17 Eylül 2015 Perşembe

Laughing Jack

Ben James'in annesiyim. James çok tatlı ve iyidir, fakat arkadaş edinmeyi pek sevmez. O yüzden hep yalnızdır. Bir gün James evin bahçesinde oynarken biriyle konuştuğunu duydum. Mutfağın penceresinden ona baktığımda, yanında kimse yoktu. O kadar kendi kendine konuşuyordu. Oğlumun yanına gittim. "James, kimle konuşuyorsun ?" diye sordum. "Ben.. hayali arkadaşım ile. Neden sordun ki?" dedi. "Neyse haydi içeri gel uyuyacaksın." James'i yatağına yatırdım. Ve yatak odama gidip, uyumaya başladım. Çok berbat bir rüya gördüm. Rüyamda; bir lunaparktaydım. Her şey siyah beyaz gözüküyordu. Lunaparktaki sakat çocuklar beni ürkütüyordu. Çocuklar beni bacaklarımdan ve kollarımdan tırmalayıp duruyordu. Ve berbat bir gülme sesi.. Uyandığımda hala geceydi. James'in oyuncakları çekmecemin üzerinde duruyordu. O oyuncakları James'in koyduğunu düşünüp, odasına gittim. Ama odasına girdiğimde James hala uyuyordu. Onu hafifçe dürterek uyandırdım. "James, bu oyuncakları sen mi koydun benim odama ?". Diye sordum. "Hayır. Ben koymadım Gülen/Laughing Jack koymuş." Dedi. Fazla üzerine gitmedim. "Peki tamam sen uyumaya devam et bebeğim."

Ertesi sabah James bahçeye çıkmıştı. James'in elinde şekerler vardı. İlk, komşumuz falan vermiştir diye düşündüm. Ama sormalıydım.
-James, o şekerleri sana kim verdi ?

-Gülen\Laughing Jack verdi.

-James bana derhal doğru cevap ver. Onları sana kim verdi!!!

-Ama anne ben gerçekten..

-Tamam James.

James aslında bana hiç yalan söylemez. Neden sorularıma doğru cevap vermiyor ki ?. Neyse. Gece oldu. James'in bu garip hareketleri ardından onu gözetim altında tutmam gerekirdi. Mutfaktan sesler geldi. Ben korkuyla uyandım. Hemen koşarak aşağı indim. Evin köpeği Fido öldürülmüştü. Midesi kesilmişti, organları gözüküyordu ve James'in yediği şekerler vardı. Kendimden geçmiştim o görüntüye. Fakat James'in odasından çıkan ses gelene kadar. Oğluma bir şey olmasından korktum ve hemen çekmeceden bir bıçak alıp yatak odasına çıktım. Oda darmadağınıktı. Çekmeceler biri tarafından tekmelenmiş, kırılıp dökülmüştü. James odanın bir kenarında ağlıyordu. Hemen James'i kucağıma alıp komşumuzun evine koştum. Oradan hemen polisi aradım. Polis kısa sürede evin etrafını sardı. Ama ortada görünen bir şey yoktu. Bir ölü köpek ve darmadağınık bir oda.
Sonra ki gece James'in eski bebek monitörünü odasına kurdum. James'in odasına bir şey gelirse onu görebileceğim. James odasında yatmaya pek niyetli değil gibiydi. Ama ona söz verdim bir şey olmayacağı konusunda. Sonra yatak odama gittim. Tam uyuyacaktım, monitörden ses gelmeye başladı. Bir an ürktüm. Ses radyo gibiydi. Ondan sonra rüyam da gördüğüm o berbat gülme sesini duydum. Hemen yastığımın altındaki bıçağı kapıp, James'in odasına koştum. İlk başta ışık açılmadı. Sonra James'in gece lambası açıldı ve gördüğüm görüntüye şok oldum. James'in bedeni duvara çivilenmişti. Organları sarkıyordu bedeninden. Her tarafı kesilmişti. Gözleri parçalanmıştı. Ama odadan bir inilti geldi. James yaşıyordu, evet. Onu kurtarmalıydım. Ve lanet olası oda da gözüktü. O Gülen\Laughing Jack'ti. Beyaz teni, beyaz ve siyah çizgili çorapları ve de o iğrenç uzun saçları.. Durmadan sırıtıyordu. Ondan nefret ettim. James'e döndü ve büyük bir kahkaha attı. Ona bıçağı sapladım. Onu öldürmüştüm. Ama.. o siyah bir sis ile gözden kayboldu. O bıçak James'in kalbine gelmişti. Kanı yüzüme fışkırdı. Kendime inanamıyorum. B ben oğlumu öl-dürdüm. Kısa sürede polisler evin etrafını sardı. Ben mahvoldum...

Ç.N: 
Türkiye'de olsa şeker bayramında katillikte master yapacak..



14 Eylül 2015 Pazartesi

"Sir Elyan the White"

Sir Elyan the White 8. yüzyılda yaşayan bir şövalyeydi.

Bir insana göre çok uzun ve iriydi.

Her ne kadar saray şövalyesi olsa da büyü ile ilgilenirdi çünkü sevdiği kadın bir büyücüydü.

Kralının “Ülkemdeki büyücülerin hepsini öldürün.” emrine karşı geldiği için idama mahkûm edilmişti.

İdam günü Julia (Sevdiği kadın) onu kurtarmak için ölümsüzlük ile lanetledi.

Elyan asıldıktan ve tüm insanlar teker teker gittikten sonra Julia onun ipini kesti ve beraber ormana kaçtılar.

Ormanda Julia ona yaptığı laneti anlattı ve bunun bedelinin onun hayatı olduğunu söyledi.

Kelimelerini bitirdiğinde Julia nefes almayı kesti ve arkasında saf öfke ile dolu bir canavar bıraktı.

Elyan Kralın ülkesindeki yaşayan her bir canlıyı öldürdü.

Sadece o ülkedekileri değil yakın kasaba ve köyleri de yerle bir etti.

Aylar sonra öfkesi dindi ve artık tek istediği ölüp Julia ile beraber olmaktı.

Bunun için kara büyü yolunu seçti.

Uzun araştırmalarından sonra “Yaşayan Orman” adı verilen bir yerde büyülü bir zırh ve büyülü bir çalgı aleti olduğunu öğrendi.

Bu zırha ve çalgı aletine sahip kişi muazzam bir güce ulaşacaktı fakat bunun bedeli her geçen saniye yaşam enerjisinin emilip en sonunda ölmesiydi.

Bu süreci tersine çevirmenin tek yolu insan öldürmekti.

