacağım. Gerçek macera başlamak üzere. İlk görevine başlamak ister misin?"
Ne yapacağım veya Tanrı aşkına, neler olduğu konusunda bir fikrim yoktu ama tam o sırada; gövdemde boylu boyunca bir kaşıntı hissettim. Başta küçüktü ama sonra büyüdü.
O an, parmaklarımda tanıdık metali hissettim. Anlamam zaman aldı, ama ne hissettiğimi tam olarak biliyordum.
Bu bir fermuardı.
Ç/N : Biraz garip bir pasta, umarım beğenirsiniz. ^^
13 Ağustos 2018 Pazartesi
Parti//
Dışarıda ses olmasını seviyorum. O saçma sapan kavgaları duymak elbette kötü, ya da gece gece köpeğin havlaması, belki de çöplükten gelen o tıkırtılar. Rahatsız ediciler; ama dışarıda benim haricimde biri olması sevindiriyor. Sırf bu yüzden bu sesleri seviyorum... Ve şuanda bu gürültü partinin müzik sesine dayanabilmemin sebebi bu.
Yaşlı komşu Bayan Bettie -neredeyse 100 yaşına girecekti- parti yapanların evine gidip onları uyarmıştı. Camdan görmüştüm. Ama gecenin on ikisi olmasına rağmen ses hala vardı, demek ki uyarısını işe yaramamıştı.
Kitap okudum, kahve içtim ve ailemi aradım. Annem sağ olsun sattığı arabadan nasıl kar alamadığını anlatıyordu ve son iki haftadır tek konuştuğu şey buydu. Artık telefonu yüzüne kapayıp "YETER ANNE!" Diye bağırmıştım. Umarım aramız düzelir.
Saat bir buçuk oldu ve ses hala var. Canım sıkılıyor. Acaba ben de mi gitsem? Hazırlanmaya başladım. Dışarıdan gelen ses rock/metal tarzda bir müzikti.Kırmızı koyu ruj sürdüm, eyeliner, rimel ve siyah far. Siyah simli ojeler, mini bir elbise, uzun topuklu ayakkabılar, el çantam, ve bir 'fıs' da parfüm. Harikayım.
Sokaktaki lamba cızırdayıp duruyor. Sinirimi bozdu. Işıklar yok ama sese doğru gidiyorum. Bir de topuklu ayakkabımın tıkırıtısı var. Sonunda.. sokağı döneceğim ve varmış olacağım.
Ses yok. Tüylerim diken diken. Yerde ölü, yarısı olmayan nasıl anlatabileceğimi bilmiyorum cesetler var. Bettie teyze de orada. Doğru. Evden çıkmıştı ama geri geldiğini görmedim. O şey orda. Bana bakıyor. Yerde yüzlerce insan var. Etraf kan gölü. Yaratık ağzındaki insanı bıraktı ve bana doğru yürüyor. Aslında koşuyor. Ses yok. Ses hiçbir zaman olmamıştı. Bunu yeni anlıyorum. Bu sadece davetti. İnsanlar kendilerini ölüme sürüklediler. Davetin çağrısına cevap verdiler. Hatırlıyorum.. ben metal müzikten nefret ederdim. Burada işim ne? Her şey bir oyun. Ve yaratık üzer-
Ç.N: Çok çok çok sevdiğim bir cp olur kendisi~
Yaşlı komşu Bayan Bettie -neredeyse 100 yaşına girecekti- parti yapanların evine gidip onları uyarmıştı. Camdan görmüştüm. Ama gecenin on ikisi olmasına rağmen ses hala vardı, demek ki uyarısını işe yaramamıştı.
Kitap okudum, kahve içtim ve ailemi aradım. Annem sağ olsun sattığı arabadan nasıl kar alamadığını anlatıyordu ve son iki haftadır tek konuştuğu şey buydu. Artık telefonu yüzüne kapayıp "YETER ANNE!" Diye bağırmıştım. Umarım aramız düzelir.
Saat bir buçuk oldu ve ses hala var. Canım sıkılıyor. Acaba ben de mi gitsem? Hazırlanmaya başladım. Dışarıdan gelen ses rock/metal tarzda bir müzikti.Kırmızı koyu ruj sürdüm, eyeliner, rimel ve siyah far. Siyah simli ojeler, mini bir elbise, uzun topuklu ayakkabılar, el çantam, ve bir 'fıs' da parfüm. Harikayım.
Sokaktaki lamba cızırdayıp duruyor. Sinirimi bozdu. Işıklar yok ama sese doğru gidiyorum. Bir de topuklu ayakkabımın tıkırıtısı var. Sonunda.. sokağı döneceğim ve varmış olacağım.
Ses yok. Tüylerim diken diken. Yerde ölü, yarısı olmayan nasıl anlatabileceğimi bilmiyorum cesetler var. Bettie teyze de orada. Doğru. Evden çıkmıştı ama geri geldiğini görmedim. O şey orda. Bana bakıyor. Yerde yüzlerce insan var. Etraf kan gölü. Yaratık ağzındaki insanı bıraktı ve bana doğru yürüyor. Aslında koşuyor. Ses yok. Ses hiçbir zaman olmamıştı. Bunu yeni anlıyorum. Bu sadece davetti. İnsanlar kendilerini ölüme sürüklediler. Davetin çağrısına cevap verdiler. Hatırlıyorum.. ben metal müzikten nefret ederdim. Burada işim ne? Her şey bir oyun. Ve yaratık üzer-
Ç.N: Çok çok çok sevdiğim bir cp olur kendisi~
17 Temmuz 2018 Salı
Chatroom A
2019'un yazıydı, 16 yaşındaki Thomas Mitchell ve ailesi Stillwater eyaletindeki Montana ormanında bulunan barakalarına gittiler.
İki küçük kardeşi vardı. 10 yaşındaki Felix ve daha yeni 14 yaşına giren Michael. Gündüzleri genellikle gün boyunca dağ yürüyüşü ve yakın yerlere uğrayarak, geceleri ise Nintendoları* ile oynayarak vakit geçirirler. Thomas'ın ailesi, iki hafta sosyal medyadan uzak olmak, aileye ve doğaya daha fazla odaklanmak istediği için barakada hiç wifi yoktu.
Yine de bunun anlamı, eski Nintendolarını akşam bir şeyler yapmak için yanında götüremeyecekleri değildi.
Barakaları oldukça eskiydi. 1960'lı yıllarda inşa edilmesi ve o zamandan beri herhangi bir yenilenme şekli olmamış olmasından dolayıdır.
