17 Mart 2017 Cuma

Autopilot

Hiç telefonunu unuttun mu?

Onu unuttuğunu ne zaman fark ettin?Sanıyorum alnına vurup hiçliğe, lanet olsun diye bağırmadın.Farkındalık büyük ihtimalle kendiliğinden gelmemiştir.Büyük ihtimalle elini cebine atıp,orada bulamamanla şaşırmışsındır.Ardından da yerini saptayabilmek için o günkü olayları aklında canlandırmışsındır.
Lanet olsun.

Benim durumumda,telefonum her zamanki gibi beni alarmla uyandırdı,fakat pilin beklediğimden düşük olduğunu fark ettim.Yeni bir telefondu ve geceleri arka planda uygulamaları açık bırakmak gibi kötü bir özelliğe sahipti.Bu nedenle duş alırken onu her zamanki gibi çantama koymak yerine şarja taktım.Normal rutinimdeki anlık bir kaymaydı.Duştayken beynim her sabah uyduğum rutinime geri dönmüştü.

Unutmuştum.

Bu sadece benim sakarlığım değildi,sonradan araştırdığıma göre bu alışılmış beyin fonksiyonuydu.Beyniniz sadece tek bir şey üzerinde çalışmazdı.Mesela yürürken gideceğiniz yer hakkında düşünür ve tehlikelerden kaçınırdınız,ama ayaklarınızı hareket ettirmek için sürekli düşünmeniz gerekmezdi.Eğer düşünseydiniz herkes birer ip cambazına dönüşürdü.Nefes almak hakkında düşünmüyordum,işe giderken hangi kahveyi alacağım hakkında düşünüyordum.Kahvaltımı bağırsaklarıma itelemeyi düşünmüyordum.Kızım Emily’yi işten sonra hastaneye yetiştirmek veya yine kaçırıp bir dahaki randevuyu beklemek hakkında düşünüyordum.İşte bu beynin rutininizi uygulama şekliydi,böylece beynin geri kalanı bu şeylerle uğraşmak zorunda kalmazdı

Bunun hakkında düşün.İş yerini son ziyaretin hakkında düşün.Gerçekten ne hatırlıyorsun?Belki az bir şey,belki de hiçbir şey.Çoğu günlük atraksiyonlar bir yerde bulanıklaşır,ve özellikle bir kısmını hatırlamanın zorluğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır.Bir şeyi sıkça yaparsanız o şey rutine dönüşür.Bunu yapmaya devam ederseniz bunun hakkında düşünmeyi bırakırsınız,ve bu şey beyninizin rutinle baş ettiği kümeye ait olur.Beyniniz bunu düşünmeseniz dahi yapmaya devam eder.Kısa süre sonra işe gidişiniz hakkında  yürümeniz kadar düşünmeye başlarsınız.
Çoğu insan buna autopilot der.Ama burada bir sorun vardır.Eğer rutininizde bir duraksama olursa hatırlama yeteneğiniz ve ara verme nedeniniz sadece beyninizi rutin moda sokma çabanız kadar yeterli olur.Telefonumu sehpaya koyduğuma dair anım sadece günlük rutinimi aksatma yeteneğim kadar güvenilirdir ki bu bizi telefonumun aslında çantamda olduğu sonucuna çıkarır.Ama beynimin rutin moda girmesini engellemedim.Her zamanki gibi duş aldım.Rutin başladı.İstisna unutuldu.

Autopilot devreye girdi.

İş için çıktım.Şiddetli derecede sıcak bir gündü.Sinsice kaybolmuş telefonum beni uyandırana kadar güneş cayır cayır yakıyordu.Direksiyon dokunulamayacak kadar sıcaktı.Emily’nin güneş ışığından korunmak için arka koltukta kaydığını sandım.Ama çalışmam lazımdı.Raporları teslim ettim,toplantılara katıldım.Sonra kısa bir kahve molası verdim ve telefonuma uzandım işte o zaman yanılsama parçalandı.Zihinsel bir geri dönüş yaşadım.Biten pili hatırladım,onu şarja koyuşumu hatırladım,onu orada bırakışımı hatırladım.

Telefonum hala sehpadaydı.

Autopilot devreden çıkıyor.

Yine tehlike vardı.O anı yaşayana kadar,telefonuna uzanıp yanılsamayı parçalayana kadar beynin bir parçası hala rutin moddadır.Rutinin olgularını sorgulayamazsınız,bu nedenle buna rutin denir.Tekrar etme eylemi.Birinin neden telefonunu hatırlamadın veya farkına varmadın mı diye sorması gibi bir şey değildi.Bu meseleyi anlamamak demekti,beynim bana rutinin her zamanki gibi normal devam ettiğini söylüyordu,normal devam etmemiş olması gerçeğine rağmen.Telefonumu unutmamıştım,beynime göre,rutinime göre telefonum hala çantamdaydı.Neden bunu sorgulayacakmışım ki,neden kontrol edecekmişim ki?Neden bir anda telefonumun sehpada olduğunu hatırladım ki?
Beynim rutine bağlanmıştı ve buna göre telefon hala çantadaydı.

Ensem pişmeye devam etti.Sabahın pusu öğlene acımasız bir sıcak dalgası armağan etti.Asfalt kabardı.Dik ışınlar kaldırımları kırmakla tehdit etti.İnsanlar kahveleri buzlu içeceklerle değişti.Ceketler çıkarıldı,kollar sıvandı.Kravatlar gevşetildi,kaşlar çatıldı.Park yavaşça barbekülerle ve güneşlenen insanlarla doldu.Termometredeki cıva yükselmeye devam etti.Şükür ki ofiste klimalar vardı.
Ancak her zaman olduğu gibi günün fırını yerini akşamın soğuğuna bıraktı.Yeni bir gün yeni bir para.Hala telefonumu unuttuğum için kendime kızıyordum.Eve sürdüm,günün sıcağı arabayı hamama çevirmişti,bir yerlerden korkunç bir koku geliyordu.Evin kapısına ulaştığımda yerdeki çakıl taşları tekerlerin arasına takıldı ve arabayı sarstı.Karım beni kapıda karşıladı.
‘’Emily nerede?’’

Lanet olsun.

Telefonu unutmam yeteri kadar kötü değilken bir de Emily’yi hastanede bırakmıştım.Hızla hastaneye sürdüm.Kapıya dayandım ve bahane düşünmeye başladım.Bu sırada kapıya asılı kağıdı gördüm.

‘’Dün geceki vandalizmden dolayı lütfen yan kapıyı kullanınız.Sadece bugünlük.’’

Dün geceki mi?Ne?Kapıdan daha bu sabah-

Dondum.Dizlerim titremeye başladı.
Vandallar,rutinde değişiklik.
Telefonum sehpadaydı.
Bu sabah buraya gelmemiştim.
Telefonum sehpadaydı.
Buranın yanından geçiyordum çünkü kahve içiyordum,Emily’yi bırakmamıştım.
Telefonum sehpadaydı.
Yerinde hareket etmişti.Onu aynadan görememiştim.
Telefonum sehpadaydı.
Sıcak nedeniyle uyuyakalmıştı.Bu nedenle hastaneyi geçince bir şey dememişti.
Telefonum sehpadaydı.
O,rutini değiştirmişti.
Telefonum sehpadaydı.
O rutini değiştirmişti ve onu bırakmayı unutmuştum.Telefonum sehpadaydı.
9 saat.Arabada,kavurucu güneşin altında.Ne hava,ne su,ne elektrik,ne de yardım.O sıcak...Direksiyon dokunulamayacak kadar sıcaktı.
O koku.
Araba kapısına yürüdüm.Uyuşma,şok.
Kapıyı açtım.
Telefonum sehpadaydı ve kızım ölmüştü.
Autopilot devreden çıkıyor.

Ç.N:Anlaması çok kolay olmayan bir CP,ama bu kalitesini azaltmıyor .)

10 Mart 2017 Cuma

Public Restrooms

Geç olmuştu, akşam 8 gibiydi. Kasım ayında bu, gölgenin dünyayı çoktan yutmaya başladığını gösteriyordu. Çok soğuk değildi gerçi. Rüzgar yumuşaktı ve kampüsü saran çeşitli bahçelere teşekkür olarak türlü türlü yeşillik kokularını taşıyordu.

 Havaya hayran kalırken, kampüsü aylak aylak dolaştım. Geceleri çok severdim, özellikle yıldızlı olanlarını. Maalesef okul şehrin dışında olduğundan, en berrak gecede bile yıldızlar görünmüyorlardı.

Dost canlısı bir sincap yolumu kesti. Yüzüme bakmadan ve sanki yanlış bir şey yapmışım gibi insani sesler çıkarmadan önce yanıma geldi. Hayvanda hiç korkmuş gibi bir hal yoktu, bu nedenle ani bir hareketle ayağımı yere vurdum. Kaçmak yerine  yere yattı.Diz çöküp onu elime alabilirmişim gibi hissettim. Buna rağmen bu kampüse aylardır geliyordum, ve bu canlıların en ufak bir temasta geri dönmemek üzere kaçacağını bilecek kadar tecrübem vardı.

Bunun yerine yoluma devam ettim. Aklımda bir istikamet vardı ve daha fazla geciktirilemezdi.

 Önümde kampüsün dış sınırı boyunca bu saatte açık olan tek yer; kadınlar tuvaleti vardı. Cuma günleri kampüs erkenden kapanırdı, bu yüzden burayı açık bulmam şansımın bir göstergesiydi, özellikle bir saatlik eve dönüşü göz önüne alacak olursak.