Elyan bunun en doğru yol olduğuna karar verdi, zırha ve çalgı aletine sahip olduktan sonra ölmeyi bekleyecekti.

Zırhı buldu ve giydi ama hiçbir şey tahmin ettiği gibi olmadı….

Zaman hızla geçti, günler, aylar, yıllar.

Ama o ölmedi, sadece güçsüz düştü.

Ve en sonunda kaderini kabullendi.

O ölmüyordu.

Lanet ormanda sıkışıp kalmıştı.

Elindeki orak gitara baktı, geçmişi aklına geldi, Julia için çaldığı şarkılar.

Son gücüyle elini tellerin üzerinde dans ettirdi.

Bunu yaparken gelen diğer ritimleri de duyuyordu fakat delirdiğini düşünüyordu, gölgesinin beşe bölünüp ona eşlik ettiğini fark etmemişti.

Bir süre sonra ona doğru koşarak 6 kişi geldi.

Zorlukla ayağa kalktı ve okuduklarını hatırladı.

Hepsinin kafasını uçurdu ve hissettiği şey muazzamdı.

O güç onu çıldırtmaya yetmişti.

Elyan artık sıradan bir insan değildi, o White Raven’dı.

(Çizim Sir Elyan the White‘ın, White Raven olmadan önceki zırhı.)

Ç.N:
Baya bir kişi White Raven'ı oldukça havalı bulunca istekler doğrultusunda White Raven'ın geçmişine göz atmış olduk ^^  Yazı ve çizim için emek sahibi Reaper [DCLXVI] 'ye teşekkür ediyorum :3


10 Eylül 2015 Perşembe

"Nurses"



"Sıradaki!" Diye bağırdı fotoğrafçı adam. Fotoğrafı çekilen çocuk sınıfına giderken sıradaki kameranın önüne geçip gülümsedi. Böylece sıra ilerlemeye devam ediyordu. 15-16 yaşlarındaki çocukların fotoğrafı çekiliyor, kimi gülümsüyor, kimi ifadesizce duruyordu.
Sıra sonunda Sally'e geldiğinde Sally gülümsedi, sonra sınıfına gitmek için dışarı çıktı. Koridorların boş olduğunu gördüğünde içini bir telaş kapladı.

Sınıfının kapısını açtığında oranın bir sınıf değil, ilaçlarla dolu bir oda olduğunu gördü. Ne olduğunu anlamaya çalışarak etrafında döndü, bir kadının yaklaştığını görünce rahatladı. Dersine girmeyen bir öğretmen olmalıydı.
"Sınıfım buradaydı ama-" Kadın onu dinlemeden cebinden bir iğne çıkarttı. Sally çığlık atıp koşmaya başladı. Neler dönüyordu?

Hızla merdivenlerden yukarı çıktı. En üst kata geldiğinde kendini nefes nefese tuvalette bir kabine kilitledi. Ne olduğunu bilmiyordu, sadece kaçması ve kurtulması gerektiğinden emindi. Telefonuyla annesini aramak için elini cebine attı. Ama telefon nasılsa orada değildi.

Burada daha fazla kalamazdı. Kaçmalıydı. Yavaş adımlarla tuvaletten çıktı ve sağına soluna bakındı. Kimse olmadığını görünce rahat bir nefes alıp merdivenlere yöneldi. O anda koluna saplanan iğnenin acısıyla tiz bir çığlık attı. Saniyeler içinde bilincini kaybetti. Hemşireler aralarında konuşuyorlardı,
"En çok uğraştıran hastalardan biri."

Ç.N:
Bu Cp  Fulya Taylor Woods tarafından yazılmıştır ^_^
Bir de gençler, hala bilmeyen varsa diye söylüyorum da ben erkek değilim :D Ama bana istediğiniz gibi hitap edebilirsiniz, şahsen cinsiyet konusunu pek takmam :3

1 Eylül 2015 Salı

The Rake

2003'ün yazında, Kuzeydoğu Amerika'da olanlar çok garipti, insana benzeyen bir varlık medyada ilgi yarattı. internetteki online yazılı hesapların esrarengiz bir şekilde yok olması çok ilginçti.

İlk önce New York'un kırsal kesimlerine odaklanıldı ve Idaho'da bulundu, Duygular korku ve rahatsızlık son derece travmatik seviyeleri arasında değişmektedir, öncelikle çocuksal duygularda.. Oyunculuk ve meraklılık alanında. Onların yayınlanmış versiyonları kayıttan alındıktan sonra, hatıralar güçlenmeye devam etti. Birkaç ilgili grup bu konu için yanıt aramaya başladı (beyin erorr 404 :D)

2006'nın başlarında, 12.yüzyıl ve günümüz arasında uzanan yaklaşık iki düzine belge birikmişti. Bir grubun üyesi ile iletişime geçtim. onlardan sadece özel baskı kitabı alabildim.

Bir İntihar Notu: 1964

"Hayatımı almaya hazırlanırken (ha?), yaşadığım bu suçluluk yada acıyı tatdıktan sonra buna ihtiyacım olduğunu anladım. onun dışında kimsenin suçu değildir. Onu gördükten sonra her seferinde uyandığımda onun sesini duyuyorum ve görüyorum. Artık her uyandığımda alıcağım tecrübeden korkmadan uyuyamıyorum. artık uyanamayacağım. Görüşmek Üzere.." (gerçekten zorlandım burda karışıklık oldu kusura bakmayın)

Bu notu tahta kutudan aldım, yanında iki tane zarf vardı. Willam ve Rose'a yazılmışlardı.

"Sevgili Linnie,

Senin için dua ettim. O senin ismini söyledi"

Bir günlük (ispanyolcadan çevirilmiştir) :1880

"Büyük bir terör tecrubem var. Ve büyük bir teröre tecrübe edindim. Ve büyük tecrübe aldım (anladık peki,). Onun yakınında gözlerinin içine baktım. onlar korkutucuydu. Siyah..sadece simsiyah bomboş gözler.. onun ıslak elleri.. onun.. kanlı eller. Uyumayacağım.."

Mariner'in geçmişi: 1691

"uykumda geldi, herşeyimi aldı. İngiltere'ye geri dönmeliyiz. bir daha Rake'in yanına dönmeyeceğiz."