Thomas'ın büyük büyükbabası onu kendi başına inşa etti. Ve ailesi bununla çok gurur duyuyor.
Thomas ve ailesi Seattle'da yaşıyordu bu yüzden barakalarına arabayla gitmek oldukça uzundu.
Sabah erkenden ayrıldılar ve birkaç saat sonra Thomas'ın kardeşi Felix'in tuvalete gitmesi gerekiyordu. Sakin bir benzin istasyonunda durdular.
Ailenin geri kalanı da bunun abur cubur almak ve yolun devamına hazır olmak için iyi bir fırsat olduğunu düşündü.
Vardıklarında saat çoktan 11 civarındaydı ve park yerleri oldukça yoğundu.
Tüm beşli arabadan indi.
Thomas'ın babası Scott Mitchell, arabayı benzinle doldururken Vivian Jones (Thomas'ın annesi) 3 çocuğu markete götürdü. Thomas ve Michael dosdoğru çerezliklere gitti ve Felix ise tuvaletlere doğru koştu. Vivian Felix'i abur cuburların yanına (abilerinin onu beklediği yere) götürmek için tuvalette bekliyordu. Tanımadığı bir adamın ona soru sorduğunu duyduğunda Vivian'ın nefesi kesildi.
"Felix, sen napıyorsun?" Yabancılarla konuşmayı kes!" diye bağırdı.
Felix, tanımadığı adamla hemen konuşmayı bıraktı ve annesine doğru yürüdü. Thomas'ın annesi sinirliydi ama rahatlamıştı da ve onu dışarı çıkardı.
Thomas ve Michael kıs kıs gülüyorlardı. İkisi de şok olmuştu ama eğlenmişlerdi de.
Dördü bunun üzerine fazla düşünmedi, çerezlerini aldılar, ödediler ve arabaya geri döndüler.
Vivian olanları Scott'a anlatırken o da şok olmuştu ama kötü bir şey olmadığını ve her şeyin iyi olduğunu vurgulamıştı.
Ve böylece hedef varış noktalarına geri döndüler.
Vardıkları an saat çoktan beş olmuştu ve Scott, gece soğuk olması durumunda yakacak odun toplaması gerektiğini sezmişti.
Tamı tamına 1 hafta geçmişti, aile gezi boyunca, yaşanan küçük tatsızlığı unutmuş ve herkes yerel bir vahşi yaşam parkındaki yorucu ve uzun bir doğa yürüyüşünden sonra evdeydi.
Diğerleri gibi bir geceydi. Akşam yemeği saat 7'de ardından 11'e kadar televizyon ve herkes yatağına gitti.
Ancak üçü, anne-babaları uyurken, birbirleriyle geç saatte bir sohbet düzenledi. Nasıl mı? Sorabilirsin.
Pekâlâ, Nintendo'nun eskimiş sohbet odalarından.
Hepsi gece saat 11:30 sularında sohbet odası D'de buluşmak için anlaştılar.
Ve yaptılar da.
Thomas, namıdiğer "Thoma2002", Felix, namıdiğer "FlyingBat" ve Michael, namıdiğer "M1C43L" tüm üçü de sohbet odasındaydı.
Söz konusu sohbet odalarının uzaklığı yaklaşık 20 metreydi ve bu barakanın yaklaşık yarısı kadar olduğu göz önüne alındığında bu üçü için yeterli bir aralıktı.
Herkesin ayrı bir odası vardı.
Hepsi, oturma odasına ve açık mutfağa bağlanan uzun bir koridordan birbirlerine bağlı olan odalarda uyudular.
Yalnızca tek bir kapı vardı; terastan oturma odasına bağlı ön kapı.
Baraka yaklaşık 16 metre uzunluğunda bir tepenin üstündeydi.
Koridor 5 kapıdan oluşuyordu.
Sağ tarafta ilk banyo gelir, sonra Thomas'ın odası sağ tarafta banyoya yakın.
Üçüncü olarak Scott ve Vivian'ın odası solda.
Ve son olarak sol tarafta olan Michael'in karşısındaki Felix'in odası.
Sohbetin üzerinden 1 saat geçerken, Thomas dışarıdan dal çıtırtısı duydu.
Eskimiş odasındaki pencereden kafasını kaldırıp baktı.
Muhtemelen rüzgâr veya bir hayvandı diye düşündü kendi kendine.
Michael yazarken, Thomas bugün yaptığı ve gördüğü şeyleri gözden geçiriyordu. Ailesiyle birlikte yediği dondurma, gördüğü ayı-
Başka bir dal çıtırdadı.
Kahretsin.
Thomas'ın penceresi ardına kadar açıktı. Onu ayıran tel sineklik ve dış dünya.
Muhtemelen onu duydu çünkü gece penceresini sürekli açık bırakan yalnız oydu.
Michael ileti gönderdi: "Beyler, sohbet odası A'da birini gördünüz mü ?"
Thomas kaşlarını çattı.
Bu mümkün değil, biz çok uzaktayız. Sokağın aşağısında sadece iki komşumuz var ve en azından 30 metre uzaktalar. Muhtemelen sadece bir hataydı, bu şeyler en az 6 yıllık. Bu düşünce hızlıca zihninden geçti. Bunu bir iletiye dönüştürdü ve kardeşlerine gönderdi.
"Evet Thomas'a katılıyorum bir hata ya da başka bir şey" dedi Felix.
Diğer ikinci şüpheyi duyan Michael kısa bir şekilde "Emin misin ?" diye cevapladı.
Thomas, sohbet odası A'da hâlâ biri olup olmadığını kontrol etmeye gitti.
Ve yeterince emindi, orada biri vardı. Gizli gizli dolaşıyordu.
"Kontrol etmeli miyiz ?" dedi Thomas.
"Başımı belaya sokmak istemiyorum" diye kısaca cevapladı Felix.
"Zaten yarın büyük bir gün. Bunu kısa keselim ve uyuyalım. Ne olursa olsun aptalca bir fikirdi." diye devam etti.
"İyi,git. Ama ben bunu çözmek istiyorum. İyi geceler" diye cevapladı Michael.
Felix, her iki abisine de iyi geceler deyip, Nintendosunu kapatıp uyumaya gitti.
"Şimdi ne yapacağız? diye cevapladı Thomas.
"Sohbet odası A'ya gidelim ve iletişim kurmaya çalışalım." dedi Michael hızlıca.
Birkaç dakika sonra "Bunun iyi bir fikir olduğuna emin misin ?" dedi Thomas.