Son binayı dönünce yalnız yapıya vardım. Bana göre burası ek bir dış bina olarak hizmet edebilecek kadar büyüktü, fakat bu tür konular hakkında bir bilgim yoktu. Tek bir amaca hizmet eden yalnız bir binaydı sadece.

 Ani bir rüzgar dikkatimi çekince arkama baktım. Park yeri birkaç metre uzaklıktaydı, okulun düz yeşil çimleri ile sarılmıştı. Kampüsteki binaların çoğu karanlıktı, ve hiçbirinde şu an faaliyet yoktu. Bir şey göremeyince yoluma devam ettim.

 İçeri girerken kapı acı bir çığlıkla açıldı. Paslı menteşeler telaşla gıcırdıyordu. Ses küçük odada yankılandı. Normal olarak zemin muşambaydı.

Sadece iki lavabo vardı ve çöpün üzerinde bir kağıt rulosu sarkıyordu. İlerledim ve her zamanki gibi engelli tuvaletini seçtim.

Genel inanışın aksine kadınlar tuvaleti erkeklerinkinden daha iyi kokmaz. Çeşitli nedenlerden dolayı daha kötü kokar. Bunu biliyorum çünkü küçükken tam bir şeytan olduğumdan okuldaki her erkekler tuvaletine girerdim.

Bu sefer daha da kötü kokuyordu. Sanki bir şey ölmüş ve duvarda asılı çöp kutularının içine atılmıştı. Buradaki çöplere çeşitli şeylerin atıldığını bildiğimden umursamadım ve işimi bitirmeye odaklandım.

Sesi duyduğumda işimi daha bitirmemiştim. Hafif bir hırıltı sesiydi sanki yanımdaki kabinde astımlı biri vardı.

 
Başta bir şey göremedim. Hepsi boştu, böylece sesin arkamdaki engelli tuvaletinden geldiğini anladım.  Kafamı döndüremeden  köşedeki kabinden bir çift ayağın sarktığını gördüm.

İşte o zaman birinin o kabinde olduğunu anladım. Bacakları çıplaktı, büyük ihtimalle şort veya etek giyiyordu. Kayıp ayakkabılar içinse.. emin değildim. İnsanlar şehirde yalın ayak dolaşmazdı.

Suçluyu bulmanın rahatlığıyla derin bir nefes aldım ve gözlerimi kapadım. Bir şey olduğunda çıkmaya hazırdım. Son kabinden bir kafa belirdi, bacaklarla aynı kişiye aitti, buna rağmen bir şeyler yanlıştı.

  Yabani, dağınık saçlı bir esmer gibi görünüyordu. Derisi çok soluktu, sanki yıllardır gün ışığı görmemişti. Yüzü belirgin ince ve gölgeliydi. Bir üniversite için fazla gençti, belki de yenilerdendi.

Her şekilde gözleri ve yanakları anormal bir şekilde içe göçüktü. Her nasılsa gözleri aksız siyahtı.

 Şimdi ondan dört kabin ötedeydim, ve gözetleme yapmaya müsaitliğimden onu her yönden inceleyip yargılıyordum. Bu nedenle utanç içinde ve hızla doğruldum.

Özür dilemeli miydim? Tuvaletlerde insanlar bunu yapar mıydı? Peki ya gözleri?

Son soruyu boş verdim, bunun hayal gücümün bir oyunu olduğunu varsaydım. Çünkü buradan onu tamamen göremiyordum. Muhtemelen çok koyu gözlere sahipti.

Durdum, kabinden ayrılmaya ve utancımdan derhal kurtulmaya hazırlanmıştım ki başka bir şey…. Sıradışı bir şey duydum.

Bu bir ayak sürüme sesiydi. Sanki biri kabin duvarının altından kayıyordu.

Boyun kıllarım dikildi ve bu durumun ne kadar tuhaf olduğunu fark ettim. Neden duvarların altından geçiyordu? Otistikti ve kayıp mı olmuştu? Bu görünüşünü de açıklıyordu. Belki korumayı atlatıp tuvalette oyun oynamak istemişti. Ne de olsa burası hiç kilitlenmemişti.

Polisi arayıp kayıp kişi olma durumunda onu ihbar etmeye karar verdim. Hasta göründüğünden ve büyük ihtimalle açlığından onu korkutmak istemedim.

Bu yüzden, oturdum ve öne eğildim,sadece kadının bir kabin mesafede bana baktığını öğrenebilmek için.Aslında adını öğrenmeye çalışacaktım ama onu gördüğümde donakaldım.

Gözleri simsiyahtı, kömür gibi. Derisi solgundu ve sanki kurumuş ve uzun süre nemle temas etmemişçesine üzerinde çatlaklar vardı. Boğazı -ki bunu daha önce fark etmemiştim- koyulaşmış kurumuş bir tortuyla baştan başa kesilmiş gibiydi. Kabinin altından sadece kafası çıktığından vücudunun geri kalanını tanıyamadım. Bu noktada istemiyordum da zaten.

Bu şey insan değildi.

 Ayağa kalktığımda korkuya kapıldım. Duyularım keskinleşmişti, ve nefesim hızlanmaya başlamıştı. Sanki kalbim göğsümden çıkacaktı.

Eğer lavabodan kaçmaya çalışacaksam o şeyin yanından geçmem gerekecekti.

 O şeyin üzerime atladığı ve beni parçalara ayırdığı manzarası gözlerimin önüne geldi. Onu nasıl geçecektim.

Panik halde orada ne kadar kaldığımı bilmiyorum fakat, onun tekrar harekete başladığını fark ettim. Fakat bu sefer çok daha yüksek sesler duydum. Sanki nazik bir şekilde duvara vuruyordu. Sakin kalmaya çalıştığımda kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. Bir anlığına yanından geçip gitmeyi düşündüm. Başka imkanım olmadığından tek seçeneğim buydu. Sonra bir şeyi fark ettim.

Durdu.

 Yaratığı duyabilmek için kulaklarımı zorladım fakat hiçbir şey duyamadım. Soluma sesleri gitmişti ve o şeyin duvara vurduğunu duymuyordum. Hala orada mıydı?

Bakmam gerektiğini biliyordum. Çıkışta bekliyor olma ihtimali vardı. Veya daha kötüsü kabinin hemen dışında.

 Olasılıkları düşünürken kararımı hızla vermem gerekiyordu. Sonunda cesaretimi topladım ve kabin duvarının altından dışarı son bir kez baktım. Sola göz attım fakat yaratığı göremedim. Böylece çıkışa göz gezdirirken nefesimi kontrolsüzce tuttum.

Hiçbir şey yoktu. Bir rahatlama dalgası bedenimi ele geçirdi ta ki sağdan ayak sürüme sesleri duyana kadar. Ne olduğunu anlayamadan kafamı yana döndürdüm, suratımdan milim uzaklıkta bana bakıyor olmasının korkusuyla sadece bir çift dağcı ayakkabısı gördüm.

 Anlamam bir saniyemi aldı. Engelli kabininde biri vardı. Ne zaman oraya girmişti?

Kimin umrundaydı ki! Benimle birlikte biri daha vardı. Onun kim olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Artık yalnız olmamanın verdiği rahatlık hissine kapılmıştım.

Normal olarak rahatlamam, soluma sesini kabinimin içinde işitmemle yarıda kesildi.

Bakmaya cesaret edemeden önce neredeyse sonsuz bir süre kadar duraksadım.

Oradaydı.

  Kokuşmuş bir hava dalgası yüzüme vurdu, öncekinden çok daha güçlüydü. Suratı öfkeyle doluydu. Kara gözleri ruhumu korkuyla doldururken dağınık saçları düğüm düğüm bir şekilde kafasının etrafında uçuşuyordu. Ağzı sertçe buruşmuştu.Dudakları aralanmış  çürük dişlerini açığa çıkartıyordu. İşte o zaman farkına varmıştım.

Açtı ve beni istiyordu.

Bu düşünce cesaretimi toplamak için ihtiyacım olan tek motivasyondu. Kabin kapısına o kadar sert vurdum ki kilit kendiliğinden açılırken çıkışa fırtına hızıyla koştum.

Eve dönebilmek için arabaya koşmak istedim, yatağıma kıvrılıp hepsinin korkunç bir rüya olduğunu ummak için. Bunu yapardım, tabi araba neredeyse çarpacağım kıza ait olmasaydı.

Neredeyse çarpışmıştık fakat tam zamanında yoldan çekilmeyi başarabilmiştim. Kız moda bir mini ceket, yırtıklı pantolon ve beyaz bir bluz giyiyordu. Tuvalete girmeden önce tuhaf bir bakış attı.

Bir şeyler söylemeliydim, belki onu bekleyen şey hakkında kızı uyarmalıydım. Ama dikilirken sesleri duymak için kulaklarımı zorladım tek duyabildiğim gecenin o huzursuz uğultusuydu.

Bir süre sonra parçaları birleştirdim. Her şey anlam kazanmaya başlayınca farkındalık düşüncelerime hakim oldu. Engelli tuvaletindeki kimse ben oraya girdiğimde ayaklarını toplamış olmalıydı. Büyük ihtimalle sesleri kaydediyorlardı, bir çığlık umarak. Veya daha kötüsü beni kabinde kaydediyorlardı. Genç kadın büyük ihtimalle oraya giren kurbanları korkutmak için iyi makyaj yapmış bir aktristi.