Tanığın notu: 2006

Üç yıl önce, Niagara Şelalerine gittiğimiz yolculuktan ailemle birlikte 4 Haziran'da döndüm. Tabi ki uzun yolculuğumuzdan sonra hepimiz yorgunduk, bu yüzden eşim ve ben çocuklarımızı uyuttuk (WHY ?! TT^TT)

Gece 4 gibi, kocamın/eşimin tuvaleti kullanmak için kalktığını düşünerek uyandım. O anı çarşafları kendi tarafıma çekmek üzere değerlendirdim, sırf o süreçte uyandı. Yataktan kalktığını sandığımı söyleyerek özür diledim. yüzünü bana döndüğünde, soluk soluğa ayağını hızlıca yatağın ucundan çekti ve diziyle az daha beni yataktan düşürüyordu. Sonra beni tuttu ve hiç bir şey demedi.

Gözüm karanlığa alışalı yarım saniye geçmişti, bu değişik olayı görebilecek durumdaydım. yatağın diğer tarafında oturan çıplak bir adam ortaya çıktı, yada saçsız uzun alışılmadık bir köpek.

Kocam kıllarına ve dizlerine dikkatlice bakıyordu,pozisyonunun içine sıkışmıştı,

telaşlı bir şekilde varlık yatağın diğer tarafına sürünerek gitti ve hızlıca kocama emekledi. varlık 30 saniye boyunca sessiz kaldı kocama doğru bakıyordu.varlık elleri ve dizleri üzerinde hol e gitti, çocukların odasına doğru gidiyordu. çığlık attım ve hemen ışığı açmaya gittim, çocuğuma zarar vermesini önlemeye uğraşıyordum. Hol e gittiğimde ve ışığı açtığımda bana dğru döndü ve bana baktı,etraf kanlar içindeydi. sonra kızım Clara'yı gördüm.

Varlık merdivenlerden aşağı indi ve bende kızıma yardım etmek için koştum. Clara çok yaralıydı. ve dedi ki "o Rake'di.."

Kocam arabayı sürdü ve hastaneye kızımızı yetiştirmeye çalıştık.Hayatta kalamadı..

küçük bir kasabada yaşarsanız, haberler her tarafa çok kolay yayılır. Polis bize bu konuda yardım etti. herneyse hikayem hiç bir yerde yayınlanmadı ve televizyonlar da pek s**ine takmadı.

bir kaç ay sonra oğlum Justin ve ben ailemin yakınındaki bir hotelde kaldık. Eve dönmeye karar verdiğimizden bericevap aramaya başladım, karşıdaki kasabada bir adam bulduk ve onunla iletişime geçtik. Adam, New York'da 2 tane Rake ile karşılaşan insan tanıdığını söyledi.

Yatağımın yanında dijital kaydedici yerleştirdim ve bütün gece orada kaldı.

Rake benim hayatımı ayak üstü s**tikten sonra bir daha görmedim, fakat biliyorum ki ben uyurken benim odamda beliriyor. Uyandığımda göz göze gelmekten çok korkuyorum.



ÇN: Aynen, korkmalısın zaten, tipe bak .-. uygunsuz kelimeler ve karışıklıklar var o yüzden özür dilerim ;-,


26 Ağustos 2015 Çarşamba

Lost Silver -Pokemon-


Ben tek başına bir apartmanda yaşayan bir kolej öğrencisiyim. Pokemon Heart Gold/Soul Silver çıktığından beri gerçekten aşırı heyecanlıyım. Fakat okul yüzünden kendimi 4chan ve Bulbapedia gibi mizah sitelerinden ayırmak zorunda kaldım.

O zamanlar okulla uğraşıyordum ve fakirdim, o yüzden SoulSilver’i alacak param yoktu. Okul yılım bittikten sonra Amazon’ndan Soul Silver’ı sipariş ettim. Bir hafta gibi bir sürede geleceği söylendiğinde, o sırada bende Gameboy’umda Crystal versiyonunu oynamaya karar verdim.

Fakat bir süre sonra hatırladım ki annem o oyunu atmıştı çünkü kayıtlarım silinmişti. Annem aynı zamanda Silver versiyonunuda atmıştı, o yüzden sadece Gameboy’um var elimde. Bende dışarı çıkıp Gamestop’tan daha önce kullanılmış Silver versiyon aldım, zaten başka Pokemon oyunu kalmamıştı oradada.

Eve döndüm , nostalji yaşamaya hazırdım. Fakat, işler bu kısımdan sonra korkunçlaşmaya başladı, ve bu yazıyı okumanızın nedenide yaşanılanlar zaten.

Gamefreak logosu her zamanki gibi çıktı, fakat orada dondu. Cart error verdi sandım, o yüzden kapatıp açtım. Aynı şey gene yaşandı. A ve Start tuşlarına durmadan basmaya başladım, ve diğer butonlarada. Daha sonra logo yok oldu ve 5 saniyeliğine falan siyah bir ekran görüntüsü oldu. Birden bire, normalde olacağı gibi menüye gitmektense, zaten daha önce kayıt edilmiş bir oyuna başladım, garipti çünkü cart’ın yeni olduğunu sanıyordum. Genede, oyalanmadım, ve “Continue” butonuna basarak önceki adamın yaptıklarına bakmaya karar verdim.

Öncelikle Trainer ismine baktım. İsmi sadece “...”dı. Adam orjinallikten anlamıyor.

Profiline baktım, oyunda 999:99 saat geçirmiş, tüm 16 Badge’leri toplamış, 99999.9 Pokedollar’ı var, ve tüm 251 Pokemon’da Pokedex’te kayıtlı.

Pokedex’te Mew ve Celebi bile kayıtlıydı, o yüzden herhalde ya Game Genie kullanmış yada gerçekten hakiki bir Pokemon hayranı.

Pokemon’larına bakıp ne kadar iyi bir takımı olduğunu görmek istedim. 5 Unown vardı ve 6. Pokemon “HURRY” (Anlamı: Çabuk) isimli Pokemondu. Herhalde şakadır diye düşündüm, genede Pokemon’ların profillerine bakmaya karar verdim. Düşündüğüm gibi, isimleri Unown’dan farklı şekillerdi, hepsi Level 5’ti. Unown diliyle pek aram yok fakat “LEAVE” (Anlamı: Çık) diyordu.

6. Pokemon Cyndaquil çıktı. Görünümü normaldi, fakat 5 Level’di ve sadece 1 HP’si vardı, ve sadece 2 attack’ı vardı: Leer ve Flash. İsmini niye HURRY koyduklarını anlamadım. En anlamadığım şey ise sesin sonda olmasına rağmen hiç bir Pokemon’un ağlama sesi yoktu. Sessizlik vardı.

Takıma bakmaktan sıkılıp kapattım. Başladığımda Bellsprout kulesinin içindeki bir odadaydım. Neden bilmiyorum ama etrafta kimse yoktu. Müzikte yoktu. Çıkış veya merdivende yoktu. Yada ben olmadığını düşündüm.