Michael, gözleri devrik bir emoji resmi gönderdi. Bunu yapar yapmaz "korkak" deyip sohbetten ayrıldı.
Thomas'ın kalbi hızlı hızlı atıyordu. Tedirginleşiyordu.
Ya gerçek biriyse? Bunun anlamı bu kişi gerçekten, gerçekten yakın. 20 metreden daha yakın diye kendi kendine düşündü.
Anne babasının büyük olasılıkla uyuduğunu düşündü ve koridorda Michael'in odasına doğru yavaşça yürüdü.
Thomas kapıyı çaldı.
"Gel" dedi Michael.
"Ne halt ettiğini sanıyorsun?! Bu bir oyun değil! Bu kişi bize yakın olabilir. Çok yakın" diye bağırdı Thomas.
"Şşş, sessiz olur musun lütfen? Ya da anne babamızı uyandırmak mı istiyorsun?" diye karşı çıktı Michael.
"Eğer hemen durmazsan hepimizi tehlikeli bir duruma sokacaksın." diyerek gözlerini devirdi Thomas.
Ama Thomas çoktan geç kalmıştı. Michael, kullanıcı adı "HereNow" olan tanımadık yabancıyla zaten konuşuyordu.
Thomas Michael'in ekranını gördü. "Aklından zorun mu var ?" Abartısız, bizden 3 metre uzakta olabilir"
Yabancı yalnızca bunlar gibi birkaç esrarlı ileti bıraktı: "Gece vakti geliyor." ve "Ormanın gölgesi sizin için gittikçe kalınlaşıyor."
Aniden, oturma odasının camından gelen yüksek sesli bir çarpma sesi duydular. Her ikisi de korkudan donmuşlardı. Ardından olabileceklere korkmuşlardı.
"Seni bunun olacağı konusunda uyardım." dedi Thomas. Michael bir şey söylemedi tamamen şoktaydı.
Sohbeti kapattı ve Nintendosunun bağlantısını kesti.
"Hadi,ah,hadi sakin kalalım" dedi Michael.
Thomas öfkesini kardeşinden çıkartırken Michael'in gözleri yaş içindeydi. Ama ağlayamıyordu çünkü korku içinde donmuş ve şok olmuştu.
Thomas artık dayanamıyordu. Ses çıkarmadan oturma odasına gitti.
Perdelerin kapalı olduğu pencerelere ulaştığında durdu. Kalp atışlarını hissederken yavaşça bir perdeyi çekti. Pencere, karanlık bir cisimle kayboluyordu. İlk başta renkleri ve şekilleri anlamak zordu. Ama gözleri karanlık ve ay ışığı birleşimine uyum sağlarken, cismin ne olduğu hızlıca belli oldu... Kandı. Pencerenin her yerinde kanlı el izleri vardı...
Thomas tiksindi ve korktu ama her zamanki gibi bunu kimin ya da ne yaptığını merak ediyordu.
Yağmurluğunu giyip, mutfaktan keskin bir bıçak alıp, ayakkabılarını giydi ve yavaşça kapıyı açtı.
Kapı nihayet açıldığında hava yüzüne çarptı.
Duyabildiği tek şey, cırcır böcekleri ve çalılıkların içinde aşırı büyümüş tepenin hışırtı sesiydi.
Seyir platformu boştu. Kalp atışlarıyla başa çıkmaya çalışıyordu, onları yavaşlatmayı deniyordu.
Ama çit kapının açıldığını ve artık açık olduğunu gördüğünde yapamıyordu. El feneri almak için içeri döndü ve tekrar arkasından kapıyı kapatmak için dışarı çıktı.
Davetsiz misafire bağırarak gözünü korkutmaya çalıştı: "Çekil git! Polisi arayacağım. Burası bizim arazimiz." Ama güç bela bağırıyordu, o kadar korkmuştu ki sesinde duyabilirdiniz.
Bir şey olmadıktan birkaç dakika sonra, tepenin üstündeydi. Arabalarını park ettikleri yere doğru tüm yolu yürüdü.
Bağırmadan önce bile daha belirsizdi: "Merhaba ?"
Neredeyse anormal bir çığlık duymuştu ama ne çığlık ki senin bile hayal edemeyeceğin. Neredeyse çığlık gibi bir hırlamaydı.
Thomas şimdi tamamen çıldırmıştı. Geri döndü ve eve doğru gitti.
Arkasından hışırdama sesi duyuyordu ama muhtemelen çoktan geciktiğini biliyordu.
Neydi bu? Kaderimle böyle mi tanışıyorum?
Thomas, hayal edilemeyecek şekilde acılı ölüm yollarını düşünüyordu.
Sonra evin terasına doğru hızlıca koştu. Ve kendini güvende sandığı noktaya ulaşınca küçük, alçak kapıyı kapattı.
Kendisini sakinleştirmeye çalışırken, boynunun arkasında ani ve sert bir darbe hissetti.
BAM
Her şey yavaşladı ve karardı.
Karanlığa...
Ç.N: Nintendo bir video oyunu markasıdır.
12 Temmuz 2018 Perşembe
Dear Friend
Sevgili dostum,
Bu bir itiraf değil. Ortada kabullenecek bir durum yok. Bunun için kendimi suçlu hissetmeliyim. Açık olmak gerekirse, hiçbir şey için en ufak bir pişmanlık hissetmiyorum. Olanlar benim yaptığım şeyler değildi. Sanki sana yazıyormuşum gibi hissediyorum. Tüm bunları kağıda dökmek kafamı boşaltmama biraz yardımcı olacak.
Şu anda yatak odamdayım. Saat gecenin üçü. Gözlerim acıyor çünkü kapanmayacaklar. Düşüncelerim olduğunda neden bana tam olarak bunun olduğunu merak ediyor ve bunun üzerinde kafa yoruyordum. Eğer belki sana onun gözlerinden bahsedersem, benimkileri kapatabilirim. Kesinlikle öyle umuyorum. Çünkü eğer biraz dinlenmezsem sanırım aklımı kaçıracağım.
Onlar lanetli gözlerdi.
Kahverengiydiler. Güneş tam sağdan vurduğunda kehribar renginde parlayan koyu bir çikolata kahvesi. Asla önemli şeyleri hatırlamam. Doğum günleri,yıl dönümleri ya da en sevdiği renk veya şarkı neydi. Ama bunu hatırlıyorum. Uzun bir zaman önce durumlar iyiyken,kahverengi gözlerin sıkıcı olduğunu söylerdi. Gözlerinin sıkıcı olduğunu. Ona gözlerinin güzel olduğunu düşündüğümü söylerdim ve onları yapmacık bir sinirle devirirdi. Ona iltifat ettiğimde daima gözlerini devirirdi. Sanırım önünde sonunda durmamın sebebi bu. Ama parantez açıyorum; bu sana anlatmak istediğim şey değil.