Lanet olsun onlara!

Arabama koştum, polise beni kabinde kaydeden adileri bildirdim. Şaka yollu ya da başka bir nedenle tuvalette kayıt yapmanın yasa dışı olduğunu biliyordum.

Bunu araştıracaklarını söylediler, ben de endişesiz bir şekilde evime dönebilirdim artık.

Ah nasıl pişman oldum…

Sonraki gün kampüsü kapalı ve polis araçları ile dolu halde buldum. Dün gece kadınlar tuvaletinde bir kız öldürülmüştü. Tahmini ölüm saati 8.34’tü. O çarptığım kızdı.

Görünüşe göre şehirde bir seri cinayet işleniliyordu. Olay mahallinde bir adam kadınlar tuvaletini terk ederken görülüyordu. Kadınlar ellerini yıkamaya çıkana kadar engelli tuvaletinde bekliyor çıkınca da onların boğazını kesiyordu.

Tuvaletteki şey her ne ise beni kurtarmıştı.


3 Mart 2017 Cuma

Mr. Widemouth

Çocukluğumda ailem bir su damlası gibiydi,asla bir noktada uzun süre kalmazlardı.8 yaşımdayken Rhode Island’a yerleştik ve Colorado Springs’te üniversiteye gidene kadar da orada kaldık.Hatırlarımın çoğu Rhode Island’a aitti,ama beynimin çatısında ben çok daha gençken kaldığımız çeşitli evlere ait anılar vardı.
Bu anıların çoğu belirsizdi ve anlamsızdı.Kuzey Carolina’da bir çocuğu kovalamak,Pennsylvania’da kaldığımız apartmanın arkasında yüzmek için tekne yapmak gibi.Ama cam gibi berrak bir anılar setim vardı,neredeyse dün yaşanmış gibiydi..Bazen düşünürdüm bunlar uzun süre hasta yattığım o bahar gördüğüm lüsid rüyalar mı diye,ama kalbimde onların gerçek olduklarını biliyordum.
New Vineyard Maine’de kalabalık metropolün hemen dışında 63 odalıbir yapıda. oturuyorduk.Büyük bir binaydı, özellikle üç kişilik bir aile için.Orada kaldığımız beş ay boyunca bile göremediğim bir süre oda vardı.Başka bir deyişle alan israfıydı,ama o sıralar satılık olan tek evdi,en azından babamın işine bir saat uzaklıktaydı.
Beşinci yaş günümden sonra ateşli bir hastalıkla yıkıldım.Doktorlar Mononükleoz’a yakalandığımı söylemişlerdi,bu fazla sert hareket yapamayacağım ve önümüzdeki birkaç hafta da daha fazla hastalanacağım anlamına geliyordu.Hastalanmak için kötü bir zamandı Pennsylvania’ya taşınmak için eşyalarımızı yeni topluyorduk,ve eşyalarımın çoğu paketlenmiş, odamı boş bırakıyordu.Annem bana günde birkaç kere zencefilli gazoz ve kitap getirirdi,bunlar önümüzdeki birkaç hafta benim başlıca eğlence kaynağım olma işlevi görecekti.Can sıkıntısı her zaman sefaletime eşlik edebilmek için çirkin başını köşeden gösterirdi.
Mr.Widemouth ile nasıl tanıştığımı tam olarak hatırlayamıyorum.Sanırım hastalığın teşhisinden birkaç hafta sonra.Küçük yaratıkla ilk anım ona adının olup olmadığını sormak olmuştu.Ona Mr.Widemouth dendiğini çünkü kocaman bir ağıza sahip olduğunu söylemişti.Hatta vücuduna oranla her şeyi kocamandı.
‘’Bir Furby oyuncağına benziyorsun’’dedim o kitaplarımın birinin üzerine hoplarken.
Mr.Widemouth duraksadı ve bana şaşkın bir bakış attı.’’Furby,o nedir?’’
Omuz silktim.’’Bilirsin...oyuncak.Koca kulaklı küçük bir robot.Onları evcilleştirip eğitebilirsin,gerçek bir hayvan gibi.’’
Annem odaya beni kontrole her gelişinde Mr. Widemouth’un kaybolduğunu hatırlıyorum.Sonra yatağımın altında yattığını söyleyerek açıklamıştı durumu.’’Ailenin beni görmesini istemiyorum,ikimizin oynamasına izin vereceklerini sanmıyorum’’ dedi.
İlk günler pek bir şey yapmadık.Sadece kitaplarıma baktı,resimli hikayelerden etkilenmiş görünüyordu.Üçüncü veya dördüncü gün konuşmaya başladık.Yüzünde kocaman bir sırıtışla ‘’Oynayabileceğimiz yeni bir oyunum var.’’ dedi.’’Annenin seni kontrole gelmesini beklemeliyiz önce,çünkü bu gizli bir oyun.’’
Annem her zamanki gibi gazoz ve kitap getirince, Mr. Widemouth yatağın altından çıktı ve elimi tuttu.’’Koridorun sonundaki odaya gitmeliyiz. dedi.Başta itiraz ettim,ailem yatağı terk etmemi bana yasaklamıştı,pes edene kadar itiraz etti.
Bahsettiği odada hiç eşya veya duvar kağıdı yoktu.Tek farklı özelliği karşıdaki pencereydi.Mr. Widemouth odanın karşısına fırladı ve pencereyi sertçe ittirdi,pencere savrularak açıldı.Sonra bana zemini gösterdi.
Evin ikinci katındaydık,ama bir tepenin üstündeydi,yani yerle buranın uzaklığı eğim yüzünden iki kattan fazlaydı.’’Ben,hayal etme oyununu severim.Aşağıda kocaman yumuşak bir trambolin olduğunu hayal ediyorum,eğer sen de yeteri kadar hayal edersen tüy gibi sekersin,denemeni istiyorum.’’
5 yaşında hasta bir çocuktum,aşağı bakıp olasılıkları hesapladıkça sadece bir şüphe duygusu düşüncelerimi deldi.’’Bu uzun bir atlayış.’’dedim.
‘’Ama hepsi eğlencenin bir parçası.Kısa bir atlayış olsa eğlenceli olmaz.Eğer öyle olsaydı gerçek bir tramboline sıçrayabilirdin.’’
Fikirle dalga geçtim,kendimi camdan atışımı ardından görünmez bir şeyin üzerinden sekişimi hayal ettim.Ama içimdeki realist duygular hakim geldi ve ‘’Belki başka zaman’’ dedim.’’Yeteri kadar hayal gücüm olduğunu sanmıyorum.Zarar görebilirim.’’
Mr Widemouth’un suratı kısa bir süreliğine hırlar gibi oldu.Öfkenin yerini hayal kırıklığı aldı ve ‘’Eğer öyle diyorsan’’ dedi.Günün geri kalanını yatağımın altında bir fare kadar sessiz bir şekilde geçirdi.
Sonraki gün Mr.Widemouth elinde bir kutuyla geldi.’’Sana nasıl hokkabazlık yapılacağını öğretmek istiyorum.’’ dedi.’’Sana ders vermeye başlamadan önce pratik yapabileceğin birkaç şey’’diyip kutuyu gösterdi.
Kutu bıçak doluydu.’’Ailem beni öldürür!’’ diye bağırdım.’’Beni bir sene odama kapatırlar.’’
‘’Bunlarla hokkabazlık yapmak eğlenceli,denemeni istiyorum.’’
Kutuyu ittirdim.’’Yapamam,başım belaya girer.Bıçaklar havaya atmak için güvenli değil.’’
Mr.Widemouth hoşnutsuzluğunu kaşlarını çatarak gösterdi.Bıçak kutusunu aldı ve yatağımın altına girdi,günün geri kalanında dışarı çıkmadı.Ne kadar süredir yatağımın altında olduğunu düşünmeye başladım.
Mr. Widemouth’un geceleri beni uyandırmasından sonra uyku problemleri yaşamaya başladım,pencerenin altına gerçek bir trambolin yerleştirdiğini söyledi,büyük olanlarından.Karanlıktan göremiyordum.Reddettim,ve uyumaya döndüm,ama o diretti.Bazı zamanlar sabaha kadar yanımda kalıp beni atlamak için cesaretlendirmeye çalışırdı.


Artık onunla oynamak eğlenceli değildi.
Annem yanıma geldi ve artık dışarı çıkabileceğimi söyledi.O kadar süre odamda kapalı kaldıktan sonra açık havanın bana iyi geleceğini düşünüyordu.Heyecanla ayakkabılarımı giydim ve güneş ışıklarına hasret kalmış bir şekilde arkadaki sundurmaya koşturdum.
Mr. Widemouth beni bekliyordu.’’Görmeni isteyeceğim bir şeyim var.’’ dedi.Ona tuhaf tuhaf bakmış olmalıyım ki ardından güvenli olduğunu söyledi.
Onu evin arkasındaki ağaçlığa uzanan patikada takip ettim.’’Bu önemli bir yol.’’diye açıkladı.’’Senin yaşında pek çok arkadaşım var,hazır olduklarında onları buradan özel bir yere götürüyorum.Sen daha hazır değilsin,ama bir gün olacaksın.Seni oraya götürmeyi umuyorum.’’
O yolun ardında nasıl bir yerin yattığını düşünerek eve döndüm.
Onunla tanıştıktan iki hafta sonra son eşyalarımızı da kamyona yüklemiştik.Bu kamyonun içinde Pennsylvania’ya giderken  babamın yanında olacaktım.Mr.Widemouth’a veda etmeyi düşündüm,ama 5 yaşında olsam bile bu yaratığın davranışlarının benim yararıma olmadığını düşünmeye başlamıştım. Bu nedenle ayrılışımı bir sır olarak sakladım.
Gece bastırınca babamla araca bindik.Babam sonsuz kahve stoğu ve enerji içecekleriyle öğlene orada olacağımızı umuyordu.Bir sürücüden çok bir maraton koşucusuna benziyordu.
‘’Senin için erken değil mi?’’diye sordu.