Etrafta 5 dakika boyunca gezindim fakat çıkış yolu bulamadım. Bu odayı bile zaten Bellsprout kulesinde daha önce görmemiştim. Escape Rope vardır diye düşünüp itemlerime baktım fakat çantam bomboştu. Etrafta Wild Pokemon’da yoktu.

Sonunda, bir merdiven buldum, “sütun”un arkasında duran. Ekran simsiyah oldu ve müzik sonunda başladı. Sonunda rahatladım.

Oyunda loading olmadığını farkettim. Bu karanlık bir odaydı ve FLASH hareketine ihtiyacımız vardı. Pokegear’ımdaki radyo’ya girdim. Radio Card’ım yada telefon card’ım yoktu. ( Bu arada ana Trainer’imize artık Gold diyeceğim, kafanız karışmasın.) Sadece Gold’un karanlıkta yürüdüğü görünüyordu.

Daha sonra farkettim ki Cyndaquil’de FLASH vardı, o yüzden Pokegear’ımı kapatıp Cyndaquil’e FLASH kullandırttım. Ama “HURRY has used Flash!” diye bir mesaj falan çıkmadı. Sadece oda aydınlandı, ve odayı görünce yaptığıma pişman oldum. Oda kırmızı kan rengindeydi ve güneye giden gri bir yol vardı. Daha önce kullandığım merdiven artık yerinde değildi.

Başka bir seçeneğim olmadığından güneye gitmeye başladım. Her 20 adım atışımda ekran karanlıklaşıyordu. Yolun sonuna geldiğimde, bir tabela gördüm. Tabela’da “TURN BACK NOW.” Yazıyordu. (Anlamı: HEMEN GERİ DÖN.)

Bir anda karşıma “YES/NO” ekranı çıktı. Fakat bana soru sorulmamıştı. Ne yaptığımı bilmeden YES’e bastım, ve ekran gene karardı, “merdivenden çıkma” sesleri çıkararak. Unown Radio müziği durdu, ve bir kaç saniye sonra çok ta ürkütücü olmayan Poke Flute radio müziği ile değişti.

Gene karanlık bir odadaydım, nefesimi tuttum ve tekrar FLASH kullandım. Bir anda, “HURRY was fainted!” yazdı. Garipti çünkü ölmesine neden olacak hiçbir şey yoktu ve kesinlikle bir battle içinde değildim. Hemen Pokemon’larıma baktım ve o artık party’mde değildi. Aslında, biraz araştırdıktan sonra, hiçbir Pokemon’um benimle değildi, fakat hepsi 10 level Unown’la değişti. Unown’un ismini okudum. İsmi “HEDIED” di. (HEDIED = OÖLDÜ)

O korkunç değişimden sonra, etraf aydınlanınca, sadece 4 kare büyüklüğündeki küçük bir odada olduğumu farkettim. Duvarlar gri taştan yapılmıştı, içi boş bir yerdeydim. Odanın dışarısında Pokemon Red/Blue’dekilere benzer mezarlıklar vardı. Bu küçük odanın etrafında yürüdüm ve A’ya bastım fakat hiç bir şey olmadı.

Zaten artık bunun hacklenmiş bir oyun olduğunu ve bir yavşağın bunu insanları korkutmak için Gamestop’a sattığını anlamıştım bile. Fakat merakım yüzünden devam ettim. Trainer’in profilini tekrar inceledim, Gold’un görünümünde kolları yoktu. Aynı zamanda daha az şık görünüyordu, ve daha fazla üzgün ve boş, anlatamıyorum bile. Bir anda nedense, 24 badge’yide topladığını söyledi, ki bu imkansızdı.

Bi süre sonra karakterim birden büküldü ve Escape Rope hareketini yaptı. Fakat havaya doğru uçacağına, karakterim yavaşça aşağıya büküldü, batıyormuş gibi.

O sahneden sonra müzik durdu. Sonunda iniş yaptığımda, Gold’un görünümü tamamen değişmişti. Kırmızı renkli kıyafetleri yerine bembeyaz bir görünümü vardı, ten rengi bile beyazdı. Sanki renksiz bir Gameboy oyunundan çıkıp renkli bir Gameboy’a girmiş gibi. Profiline baktım, ve şimdide bacakları yoktu ve gözlerinden kırmızı kanlar akıyordu. Ayrıca şuanda 32 badge’si olduğu yazıyordu, bu beni korkuttu çünkü bu sayının değişmesi ciddi birşey olduğunun göstergesiydi.

Pokemon’larıma baktım, bu sefer 5 Unown vardı ve isimsiz 100 Level Celebi. Unown’lar 15 levellerdi ve isimleri “DYING”di. (DYING = ÖLÜYOR) Celebi’nin profiline baktım. Parlak bir Celebi’ydi fakat görünümünün yarısı vardı sadece. Bir kol, bir bacak, ve bir göz. Ve sadece bir attack hareketi vardı: “Perish Song”.

O anda Sprout Tower’daydım, önceki sütun gibi, fakat bu sefer herşey kıpkırmızıydı. Kuzeye yürüdüm, sonsuza kadar yürüyecekmişim gibi hissettiriyordu. Bu sefer sonunda bir kaç erkek ve kadın NPC’leri gördüm. Hepsi sütuna bakarak sıraya dizilmişlerdi. Bembeyazlardı, ve onlara konuşmaya çalıştığımda hiçbirşey olmuyordu. Kuzeye gitmeye devam ettim, yolun devamında sütuns onunda kesilmişti, ve Red duruyordu o kısımda. Red’e doğru çıktım, fakat A’ya bile basmamıştım, ve birden battle’ye başladım.

Müzik tekrar başladı, bu gene Unown Radio müziğiydi, fakat tersten çalıyordu. Gold’un arkadan dövüş görüntüsü öndekiyle aynıydı, kanlı gözler, beyaz ten ve olmayan kollar, Red’in görünümü ise normaldi. “wants to battle!”diye bir yazı çıktı, Red’in ismi yazmıyordu. Ve ikimizdede sadece bir Pokemon vardı, garipti çünkü yemin ederim ki Unown’larla beraber 6 Pokemon’um vardı. Parlak Celebi’m çıktı, gene yarım bir görünüme sahipti. “Parlak” sesi ve animasyonu değişikti, sesler “Screech” hareketinin sesi ile aynıydı. Red normal erkek görünümde bir Pikachu çıkardı, fakat o Level 255’ti ve görünümü üzgündü, gözlerinde yaşlar vardı.

Normal “FIGHT/ITEM/PKMN/RUN” komutlarından farklı olarak, sadece saldırı komutları vardı. Celebi sadece bir harekete sahip olduğundan onu kullandım, fakat, Pikachu 255 level olduğundan, o başladı.