Gözleri rengi yüzünden güzel değildi. Ya da kirpikleri gözlüklerinin camına değecek kadar uzun olduğu için.(onları takmayı hatırladığında,çoğunlukla yaptığı gibi onları yanı başında duran masanın üstünde bırakmazdı.) Hayır; onlar güzeldi çünkü dürüsttüler. Yalan söylemezlerdi, en azından bana karşı değil.
Ancak çoğu zaman güzel şeyler olduğu için bu bir sorundu. Onun mecburiyetten bir yalancı olduğunu söylemiyorum. Bu hiç de sorun değildi. Abartman gerektiğinde her ilişkide dönemlerin olduğunu itiraf eden ilk kişi ben olacağım. Ya tartışma ya da gereksiz acı veya hatta sadece zaman ve rahatlıktan kaçınmak için. Her ilişkinin belli bir aldatma seviyesinde ya da en azından mutluluktan bihaber bir şekilde kurulduğu görüşündeyim.
Sorun yalan söylemesi değildi. Ah, hayır. Dediğim gibi ordaki ya da burdaki küçük bir beyaz yalan canımı sıkmazdı. Sorun şuydu, ilişkimiz devam ederken daha da cesurlaştı. Eve gitgide geç gelmeye başladı. Nefesi gitgide alkol kokmaya başladı. Ve her zaman ona nerede olduğunu sorardım. Ve o da her zaman Anne ile birlikte olduğunu söylerdi.
İşte böyle. İki hece. Clip Clop*
"Emin misin?" derdim.
"Eminim." derdi.
Tik tak.
Sonra pes eder ve horlamaya başlardı. Her nefesiyle sadece sarhoşluktan meydana gelebilecek aralıksız önlenemez bir mırıltı. Ya da sanırım obeziteden. Ama o şişman değildi. O sadece br ayyaştı. Daima Anne ile birlikte takılan bir ayyaş.
Kısa bir süre içerisinde gece alışkanlığı haline geldi.
Bir bardak sıcak sütten sonra saat 10 sularında yatmaya giderdim. Bir büro işim var (yakında açıklanacak nedenlerden dolayı sana nerede olduğunu söylemeyeceğim.) ve saat sabah 6 da uyanık olmam gerekir. Ama gelgelelim o hayatında herhangi bir işi yürütemedi. Ona daima göz kulak olan yalnızca bendim.
Saat 3 sularında yanılarak karanlıkta çaresizce el yordamıyla beni uyandırırdı. Uyandığımda onun nerede olduğunu sorardım. Anne ile derdi.
Clip clop.
"Emin misin?" derdim
"Eminim?" derdi.
Tik tak.
Ve o lanetli gözler. O lanetli yalvaran gözler. Ona inanmam için yalvardılar. Onu gözetlememem için yalvardılar. Düşünmemem için yalvardılar. Ve ben orada uzanıp, yatak odasının camından ayın solgun ışığında parlayan kehribarlara bakardım. İnan bana dostum,biliyordum. Sadece biliyordum. Biliyordum çünkü onları gördüm. Onları görebiliyordum. Onları onun gözünde görebiliyordum. Beni yansıtıyorlardı. Aynı onunki gibi gözleri kahverengiydi.
Hatırlıyorum ki, önceleri mide boşluğumda erimiş lav gibi köpüren bir öfke hissederdim. Püsküren,çağlayan. Yavaşça beni içten dışa doğru yakıyor. Gel gör ki, hiçbir şey hissetmemek için adeta çokça çaba sarf edildi. Ne hissettiğimin bir önemi yok gerçi. Onun yalanlarını yüksek sesle söylemedim. Ben kötü bir sevgili değildim.
Bunu tekrarlayayım. Ben kötü bir sevgili değildim. Muhakkak sorunlarımız vardı. Her ilişkinin vardır. Ama ben kötü bir sevgili değildim. Bunu söylediğimde bana inanacağını biliyorum. Eğer beni tanıyor olsaydın tüm hatalarım için kötü olmadığımı bilirdin.
Sana yemin ederdim ki onlar lanetli gözlerdi.
Her şey iki gün önce oldu. Eve her zamanki gibi geç geldi. Saat tam olarak gece 3:34'tü. Bunu hatırlıyorum çünkü uyanıktım ve kapı kilidinde onun anahtarlarının sesini duyduğumda saate bakıyordum. Asla önemli şeyleri hatırlamam, arabamın petrolü değişmeye ihtiyacı olduğunda ya da yağmur beklendiğinde şemsiye almak gibi. Ama bunu hatırlıyorum.
Saat antikaydı, bir aile yadigârı. Direkt yatağımın karşısında asılı durur. Beyaz boya çatlamış ve etrafı soyulmuş. Çatlaklar damar gibi duruyor. Ay ışığında hayvan leşi üzerindeki kurtçuklar gibi nabızları ve kalpleri atıyordu.
Sarkaç eğrinin altından sarkar. Kötü olan at gibi şekillenmiş olması. Yıllardır kırık ve artık sallanmıyor. Sarkaç çalışmasa bile saatin kendisi hâlâ tik tak sesini çıkarıyor.
Clip clop.
Anahtarları kilitteydi. Yatakta oturdum ve saati izledim. Tam iki dakika boyunca kapı ile mücadele etti.
Gece 3:36
Sonra kapıyı açık bıraktığımu fark etti.
Onu açtı ve arkasından kendi kendine kapanmaya bıraktı.
Çok geçmeden anahtarlarını bıraktığını ve mutfak tezgahına koyduğunu duydum.
Bunun üzerine yürümeye başladı.
Gece 3:37
Adımları boğuktu. Mutfakta ayakkabılarını çıkarmıştı.
Tik tak.
Daha sonra yatak odasındaydı. Kapının altındaki küçük ışık aralığından ayağının gölgesini gördüm. Bir an için durdu.
Gece 3:38
Sonra, yatak odasının kapısını yavaşça itti. Onun silüetine baktım küçük ve narin. Siyah arkadan aydınlatmalı figür kapı çerçevesinde sarhoş ve belli belirsiz bir şekilde sallandı.
Gece 3:39
Ve bunun üzerine gece alışkanlığı başlayacaktı.