Onayladım ve güneş doğmadan önce uyumak için başımı cama yasladım.Babamın elini omzumda hissettim ve ‘’Bu son taşınışımız evlat,söz veriyorum.Senin için zor olduğunu biliyorum.Baban terfi alınca kalıcı olarak bir yere yerleşebiliriz ve arkadaş edinebilirsin.’’
Evden ayrılırken gözlerimi açtım,yatak odası camında Mr.Widemouth’un silüetini gördüm.Araç hareket edene kadar hareketsiz durdu ve ana yola çıktığımızda elinde bir kasap bıçağıyla üzgün bir şekilde el salladı.Ben el sallamadım.
Yıllar sonra,New Vineyard’a döndüm.Bu bölgedeki evimiz temeli hariç yıkılmıştı.Ev biz ayrıldıktan birkaç yıl sonra yanmıştı.Merakla patikayı takip ettim.Bir parçam onun bir ağacın arkasından çıkıp beni korkutmasını bekliyordu,ama onun gittiğini hissetmiştim. Bir şekilde artık var olmayan eve bağlıydı.
Yolun sonunda New Vineyard Mezarlığına geldim.

Mezar taşlarının çoğunun çocuklara ait olduğunu fark ettim.

Ç.N:Oyuncaklardan korkutan bir CP. Zaten hiç sevmemiştim oyuncak robotları @'ェ'@



Scientist's Log

12/07/2007 12.31
Bugün yeni bir buluş laboratuara getirildi. Bu tesisteki bir deponun yıkılması için çalışan erkekler, paslı ve soğuk bir petrol varilini getirdi. Varil, paslanmaz çelikten imal edilmişti ve soğutucu görevindeydi.
13/07/2007 19.00
Varili mühürlenmiş* odamızda açtık. Oda hemen buzla çevrelendi. Varilde tanınamayan varlıklar vardı. Hiç bir şeye benzemeyen siyah yaratıklar. Nitekim, çevreden ışığı emen olarak adlandırılıyor. Çok duygusal gözüküyor ancak hiç bir etkilişimde bulunmuyor. Bir maddeye temas ettiğinde madde parçalanıyor.
07/14/2007 10.11
Bir stajyer, üzerinde güvenlik elbisesi olmadan o odaya girdi. Tekrar görülemedi. Örgüt, o odandan yaydığı enerjinin iki katına çıktığını belirtti. Yaratıklar afresifleşti. Maddeleri parçalayan özellikleri büyüdü ve artık derhal odayı kapatıyoruz. Araştırma durduruldu.
07/14/2007 11.00
Gitti. Yok oldu. Tanrı sen bize yardım et, o kaçtı.

*: Aşırı derecede güvenli oda. (Mesela fantastik dizilerde olur, kötü süper kahramanalrı oraya atarlar. Ancak orada olan süper güölüler kaçamaz, çünkü gücü emilir)

Ç.N: Bana göre çok güzel bir cp idi. Kısa paylaşıyorum çünkü sizin için çooooooook uzun bir cp çeviriyorum :D Hatta 3 part olarak paylaşacağım onu. Neyse. Hikayeyi anlamayanlar için; o yaratıklar ışığı emiyordu ya, eme eme güçlendiler. Ve bir stajyer kıyafetsiz girince yaratıklar onun enerjisini de aldı. -yok etti, sonra da kaçtılar. 

24 Şubat 2017 Cuma

Persuaded

Tüm bunlar başlayalı iki hafta oldu.
Her şey bir tanker kazası ile başladı.Tüm haber kanallarındaydı.Herkes bunun sadece başka bir petrol sızıntısı olduğunu düşünmüştü.Yardım etmek isteyen pek çok gönüllü,yardım bekleyen de pek çok kazazede vardı.
Tanker kazasının yaşandığı saatlerde başladı.Hayvanlar kudurdu;gönüllüleri ısırmaya ve tırmalamaya başladılar.Bunun tankerden sızan şeyin bir yan etkisi olduğunu söylediler.
Kurtarma ekipleri hala gemidekileri dışarı çıkarmaya çalışıyordu.İçerideki çığlıkları duyabiliyorlardı.Kapının açılması için yalvarıyorlardı.İşte o zaman ortalık cehenneme döndü.Kapıyı açtıklarında.
 Her şey sessizliğe gömülmeden önce 6 dakikalık bir yayın oldu,altı dakikalık çığlıklar ve  ızdırap.Gemi çalışanları kurtarma ekibine kuduz babunlar gibi saldırdı.Kemikleri kırıp derileri söküyorlardı.Kıyıdakilerin durumu da iyi sayılmazdı.Hayvanlar tarafından tırmalananlar ve ısırılanlar etraflarındakilere saldırıyordu.Herhangi bir savaş yayınından daha kötüydü.Bu saf vahşetti,buna rağmen yayın altı dakika boyunca devam etti.Kimse ne olduğunu açıklayamıyordu.Normal haberlerle devam ettiler;ekonomi,hava durumu,hayatın içinden haberler.Ama gördüklerimizi unutturamadılar.
 Normal yaşantıma devam etmeye çalıştım,ama her haberleri açtığımda ve her gazete reyonunun önünden geçtiğimde oradaydı bu büyük gizem.Birtakım açıklamalar vardı:bu bir enfeksiyondu,veya bir beyin parazitiydi,ama fark etmezdi.Korktuğumuz enfeksiyon değildi,onlardı.
 İlk raporlardan dört gün sonra olağanüstü hal ilan edildi.Bunları daha önce de görmüştük.Bu her zombi filminde vardı.İnsanlar kime güveneceğini bilmiyordu,erzak ve silah depoluyorlardı.Bazıları kaçmaya dahi çalıştı,ama zombi filmleri haklı çıktı:başaramadılar.Üç gün sonra benim kasabama vardılar.
Homurdanmalar,ayak sürüyen cesetler ve kopmuş uzuvlar bekledim,ama işte o zaman filmlerdekilerden farkını anladım.Sokaklarda koştular,çığlıklar attılar.En hızlı şekilde evime girdiğimi hatırlıyorum.Kapıyı kilitledim,barikat kurdum ve sağlamlığından emin oldum,ardından pencereye geçtim.İkinci kattaydım ve tüm katliamı görebiliyordum.Onlar durdurulamazdı.Onlar her şeyin farkındaydılar.
Bir grup sokağın karşısındaki eve girdi.Camlardan içeri atladılar.Onları kesen cam parçalarına  rağmen duraksamadılar,ilerlemeye devam ettiler.Barikatım dayanacak gibi değildi.Katımda koşturdum,erzakları aldım ve kattaki en güvenli odaya tıktım.Sokağa son bir bakış attım,bakmamış olmayı dilerdim.Onlardan biriyle göz göze geldim.Nerede olduğumu biliyorlardı,hızla odaya girdim ve kapıyı kilitledim.
Bir panik odam veya güvenli bir bodrum katım yoktu,bu nedenle en güvenli yer olarak lavaboyu seçmiştim.Hiç cam yoktu ve sadece bir kapı vardı dahası bir kilide sahipti.Küveti suyla doldurdum,böylece bir süre daha kalabilirdim.O karanlık odada kulağıma gelen uzak çığlıkları işiterek oturdum.
Belki de aşırı tepki gösteriyordum,iki saattir onlardan bir işaret yoktu.Aslında sessizleşmişti, gittiklerini düşünmeye başladım.Belki de odayı terk edip mutfağa girebilirdim.Daha uzun kalabilmek için biraz daha yiyecek alabilirdim.Ön kapıdan bir çarpma sesi geldi.Biri kapıya çarpıyordu ve arkasındaki engeli kırmaya çalışıyordu.İçeri girdiklerini anlamadan önce birkaç ses daha duydum.Hızlı adımlarla katta dolaşıyorlardı,çığlık attılar ve arkamdaki duvara vurdular.Tamamen karanlıkta olmama rağmen gözlerim sonuna kadar açılmıştı.Başka bir çarpma daha duydum,ve bir tane daha.Burada olduğumu biliyorlardı,kötüsü korktuğumu biliyorlardı.
Bu başından beri beklediğim kabusumdu.Kaçacak hiçbir yerim yoktu.Sadece onlar içeri girmeden önce zamanım vardı.Sırtımı kapıya yaslayıp oturdum.Daha fazla ağırlık bindirmek işlerini zorlaştırır diye umuyordum.Ardından her şey kötüleşti.

‘’Neden kapıyı açmıyorsun?’’
Kapının öteki tarafında bir ses vardı.Hiç çığlık veya homurdanma sesi yoktu,sadece sessiz fısıltı seviyesindeki ses vardı.Ve dahası geldi.
‘’Senin için geldik.’’
‘’Kapıyı açarsan daha mutlu olacaksın.’’
‘’O kadar da kötü değil.’’