“Pikachu used CURSE!” kendisinin hızını ve diğer şeylerini düşürerek. Pikachu’nun curse kullanabildiğini bilmiyordum bile.

“Celebi used PERISH SONG!” 3 turdada iki Pokemon’da yenildi .

Bu sırada Fight menüsüne gitmedim bile, dövüş benim kontrolüm olmadan devam etti. Ve animasyonlarda yoktu.

“Pikachu used FLAIL!” fazla etki etmedi çünkü Level ve boost’u maximumdu.

“CELEBI used Perish Song!” hiç bir şey olmadı.

“PIKACHU used FRUSTRATION!” çok büyük bir etki etti, Celebi’nin 10HP’den daha fazlasını düşürdü.

“CELEBI used Pain Split!” sürpriz oldu benim için çünkü Celebi başta bu hareket sahip bile değildi. Şimdi Celebi ve Pikachu ikisindede 150 HP vardı.

“PIKACHU used MEAN LOOK!” hiç bir şey olmadı.

Beklendiği gibi, Perish Song’un etkisinden sonra, Celebi’m bayıldı. Fakat yazıda “CELEBI has died!” (Celebi öldü!) dedi ve ekrandan normal olarak çıkacağına, CELEBI sadece görünmez oldu. Fakat Pikachu hala yaşıyordu.

Pikachu önceki 5 attack’tanda farklı bir attack kullandı.

“PIKACHU used DESTINY BOND!”

Daha sonra “PIKACHU has died!” yazdı (Pikachu öldü!), ve yavaşça Pikachu yok oldu. Görüşüne göre yenen bendim, fakat Red önüme çıktı ve “..............” dedi.

O kısımda korkudan ödüm patladı, çünkü Red idam edilmiş gibi görünüyordu, vücudundan başka hiçbir şey bırakmayarak. Müziğinde durmasıyla battle sona erdi.

Dünyaya geri dönmüştüm, ve Gold’un görünümü tekrar değişmişti. Bu sefer Red’in görünümüne sahipti. Hızlıca Gold’un profiline baktım, bu sefer ondan geriye kalan tek şey kafasıydı. Kafası biraz yakın duruyordu ve gözlerinin içi simsiyahtı. Ve bu sefer 40 badge’si vardı. Gidip tekrar Pokemon’larıma baktım. Hepsi 20 level Parlak Unown’lardı, ve bu sefer isimleri “NOMORE”dı. (NOMORE= ARTIK)

Bu sefer hiç müzik çalmıyordu, fakat hala duyabileceğim bir şey varmış gibi hissediyordum. New Bark Town’daki evime dönmüştüm. Belkide şimdi bu oyunu normal oynayabilirdim, kimi kandırıyorum. Bu oyunu bu hale getiren yavşak kesin birşeyler yapmıştır gene. Odamdaki şeylerle iletişim kurmaya çalıştım, aşağı kata inmeye korkuyordum çünkü orada beni neyin beklediğini bilmiyordum. Gold yürümüyordu, arkaplan hareket ediyordu fakat Gold sadece hayalet gibi hareket etmeden dümdüz ilerliyordu.

Radyo, bilgisayar, TV falan hiçbirşey çalışmıyordu, o yüzden aşağı kata inmek zorundaydım. Fakat herşey normaldi, ancak anne evde yoktu. Bu odadaki hiçbirşeyle etkileşim kuramayınca evden çıktım. Fakat, kapıdan çıkınca dünyaya gelmedim, sadece kapkaranlık biryere yürümüş oldum. Ne boklar yediğimi anlamak için güneye doğru yürüdüm fakat hala simsiyah biryerde öylece yürüyordum. Heryer kapkaranlık olunca içime korku hissi düştü. Gold buraya geldiğinde görünümü siyaha uymak için bembeyaz oldu. Sonunda bembeyaz bir yere geldim ve Gold simsiyah oldu. Güneye doğru düşünmeden yürümeye devam ettim.

Uzun bir yürüyüşten sonra birşey gördüm. Gördüğüm şey GOLD’un normal görünümüydü. Onunla konuştum. “Goodbye forever ......” dedi. ( forever ve ... arasında boşluk olduğuna dikkat edin.) ve yok oldu. Bu yaşanınca “??? Used NIGHTMARE” yazdı. Bunun imkanı olduğunu düşünmüyordum. Gold tekrar Escape Rope hareketi yaptı ve yavaşça aşağıya doğru büküldü, daha önce yaptığı gibi.

Daha önce geldiğim etrafı mezarla dolu olan küçük odaya geldim. Yada sadece oraya tekrar geldiğimi söyleyeyim çünkü artık hiçbirşey görünmüyordu. Etrafta yürümeye çalıştım fakat hiç bir şey olmadı – hiç bir ses gelmedi. Trainer profiline baktım ve Gold’un hiç bir görüntüsü yoktu. 0 badge’m olduğu yazıyordu ve tüm Johto GYM liderlerinin kafatasları vardı.

Pokemonlarıma baktım, hepsi 25 Level Unown’lardı. Okumaya korktum, fakat isimleri şuydu “IMDEAD”. (BENÖLDÜM)

Dünyaya geri döndüm. Final yazısı “R.I.P...” dediğinde nerede olduğumu anladım.

İçinde olduğum oda büyük bir mezardı, diğer mezarların ortasında. Gold zaten ölmüştü. Red’i yendikten bir süre sonra oda ölmüştü.

O genç bir Trainer’di, tüm badge’leri toplayıp Pokemon master’i olmak için yaptığı herşey, kendisini ölümden kurtarmaya yetmemişti, ve tüm çalışmaları yeni nesil tarafından unutulmuştu.

Bu yazıdan çıkmak imkansızdı, oyunu resetlemeye çalıştım ve gene aynı şey yaşandı, ve sonunda bu korkunç şeyi bırakmaya karar verdim.

Bu yaşadığımdan sonra, Unown pokemonuna asla aynı gözle bakamadım. Herkes sadece ilk nesilin böyle anıları olduğunu söyler, fakat ikinci nesil bana gerçeklerin ne kadar acı olabileceğini gösterdi. SoulSilver beni bayağı eğlendirdi, fakat bu oyunun bana öğrettiklerini asla unutamam.