Sakince "Neredeydin?" diye sordum.
Clip clop.
Silüet kapı çerçevesine düştü. Yüzü gölgelerle örtülüydü. Gözlerini göremiyordum.
Sessizdi.
Belki beni duymadı. Eminim beni duymadı. Soruyu tekrar sordum.
"Neredeydin?" dedim.
O lanetli gözlerle bana bakmasını bekledim. İki hece için bekledim.
Tik tak.
Uzun bir süre daha sessizdi.
Gece 3:40
Sonra gülmeye başladı.
Yavaş,derin bir gürleme olarak göğsünde başladı.
Adeta duyulamazdı. Duymak için kendimi zorlamak zorundaydım. Figüre bakınca kapı çerçevesine yaslandı. Boğazından fokurdayışını, hız ve ses gücünün arttığını duydum. Sonra inanamayan bakışlarımın altında, kahkaları ağzından patlayıverdi. Uluyan başını geriye attı.
Yatakta doğruldum. Bu tamamen yanlıştı.
"Neredeydin?" diye üçüncü kez, kahkahasının üzerinden duyulmam için sesimi yükselterek tekrarladım.
Bu alışkanlık değildi. Olacağı varsayılmıyordu.
Kahkahalarının arasından, tek bir cümle çıkıverdi.
"Bu saatten nefret ediyorum"
Clip clop. Tik tak.
Sonra ansızın gülmeyi kesti. Bana baktı.
Benim en kıymetli dostum, onun gözlerini gördüm. Yatak odası penceresinden dalgalanan ayın ışığında parlayan o lanetli gözlerini gördüm. Onlar dürüst, içten gözlerdi. Onlar yalan söylemezdi, bana değil.
Saatimden nefret etti.
O gece neden farklıydı bilmiyorum. Eve geldiğinde neden uyanık olduğumu ya da dürüst olmak için neden o geceyi seçtiğini veya onun dürüst olma seçimi neden beni böylesi şiddetli bir öfkeyle doldurduğunu söyleyemem. Sana tüm anlatabileceğim hakikattir.
Bu bir itiraf değil.
Ona tekrar sordum "Neredeydin?"
O da tekrar "Bu saatten nefret ediyorum" dedi.
Clip clop. Tik tak.
Ardından ne olduğunu bilmiyorum. Nasıl olmuşsa onunla beraber kapı boşluğundaydım. Güçlükle soluyordu ve ellerimi tırmalıyordu. Boğazının etrafında türüyorlardı. Clip clop. Tik tak.
Tırnakları ellerimi kazıdı. Doğruyu söylemek gerekirse ellerim hâlâ acıyor. Bıraktığı yaralar oldukça derindi. Yazmayı olması gerekenden daha da zorlaştırıyor.
Gözlerimi onun gözlerinden koparamadım.
Bu içten, güzel gözler onun kafatasından pörtlüyordu. Kan damarlarının patlamasının ve süt beyazının içinde küçük kırmızı nehirlerin ortaya çıkmasını izledim. Ay ışığında, hayvan leşindeki kurtçuklar gibi nabızları ve kalpleri atıyordu.
Clip clop. Tik tak. Clip Clop. Tik tak. Clip clop. Tik tak.
Korkuyordu. Lanetlenmiş gözler bana öyle söylüyordu. O an sonsuza kadar sürdü. Sonra aniden başladığı gibi bitti. Dehşet gibi izledim. Gerçeklik ve hayat gözlerini terk etti.
Çabalamayı bıraktı.
Onu bıraktım. Ayaklarının yere düştüğünü fark etmedim. O, cansız bir şekilde, boğuk bir gümbürtüyle yere düştü.
Sonra her nasılsa, yerde onun yanındaydım.
Dostum,yerde onunla ne kadar zaman harcadım bilmiyorum. Sadece ne yapacağımı bilmiyordum. Gözleri hâlâ açıktı, bana bakıyorlardı,kırmızı,beyaz, kahverengiydiler. Ve artık içten değillerdi.
En sonunda onu yatağa koymaya karar verdim. Yanına uzandım. O uyanana kadar yanında beklemeye karar verdim.
İki gün oldu ve hâlâ uyanmadı. Hayatı tamamen sona ermiş görünüyor ama gözleri bana bakmayı kesmiyor. Kırmızı,beyaz,kahverengiydiler. Ve artık içten değillerdi. Kötü kokmaya başlamadan daha ne kadar dayanacağını bilemiyorum.
Ne yapacağımdan emin değilim. Tüm bildiğim bunun benim hatam olmadığı.
Onlar lanetli gözlerdi.
Clip Clop: Atın ayağından çıkan nal sesidir.
Bu bir itiraf değil. Ortada kabullenecek bir durum yok. Bunun için kendimi suçlu hissetmeliyim. Açık olmak gerekirse, hiçbir şey için en ufak bir pişmanlık hissetmiyorum. Olanlar benim yaptığım şeyler değildi. Sanki sana yazıyormuşum gibi hissediyorum. Tüm bunları kağıda dökmek kafamı boşaltmama biraz yardımcı olacak.
Şu anda yatak odamdayım. Saat gecenin üçü. Gözlerim acıyor çünkü kapanmayacaklar. Düşüncelerim olduğunda neden bana tam olarak bunun olduğunu merak ediyor ve bunun üzerinde kafa yoruyordum. Eğer belki sana onun gözlerinden bahsedersem, benimkileri kapatabilirim. Kesinlikle öyle umuyorum. Çünkü eğer biraz dinlenmezsem sanırım aklımı kaçıracağım.
Onlar lanetli gözlerdi.
Kahverengiydiler. Güneş tam sağdan vurduğunda kehribar renginde parlayan koyu bir çikolata kahvesi. Asla önemli şeyleri hatırlamam. Doğum günleri,yıl dönümleri ya da en sevdiği renk veya şarkı neydi. Ama bunu hatırlıyorum. Uzun bir zaman önce durumlar iyiyken,kahverengi gözlerin sıkıcı olduğunu söylerdi. Gözlerinin sıkıcı olduğunu. Ona gözlerinin güzel olduğunu düşündüğümü söylerdim ve onları yapmacık bir sinirle devirirdi. Ona iltifat ettiğimde daima gözlerini devirirdi. Sanırım önünde sonunda durmamın sebebi bu. Ama parantez açıyorum; bu sana anlatmak istediğim şey değil.