  Fısıltılar,beni ikna etmeye çalışan sesler kakofonisine dönüştü.Beni kırmaya çalışıyorlardı,beni kandırmaya çalışıyorlardı.Zombi hırıltılarının insanları çılgına çevirdiğini duymuştum,ama bu daha kötüydü.Karanlıkta oturdum ve sıkılacaklarını ummaya başladım,ama sıkılmadılar ve ayrılmadılar.Kapının altından bir ayna kullanarak bakmayı başardım.Gördüklerim sadece korkunç bir şekilde gözünü kırpmayan bakışlar,kana bulanmış suratlar,çığlıklar,ve daha korkunç fısıltılar oldu.Bu iki gün önceydi.

Artık ne yapacağımı bilmiyorum...Belki de o kadar da kötü değildir.


23 Şubat 2017 Perşembe

Little Girl

Not: Biliyorum başta not olmaz ama, bu tersten hikaye. Yani şuan başını okuduğunuz yer sonu. Ondan sonraki paragraf sondan bir önceki... Ve eğer hikayenin tadını çıkarabilmek istiyorsanız boşluklara takılmayın. 

***

Adam minik kızı öldürdü. O, ölmeyi hak ediyordu. Ve adam, son kez sekiz yaşındaki kıza baktı. Kız kendi kanında boğulmuştu.



***


Kız adamdan korkuyordu. Kaçacak yeri kalmamıştı. Ölüm, onu bekliyordu.


***


Adam, kızı kovalamaya başladı. Kesinlikle kızı öldürmesi gerekti. Eğer bunu yapmazsa kendisi öldürülecekti.


***

Kız uyurken bir ses duydu ve pencereye gitti. Siyahlar içindeki bir adam ona bakıyordu. Kız aceleyle yatağından çıktı ve araka kapıdan koşmaya başladı. Kesinlikle sonu bu adam tarafından olmamalıydı.

****

Kız, cesede baktı. Ve onu da yaktı. Harikaydı bu iş.


***


Kız, kadına doğru bakıyordu. Kadın, üzerindeki ağır bakışları hissetti ve kızdan uzaklaşmaya başladı. Ancak kilosu, onun ölümüne sebep oldu. Çünkü küçük kız onu yakalamıştı.


***

Kız bu geceki kurbanını seçti. Komşusu Bayan Morteaz onu eğlendirecek gibi gözüküyordu.


Ç.N: Ben bunu çok sevdim *-* Ah, bir de bu kısa olduğundan dolayı akşama bir CP daha var, haberiniz olsun. Eh, kaç haftadır bekliyorsunuz sonuçta. 

Ç.N 2: Ayrıca yandaki konuşma alanında ben YandereShinju'yum. :)


13 Şubat 2017 Pazartesi

Red of Blood

Her zaman yaptığımız gibi, bugün de Martha ile buluşmaya çıkmıştık. Annem, Martha ile görüşmemi yasaklamıştı ancak bu umrumda değildi. O, çok güzel bir kızdı. Siyah uzun saçları vardı ve ona kırmızı çok yakışırdı. Her zaman kırmızı giyinirdi. Ona neden başka bir renk giymediğini sormuştum. Bana gülümseyerek, kırmızı her şeyi saklar demişti. Çocuk aklımla bunun ne olduğunu anlamamıştım ancak şuan biliyorum. Annemin neden onunla görüşmemi yasakladığını da biliyorum. Ancak artık bilmek için çok geçti.
Hikayaye devam etmek gerekirse, Martha ile o gün de buluşmuştum. Gece yarısında. Sabah hiç dışarı çıkmazdı. Soluk tenliydi de. Sanırım çocukken o yüzden dikkatimi çekmişti. Erkek çocuk olarak bu tarz şeyleri severdim. Ancak diğer çocuklar korkuyordu. Yalnız kalmasına üzüldüğüm için de olabilirdi bu. Ancak o yalnız değildi. Tabii ben bunu da bilmiyordum.
Ben onun hakkına hiç bir şey bilmiyordum.
Bir gün anneme neden onunla gezmemi yasakladığını sormuştum. Gülümsemeye çalışmıştı, ancak becerememişti. Sadece 'tehlikeli' kelimesi çıkmıştı ağzından. Tehlikeli benim için macera demekti. Bu yüzden umursamamıştım.Ancak, annemler uyuduğunda ben el fenerimi, suyumu çantama koyar dışarı çıkardım.
Marta yine odamın camına denk gelen ağaca çıkmış oradan odama doğru gülümsüyordu. Ben de gülümsemiştim. Penceremin camını açtım ve ağaca çıktım. Birlikte ağaçtan atladık. O, çok yetenekliydi. Çünkü 8 yaşındayken en mantıklı şey bu olurdu. Ağzından, hadi oyun oynayalım lafı çıktı. Tabii ki evet dedim. Başka ne yapabilirdim ki?
Benden, annemin yanına gitmemi ve bana verdiği bıçağı onun karnına saplamamı istedi. Bıçak, oyuncaktı. Tabii oyuncak olduğunu kendi belirtmişti. Bunu yapamayacağımı söylesemde bana gözlerinin üzerinden bakınca kendimi, bunu yapmak zorunda hissettim. Eve girdim, sessiz adımlarla anemin kapısını açtım. Ve yatağına ilerledim. Ona bıçağı sapladım. Beni durdurmaya çalıştı, bağırdı. Ancak bir dakika sonra bağırışı kesildi. Babam seslere gelmişti. Ona da aynısını yaptım. Martha bana her şeyin daha iyi olacağını söylemişti. İnanmıştım. Ancak olmadı. yunun ilk adımı bitince Martha bana doğru yaklaştı ve sarıldı. Bana, çok iyi bir şey yaptığımı söyledi ve ağaçtan evin tahtalarına onları koymamı istedi.
Ağaçtan evimin zemin tahtaları çıkıyordu.Tahtaların çıkabildiğini sadece ben biliyordum. Onun bilmesinin imkanı yoktu.  Ve bunu Martha biliyordu. Onları beraber çıkardık ve tahtaların altına koyduk. Martha gerisini kendisinin halledeceğini söyledi. Her şey basit ve iyi gözüküyordu. Eve gittim ve uyudum. Uyumayı başarmıştım. Sabah, kapının tıklama sesiyle uyandım. Bir süre yatakta kaldım. Kapıyı annem açmamıştı. Telaşlandım ve annemin odasına girdim. Odada hiç bir şey yoktu. Ne kan, ne bir düzenlik ne de bir silah. Dün ne olmuştu? Kapıyı açmaya gittim yine de. Komşumuz Betty gelmişti. Annemi sordu. Onu görmediğimi söyledim. Eve girip ne olduğuna bakmak istedi. Çok şaşkındı. Eline telefonu alarak polisi çağırdı. Polis hiç bir şey bulamadı. Beni sorguladı. Aslında yalan söylediğimi anlayabilirlerdi ama anlamadılar. Hiç bir şey bulamadılar. O günden sonra Martha ortadan kayboldu. Bana teyzemler baktı. Büyüdüm. Ve şuan bunu size yazıyorum. Çünkü o benim için gelecek. Çünkü artık ne yaptığımı biliyorum. Çünkü artık, her şeyi açıklayacağım. Martha'nın elbisesi kırmızıydı. Kan kırmızısı. Martha sabah gözükmezdi çünkü tanınmak istemediğini söylemişti. Ailesi yoktu, kendi başına nasıl yaşamıştı? Beni polisler sorguladığında neden benim yalan söylediğimi anlamamışlardı?
Marth-


1795, Jasson Bieckel adlı kişinin ölümünde yanında bulunan kağıt.
Jasson Bieckel öldüğünde 16 yaşındaydı ve karnına bıçak saplanmıştı. Polisler, yanından bir dakikalığına ayrıldığında ceset ve her şey kaybolmuştu. Mektup ise yanmaktaydı. Ancak mektubun bu kadarı alınabilmişti.
***
1998

Küçük çocuk yeni taşındıkları evi çok  beğenmişti. Bir ağaç evi bile vardı! Hatta gelir gelmez Martha adında kendisi yaşında bir kızla da tanışmıştı.

2012

Küçük çocuk (artık 14 yaşındaydı) ölmüştü. Karnına bir bıçak saplanmıştı. Ve ölmüştü. Sonra onun da cesedi aniden kaybolmuştu.

2013

Bu seri cinayetler, 18-10 yaş arasındaki erkek çocuklarda görünüyordu. Ancak sadece 'o' evde yaşayan erkek çocuklara. Artık evin lanetli olduğuna karar verilmişti.

2014

Cesetler, ağaç evin tahtalarının arasında bulundu. Bundan sonra asla cinayet işlenmedi.

Asıl olay şuydu ki, Martha ölü bir kızdı. 1259 yılında aynı evde (cinayetlerin işlendiği) otururken bir grup erkeğin saldırması sonucunda öldürülmüştü.
Martha, ağaç evin tahtalarının çıkabildiğini buradan biliyordu.

Ç.N: Çok uzun bir süredir yoktum maalesef. Ancak artık buradayım. Ayrıca hikaye, uzun ve muhteşemdi. Hele ki eski tarihleri barındırması ve kurgusuna hayran kaldım o-o





Bu da Martha'nın temsili resmi.

