ÇN: Hi ^^ ben yazarınız Misaki. İlk çevirim biraz acemice oldu. kusura bakmayın. iyi geceler. katı ve umursamaz gibi oldu ama. ya tamam vurmayın gidiyorum .D

22 Ağustos 2015 Cumartesi

"The Mirror"

Küçükken büyükannem ve büyükbabamı ziyaret ettiğimi hatırlıyorum. Yaklaşık her ay bir kez babam bizi şehir dışına çıkarıp güzel İngiliz köyüne götürürdü. Oraya giderken dönüm dönüm tarlaları ve bir sürü ağacı geçerdik, kare şekilli tarlaların yama gibi göründüğünü hatırlıyorum, dünyadan yapılmış-buğday ve çimenden-kareli gömlekler gibiydiler. Büyükanne ve büyükbabam şekilleri ve büyüklükleri farklı yüzlerce odası olan bir malikhanede yaşayan zengin bir çiftti. Erkek kardeşlerim ve ben savaş oyunu oynarken odadan odaya koşar, plastik silahlarımızla masanın altına girer ve hayali canavarları vururduk. Ya da saatlerce süren bir saklambaç oyunu oynardık.

Tek bir oda dışında evdeki tüm odalara giriş iznimiz vardı. O zamanlar büyükanne ve babamın biraz mahremiyet istediğini, ya da orda kardeşimle benim mahvedeceğimiz narin eşyalar olduğunu düşündüm. Sanırım komik bir şekilde haklıydım.

İlk başta masum bir şekilde başladı, bana nazikçe oraya girmememi söylediler. ve ilk 7-8 defa girmedim. 11. doğumgünümün olduğu gün onların evinde küçük bir parti verdim. Ailem herhangi bir yeri kiralamadan parti verebileceğim en büyük yer orasıydı, ve büyükanne ve babamın zenginliğine rağmen ailem beni yetiştirirken yoksuldu. Oturma odasında küçük kek dilimlerinin ve sandviçlerin bulunduğu bir açık büfe vardı. Yedikten sonra saklambaç oynamaya karar verdik, doğumgünüm olduğu için her şekilde o oyunu kazanmak gibi bir niyetim vardı. Ve büyükannem evdeki herkese o odaya girilmeyeceğini açık bir şekilde  söylediklen sonra, nereye saklanacağımı anlamıştım.

Erkek kardeşim kapıya dönüp parmakları arasında hafif aralıklar bırakarak gözlerini kapadı, muhtemelen camdan yansımaları izlemek içindi. 10'dan geriye saymaya başladı ve hepimiz tüm yönlere dağıldık, merdivenlerden yukarı ve koridorlardan aşağı. Kapılar açıldı ve tekrar kapandı. Merdivenlerden yukarı koştum ve kapıları saydım. Soldan 3. oda, bahsettiğim oda. Yavaşça kapı tokmağını çevirdim ve içeri girdim.

Görülmekten kaçınmak için kapıyı kapadım. Oda tamamen karanlık ve tek bir pencereden bile yoksundu. El yordamıyla karanlıkta ışık düğmesini aramaya başladım ama hiç yoktu. Bu beni pek de sıkmadı çünkü karanlığı seviyor olmasam da sadece oyun bitene kadar burda olacağımı biliyordum, bu yüzden sadece kapının yanına oturdum. Kapı içeri doğru açıldığı için biri içeri baksa da beni göremezdi.. Bir kaç dakikadan sonra gözlerim karanlığa alıştı.

Oda neredeyse tamamen boştu; Bütün o olayın sebebini anlamadım, sadece bir kaç dolap ve bir ayna. Ayağa kalktım ve aynaya doğru ilerledim, karanlıkta vücut hatlarımı görebiliyordum, gerçi biraz daha uzun ve zayıf görünüyordum. Uzun bir süre aynaya baktım. Büyükannem veya büyükbabam, ya da arkadaşlarımdan biri odaya gelirse diye saklanmam gerektiğini kendime defalarca kez söyledim, ama yapamadım, bir şey beni aynaya çekiyordu. İlginç derecede rahatlatıcı bir etkisi vardı. Özel bir şey yapmıyordu, dünya üzerinde bulunan her ayna gibi yansımaları gösteriyordu. Ancak karanlıkta bu aynaya bakmanın içime işleyen bir etkisi vardı, ona bakarken daha akıllı hissediyordum.

Kapı açıldı. Büyükbabamdı "Ne halt yediğini sanıyorsun?"

Gözleri kınama dolu ve vahşiydi. Kekeledim. Hızlıca içeri daldı ve kolumu hiçkimsenin sıkmadığı kadar sıkarak beni tuttu ve odadan çıkardı; sonraki yarım saati bana bağırarak geçirdi, öfkeli yüzünü ağlamaktan bulanıklaşmış gözlerimle gördüğümü hatırlıyorum. Neden o odaya girmenin yasak olduğunu hala anlayamamıştım, ama girdiğimde olan buysa, bir daha girmek istemiyordum.

15 yıl sonra büyükannem ve büyükbabam öldü, kendilerini öldürdüler. Aynı yıl içinde. Evden taşınacak kadar büyüdüğüm anda ailemle ilişkimi kestim. Kaba ruhlu, ayrıca bencillerdi. Onların bir parçası olmak istemiyordum. Artık onların himayesi altında değildim ama bir ara anne ve babamın evdeki her şeyi aldığı söylendi bana. Şimdiki güne kadar oraya gitmeme neden olan şey neydi bilmiyorum çünkü orda almak isteyeceğim hiçbir şey yoktu.

Ev tamamen boştu; ailem satabilecekleri her şeyi almış olmalıydı. Boş odalarda gezerek alabileceğim duygusal veya değerli bir şeyler aramaya başladım. Orayı bulana kadar her odayı gezdim. Soldan üçüncü odayı. Kapıyı açtım, dolap alınmıştı ama bu önemli değildi, orda olmamın sebebi dolap değildi.

Ayna hala ordaydı, toza gömülmüştü; belki de bu yüzden yansımamı bozuk göstermişti. Hala hiç pencere yoktu, ama şimdi eskiden pencereleri olduğunu görebiliyordum. Tuğlayla kapatılmışlardı. Ayna yaklaşık 2 metre boyundaydı ve ayakları yoktu, oval şekilliydi. Arabama sokmak biraz sorun olacaktı ama eve götürmek için sabırsızlanıyordum. Evde ilgimi çeken başka bir şey yoktu, her şey alınmıştı, ve şimdiye kadar muhtemelen satılmıştı.

Bir tür mucizenin eseri olarak aynayı arabama sokabilmiştim.

Eve geldiğimde aynayı yatak odama koymaya karar verdim, yatak ucumdaki duvarın oraya. 4 direkli bir yatağım vardı ve sanırım odam genel olarak zarif görünüyordu. Eski bir ayna mükkemmel bir ek olurdu. Ayna kesinlikle eskiydi, Viktoria zamanındandı belki, ama tüm bilgilerime rağmen mağara adamlarının döneminden bile olabilirdi.