Gözleri rengi yüzünden güzel değildi. Ya da kirpikleri gözlüklerinin camına değecek kadar uzun olduğu için.(onları takmayı hatırladığında,çoğunlukla yaptığı gibi onları yanı başında duran masanın üstünde bırakmazdı.) Hayır; onlar güzeldi çünkü dürüsttüler. Yalan söylemezlerdi, en azından bana karşı değil.
Ancak çoğu zaman güzel şeyler olduğu için bu bir sorundu. Onun mecburiyetten bir yalancı olduğunu söylemiyorum. Bu hiç de sorun değildi. Abartman gerektiğinde her ilişkide dönemlerin olduğunu itiraf eden ilk kişi ben olacağım. Ya tartışma ya da gereksiz acı veya hatta sadece zaman ve rahatlıktan kaçınmak için. Her ilişkinin belli bir aldatma seviyesinde ya da en azından mutluluktan bihaber bir şekilde kurulduğu görüşündeyim.
Sorun yalan söylemesi değildi. Ah, hayır. Dediğim gibi ordaki ya da burdaki küçük bir beyaz yalan canımı sıkmazdı. Sorun şuydu, ilişkimiz devam ederken daha da cesurlaştı. Eve gitgide geç gelmeye başladı. Nefesi gitgide alkol kokmaya başladı. Ve her zaman ona nerede olduğunu sorardım. Ve o da her zaman Anne ile birlikte olduğunu söylerdi.
İşte böyle. İki hece. Clip Clop*
"Emin misin?" derdim.
"Eminim." derdi.
Tik tak.
Sonra pes eder ve horlamaya başlardı. Her nefesiyle sadece sarhoşluktan meydana gelebilecek aralıksız önlenemez bir mırıltı. Ya da sanırım obeziteden. Ama o şişman değildi. O sadece br ayyaştı. Daima Anne ile birlikte takılan bir ayyaş.
Kısa bir süre içerisinde gece alışkanlığı haline geldi.
Bir bardak sıcak sütten sonra saat 10 sularında yatmaya giderdim. Bir büro işim var (yakında açıklanacak nedenlerden dolayı sana nerede olduğunu söylemeyeceğim.) ve saat sabah 6 da uyanık olmam gerekir. Ama gelgelelim o hayatında herhangi bir işi yürütemedi. Ona daima göz kulak olan yalnızca bendim.
Saat 3 sularında yanılarak karanlıkta çaresizce el yordamıyla beni uyandırırdı. Uyandığımda onun nerede olduğunu sorardım. Anne ile derdi.
Clip clop.
"Emin misin?" derdim
"Eminim?" derdi.
Tik tak.
Ve o lanetli gözler. O lanetli yalvaran gözler. Ona inanmam için yalvardılar. Onu gözetlememem için yalvardılar. Düşünmemem için yalvardılar. Ve ben orada uzanıp, yatak odasının camından ayın solgun ışığında parlayan kehribarlara bakardım. İnan bana dostum,biliyordum. Sadece biliyordum. Biliyordum çünkü onları gördüm. Onları görebiliyordum. Onları onun gözünde görebiliyordum. Beni yansıtıyorlardı. Aynı onunki gibi gözleri kahverengiydi.
Hatırlıyorum ki, önceleri mide boşluğumda erimiş lav gibi köpüren bir öfke hissederdim. Püsküren,çağlayan. Yavaşça beni içten dışa doğru yakıyor. Gel gör ki, hiçbir şey hissetmemek için adeta çokça çaba sarf edildi. Ne hissettiğimin bir önemi yok gerçi. Onun yalanlarını yüksek sesle söylemedim. Ben kötü bir sevgili değildim.
Bunu tekrarlayayım. Ben kötü bir sevgili değildim. Muhakkak sorunlarımız vardı. Her ilişkinin vardır. Ama ben kötü bir sevgili değildim. Bunu söylediğimde bana inanacağını biliyorum. Eğer beni tanıyor olsaydın tüm hatalarım için kötü olmadığımı bilirdin.
Sana yemin ederdim ki onlar lanetli gözlerdi.
Her şey iki gün önce oldu. Eve her zamanki gibi geç geldi. Saat tam olarak gece 3:34'tü. Bunu hatırlıyorum çünkü uyanıktım ve kapı kilidinde onun anahtarlarının sesini duyduğumda saate bakıyordum. Asla önemli şeyleri hatırlamam, arabamın petrolü değişmeye ihtiyacı olduğunda ya da yağmur beklendiğinde şemsiye almak gibi. Ama bunu hatırlıyorum.
Saat antikaydı, bir aile yadigârı. Direkt yatağımın karşısında asılı durur. Beyaz boya çatlamış ve etrafı soyulmuş. Çatlaklar damar gibi duruyor. Ay ışığında hayvan leşi üzerindeki kurtçuklar gibi nabızları ve kalpleri atıyordu.
Sarkaç eğrinin altından sarkar. Kötü olan at gibi şekillenmiş olması. Yıllardır kırık ve artık sallanmıyor. Sarkaç çalışmasa bile saatin kendisi hâlâ tik tak sesini çıkarıyor.
Clip clop.
Anahtarları kilitteydi. Yatakta oturdum ve saati izledim. Tam iki dakika boyunca kapı ile mücadele etti.
Gece 3:36
Sonra kapıyı açık bıraktığımu fark etti.
Onu açtı ve arkasından kendi kendine kapanmaya bıraktı.
Çok geçmeden anahtarlarını bıraktığını ve mutfak tezgahına koyduğunu duydum.
Bunun üzerine yürümeye başladı.
Gece 3:37
Adımları boğuktu. Mutfakta ayakkabılarını çıkarmıştı.
Tik tak.
Daha sonra yatak odasındaydı. Kapının altındaki küçük ışık aralığından ayağının gölgesini gördüm. Bir an için durdu.
Gece 3:38
Sonra, yatak odasının kapısını yavaşça itti. Onun silüetine baktım küçük ve narin. Siyah arkadan aydınlatmalı figür kapı çerçevesinde sarhoş ve belli belirsiz bir şekilde sallandı.
Gece 3:39
Ve bunun üzerine gece alışkanlığı başlayacaktı.
Sakince "Neredeydin?" diye sordum.
Clip clop.
Silüet kapı çerçevesine düştü. Yüzü gölgelerle örtülüydü. Gözlerini göremiyordum.
Sessizdi.
Belki beni duymadı. Eminim beni duymadı. Soruyu tekrar sordum.
"Neredeydin?" dedim.
O lanetli gözlerle bana bakmasını bekledim. İki hece için bekledim.