4 Şubat 2017 Cumartesi

Friends (Penpal Series-6)

Anaokulunun ilk günü annem beni okula bırakmıştı:ikimiz de gergindik ve sınıfa girerken benimle olmak istiyordu.Sabah kalkmam hala iyileşmekte olan kolum nedeniyle biraz zor oldu.Dikiş tam kolumun ortasına atılmıştı,bu banyo yaparken bir kollukla tüm kolumu sarmam gerektiği anlamına geliyordu.Kolluk su sızmaması için kolumu sıkı sıkıya sarıyordu.Kolluğu hep kendim takardım,fakat o sabah belki heyecandan belki stresten yeteri kadar sıkı bağlayamamıştım.Banyonun ortasında suyun içeri sızdığını hissetmeye başladım.Yerimden zıpladım ve kolluğu söküp attım,ama katı alçının yumuşadığını hissediyordum.
Alçılı bölgeyi yıkamanın hiçbir yolu olmadığından,düşmesi gereken ölü deri orada kalıyordu.Nemle karşılaştığında,tıpkı ter gibi, bir koku yayardı.Ve kokunun ağırlığı nemle doğru orantılıdır,çünkü onu kurulamaya başladıktan kısa süre sonra ağır bir çürük kokusuyla karşılaşmıştım.Havluyla kuruladıkça alçı parçalanmaya başladı.Sıkıntılarım giderek artıyordu,okulun ilk günü bir çocuğun gösterebileceği en yüksek şekilde azimliydim.Önceki gece annem kıyafetlerimi hazırlarken ben de çantama eşyalarımı koydum,ve herkese ninja kaplumbağalı yemek çantamı göstermek için heyecandan yerimde duramaz oldum.Daha tanışmadığım kişileri ‘’Arkadaşlarım’’diye çağırma gafletine düşmüştüm,ama alçımın durumu kötüleştikçe bu etiketi hiç kimseye yapıştıramamanın düşüncesi beni derinden üzdü,bu arada gün bitmişti.

Mahvolmuş bir şekilde kolumu anneme gösterdim.

Alçının geri kalanını korumaya çalışırken nemi dışarı çıkarmak 30 dakikamızı aldı.Sorunun kaynağı olan kokuyu annem üzerine sabun sürerek çözdü,ve kozalaklar ile daha hoş bir kokuyu onun yerine bıraktı.Okula vardığımızda arkadaşlarım çoktan ikinci aktiviteyi yapıyorlardı ve beni de bir gruba itelemişlerdi. Oyunun kurallarını anlayamamıştım ve beşinci dakikada ciddi bir kural ihlali yapmam sonucu tüm takım arkadaşlarım öğretmene neden onların grubunda olmak zorunda olduğum konusunda şikayette bulunmuşlardı.Birkaç imza ve belki de çizim toplayabilmek için yanıma keçeli kalemler almıştım,bir anda bu düşünce yüzünden kendimi aptal gibi hissettim.
Okulumda anaokulu öğrencilerinin kendilerine ait yemek odaları vardı fakat kısıtlı eşya nedeniyle tek oturamamıştım.Bir çocuğun karşısına oturduğumda kendimce alçının zayıf noktalarını seçiyordum.

‘’Yemek çantanı beğendim.’’dedi.

Benimle dalga geçtiğini sandım ve öfkelendim,o günkü tek iyi şeyim yemek çantamdı.Çocuğa bakmadım,ve gözlerimde yaşlar nedeniyle yanma hissettim.Ona beni rahat bırakmasını söyleyecektim ama bunu demeden beni duraklatan bir şey gördüm.

Yemek çantası benimkinin aynısıydı.
Güldüm.’’Ben de seninkini beğendim.’’
‘’Bence Michelangelo en havalısı,’’dedi nunchuck hareketleri yapmaya çalışırken.
Raphael’in en iyisi olduğunu söyleyerek tezini çürütmek üzereydim ki karton sütünü çıkarıp masasına koydu.
Onu tam olarak tanıyamadığımdan kahkaha atmamaya çalıştım,ama önce o gülmeye başladı.Aniden alçım nedeniyle kötü hissetmemeye başladım,zaten zar zor fark ediliyordu.O zaman şansımı denemeye karar verdim.
‘’Hey,alçımı imzalamak ister misin?’’
Keçeli kalem çıkarırken bana nasıl kırdığımı sordu.Mahallemdeki en uzun ağaçtan düştüğümü söyledim,etkilenmiş görünüyordu.Onun zahmetli bir şekilde adını yazışını izledim,bitirince ne yazdığını sordum.

Bana ‘’Josh’’ yazdığını söyledi.

Josh ve ben her gün beraber yemek yerdik,ve bir proje için bir araya gelsek ona el yazısında yardım ederdim,o da ben duvara ‘osuruk’ yazınca suçu üstlenirdi.Diğer çocukları da tanımaya başlamıştım ama Josh benim tek gerçek arkadaşım gibi hissediyordum.
5 yaşında okul dışında arkadaşlığı devam ettirmek sandığınızdan daha zordur.Balonları bıraktığımız zaman Josh’a bizim eve oynamak için gelebilir mi diye sordum.Gelebileceğini hatta yanında oyuncaklarını da getireceğini söyledi.Keşfe çıkabiliriz ve belki de gölde yüzebiliriz diye önerdim.Eve dönünce anneme sordum,bir sorun olmayacağını söyledi.Josh’u arayıp söylemenin bir yolu olmadığını anlayana kadar coşkum sınırsızdı.Tüm haftasonunu arkadaşlığımızın pazartesine bozulabileceği korkusu ile geçirdim.
Onu gördüğümde onun da aynı endişeyle baş ettiğini söyleyince bunun komik olduğunu düşündüm.Evde telefon numaralarımızı yazdık ve sonraki hafta birbirimize verdik.Annem Josh’un babası ile konuştu ve cuma günü annemin ikimizi okuldan almasına karar verdik.Neredeyse her haftasonu bu basit yapıyı sürdürdük,yakın oturmamız işleri kolaylaştırıyordu.
1. sınıfın sonunda annem ve ben şehrin karşısına taşınınca dostluğumuzun bittiğinden emindim.Ayrılırken sadece evden ayrılmamdan dolayı üzülmediğimi biliyordum.En yakın arkadaşıma elveda diyordum,ama şansıma Josh’la yakınlığımız devam etti.
 Zamanımızın çoğunu ayrı geçirmemize ve birbirimizi sadece hafta sonları görmemize rağmen büyüdükçe olağanüstü bir şekilde birbirimize benzemeye başladık.Kişiliklerimiz kaynaştı,eğlence anlayışımız ötekine bir övgü oldu ve bazı şeyleri bağımsız olarak sevmeye başladığımızın farkına vardık.Hatta öyle ki Josh beni taklit ederek annemi şaşırtmaya başladı,başarı oranı göz dolduruyordu.Annem bizi ayırmanın tek yolunun saçlarımız olduğuna dair espriler yapardı.O kardeşi gibi kirli sarı saçlıydı ben ise annem gibi kıvırcık koyu kahve saçlıydım.
İki genç arkadaşı birbirinden ayırmanın yolunun onların kontrolü dışındaki şeylerden geçtiği düşünülebilirdi,fakat bence aşama aşama ayrılmamızın yegane sebebi benim Boxes’ı aramak suretiyle evime dönmekteki ısrarımdı.Sonraki hafta geleneği devam ettirmek için Josh’u davet etmiştim fakat bana havasında olmadığını söylemişti.Zaman ilerledikçe birbirimizi daha da az görmeye başladık.Haftada birden,ayda bire sonunda birkaç ayda bire kadar düştü ziyaretlerimiz.
12. yaş günümde annem benim için bir parti düzenledi. Taşındığımızdan beri çok arkadaş edinememiştim,bu nedenle sürpriz bir parti değildi.Tanıdığım birkaç arkadaşımı davet ettim,sonra Josh’u gelebilir mi diye aradım.Başta başarabileceğini düşünmemişti,ama bir gün önce orada olacağını söyledi.Çok heyecanlanmıştım çünkü onu aylardır göremiyordum.
Parti güzel geçti,en büyük endişem Josh ve diğerlerinin anlaşamamasıydı,ama birbirlerini sevmişe benziyorlardı.Josh sürpriz bir şekilde sessizdi.Bana bir hediye almamıştı,bunun için özür diledi.Bunun sorun olmadığını söyledim.Sadece gelmesi bana yetmişti.Onunla konuşmaya çalışsam da sonuç vermedi.Ona sorunun ne olduğunu sordum.Neden işlerin böyle sarpa sardığını anlayamadığımı söyledim.Eskiden hiç böyle değildi,her hafta birbirimizi ziyaret eder ve birkaç günde bir telefonda konuşurduk.Aramız niye bozulmuştu.Gözlerini ayakkabılarından kaldırıp yüzüme baktı ve şöyle dedi:

‘’Sen gittin.’’