Hayatımda 2. kez aynaya baktım, bu kez dağınık bir sakal ve nikotin sarısı olmuş parmaklarımla daha yaşlı görünüyordum. Ayna karizmasından hiçbir şey kaybetmemişti, ancak bu kez kendimi gün ışığında görebiliyordum, neredeyse. Görüntü daha netti ama hala tozunu almamıştım, daha aydınlıktı, yine de aynaya bakan herhangi birinden farkım anlaşılamazdı. Bulanık ve şekilsiz. Sünger bulmak için odadan çıktım.

Döndüğümde odam daha karanlık ve bir şekilde daha küçük göründü. Aynada toz yoktu. Bunu uyku eksikliğime vurup aynaya baktım, yansımam da bana baktı. Bir şeyler yanlış geliyordu, bana bakan kesinlikle benim yansımamdı, ve her hareketimde yansımam da senkronize bir şekilde hareket ediyordu (Her aynanın yapması gerektiği gibi) ama yine de bir şeyler tersti, yansımanın gözlerinde onu canlı yapan bir parlama vardı.

Bir kaç saniye düşündüm, düşünürken boşluğa bakıyordum. Gözlerimin ucuyla onu gördüm, görüş alanımın dışına yakındı ama ne gördüğümü biliyordum. Yansımam hareket etti, kafası yavaşça bana döndü ve gülümsedi, gözleri kocamandı ve gülümsemesi şeytaniydi. Direk ona bakmak için kafamı hızlıca çevirdim, ama hemen normale döndü. Tek görebildiğim dehşete düşmüş kendi yüzümdü.

Kafayı buna takmamaya karar verdim, açık bir şekilde uykuya ihtiyacım vardı, bu yüzden uyudum. O gece rüya görmedim, ama eminim ki uyudum, hiçbir zaman uyanmayacakmışım gibiydi. Uyandım, ama gerçekte, uyanmamış olmayı diliyordum.

Normalde sabah güneşinin yüzüme vurması gerekirken sadece karanlık vardı. Doğruldum ve etrafa baktım, odam daha küçüktü. Dün gece birazcık küçük gelmiş olabilir ama emin olamamıştım. Ama şimdi fark edilir bir şekilde daha küçüktü, duvarlar içeri doğru ilerlemişti. Pencere gitmişti, yerinde tuğlalar vardı. Gece lambam için uzandım ama gitmişti. Tamamen karanlıkta kalmıştım. Çığlık atmak için ağzımı açtım ama fiziksel olarak bir ses çıkaramadım. Ayağa fırlayıp aynaya gittim; gözlerim artık karanlığa alışmıştı. Ayna dışında odamda hiçbir şey yoktu, yatağım da gitmişti. Bir dakikadan kısa bir süre önce içindeydim, ama şimdi yok olmuştu. El yordamıyla ışık düğmesini aradım, yoktu.

Karanlıkta oturdum, aynanın önünde. Aynanın içinde odayı olması gerektiği gibi görebiliyordum; yatak, gece lambası ve pencereler ile. Uyuyan yansımamı yatakta görüyordum. Çığlık atıp bağırdım ve küfür ettim ama etrafım sessizlikle kaplıydı, hiçbir ses çıkaramadım. Yansımam uyandı ve giyindi, ardından aynaya yürüdü. Gözlerimin içine baktı, ve ben de onun gözlerine bakmaya mecbur kaldım. Oda yine ışıkla dolmuştu, ama o gittikten sonra yine karanlığın içindeydim.

Elinde bir tarakla geri döndü ve ışık yine geldi ve de bir tarak, elimde tutuyordum. Gözleri bir kez daha benimkilere baktı, onu taklit etmekten başka bir şey yapamıyordum. Elleri saçına doğru ilerledi, ve benimki de. Karşı koymaya çalıştım ama yapamadım, aslında işin doğrusu, o bana baktığı sürece onu taklit etmekten başka bir şey yapamıyordum. O yüzden olduğum yerde durdum, saçımı taradım, ne kadar çok denesem de başka hiçbir şey yapamıyordum. Odadan çıkmak için arkasını döndü, yatak odamın kapısının kapandığını duydum. Tekrar karanlığa dönmüştüm, işte tam o anda fark ettim, O benim yansımam değildi.

Ben onun yansımasıydım.

Ç.N:
O zaman büyükannesi ve büyükbabası da yansımaydı? Eğer öyleyse o da aslında başından beri yansımaydı? O zaman şimdi ne?  o_O 
Kendi kafamı karıştırdım :D 

13 Ağustos 2015 Perşembe

"The Bad Dream"

"Baba, kötü bir rüya gördüm."

Gözlerini kırpıştırıyorsun ve dirseklerin üzerinde doğruluyorsun. Saatin karanlıkta kırmızı renkte ışıldıyor -saat 03:23

"Yatağa çıkıp bana anlatmak ister misin?"

"Hayır baba."

Durumun garipliği uykunu iyice açıyor ve iyice uyanıyorsun. Odanın karanlığında kızının solgun dış hatlarını zar zor görüyorsun.

"Neden tatlım?"

"Çünkü rüyamda, sana rüyamdan bahsedince, annemin derisini giyen şey ayağa kalktı."

Bir anlığına donup kalıyorsun; gözlerini kızından alamıyorsun.

Arkandaki örtü hareket etmeye başlıyor...

Ç.N:
O şeyle yan yana uyuma düşüncesi ödümü kopartırdı açıkçası o_O
Resimden korkan beni suçlamasın bu arada :D



26 Temmuz 2015 Pazar

"Danny Kills"

"Sonra görüşürüz dostum!" Leroy bana çantamı fırlattı.
"Görüşürüz!" Dedikten sonra Mark'ın ensesine bir şaplak indirip sınıftan dışarı koştum. Okuldan çıkınca da her ihtimale karşı koşmaya devam ettim. Beni yakalayamadığı için kendi kendime güldüm ve birazdan adımlarımı yavaşlattım.

Eve girdiğimde görünürde kimse yoktu. Çantamı odamda yere koydum ve banyoya girdim. Ellerimi yıkadıktan sonra dışarı çıktım. Garipti, hiç ses yoktu. Oysa kız kardeşim Lilly bir dakika bile sessiz duramazdı. O küçük cadının hep konuşacak şeyleri vardı.
"Büyükanne!"
Bağırdım ve mutfağa girdim. Büyükannem genelde yemek yaptığı için orada olurdu. Ama yoktu, evde kimse yoktu.
Şaşkınlıkla bakındıktan sonra kendime yiyecek bir şeyler çıkarttım. Salamı dilimledim ve iki dilim ekmeğin arasına koydum. Fıstık ezmesini de masaya koyduktan sonra sandalyelerden birine oturdum. İçimde kötü bir his vardı, sanki izleniyormuşum gibi.