Tik tak.
Uzun bir süre daha sessizdi.
Gece 3:40
Sonra gülmeye başladı.
Yavaş,derin bir gürleme olarak göğsünde başladı.
Adeta duyulamazdı. Duymak için kendimi zorlamak zorundaydım. Figüre bakınca kapı çerçevesine yaslandı. Boğazından fokurdayışını, hız ve ses gücünün arttığını duydum. Sonra inanamayan bakışlarımın altında, kahkaları ağzından patlayıverdi. Uluyan başını geriye attı.
Yatakta doğruldum. Bu tamamen yanlıştı.
"Neredeydin?" diye üçüncü kez, kahkahasının üzerinden duyulmam için sesimi yükselterek tekrarladım.
Bu alışkanlık değildi. Olacağı varsayılmıyordu.
Kahkahalarının arasından, tek bir cümle çıkıverdi.
"Bu saatten nefret ediyorum"
Clip clop. Tik tak.
Sonra ansızın gülmeyi kesti. Bana baktı.
Benim en kıymetli dostum, onun gözlerini gördüm. Yatak odası penceresinden dalgalanan ayın ışığında parlayan o lanetli gözlerini gördüm. Onlar dürüst, içten gözlerdi. Onlar yalan söylemezdi, bana değil.
Saatimden nefret etti.
O gece neden farklıydı bilmiyorum. Eve geldiğinde neden uyanık olduğumu ya da dürüst olmak için neden o geceyi seçtiğini veya onun dürüst olma seçimi neden beni böylesi şiddetli bir öfkeyle doldurduğunu söyleyemem. Sana tüm anlatabileceğim hakikattir.
Bu bir itiraf değil.
Ona tekrar sordum "Neredeydin?"
O da tekrar "Bu saatten nefret ediyorum" dedi.
Clip clop. Tik tak.
Ardından ne olduğunu bilmiyorum. Nasıl olmuşsa onunla beraber kapı boşluğundaydım. Güçlükle soluyordu ve ellerimi tırmalıyordu. Boğazının etrafında türüyorlardı. Clip clop. Tik tak.
Tırnakları ellerimi kazıdı. Doğruyu söylemek gerekirse ellerim hâlâ acıyor. Bıraktığı yaralar oldukça derindi. Yazmayı olması gerekenden daha da zorlaştırıyor.
Gözlerimi onun gözlerinden koparamadım.
Bu içten, güzel gözler onun kafatasından pörtlüyordu. Kan damarlarının patlamasının ve süt beyazının içinde küçük kırmızı nehirlerin ortaya çıkmasını izledim. Ay ışığında, hayvan leşindeki kurtçuklar gibi nabızları ve kalpleri atıyordu.
Clip clop. Tik tak. Clip Clop. Tik tak. Clip clop. Tik tak.
Korkuyordu. Lanetlenmiş gözler bana öyle söylüyordu. O an sonsuza kadar sürdü. Sonra aniden başladığı gibi bitti. Dehşet gibi izledim. Gerçeklik ve hayat gözlerini terk etti.
Çabalamayı bıraktı.
Onu bıraktım. Ayaklarının yere düştüğünü fark etmedim. O, cansız bir şekilde, boğuk bir gümbürtüyle yere düştü.
Sonra her nasılsa, yerde onun yanındaydım.
Dostum,yerde onunla ne kadar zaman harcadım bilmiyorum. Sadece ne yapacağımı bilmiyordum. Gözleri hâlâ açıktı, bana bakıyorlardı,kırmızı,beyaz, kahverengiydiler. Ve artık içten değillerdi.
En sonunda onu yatağa koymaya karar verdim. Yanına uzandım. O uyanana kadar yanında beklemeye karar verdim.
İki gün oldu ve hâlâ uyanmadı. Hayatı tamamen sona ermiş görünüyor ama gözleri bana bakmayı kesmiyor. Kırmızı,beyaz,kahverengiydiler. Ve artık içten değillerdi. Kötü kokmaya başlamadan daha ne kadar dayanacağını bilemiyorum.
Ne yapacağımdan emin değilim. Tüm bildiğim bunun benim hatam olmadığı.
Onlar lanetli gözlerdi.
Clip Clop: Atın ayağından çıkan nal sesidir.
11 Temmuz 2018 Çarşamba
Deadly Trick-or-Treating Part-III
Günümüz,2017
Çocukken yaşadığımız korkunç olaydan bu yana 18 yıl geçmişti. Şu an 28 yaşındayım ve NYC'de büyük şehir hayatı yaşıyorum. Allison ve Meredithle sosyal medya üzerinden hâlâ temas halindeyim. Ne yazık ki, geçen seneki Cadılar Bayramında Emma'yı kaybettik. Şiddetli depresyon ve bunalım ile mücadele ederken yıllar sonra intihar etti.
Allison ve ben, ziyaret etmek için New Hampshire'daki mahallemize dönmeye karar verdik. Orda, hâlâ mahallemizde oturan Meredithle buluştuk. Çocukluk anılarımızdan bahsetmeye başladık. 1999 ve 2000 yıllarında Cadılar Bayramı sırasında bulunduğumuz korkunç olaylar da konuşmaya dahil oldu. Şükürler olsun ki, o zamandan bu yana mahallemizde şiddet suçları bulunmamakta ve kasaba bir kez daha güvenli bir topluluk olarak görülmektedir. Ertesi gün New York City'deki evime geri döndüm. Allison bir kaç gün daha ailesinin yanında kalacak. 2 çocukluk arkadaşımla da vedalaştım ve evime geri döndüm.
Birkaç hafta sonra,Cadılar Bayramından sonraki gün, Allison beni aramıştı. Kötü haberleri vardı.
Meredith, New Hampshire şehrindeki evinde vahşice öldürülmüş olarak bulundu. Tam bir şok, güvensizlik ve korku içindeydim. Kolay kolay birisinin bunu Meredith'e yaptığına inanamadım. Ama ne yazık ki gerçekti. Şimdi, Meredith Emmayla birlikte gitmişti. Çocukluğumdaki en yakın 2 dostum da şimdi ölüydü. İkisinin de tamı tamına aynı gün,bir yıl arayla ölmesi tuhaftı. Emma'nın ölümünün bir intihar olduğuna hüküm sürülmüş olsa da hâlâ çok şüpheleniyordum ve bunu düşünmek tesadüf olmayabilirdi.