Bunu söyledikten sonra annem öteki odadan hediye zamanı diye bağırdı.Zorla gülümsedim ve ‘’İyi ki doğdun’’ şarkısı söylendikçe yemek odasına yürüdüm.Birkaç kutu ve ailemin çoğunun eyalet dışı yaşaması nedeniyle pek çok da kartpostal vardı.Hediyelerin çoğu aptalcaydı ve unutulabilirdi,Brian’ın verdiği ve yıllarca tutacağım yılan şeklindeki Mighty Max oyuncağını iyi hatırlıyorum.Annem tüm kartpostalları açmamı ve gönderen kişilere teşekkür etmemi istedi çünkü birkaç yıl önce mektupları o kadar büyük bir şevkle açmıştım ki kimin gönderdiğini veya ne gönderdiğini anlamanın hiçbir yolu kalmamıştı.Arkadaşlarımın getirdikleriyle kargoyla gelenleri ayırdık ki arkadaşlarım hiç tanımadıkları kişilerin hediyelerini açmamı izlemek zorunda kalmasın.Mektupların çoğunda birkaç dolar vardı ve arkadaşlarım getirmişti,aile üyelerininkilerde koca koca faturalar vardı.
Bir mektubun üzerinde adım yoktu,ama yığındaydı bu nedenle onu da açtım.Kartta alışıldık çiçek resimleri vardı,ve uzun süredir doğum günümde bana gönderilebilmek için bekliyor gibiydi çünkü rengi biraz soluktu.Aslında fikir hoşuma gitmişti çünkü kartpostalları biraz aptalca bulurdum.İçindeki para yere düşmesin diye düz tuttum,ama bulduğum şey kartpostala bastırılmış bir mesajdı.

‘’Seni seviyorum.’’

Bunu gönderen kişi başka bir şey yazmamıştı ama mesajı kalemle birkaç kez yuvarlak içine almıştı.Kıkırdadım ve ’’Vay,bu muhteşem kart için teşekkür ederim,anne.’’
Bana baktı ve dikkatini hemen kartpostala verdi.Kendisinden olmadığını söyledi ve kartı arkadaşlarıma gösterirken mutlu görünüyordu,yüzlerine bakıp bu şakayı kimin yaptığını anlamaya çalıştım.Hiç kimse öne çıkmadı ve annem bana:
‘’Merak etme tatlım,artık seni seven en az iki kişi olduğunu biliyorsun.’’dedi.

Bunu aşırı şekilde uzatılmış acı verici bir öpücüğü yanağıma kondurarak tamamladı,akabinde grubun şaşkınlığı kahkaha krizine döndü.Hepsi gülüyordu yani bunu gönderen herhangi biri olabilirdi,ama en çok gülen Mike’tı.Dalga geçilen kişi yerine dalga geçen olmak için Mike’a bana bu kartı verdi diye onu sonra öpeceğimi düşünmemesini söyledim.Hep beraber güldük ve Josh’a baktığımda sonunda neşesinin yerine geldiğini gördüm.
‘’Pekala,kazanan belli olabilir ama hala açman gereken birkaç hediye daha var.’’

Annem bana başka bir hediye verdi.Renkli kağıdı yırtarken karnımın bastırılmış kahkahalar nedeniyle titremesini hala hissediyorum.Hediyeyi görünce kendimi tutmama gerek kalmadı.Ne olduğuna bakınca kahkahalarım söndü.

Bu bir çift telsizdi.

‘’Hadi göster arkadaşlarına!’’
Kaldırdım ve herkes onaylamış göründü,ama dikkatimi Josh’a verince suratının hasta bir beyaza döndüğünü görebiliyordum.Bir süre birbirimize baktık ve o mutfağa döndü.O telefonda bir numara çevirirken annem kulağıma telsizler kırıldığından beri pek konuşmadığımızı bildiğini söyledi,böylece hediyeyi beğeneceğimi düşünmüştü.Annemin bu düşüncesine hayran kaldım,ama bu his unutmak istediğim anılarımın tekrar gün yüzüne çıkması ile çabucak söndü.
Herkes pasta yerken Josh’a kimi aradığını sordum.İyi hissetmediğini bu nedenle onu alması için babasını aradığını söyledi.Gitmek istediğini biliyordum,ama ona daha çok kalabilmesini istediğimi söyledim.Telsizlerden birini ona uzattım ama reddetti.
Keyifsizce ‘’Peki,geldiğin için teşekkürler.Umarım seni bir dahaki doğum günümden önce görebilirim.’’ dedim.
‘’Üzgünüm...Seni daha çok aramaya çalışacağım,gerçekten.’’dedi.
 Konuşmamız babasını beklerken durgunlaştı.Suratına baktım.Daha fazla çaba sarf edemediğinden gerçekten pişman görünüyordu.Havası aklına gelen bir şey nedeniyle değişti.Bana doğum günüm için ne getireceğini bildiğini söyledi.Zaman alacaktı ama bunu gerçekten seveceğimi düşünüyordu.Bunun gerçekten önemli olmadığını söyledim ama diretti.Daha iyi görünüyordu,partide somurttuğu için özür diledi.Yorgun olduğunu söyledi,uyuma sorunları varmış.Nedenini sordum ama konuşmamız babasının kornası ile kesildi.Bana döndü ve cevap verirken el salladı.

‘’Sanırım,uyurgezerim.’’Bu arkadaşımı son görüşümdü,ve birkaç ay sonra gitmişti.

Son birkaç haftadır annemle ilişkim geçmişimi öğrenmek istemem nedeniyle iyileşti.Genellikle biri,bir şey kırılana kadar onun kırılma noktasını öğrenemezdi.Annemle inşası bir ömür alan şeyi hayatımızın geri kalanı boyunca tamir etmeye çalışacağımızı hayal ettim.Beni güvende tutmak için çok fazla enerji sarf etmişti,hem fiziksel hem zihinsel açıdan.Ama diktiği duvarlar beni koruyordu ve aynı zamanda onun duygusal sabitini dengeliyordu.Konuştuğumuz son seferde gerçek açığa çıkarken sesinde dünyasının yıkılışının yankıları olduğunu düşündüğüm bir titreme duydum.Artık annemle çok fazla konuştuğumu sanmıyorum,ve hala anlamadığım şeyler olsa da yeteri kadar bildiğimi düşünüyorum.
Josh’un kayboluşundan sonra ailesi onu bulmak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar.Polis onlara Josh’un tüm dostları ile iletişime geçmelerini,onlarda kalıyor ihtimali olduğunu söyledi.Bunu tabi ki yaptılar,ama onu gören yoktu ve kimsenin nerede olabileceğine dair bir fikri yoktu.Polis bu konuda her türlü iş birliğine hazırdı,olanları 6 yıl önceki takip davasıyla kıyaslamaları için teşvik eden bir kadından defalarca telefon çağrıları almalarına rağmen.
Josh’un kaybolması ile annesinin dünyaya tutunacağı bağlar gevşemiş,Veronica’nın ölmesi ile de tamamen kopmuştu.Pek çok insanın bu dünyadan göçtüğünü görmüştü,ama hiçbiri onu kendi öz evladınınki kadar hassasiyetsizleştirmemişti.Hastanede çalışırken kızını günde iki kere ziyaret ediyordu,bir kere vardiyadan önce, bir kere de sonra.Veronica öldüğünde yanında olamaması ona fazla gelmişti,ve ilerleyen haftalarda durumu git gide dengesizleşmişti.Bazen dışarıda çocuklarının adını haykırıyor,bazen de gecenin yarısında mahallede dolanıyordu.
Eşinin zihinsel sorunları nedeni ile babası evden uzaklaşamıyordu bu nedenle yakında daha az ödeyen bir inşaat işine girmişti.Mahalleyi genişletmeye başladıklarında Josh’un babası aldığı her görevde çalışmaya başladı.İnşa alanını yönetme görevine layık görülmüştü ama yeni bölgeler açan ve alanları temizleyen bir işçi olmak istemişti.Bölgeyi daha fazla yaşanabilir kılmak için ağaçları kaldırmaya başladılar.Josh’un babası ağaçsız kalan bölgeleri düzleştirme görevini aldı böylece birkaç hafta daha çalışabilecekti.
Üçüncü günde düzleştiremediği bir alanla karşılaştı.Her üzerinden geçişinde daha da alçalıyordu.Araçtan indi ve etrafı incelemeye başladı.Daha fazla toprak döktü ama bu işe yaramayacaktı.Yıllarca bu işi yaptığından toprağa nüfuz etmiş ağaç köklerinin yapıyı bozduğunu biliyordu.Yapabileceklerini düşündü ve kürekle kazmaya başladı,makine kullanmadan bu işi çözecekti.Annem yeri tarif edince orada toprak bozulmadan önce ve sonra da bulunduğumu biliyordum.

Göğsümde bir sıkışma hissettim.