Yemeğim bittikten sonra odama gidip üstüme rahat bir şeyler geçirdim. Okulda giydiğim kıyafetleri koymak için dolabımı açtım.

Hareket edemedim, olduğum yerde donup kaldım.

Büyükannem ve kardeşim Lilly, parçalanmış şekilde dolabıma konmuşlardı. Kafaları, kolları ve bacakları gövdelerinden ayrılmıştı, derileri ise yanmış gibiydi. Başımın döndüğünü hissettim, sanki ayağımın altındaki yer kayıyordu. Bir süre nefes bile alamadım, öylece kaldım. Biraz kendime gelebildiğimde odadan dışarı çıkmak için fırladım. Kapı yüzüme kapandı ve karşı taraftan kilitlendi. Kapıyı zorladım ama açılmadı. Dehşet içinde arkama döndüm. O anda tavandan gelen sesle irkildim . Avize büyük bir hızla sallanıyordu. Korkuyla kapıyı zorlamaya devam ettim, artık tüm oda sallanıyordu.

"Onların hiçbir suçu yoktu!" Diye bağırdım.
"Neden öldürdün onları!"
Yere çöktüm ve sarsılarak ağlamaya başladım. Annem ve babam ben sekiz yaşımdayken trafik kazasında ölmüşlerdi. Artık tek ailem olan kız kardeşim ve büyükannem de yoktu. Şimdi ne halt edecektim? O, her neyse, beni de öldürmeliydi. Hemen şimdi öldürmeliydi.




"Danny!" Kız kardeşimin tatlı sesini duyuyordum, bana sesleniyordu.
"Danny!"
Gözlerimi kapatıp sıktım. Deliriyor muydum? Yoksa tüm bunlar bir kabus muydu?
"Fıstık ezmesinin kapağını kapatmayı unuttun tatlım." Dedi büyükannem. Cesetleri parçalanmış hâlde dolaptaydı. Peki onları nasıl duyuyordum? Sesleri kafamın içindeydi, aklımı kaçırıyor olmalıydım.
"Danny! Beni duymuyor musun? Danny!"
Lilly şiddetle bağırdı. Ellerimle kulaklarımı kapattım.
"Daniell Button, hemen kız kardeşinin odasına gidiyorsun." Dedi büyükannem.
Çaresizce ağlıyordum, bedenim sarsılıyordu. Yere çökmüştüm ve kalkamıyordum, güçsüzdüm. Zaman geçiyordu, oda artık kapkaranlıktı. Bütün bunların bir kabus olmasını, eğer kabus değilse de ölmeyi diliyordum.
Yerde uzun bir gölge belirdi. Birden gelen cesaretle başımı kaldırdım. İşte oydu, o olduğunu biliyordum. Karanlıktı. Siyah bir iskelet gibiydi. Fazla iri, simsiyah gözleri vardı ve kocaman ağzıyla gülümsüyordu.


Kulaklarım uğulduyor ve beynim kaç diye bağırıyordu, aldırmadan orada durdum ve korkunç suratına baktım.
"Ne istiyorsun?" Diye sordum. Aslında bağırmak istemiştim ama sesim çıkmamıştı.
Gülümsemesini bozmadı.
"İstediğimi aldım." Dedi, sesi ışıksız bir gece kadar ürperticiydi.
"Neden!" Diye bağırdım, sesim yankılandı. Başını eğdi ve güldü.
"Neden!" Diye bağırdım tekrar, başını kaldırmadı ve cevap vermedi. O sırada aşağıdan gelen sesleri duydum.




Henüz ben ne olduğunu anlayamadan kapı kırılarak açıldı. İçeri polisler girdi. Karşımdaki şey ise yok oldu. Polislerin karşısında tek başıma kala kalmıştım.
"Sakın kıpırdama!"
Diye bağırdı biri.
"Kıpırdama! Olduğun yerde kal!"
Şaşkınlıkla onlara bakıyordum. Onlar... Benim yaptığımı sanıyor olamazlardı, değil mi? Bulunduğum şoktan çıkamadan beni omuzumdan tutup sertçe ayağa kaldırdı.
"Aileni öldürmek ha? Ne istedin bu yaşlı kadından ve küçük kızdan!" Bir polisin attığı tekmeyle yere yığıldım, henüz kalkamadan iki tane polis daha yaklaştı.
"Neden yaptın bunu? Delirdin mi?" Dedi biri. Bir şey söyleyemiyor ve hareket etmiyordum. Sanırım bir çeşit şoktaydım.
"Bakışlarına bak şunun! Kesinlikle aklını kaçırmış." Dedi diğer polis. Sonra beni ayağa kaldırdı.
"Haydi bakalım. Umarım uzun yıllar içerde kalırsın da aklın başına gelir."
Başımı yere eğdim, vücut sıcaklığım git gide artıyor gibiydi. Yine, kulaklarım uğulduyordu. Uzun yıllar orada kalmamı umduğunu söyleyen polis, beni dışarı çekiştirdi. Bazıları içerde kalıp cesetlerle ilgilenirken, diğerleri de beni dışarı çıkartıp polis arabasına yönlendirdi.
"Nereye gidiyorsun?" Diye sordu Lilly, üzgün bir sesle.

"Özür dilerim bebeğim." Dedim, çevremdekilere aldırmadan.
"Sizi koruyamadım. Çok özür dilerim."

"Kiminle konuşuyorsun sen?" Dedi beni arabaya çekiştiren polis memuru.
"Neyse. Zaten önemli değil. 17 yaşında aileni parçalamışsın. Seni psikopat."
Ona döndüm. Gözlerimin dolmasına engel olmaya çalıştım.
"B-ben... Ben yapmadım." Dedim zorlukla.
"Yemin ederim..."
"Boş konuşma." Dedi ve beni arabadan içeri itti. O anda silahını kaptım ve ona ateş ettim. İsabetli olmamıştı. Bacağından vurduğum adam kıpırdamamamı bağırıyordu.

Ç.N:
Bu CP Taylor Fulya Swiftioner tarafından yazılmıştır ^_^
Geç paylaştığım  için kendisinden özür diliyorum T_T Mail kutum o kadar dolu ve karışık ki, bunu bulmak saatlerimi aldı (-_-')