Şüphelerim o gün eve döndükten sonra doğrulandı. Evime doğru yürüdüm ve korkuyla geri çekildim. Duvarımda, "sıradaki sensin" diye yazan kanlı bir mesaj vardı. Oturma odasına gitmek için köşeyi döndüm ve ölen kedimin tavan fanında asılı kaldığını görünce bir kez daha dehşete kapıldım. Tatlı kedimin bağırsakları çıkarılmıştı ve duvardaki ürkütücü mesaj onun kanıyla yazılmıştı. Polisi aradım ancak daireme zorla girildiğini tespit etmekten başka yapacak bir şeyleri yoktu. Bunun arkasında kimin olabileceğini bulmaya çalışacaklarını söylediler,ama ben zaten onun kim olduğunu biliyordum.
Çocukken beni ve arkadaşlarımı dehşete düşüren,deli hastası şüpheli kişiyi biliyordum. Onun deli hastanesinden kaçtığını ve 18 yıl önce başladığı işi bitirmeye karar verdiğini düşünüyorum. Sanırım o gece biz 4 kızı da öldürmeyi planlıyordu. Şimdi o tımarhaneden uzakta ve arkadaşlarımı öldürüyor. Önce Emma'ydı, sonra Meredith ve görünen o ki sıradaki de benim. Muhtemelen Allisonla devam edecek. Onun ölümcül öfkesi tamamlanacak ve hepimiz ölmüş olacağız. Sadece Cadılar Bayramında insanları öldürüyor, yani beni öldürmek için bir sonraki Cadılar Bayramında geleceğini farzediyorum. Bu psikopatın, yaşadığım yeri nasıl bulduğuna dair hiçbir fikrim yok. Söylemeye gerek yok ama kesinlikle dehşete kapıldım ve şu an ne yapacağımı bilmiyorum. Ciddi bir şekilde kimliğimi değiştirmeyi hatta yaşadığım ülkeyi bile terketmeyi düşünüyorum sırf bu psikopattan uzaklaşmak için. Allison'ın da peşinde olduğu için ona da aynı şeyi yapmasını tavsiye ediyorum.
Şu an tüm yapabildiğim, beni bulmaması ve birisinin onu bulup ait olduğu yere götürmesi için dua etmek. Böylece bir daha kimseye saldıramayacak.
Çocukken yaşadığımız korkunç olaydan bu yana 18 yıl geçmişti. Şu an 28 yaşındayım ve NYC'de büyük şehir hayatı yaşıyorum. Allison ve Meredithle sosyal medya üzerinden hâlâ temas halindeyim. Ne yazık ki, geçen seneki Cadılar Bayramında Emma'yı kaybettik. Şiddetli depresyon ve bunalım ile mücadele ederken yıllar sonra intihar etti.
Allison ve ben, ziyaret etmek için New Hampshire'daki mahallemize dönmeye karar verdik. Orda, hâlâ mahallemizde oturan Meredithle buluştuk. Çocukluk anılarımızdan bahsetmeye başladık. 1999 ve 2000 yıllarında Cadılar Bayramı sırasında bulunduğumuz korkunç olaylar da konuşmaya dahil oldu. Şükürler olsun ki, o zamandan bu yana mahallemizde şiddet suçları bulunmamakta ve kasaba bir kez daha güvenli bir topluluk olarak görülmektedir. Ertesi gün New York City'deki evime geri döndüm. Allison bir kaç gün daha ailesinin yanında kalacak. 2 çocukluk arkadaşımla da vedalaştım ve evime geri döndüm.
Birkaç hafta sonra,Cadılar Bayramından sonraki gün, Allison beni aramıştı. Kötü haberleri vardı.
Meredith, New Hampshire şehrindeki evinde vahşice öldürülmüş olarak bulundu. Tam bir şok, güvensizlik ve korku içindeydim. Kolay kolay birisinin bunu Meredith'e yaptığına inanamadım. Ama ne yazık ki gerçekti. Şimdi, Meredith Emmayla birlikte gitmişti. Çocukluğumdaki en yakın 2 dostum da şimdi ölüydü. İkisinin de tamı tamına aynı gün,bir yıl arayla ölmesi tuhaftı. Emma'nın ölümünün bir intihar olduğuna hüküm sürülmüş olsa da hâlâ çok şüpheleniyordum ve bunu düşünmek tesadüf olmayabilirdi.
Şüphelerim o gün eve döndükten sonra doğrulandı. Evime doğru yürüdüm ve korkuyla geri çekildim. Duvarımda, "sıradaki sensin" diye yazan kanlı bir mesaj vardı. Oturma odasına gitmek için köşeyi döndüm ve ölen kedimin tavan fanında asılı kaldığını görünce bir kez daha dehşete kapıldım. Tatlı kedimin bağırsakları çıkarılmıştı ve duvardaki ürkütücü mesaj onun kanıyla yazılmıştı. Polisi aradım ancak daireme zorla girildiğini tespit etmekten başka yapacak bir şeyleri yoktu. Bunun arkasında kimin olabileceğini bulmaya çalışacaklarını söylediler,ama ben zaten onun kim olduğunu biliyordum.
Çocukken beni ve arkadaşlarımı dehşete düşüren,deli hastası şüpheli kişiyi biliyordum. Onun deli hastanesinden kaçtığını ve 18 yıl önce başladığı işi bitirmeye karar verdiğini düşünüyorum. Sanırım o gece biz 4 kızı da öldürmeyi planlıyordu. Şimdi o tımarhaneden uzakta ve arkadaşlarımı öldürüyor. Önce Emma'ydı, sonra Meredith ve görünen o ki sıradaki de benim. Muhtemelen Allisonla devam edecek. Onun ölümcül öfkesi tamamlanacak ve hepimiz ölmüş olacağız. Sadece Cadılar Bayramında insanları öldürüyor, yani beni öldürmek için bir sonraki Cadılar Bayramında geleceğini farzediyorum. Bu psikopatın, yaşadığım yeri nasıl bulduğuna dair hiçbir fikrim yok. Söylemeye gerek yok ama kesinlikle dehşete kapıldım ve şu an ne yapacağımı bilmiyorum. Ciddi bir şekilde kimliğimi değiştirmeyi hatta yaşadığım ülkeyi bile terketmeyi düşünüyorum sırf bu psikopattan uzaklaşmak için. Allison'ın da peşinde olduğu için ona da aynı şeyi yapmasını tavsiye ediyorum.
Şu an tüm yapabildiğim, beni bulmaması ve birisinin onu bulup ait olduğu yere götürmesi için dua etmek. Böylece bir daha kimseye saldıramayacak.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)