Küreği sert bir şeye denk gelene kadar 3 metrelik bir çukur kazdı.Kökü kırmak için kürekle vurdu sonunda kürek sert yapıya daldı.Şaşkın bir şekilde çukuru genişletti. Sonunda 2.50 metre uzunluğunda ve 0.75 metre eninde bir kutuya denk geldi.Zihnimiz uyumsuzluklar hakkında düşünmemeye çalışırdı.Eğer yeteri kadar çabalarsak beynimiz kanıtı reddeder ve dünyaya bakışımızdaki bütünlüğü korurdu.
Tüm kanıtların işaret ettiği ve içindeki küçük ama bastırılmış kısmının gösterdiği şeye rağmen bu adam son ana kadar oğlunun hayatta olduğuna inanıyordu.
Annem akşam altıda bir çağrı aldı,kimden geldiğini biliyordu ama ne söylediğini anlayamıyordu.Ama duydukları onu tetiklemeye yetti.
‘’AŞAĞI GEL…..EVLADIM….LÜTFEN  TANRIM’’
Vardığında babasının sırtını çukura verip oturuyor olduğunu gördü.Elindeki küreği o kadar sert tutuyordu ki neredeyse kıracaktı,ve gözleri bir köpekbalığınınkiler kadar cansızdı.Küreği elinden almaya çalışana kadar hiç tepki vermedi.
Gözlerini yavaşça kaldırdı ve sadece ‘’Anlamıyorum’’dedi.Bunu tüm sözcükleri unutmuşçasına tekrar etti.Annem onun yanından geçip çukura bakınca da devam etti.
Bana keşke bakmak yerine gözlerimi oysaydım dedi annem.Ne demek istediğini anladığımı devam etmesine gerek olmadığını söyledim.Suratına bakınca o kadar net bir umutsuzluk gördüm ki karnımda bir ağrı hissettim.Bunu on yıldır bildiğini ve kimseye söylemek istemediğini anladım.Sonuç olarak hiçbir kelime gördüğü şeyi tarif edemezdi.Şimdi ben de aynı sorunla karşı karşıyaydım.
Josh ölmüştü.Suratı sanki dünyadaki tüm acı ve umutsuzluk ona nüfuz etmiş gibi batmıştı.Çukurdan öyle agresif bir çürüme kokusu yükseliyordu ki annem kusmamak için kendini zor tutmuştu.Josh’un cildi çatlamıştı,ve bu çatlakları takip eden kan suratında kurumuştu.Gözleri yarı kapalı yukarı bakıyordu.Mizacı bozulmamıştı ve zaman suratındaki korkuyu ve dehşeti silmek için merhamet göstermemişti.Vücudunun geri kalanı görünür değildi.
Onu başka bir beden kapatıyordu.

Beden büyüktü ve Josh’un üzerinde yüz üstü yatıyordu.Annem gözlerinin ona anlatacaklarını beklerken yatış şekillerinin önemini fark etmişti.
O,Josh’u tutuyordu.
Bacaklarında ölümün donukluğu vardı.Ama sarmaşık gibi birbirlerine dolanmışlardı.Bir kolu daha yakın olabilmek için Josh’un boynunu tutuyordu.Güneş bulutların arasında çıkınca Josh’un tişörtünde bir şey daha belirgin oldu.Annem onu alınca ve ne olduğunu görünce neredeyse mezara düşecekti.

Bu bir resimdi…
Bu benim çocukluk resmimdi.Titreyerek geri adımlar atmaya başladı ve hala oturan Josh’un babası ile çarpıştı.Onu neden çağırdığını anladı ama herkesten sakladığı sırrı söyleyecek cesareti kendinde bulamadı.Josh’un ailesi ağaçlıkta uyandığım geceyi bilmiyordu.Ona söylemesi gerektiğini biliyordu ama söylemenin bir yararının olmayacağını da biliyordu.Oturup sırtını Josh’un babasınınkine verince adam sonunda konuştu:
‘’Bunu karıma söyleyemem.Küçük oğlumuza ne olduğunu ona söyleyemem.Buna katlanamaz.’’
Bir süre sonra kalktı ve mezara girdi.Koca bir adamdı ama mezardaki kadar değil.Adamı yakasından tutup kaldırdı ama yakasını yırtıp çocuğunun üzerine düşmesine neden oldu.

‘’SENİ ADİ HERİF!!’’

Cesedi oğlunun üzerinden kaldırdı ve sırtını duvara yasladı.
‘’Aman tanrım,hayır hayır hayır.Lütfen bu olamaz.HAYIR BU OLAMAZ.’’
Bir anda adamı tuttu ve mezardan attı.Atarken bir cam şişe sesi duyuldu.Şişeyi anneme verdi.

Bu eterdi.

‘’Oh Josh.’diye hıçkırmaya başladı.’’Benim oğlum..benim yavrum.Neden bu kadar kan var?O adam ne yaptı sana?’’
Annem sırtüstü yatan adama bakıca on yıldır hayatımızı zindan eden kişiye baktığını anladı.Onu kaç defa canlandırmıştı.Her zaman kötü ve her zaman korkutucu,ama adama bakınca hiç de öyle biri olmadığını anladı.O sadece bir adamdı.
Donuk ifadesi sakin görünüyordu.Dudaklarının kenarları hafifçe yukarı kıvrılmıştı.Gülümsüyordu,korku filmlerindeki manyaklar gibi değildi,şeytani bir şekilde değildi,kötü bir ruhunkiler gibi değildi,memnun veya tatmin olmuş birininkiler gibiydi.Bu mutluluğun gülümsemesiydi.

Bu sevginin gülümsemesiydi.

Suratından alta bakınca boynunda muazzam bir yara gördü.Derisi kopmuştu.Kan Josh’a ait değildi.Belki de çok çekmemişti.Ama bu düşüncesi kısa sürdü,elini ağzına götürdü ve fısıldadı:

‘’Onlar gömülürken canlıydı.’’

Josh serbest kalmak için adamın boynunu ısırmıştı,ve sonunda adam ölünce Josh kurtulamamıştı.Josh’un ne kadar mücadele ettiğini düşündükçe ağlamaya başladım.Bir kimlik için adamın cebini yoklamıştı,ama sadece bir kağıt parçası bulabilmişti.Kağıtta ufak bir çocuk ve kocaman bir adam el ele tutuşmuştu.Ve resmin yanında birinin baş harfleri vardı.

Benim baş harflerim vardı.

 Josh’un babası oğlunu mezardan çıkarırken çocuğun saçlarının benimkiler gibi boyalı olduğunu görmüştü.Kıyafetleri ona küçük geliyordu.Babası pantolonun cebine elini atınca bir kağıt tomarı buldu.Annem de o da ne olduğunu anlayamadılar.
Bana bunun bir harita olduğunu söyledi,kalbimin bir cam gibi kırıldığını hissettim.Haritayı bitiriyordu,hediyesi buydu.Kendimi etrafı keşfederken yakalanmamış olmasını umarken buldum.Ne fark ederse artık.
Babasının adamın bedenini tekrar mezara itekliyordu.Makineden bir benzin bidonu çıkarırken anneme döndü.
‘’Artık gitmelisin.’’
‘’Üzgünüm.’’
‘’Bu senin hatan değil,benim.’’
‘’Böyle düşünemezsin,bunu anlamanın bir yolu yok--’’

Neredeyse duygusuz bir şekilde sözünü kesti.’’Bir ay önce adamın biri çalışırken bana yaklaştı ve daha fazla para kazanmak isteyip istemediğimi sordu,eşimin de çalışmaması nedeni ile kabul ettim.Birkaç çocuğun bahçesine çukurlar açtığını doldurursam bana 100 dolar vereceğini söyledi.Önce emlak firması için birkaç fotoğraf çekecekti sonraki gün akşam üzeri gelmesi kafiydi.Bir işler döndüğünü anlamıştım,yine de kabul ettim.Sonraki gün işi yaptım.Ve bugün aynı adamı oğlumun üzerinden aldım.’’
Mezarı gösterdi,ve ağlamaya devam etti.
‘’Bana onu oğlumla gömmem için 100 dolar verdi.’’
Zorla toprağa oturdu,annem ne diyeceğini bilemedi ve Josh’a ne yapacağını sordu.

‘’Onun son dinlenme yeri bu canavarın yanı olmamalı.’’dedi.
Çocukluğumdaki olayların neden yıllar önce bittiğini şimdi anlıyorum.Bir yetişkin olarak dünyayı anlık görüntüler gibi değil de bir bütün olarak görüp bağlantıları kuruyorum.Josh’u aklıma getirdim,onu o zaman seviyordum,ve hala seviyorum.Onu asla göremeyeceğimi bilmek beni çok daha üzüyor,ve kendimi onu son görüşümde keşke kucaklasaydım diye düşünürken buluyorum.Ailesi hakkında düşünüyorum,nelerini kaybettiklerini düşünüyorum.Bu olaylarla bağlantımı bilmiyorlar ama korkarım onların gözlerine bir daha bakamayacağım.Veronica hakkında düşünüyorum.Onu çok az tanımıştım,ama o kısacık birkaç hafta onu gerçekten de sevmiştim.Annemi düşünüyorum.Beni korumak için çok uğraşmıştı ve benim olabileceğimden çok daha güçlüydü.Adam hakkında düşünmemeye çalışıyorum, özellikle de iki yıl boyunca Josh’a ne yaptığını aklıma dahi getiremiyorum.
En çok da Josh hakkında düşünüyorum.Bazen keşke anaokulunda hiç yanımda oturmasaydı diyorum.Keşke gerçek bir arkadaşa hiç sahip olmasaydım.Bazen onun daha iyi bir yerde olduğuna kendimi inandırıyorum.Ama bu sadece bir hayal,bunu biliyorum.Dünya insanlar tarafından daha zalim yapılan,zalim bir yer.Dostum için hiçbir zaman adalet yerini bulamayacak.Ne bir son yüzleşme ne de intikam.Bu herkes için on yıl önce bitti,ama benim için sadece şimdi sona erdi.

Seni özlüyorum Josh.

Biz kaşiftik.

Biz maceracydık.

Biz dosttuk...

Ç.N: Gerçekten iç burkan bir sondu.Keşke demekten başka bir şey düşünemiyorum.Keşke o balonu hiç atmasaydı,belki Josh hala yaşıyor olurdu,belki Boxes ufak kaçamaklara devam ederdi,belki Veronica'yla ilişkisini ilerletirdi, belki de annesiyle arası hiç bozulmazdı.Ama bu düşüncelerim keşkelerde kalıyor.Umarım siz de benim kadar beğenmişsinizdir bu hikayeyi.